Doğan Cüceloğlu Kitaplarından Daha Anlamlı Bir Hayat İçin 12 Alıntı

1445002707384[1]

 

On bir çocuklu bir ailenin on birinci çocuğu olarak Mersin Silifke’de dünyaya gelen Doğan Cüceloğlu, çok sayıda kişisel gelişim kitabı ile günlük hayatımızdaki davranışlara ışık tutan bir iletişim psikolojisi uzmanıdır. Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını ve bu kitaplardan bize ışık tutacak alıntıları derledik.

1. İnsan İnsana

“İnsan İnsana benim ilk kitabım. İnsan ilişkilerinin trenin rayında gittiği gibi düz bir yolda gitmediğini kendi evliliğimde yaşadım. İnsan ilişkileriyle ilgili çocukluğumda gördüğüm ve öğrendiğimin ötesinde yeni bilgilere ve tutumlara gereksinmem olduğunu anladım. Araştırdım, okudum, düşündüm ve uyguladım. Öğrendiklerimi bu kitapta paylaştım. İletişim alanına ilk adım atanlara önerilecek bir kitap. Bu kitapta çizgi ustası Erdoğan Bozok’un çizimlerinden ve mizah ustası Aziz Nesin’in öykülerinden yararlandım.”

doğan cüceloğlu

“Günlük yaşamı dolduran birçok ilişki vardır, kimiyle ticari ilişkiler kurulur, kimiyle yüzeysel konularda laflanır, bazı kimselerle de dertler, sevinç, kaygı ve özlemler paylaşılır. İç dünyamızı açabileceğimiz dost kimseler azdır. Görüşülen, konuşulan bir çok insana olduğu gibi değil, onların bizi görmek istediği biçimde görünmek isteriz. Başka bir deyişle sosyal maskeler takarız. Çünkü onlar tarafından kabul edilmek, beğenilmek isteriz. Kendi benliğini değerli gören, kendine güveni yüksek olan kimselerin, başkaları tarafından beğenilmeye gereksinimi daha az, kendi benliğini değersiz gören, kendine güveni olmayan kişilerin ise daha çoktur. Bizi değerlendirme durumunda olan öğretmen, patron, müfettiş gibi kimselerle konuşurken onların beğenisini kazanmaya daha bir özen gösterir, maskelerimizi daha sık kullanırız. Kişi yalnız başkalarınca mı beğenilmek ister? Hayır, kişi kendi tarafından da beğenilmek, onaylanmak ister. Bu nedenle de hoş olmayan, can sıkıcı, akılsızca bazı davranışlarını, kendine ve başkalarına akla yatkın gösterebilmek için giderim, tepki oluşturma, yansıtma ve özdeşim gibi birçok psikolojik savunma mekanizmaları kullanır. Bu tür psikolojik savunma mekanizmaları sayesinde öyle bir algılama çerçevesi oluşturur ki, bu çerçeve içinde davranışları aptalca olmaktan çıkar; akla yatkın, anlamlı davranışlar görünümüne bürünür.”

2. İçimizdeki Çocuk

İnsan İnsana ile İçimizdeki Çocuk birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir. İnsan İnsana kapsamlı olarak kişiler arası ilişkilerden ve bu ilişkilerin ortaya çıkardığı sorunlardan söz etmekte, çocuğun içinde büyümüş olduğu ailedeki ilişkilerin türlerinin çocuğun gelişimini nasıl etkilediğini konu etmektedir. Kitap, kişinin içindeki iç çocukla iç ana-baba arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak inceler. Doğan Cüceloğlu şöyle diyor: “Bu kitabı okuyan kişi, iç dünyasının dinamiğini, içinde konuşan seslerin sahibinin kimler olduğunu, bu seslerin niçin birbiriyle uyuşmayan mesajlar verdiğini, niçin karamsar, pısırık, saldırgan, savunucu, mükemmeliyetçi, ya da aşırı eleştirici olduğunu öğrenerek kendinin ve çevresindekilerin davranışlarını anlayabilecek bir aşamaya gelecektir. Kişinin öğretmen, idareci, iş adamı, subay ve sosyal mevkisi ve aldı­ğı sorumluluğa göre, bu aşamaya gelmenin hem birey için hem de o bireyden etkilenen kişiler için önemli sonuç­ları vardır. Benim gözümde bu kitabın en önemli yararı, kişinin kendini anlayarak daha doyurucu bir kişisel yaşama yönelmesine olanak sağlamasıdır.”

“Hepimizin içinde bir çocuk ve bir (ya da birkaç) ana-baba vardır. İçimizdeki çocuk ve içimizdeki ana-babanın ilişkileri değişik yapılar gösterir. En sık gözlenen ilişki, içimizdeki ana-babanın iç çocuğu ezmesi, utandırması, yargılaması ve sürekli denetlemesidir. Üniversitede çalışan arkadaşım B.E’nin ilişkisi bu türdür. Bu tür ilişki sağlıksızdır. Bu tür sağlıksız aile içi ilişkiler, çevremizde sık sık gördüğümüz sağlıksız insan tiplerinin büyüdükleri ortamları oluştururlar. Bu insanlardan bazıları küskündür, neşesi yoktur. Hiçbir şeyden zevk alamaz. Yaşamın coşkulu bir yanını göremez, yaşamak onun için bir yüktür. Bazıları gergindir, her an kaygılı ve tedirgindir. Çevremizde sık sık pısırık insanlar görürüz, kendisi haklı olsa dahi ne sözleriyle, ne de davranışlarıyla haklarını savunamaz. Yobaz ya da bağnaz olarak tanınan insanlar da sağlıksız aile ortamının ürünleridir. Bağnaz belirli bir düşünce ya da inanç sistemine körü körüne bağlanır, cahil yobaz olduğu gibi, aydın yobaz da vardır.”

3. Mış Gibi Yetişkinler, Yetişkin Çocuklar

Çocuk yetiştirirken yapılan yanlışları, uygulanması gereken doğruları, hemen herkesin karşılaşabileceği yapıda bir aile olan Hatice Hanım’ın ailesi üzerinden, Yakup Bey’le söyleşi yaparak anlatıyor yazar. Yaşı büyümüş ama aklı ve kalbi çocuk kalmışların, kendi çocuklarına nasıl zarar verdiklerinin farklı örneklerini, Türk toplumunun içinden seçtiği olay ve durumlar çerçevesinde anlatıyor hoca. Anlaşamayan, sürekli didişen, birbirini yargılayan yetişkinler arasında büyümek zorunda kalan çocukların, hüzün, kızgınlık hatta suçluluk duyguları içinde yaşamaya mahkum olmalarının sonuçlarını anlatıyor.

doğan cüceloğlu

“Sizce benim iç dünyam dengeli mi Yakup Bey?” diye sordum. Böyle bir soruyu hiç beklemiyor olmalıydı ki önce hayret etti, daha sonra gülmeye başladı. “Bilgisayar satın alma örneğinde dengeli gözüküyor. İç çocuk bireycidir; yani sadece kendini düşünür. Sadece kendinizi düşünseniz bilgisayarı alır mıydınız?” “Sanırım alırdım. Ama başka gereksinmelerim var ve bunlar başka sorumluluklar yüklüyor. Tüm paramı bilgisayara ayıramayacağımın farkındayım.”
Yakup Bey gözlerini açarak, “Şimdi iç ana-babanız konuşuyor,” dedi. “Sorumlulukların bilincinde olan odur. İçinizdeki çocuk hayalcidir.” Bir süre sustu ve “Timur Bey hayaller,” dedi, yeniden bir süre sustu, düşündü ve konuşmasına devam etti; “Hayal kurmanın yaşamımızda bizim sandığımızdan çok daha önemli bir yeri vardır. İnsanlığın tüm yenilikleri iç çocuğun hayalleriyle başlar. İç ana-baba bu hayalleri gerçekçi bir zemin üzerinde değerlendirir. Hayalcilik iç çocuğun, gerçekçilik iç ana-babanın özelliğidir. Beraberce sağlıklı bir davranış ortaya çıkar.” Hayallerin önemi üstünde durmak istiyordu; ona bu konuda fırsat vermek için, “Yani insanlık tüm gelişimini iç çocuğuna mı borçlu?” diye gülümseyerek sordum. Önce ne dediğimi pek anlayamadı; daha sonra şaka yapıyorum sanarak gülümsedi. Bir süre sonra gözlerini kısarak beni süzdü ve,
“Bravo,” dedi. “İnsanlığın iç çocuğuna ne kadar borçlu olduğunu ben pek düşünmemiştim. Evet, bütün gelişmeler bir hayalle başlar. Ve hayal kuran, iç çocuğumuzdan başkası değil!”

4. Savaşçı

Kafasına hayata dair birçok soru takılan sınıf öğretmeni Arif Bey, Doğan Cüceloğlu’nu buluyor ve hayat üzerine, hayatın içindeki savaşa dair sohbet etmeye başlıyorlar. Hayatın anlamını anlamak üzerine, daha coşkulu bir yaşam için nasıl bir savaş gerektiğine dair bu sohbet okuru bir hayat bilgisi dersine sokuyor.

“Savaşçı ortama getirdiği bilincin derecesinden yüzde yüz sorumluluk almasını bilir. Niyetinin saflığı içinde kendini yüzde yüz ilgilendiği konuya verir. İlgilenmiyorsa, mış gibi ilgilenmez. Dürüsttür. Arif Bey söylediklerimi hafif hafif başını sallayarak dinliyordu. Cümlemi bitirince anladığını belli eden bir yüz ifadesiyle bana baktı. Bir süre sonra, sormak istediği bir soru olduğunu yine yüzünden anlamıştım.
-Savaşçı bir ortama girdiği zaman kendi niyetinden, niyetinin saflığından emindir. Tamam, bunu kabul ediyorum. Ama, anladığım kadarıyla savaşçı da bizim gibi bir toplum içinde yaşıyor ve onun da tanıdıkları, bildikleri, ailesi, dostları var. Kendi istediğini bilmesi yeter mi? Çevresindekilerin istediklerini de hesaba katmak zorunda değil mi?
-Aslında bu bizi daha önce konuştuğumuz hapishane konusuna, ait olma birey olma dengesi ve yaşam dansı farkındalıklarına geri götürüyor. Savaşçı evet’ini ve hayır’ını keşfetmiş biridir. Bu evet ve hayır dengesi içine kişinin yakınları, dostları, ailesi, çevresi girer. Yani savaşçı ortama getirdiği bilinçte bütün dinamikler üzerinde düşünüp karar vermiştir. Savaşçı şunun farkındadır: Hayır demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin evet’inin de anlamı yoktur. Kendi yaşamlarının liderliğine soyunmuş kişiler, hayır ve evet kelimelerinin tam eksiksiz tüm birer cümle olduğunu bilirler. Hayır ve evet’leriyle savaşçı hem kendinin hem de ilişki içinde olduğu insanların sınırlarına saygılıdır. Hayır demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin evet’inin de anlamı yoktur.”

5. İletişim Donanımları

Doğan Cüceloğlu bu kitabıyla ilgili şöyle diyor: “Keşkesiz bir yaşam için kim olduğunu ve ne istediğini bilmek yetmez; varoluşunu yaşamayı ve paylaşmayı da bilmek gerekir. Bir düşünün: Pişmanlıklarınızın çoğunun insan ilişkilerinden kaynaklandığını görürsünüz. Bu kitapta, ailede, işyerinde ve toplumda sağlıklı insan ilişkilerine önem veren, keşkesiz bir yaşam isteyen insanlar için yazdım; yaşamınızın sonunda, “Keşke kendi hayatımı yaşayabilseydim!” dememeniz için!”

doğan cüceloğlu

“Yüz ifadesinin, beden duruşunun, sesin, bakışın anlamı vardır. Konuşmayan, birbirinin yüzüne bakmayan insanlar birbirlerine ne gibi mesajlar göndermiş olabilirler? Bu iki insan birbirinin yüzüne bakmamak ve birbirlerine bir şey söylememekle birçok anlam ifade etmiş olabilir. Örneğin, aşağıdaki şu mesajlar ve benzerleri, deniz kıyısında birbirini gören ve selamlaşmayan insanlar için geçerli olabilir: “Sen benim için selam verilecek değerde bir insan değilsin.” “Ben tanımadığım kadınla/erkekle konuşacak tip değilim; benden uzak dur.” “Sabah güneşini görmek üzere sahile çıkmışsınız; selam vererek sizin iç dünyanızdaki sükuneti bozmamaya özen gösteriyorum.” “Konuşmak için canım gidiyor, ama birileri görür de laf eder diye korktuğum için yüzünüze dahi bakmaya cesaret edemiyorum.” Demek ki, iki kimse birbirine hiçbir şey söylemediği ve birbirinin yüzüne bakmadığı halde, ikisi arasında anlam alışverişi vardır. Başka bir örnek daha alalım. Farz edelim bir otobüs garında tek boş olan sandalyeye oturdunuz. Sandalyeye otururken diğer sandalyede oturan kişilere selam verebilirsiniz veya vermeyebilirsiniz. Etraftakilere selam verseniz de iletişim içindesiniz, vermeseniz de! Selam verirseniz, ‘Sizi insan yerine koyuyorum’ , ‘Selam verilmeye değer insanlar olarak görüyorum’ anlamını ifade etmiş olursunuz. Selam vermemeniz de zıt anlamlar ifade eder. Yaşamın dokusunu insan ilişkileri oluşturur. İnsanlar, çoğunlukla birbirlerini adam yerine koyuyor, değer veriyorlarsa o toplumda insanlar daha az stresli, daha güler yüzlü olurlar. Birbirlerini adam yerine koymayan, değer vermeyen insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda ise stres yüksektir. Asansöre bindiğinizde birbirinize sözünüzle veya gözünüzle selam veriyor musunuz? “Günaydın, merhaba, iyi günler,” gibi sözlerin sık sık söylendiği ortamlar uygar ortamlardır. Asansöre binip birbirlerinin yüzüne bakıp hiçbir şey söylemeyen insanların bulunduğu ortamlarda da iletişim vardır; bunlar, ‘Adam yerine koymaya değmezsin’, ‘Umurumda değilsin,’ türünden mesajlardır. Ne var ki, bu tür mesajlar, uygar toplumlardaki insanların birbirlerine verecekleri mesajlar değildir. Geleneksel kültür içinde selamlaşma, selam vermek ve selam almak, toplumsal yaşamın önemli bir parçasıydı. Kahveye giren biri, “Selamünaleyküm,” dediği zaman kahvedeki herkes ona, “Aleykümselam!” diye karşılık verirdi. Selam vermek sünnet, verilen selamı almak farz olarak düşünülürdü. Selamlaşmak, cemaat yaşamının önemli bir parçasıydı.”

6. İçimizdeki Biz

“İçimizdeki Biz, yaşamımızdaki dayanışma gerçeğinin temelidir. Bu gerçeği yaşayan insanlar birbirlerine güven duyarlar. Aile yaşamı, komşuluk ilişkileri, ekonomik ve politik yaşam bu güven üstüne kurulur. Böyle bir toplumda trafik ışığında motoru stop eden arabanın sürücüsüne yardım eli uzanır; çocukların ve toprağın geleceğine sahip çıkılır. Evlerin içi kadar sokakların ve kentlerin temizliğine de önem verilir. Dayanışma bilincinin olmadığı yerde, sen-ben anlayışı hakimdir. Evrendeki dayanışma gerçeğinin fark edilmesi biz bilincinin temelini oluşturur. Bu kitapta, sen-ben anlayışı üzerine kurulmuş aile ve iş yaşamının sorunlarını irdeliyor ve çözümün biz bilincinde yattığının kanıtlarını veriyorum.”

“İnsanoğlu ilk doğduğunda tümüyle bağımlıdır, bir başkası yardım etmezse yaşamını sürdüremez. Yedirilmesi, giydirilmesi, bakılması ve gözetilmesi gerekir. Çocuk büyümeye başlarken yavaş yavaş bağımlı olmaktan kurtulmaya başlar ve bağımsız olmanın derecelerini yavaş yavaş ilerletmeye başlar. Yemek yerken kaşığı kendi tutmak ister, emekleme devresinde merdiven basamaklarını kendisi çıkmak ister. Yürümeye başlar başlamaz elinin tutulmasını istemez kendi yürümek ister.
Büyüdükçe çocuğun bağımsızlık gereksinimi kuvvetlenir, kendi sınırlarını ve gücünü keşfetme çabası içine girer. Anne babasının yapma dediklerini yapma isteği kuvvetlenmeye başlar. Kendi yaşamının kaptanı olmak ister. Bu istek 13, 14, 15, 16 yaşlarında doruğa ulaşır. Birçok ana-baba çocuklarının kendi yaşamının kaptanı olma isteğini anlamaz. Ya da anlamak istemez ve bu yaşlarda çocuklarıyla büyük çatışmalar içine girerler. “Ne kadar uysal çocuktu, şimdi ne oldu bilmem? Kötü arkadaşları var onların etkisi altında kalıyor. Hiç söz dinlemez oldu” türünden şikayetleri bu yaşlardaki çocukların ana babalardan sık sık duymak mümkündür. Çocuk bir olgunlaşma süreci içindedir. Bu süreç onu sen anlayışından, ben nlayışına” ve oradan da biz bilincine doğru götürecektir. Ana-baba bu sürecin bilincinde olursa çocuğun davranışlarını anlayış içinde karşılar ve sürecin tamamlanması için ona yardımcı olurlar.”

7. Mış Gibi Yaşamlar

Doğan Cüceloğlu, Mış Gibi Yaşamlar’ı bir sohbet biçiminde yazmış. Doğan Bey’le Arif Bey’in sohbeti… Köşe yazarlarından da alıntılara da yer vermiş. Mış gibi yaşamı, düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında olmayan, sözü, gözü, davranışı birbirine uymayan insanların yaşamı olarak açıklıyor Doğan Cüceloğlu.

doğan cüceloğlu

“Öyle insanlar var ki, düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında değiller; sözü, gözü, eli başka telden çalar. Bu insanların yaşamına ‘mış gibi yaşam’ diyorum. Çevrenize bir bakın, aklı, düşüncesi çocuğuna yardım etmekle dolu olduğu halde asık yüzlü, kırıcı sözlü, ilgisiz gözlü anne ve babalar; öğretmen olduğunu söyleyen ama hiç kitap okumayan insanlar göreceksiniz.
Mış gibi yaşam, insanların bu anlayışla oluşturduğu ya da işlettiği kurumlar yoluyla tüm topluma yayılıyor: Vatandaşa yardım etmek için oluşan bürokrasi, köstek olmak konusunda uzmanlaşıyor; güven duymamız için oluşturulan kurumlar güvensizliğin kaynağı haline geliyor; adaleti sağlamak için yapılan yasalar adaletsizliğin düzenini sürdürüyor. Kimimizin körleşip fark etmediği, kimimizin kanıksayıp artık yadırgamadığı mış gibi bir yaşam yaşıyoruz. Sanki kaderimiz olmuş, kuşaktan kuşağa sürüp gidiyor. Yaşıyormuş gibi görünüp de aslında yaşamamak… Ve yaşamadığının farkında bile olmamak…”

8. Bir Kadın Bir Ses

Kitapta Toroslar’ın bir köyünde doğan Saniye’nin zorluklar, engeller, imkansızlıklar ve acılarla dolu öyküsü anlatılıyor. Saniye, erkek gibi bir kız olup babasının gözüne girerek okula gitmeyi başarmıştı; ama tüm mücadelesine rağmen kocasının iç dünyasına girmeyi, onun can yoldaşı olmayı başaramamış. Otuz yılı aşkın evliliğinde kendi adını kocasının ağzından bir kez bile duymayan Saniye, “Acaba ben gerçekten de yok muyum?” kuşkusuna kapılır. Tüm duygularını ve özlemlerini şiire döker. Doğan Cüceloğlu şöyle diyor: “Saniye Çelik’le konuşmamı sanki rahmetli annem benden istedi. Dinlediğimde, Saniye’nin acıları, yalnızlığı, içinin burukluğu annem Zehra’nın yaşamını anımsattı.”

“Kendimden aldığım her yanıt beni acıya boğuyordu. Bu ülkede kadın olmak, dört duvarlı damda mahkum olmaktı, baskı altında olmaktı. Ve namus uğrunaydı bu mahkumiyet. Maalesef bazı kadınlarda paraya, pula, servete, lüks bir yaşama, kendiliğinden teslimiyet vardır. Bence bunun adı kendinden vazgeçmekti. Ben kendimden vazgeçmedim! Mutsuzluğumun, haksızlığa uğradığımın bilincindeydim. Her zaman baş kaldırdım, çoğu zaman acımasızca ezildi başım. Bir savaşın içindeydim, bunu biliyordum. Var gücümle savaştım ama olmadı, hiçbir şey düzelmedi! Yenik düşen yine ben oldum ama hiç değilse savaştım da yenildim. Daha önce de söylediğim gibi, işim bittikten sonra, bir odaya çekildim ve ortaya Türkiyeli Kadın şiiri çıktı.”

9. Başarıya Götüren Aile

“Bu kitap, çocuğunun başarılı olması için, “Çok çalış oğlum/kızım,” demenin ya da tüm maddi olanaklarını seferber etmenin ötesinde bir şeyler yapmak isteyen ana-babalara yol göstermek amacıyla yazıldı. Her ana-baba, okul başarısı için çocuğuna yardımcı olmak ister. Ama öğrenme sürecinin bilimsel temellerini kavramadan atılacak her adım, iyi niyetli de olsa, çocuğu engelleyebilir. Başarıya Götüren Aile, sınav döneminde çocuklarına destek olmak için doğru ve etkili yöntemler arayan tüm ana-babalara kılavuzluk edecek.”

doğan cüceloğlu

“İçinizdeki kaygı ve öfke bir süre sonra bir yön bularak kendini ifade etmek ister. Nihat Bey komşu toplantılarında, arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerde, bozuk düzenden, eğitimin yetersizliğinde, iyi yönetilemediğimizden söz eder, ama bunlar onu tatmin etmez, bu sözlerle içindekileri tam olarak boşaltmış olmaz. Bu durumda birçok ana-baba gibi Nihat Bey de güç hiyerarşisi içinde güçlüden güçsüze doğru farkına varmadan bir eziyet etme ve bunaltma mekanizması başlatır ve tüm aile bundan nasibini alır. İş stresinin üstüne bu kaygı ve öfke, evde hiç de hoş olmayan bir ortam yaratır. Nihat Bey oğlu Timuçin’in, arkadaşlarıyla birlikte olmasına burnundan soluyarak tepki gösterir. Eğer ailede gerçekleri algılamada sorunlar varsa, “Çalışırsa yapar” kanaati gittikçe baskınlaşır ve sınavdaki başarısızlığın nedeninin çocuğun yeterince çalışmaması olduğu düşünülür.”

10. Korku Kültürü – Niçin Mış Gibi Yaşıyoruz

Doğan Cüceloğlu, Korku Kültürü’nde oğlu Timur ve öğretmen Arif’le bir Türkiye yolculuğuna çıkar. Bu yolculukta, “Niçin mış gibi yaşıyor ve bunu sürdürüyoruz?” sorusuna yanıt arar ve mış gibiliğe neden olan durumları irdeler. “Savaşçı adlı kitabımı, gönlünü öğretmenliğe vermiş biriyle söyleşerek oluşturdum. Bu kişi erdem yolcusu olduğundan da, ona Arif adını verdim. Gerçek olmayan ve yaşamımda özel bir yeri olan Arif Bey’e Okurer soyadını uygun gördüm. Bunun nedeni de, yaşamıma yön veren sevgili öğretmenim Cahit Bey’in soyadı olmasıdır. Timur, oğlumdur, gerçek biri. İki yaşından beri Amerika’da yaşıyor ve ben Amerikalı eşimden ayrılıp Türkiye’ye dönünce, dört yıl benden, babasından ayrı kaldı.”

“Korku kültürü için davranışı denetlemek, sevgi ve güven kültürü için ise insanı geliştirmek hedeftir. Gelişmiş insan kendi davranışını içine sindirmiş olduğu doğrularla yönetir. Vicdan dediğimiz pusulası kendi içinde zamanla gelişir. Korku kültürü içinde yetişmiş olan etrafta korktuğu bir güç yoksa her türlü yalanı söyleyebilir, adiliği yapabilir. Vicdan dediğimiz insanı insan yapan en önemli kaynak, pusula, onlar küçücükken ana-babaları tarafından tahrip edilip yok edilmiş, gelişmesine fırsat verilmemiştir. Hiçbir ana-baba bilerek çocuğunu korku kültürü içinde büyütmek ve ömür boyu onu pusulasından mahrum etmek istemez. Çocukluğunuza baktığınız zaman kendinizi hangi ortamda büyümüş olarak görüyorsunuz? Bunu farkında olmak çok önemli ilk adımdır. Birçok ana-baba bilmeden, farkında olmadan, kendileri nasıl büyütülmüşse, çocuklarını da öyle korku kültürü içinde büyütürler. Bence bu konu bizim toplumun en önemli konusudur.”

11. İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog

Gazeteci Canan Dila’nın Doğan Cüceloğlu’nun çocukluğundan bugüne yaşam yolculuğunu bir söyleşi şeklinde yazarak ortaya çıkmış bir kitap.

doğan cüceloğlu

“En güçlü anılarımdan bir tanesidir… İlkokul birde… Öğretmenim, daha önce de ablamı okutmuş olan, rahmetli Muazzez Aktolga’ydı. İlkokul birinci sınıfın dördüncü ya da beşinci ayıydı; öğretmenim yanıma gelip, “Yavrum ayakkabıların çok yırtık, sana baban yeni bir ayakkabı alsın,” dedi. İyi de babama nasıl söyleyeceğim? Evdeki bütün konuşmalar, “Dükkan battı batacak”… Hatta yemekte kaşığımı çok doldurmaya bile korkardım babam azarlayacak diye… Okul çıkışı dükkana gittim. Ağabeyim orada ama babam da dükkanda. Dükkana yakın bir duvarın arkasına gizlenip ara ara başımı çıkarıp bakıyorum babam hala orada mı diye. Ağabeyimi tek yakalamaya çalışıyorum ki söyleyeyim. Kunduracı (Kunduracı İbrahim) görmüş beni, gitmiş söylemiş, “Sizin oğlan yarım saattir bakıp duruyor,” diye. Ağabeyim geldi, beni saklandığım yerden alıp dükkana götürdü. Babam, “Niye orada saklanıp bizi gözlüyorsun?” der demez ağlayarak ayakkabıyı söyledim. Babamın gözleri doldu (…), “Tamam” dedi. (Sessizlik …) (…) Ne zaman bir ayakkabı alınacak olsa ayakkabıcıya gidip de daha ilk ayakkabıyı ayağıma giydirip “İyi oldu mu?” dediklerinde (…), “Olmadı” dersem alınmaz diye korkumdan… sesimi çıkaramazdım. Her giydiğim ayakkabı mutlaka olurdu (!). Ve tabii sürekli vururdu giydiğim ayakkabılar. Hala sıkıntı basar yeni bir ayakkabı giydiğimde. Sürekli yokluk, sürekli sıkıntı… Ağabeylerimin eskilerini giyerdim.”

12. Öğretmen Olmak, Bir Cana Dokunmak

“Bu kitabı değerli dostum Prof. İrfan Erdoğan ile birlikte yazdık. Kendisiyle son beş yılda Final Okulları’nın eğitim danışmanlığını yaparken sık sık sohbet etmek ve birlikte konferans ve seminerler verme imkanımız oldu. Kitap onun ve benim eğitim konusuna bakışımızı bir sohbetler zinciri çerçevesinde ele alıyor. Bu sohbetler İstanbul’un ve Türkiye’nin değişik yörelerinde yer aldı. Bu kitabın oluşumu süresince ben eğitimle ilgili düşünme, araştırma ve paylaşma fırsatları buldum ve zenginleştim. Kitap öğretmenlere yönelik, ama ele alınıp tartışılan kavramlar kendini eğitici durumda bulan ana-babalar ve yöneticiler için de yararlı olabilir.”

“Eğitim genellikle davranış değiştirme süreci olarak tanımlanır. Bunun dışında eğitimle ilgili farklı tanımlamalar da vardır. Örneğin Durkheim, eğitimi yetişmiş kuşağın birikimlerini yetişmekte olan kuşağa yöntemli bir şekilde aktarması olarak tanımlar. Eğitimi yetişmekte olan neslin uyum kabiliyeti kazanması olarak tanımlayanlar da vardır. Bazı otoritelerce ise eğitim yaşama hazırlık değil, yaşamın ta kendisidir. Bunlar eğitimle ilgili yapılmış belli başlı tanımlardır. Ancak müsaadeniz olursa ben kendi tanımımı yapmak istiyorum. Bence eğitim bir cümledir. Ne demek istediğimi daha açık bir şekilde ifade edebilmem için cümlenin ne olduğunu söylemeliyim önce. Bir cümle özne, nesne, zarf yüklem ve tümleçten oluşur. Eğitimde tıpkı cümle gibi, öznesi, nesnesi, tümleci yüklemi olan bir yapı veya sistemdir. Yani eğitim belli unsurlardan oluşan ve bütünlüğü olan kompozisyondur. Ve bu bütünlüğün idareciler, öğretmenler,ebeveynler, öğrenciler, geçmiş, bugün, gelecek, okul, aile, toplum, ders kitapları, programlar ve teknolojik araç gereçler gibi unsurları vardır. Bence eğitim işte budur. Yani bir cümle gibi birbirleriyle ilişkili öğelerden oluşan bir sistemdir.”

Kaynak
Cumhuriyet Kitap, Sayı 143, Doğan Cüceloğlu Röportaj,-leblebitozu

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: