Arşivler

Kalbin Gücü…

maxresdefault[1]

Film izlemeye başladığınız andan itibaren sizi içine çekiyor ve soluksuz seyrediyorsunuz. Dökümanteri tadında olsa da birbirini tamamlayan öyküleri de bünyesinde barındırıyor…

Kalbini kapatanlara açın çağrısı yapıyor, sevginin müthiş gücünden bahsediyor, her şeyin üstesinden sadece sevgiyle gelinebileceğini tekrar hatırlatıyor…

Ara ara tekrar seyredilecek evde olması gereken filmlerden…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Not: birlikbilinci@gmail.com a mail atarak siparişte bulunabilirsin…

Harese nedir, bilir misin oğlum?

17016784_1079614788817450_5353169528116502618_o[2]

Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım. Develere çöl gemileri derler bilersin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür, o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzın da yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir…

Zülfü Livaneli Huzursuzluk kitabından alınmıştır…

Özlem Çetinkaya’dan Mucizevi Bir Kitap ” Aslında Çok Kolay”…

0001685055001-11

Özlem’le bloğum sayesinde yollarım kesişti ve çok şükür iyi ki kesişti. O benim dert ortağım, desteğim, yol göstericim, arkadaşım, dostum, kardeşim, ablam ( tanımlamaya sıfatlar yetmez) oldu.

Sadece var olduğum için beni seven ve sadece var olduğu için sevdiğim Özlem’im ”Aslında Çok Kolay” adlı bir kitap yazdı. Hemen aldım bir solukta okudum. Okurken sanki  Özlem karşımdaydı, bazen benle dertleşti, bazen güldürdü, bazen düşündürdü ama hep ruhuma iyi geldi beni besledi…

Onun sayesinde deniz kaplumbağam ”Zeytin”i evlat edindim, onun sayesinde gidip üç kişiye sarıldım, onun sayesinde her şeyin aslında çok kolay olduğunu öğrendim…

Size de çok iyi gelecek olan bu kitabı en kısa zamanda alıp okumanızı tavsiye ederim…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Modigliani… Filmden çarpıcı bir dialog ”Ruhunu gördüğüm zaman gözlerini açık yapacağım” ..

modigliani1

Aşık olunacak bir ruh, kendine özgü, hayata karşı duruşu olan, asi ve ve usta ressam  Modigliani’y Andy Garcia oynamış.

Biyografik bir film olduğundan ayno dönem sanatçıları olan Picasso, Riviera, Utrillo, Satine, Renoir gibi usta ressamları filmde görmek mümkün.  Tabi film Modigliani’nin üzerinden yürüyor.

Picassoyla olan çatışmaları, hayatının aşkı olan Jeanne ‘le geçirdiği sürçler, çılgınlıkları, geve yaşantısı detaylı olarak işleniyor.

Jeanne’in sık sık nü şekilde resmeden ressam gözlerini de kapalı olarak yapar bunun sebebini soran karısına;^”Ruhunu gördüğüm zaman gözlerini açık yapacağım” der…

Tamamen ruhuna çalışan, lezzetli bir film…

Mutlaka görülmeli…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Not: Film müzikleri de enfes

Urga…

urga1

1991 yılında Türkiye’de gösterime giren Urga, Nikita Michalkova ait enfes bir filmdir…

Orta Asya’da göçebe olarak yaşayan Moğol ailesinin (Pagma ve Gombo) yolu, kamyon şöförü Rus Sergey’le kesişir ve çok güzel bir dostluk başlar.

Moğol aileye misafir olan Sergey’in  masaya gelmeden yemeğe başlanmaması gibi göçebe kültürüne ait bazı gelenekleri de görüyoruz.

Kenti ziyarete giden aile reisi  Gombo’nun orada elma şekeri yiyişi, lunaparka gidişi ve başı derde giren Sergey’i kurtardığı sahneler de görülmeye değerdir.

Filmin rengi sarı (bozkırda geçtiği için)olup, görsel olarak da çok etkileyicidir.

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri de Moğol çiftin sevişmek için bozkıra gitmesi ve başkalarının kendilerini rahatsız etmemeleri için urga (birinci işlevi-hayvanları güderken kullanılan bir basit uzun sopaya verilen ad, ikinci işlevi- bozkırda sevişen çiftler rahatsız edilmemek için bu sopayı dikiyorlar ) adı verilen sopayı bozkıra dikmeleridir.

İçinizde tatlı bir lezzet bırakan bu film mutlaka görülmeli…

Not: Film müzikleri de Bademaya ait ve enfes…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

La La Land…

maxresdefault1

 

Oscar ödüllü Wiplashin yazarı Damien Chazelle’in yazıp yönettiği bu romantik müzikal, modern zamana adanmış bir Hollywood masalı.

Caz, dans, aşk, seçimler, bedeller, uzlaşmalar, ayrılmalar, sonuçlar, hayaller gibi iç içe geçmiş duyguların ve olayların müzikal şekilde yansıtıldığı La la land insanın kalbine dokunuyor. Özellikle son sahne paha biçilmez…

Mutlaka gidilmeli,

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

IŞIĞA SADAKAT: LUMIÈRE ET COMPAGNIE

mv5bmtkwnde4mte4ml5bml5banbnxkftztywmzk2mjm5-_v1_1

Yıl 1995; Lumiére Kardeşlerin kendi tasarımları olan sinematograf ile çektikleri ilk filmleri üzerinden tastamam 100 yıl geçmiş. Bu sinema dahilerine bir vefa projesi olarak Danimarka,  Fransa,  İspanya ve İsviçre  ortak yapımı  88 dakikalık iddialı bir film çekilir: Lumiére et Compagnie. Kırk yönetmenin kısacık filmleriyle iştirak ettikleri bu film, asıl adı Marielle Hadengue  olan ünlü Fransız fotografçı Sarah Moon’un da resim seçiciliğinde; hatta bir nevi görsel  koordinatörlüğünde kotarılır. Birazdan hangi yönetmenlerin bu projeye dahil olduklarını sıraladığımda, neden iddialı dediğim anlaşılacak:

Michael Haneke,  David Lynch,  Theo Angelopoulos,  Abbas Kiarostami, Jacques Rivette, Zhang Yimou,  Claude Miller,  Costa-Gavras,  Andrey Konchalovsky, Wim Wenders,  Claude Lelouch,  Spike Lee,  Jaco Van Dormael,  Lasse Hallström,  Liv Ullmann,  Cedric Klapisch,  Patrice Leconte,  Idrissa Ouedraogo,  Arthur Penn, Juan José Bigas Luna,  Alain Corneau,  Régis Wargnier,  John Boorman, James Ivory,  Nadine Trintignant,  Hugh Hudson,  Lucian Pintilie, Youssef Chahine,  Gaston Kabore,  Fernando Trueba,  Helma Sanders-Brahms,  Merzak Allouache,  Jerry Schatzberg,  Ismail Merchant,  Sarah Moon,  Gabriel Axel,  Raymond Depardon,  Francis Girod,  Yoshishige Yoshida,  Francis Girod, Peter Greenaway,   Vicente Aranda.

Film boyunca David Lynch gibi tüm yönetmenlerin bir nevi “oyuncu” olarak da boy gösterdiklerini saymazsak bazı tanınmış profesyonel oyuncular da var bu projede: Bruno Ganz, Liam Neeson, Lena Olin  ve  Stephen Rea gibi.

Kesinlikle kırk küçük filmin peşpeşe sıralandığı eklektik  bir yapım değil, çok daha bütünlüklü bir kolaj hedeflenmiş. Bu bakımdan film, sinemanın atalarına birtakım saygı kuralları belirlemiş. Bir defa tüm yönetmenler, Lumiére Kardeşlerin filmlerini çekmekte kullandıkları kamerayı elden geçirip kullanacaktır. Yönetmenlerin filmi, tıpkı Lumiérelerin filmi gibi bir dakika sınırının altında olacak. Film tamamlandıktan sonra görülecektir ki bu süre,  ortalama 50 küsur saniyelerde dolanmaktadır. En fazla üç planlık çekimler yapılacak her bir film için ve tekrar çekime yer olmayacak. Senkronik sesler kullanılmayacak. Bir de filmin kurgu akışı içinde yönetmenlere şu sorular sorularak yanıtlamaları isteniyor: Neden Lumiére kamerasıyla çekilen bu film projesini kabul ettiniz? Sinema ölümlü müdür? Sizi film çekmeye yönelten nedir?

Şöyle bir düşünüldüğünde, gerçekten çok yaratıcı ve anlamlı bir girişim. Hatırlanacağı üzere Lumiére Kardeşlerin o etkileyici filmi  trenin gara gelişiyle başlıyordu. Filmimiz de Auguste ve Louis Lumiére Kardeşlerin fotoğraf albümünde kısa bir gezintiyle açılıyor.Ardından orijinal Lumiére görüntüleri ve iştirakçi yönetmenler geçidinden bir peşrev. Derken, o meşhur sinematograf ile müşerref oluyoruz. Ve nihayet makine çalıştırılıyor: Karşımızda terenin gara giriş görüntüleri. Dördüncü dakikanın sonuna yakın filmimiz başlıyor böylece. Projede  yer alanların da pek çoğu Fransız olan, ya da Fransa’da yaşayan başarılı yönetmenler. Film boyunca her biri Lumiére sinematografı ile çalışmanın onlar için ne anlama geldiğine birer cümleyle değiniyor.

Bu kadar tafsilattan sonra yazık ki ortaya çıkan haliyle projenin taşıdığı vefa duygusu ve fikri yaratıcılık, sonuca yansımış değil bana kalırsa. Öyle sanıyorum ki bunda, projenin bir taşla çok kuş vurma hedefinin yol açtığı karmaşa da etkili. Özellikle kimilerinin nasıl yanıtlayacaklarını sabırsızlıkla beklemiş olsam da film bittiğinde gördüm ki; yönetmenlere sorulan sorular, filmin bütünlüğüne çok zarar vermiş. İçlerinde benim de fazlasıyla ilgimi çeken, hayranlık duyduğum kimi filmler elbette vardı. Ancak demem o ki bir bütün olarak ele alındığında, sinema tarihine kalıcı bir döküman bırakmasından ötürü taşıdığı eşsiz değeri saklı tutarsak, çoğunlukla yapılan filmcikler hayal kırıcıydı. Bu belki de beklentiyi başlangıçta çok üst düzey tutmakla alakalı. Bu da ihtimal dahilinde.

Sözgelimi Wim Wenders’in film sırasını heyecanla bekledim. Bruno Ganz’ı görmek gerçekten güzeldi. Ama Berlin Üzerinde Gökyüzü (Arzunun Kanatları)’nün bir basit sekansından öteye neydi bu? O açıdan hayallerimi yıkan bir diğer yönetmen de Jaco Van Dormael olmuştu. Efsane filmi Sekizinci Gün’den birkaç plan vermiş gibiydi ki muhtemelen o günlerde çoktan Le Huitieme Jour/Sekizinci Gün’ün çekimlerine başlamıştı.Hem de yine Pascal Duquenne ile.

Başta David Lynch olmak üzere, Michael Haneke, Jacques Rivette, Zhang Yimou,  Theo Angelopoulos, Andrey Konchalovsky, Juan José Bigas Luna  ve Claude Miller filmlerini etkileyici buldum. Bir de Alain Corneau’nün tek kişilik dansçıyı çektiği parçanın, filmin cidden en “renkli” bölümü olduğunu söylemek gerek. Eğer istenirse bu segmentler tek tek izlenip değerlendirilerek, kendinize ait özel bir seçki oluşturulabilir. Ancak beklentiyi fazla abartmadan eğer sabır gösterilebilirse, filmin Türkçe altyazılı görülebilecek bütününe de kolayca ulaşılabilir.

Filmi seyretmek isteyenler http://www.sinemafilm.org/lumiere-ve-ortaklari-lumiere-et-compagnie-1995/65659/2/

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları 

anadolu_kayip_sarkilari_konseri_004_29253_47486411
Antik kültürleri, imparatorlukları, mitolojileri ve yaşanmış görkemiyle dünyada eşi benzeri olmayan Anadolu’nun 10 binyılı aşan bir geçmişten kalma egzotik mekanları ve insanları arasında yaşanan bir müzikal yolculuk.
Anadolu’nun Kayıp Şarkıları , bir müzikal-balgesel olarak belki de türünün ilk örneği: Anadolu halkının kendi mekanında ve provasız kaydedilen otantik performansları, 20 benzersiz şarkı halinde yeniden düzenlenirken bazıları ise orijinal halinde bırakıldı.
Bu yolculuk, müzik ve kültürün nasıl olup da hayat, coğrafya ve çalışma ortamından türediğini gözler önüne sererken, Anadolu’nun zengin kültürleri de müzik, dans ve ritüeller temelinde keşfediliyor. Bu insanları saran ve yaşam biçimlerini etkileyen büyüleyici çevre de filmin şiirsel anlatımına katkıda bulunuyor. Alıntı…

Bu insanlar ne kadar tatlı, ne kadar duygusal ne kadar samimiler…  Türküleri, şarkıları ne kadar yanık okuyorlar… Ne  kadar içten dansediyorlar… Ne kadar güzel hikayeler anlatıyorlar… Ne yalın ve keskin tespitleri var… (Nineye soruyorlar – Hiç İstanbula gittin mi diye- Yok diyor. Bizi tavuk gibi buraya kapattılar… Hep burdayız…) Görüntüler, yerler ne kadar eşsiz…

Bir kere değil en az beş kez seyretmeli…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

 

1900…

1900-novecento-19761

1900’ün yalnızca siyasal bir film olarak anılmasını istemem. Bu, daha geniş olarak yaşam, yazgı, aşk ve siyaset üzerine bir filmdir. Çünkü siyaset de gündelik yaşamımızın bir parçasıdır…” – Bernardo Bertolucci

Mekan, 19. Yüzyılın sonunda siyasi birliğini sağlamayı ancak başarabilmiş, bu nedenle de sömürgecilik yarışında geri kalmış İtalya. İtalya’nın en ünlü toprak sahiplerinden Berlinghieri ailesinin oğlu Alfredo ve babası çiftçi olan Olmo, 1900 yılında aynı gün doğarlar. Adaletsizliklerle ve ekonomik sıkıntılarla dolu olan 20. Yüzyıl İtalyası’nda iki yakın arkadaş olan Alfredo ve Olmo’nun arasındaki ilişki, yaşları büyüdükçe keskinleşen sınıf farklılıkları ve ülke içi-dışında yaşanan siyasi sorunlar nedeniyle arkadaşlıktan düşmanlığa dönüşür. Savaşa gidip gelen Alfredo, artık Marksist Olmo’nun gözünde, yok edilmesi gereken faşist bir liderden başka bir şey değildir.Usta Bernardo Bertolucci, toplumun, burjuvazi ve köylü sınıfı olmak üzere iki farklı kanadını temsil eden Alfredo ve Olmo üzerinden zamanında komünizm ve faşizmden çok çekmiş gerçekçi bir İtalya panaroması sunuyor. Orjinali 5.5 saat süren bu Bertolucci başyapıtı, içerdiği sahneler yüzünden pek çok kez sansüre uğrayıp kesildi.

Bu soluk kesici eseri internetten seyretmek mümkün ve mutlaka da seyredin derim…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

 

Arrival…

arrival-turkce-afis-2016-10-21-14-13-221

Benim gibi uzaylıları merak eden ve görmek isteyen birinin kaçırmak istemeyeceği bir film…

Dünyanın 12 değişik noktasına iniş yapan uzaylılarla iletişim kurmaya çalışan dil bilimci kahramanız sonunda bunu başarır. Bunda gördüğü hayallerin (anıların) da etkisi büyüktür.

Dünyadaki ülkeler önceleri uzaylılarla ilgili edindikleri bilgileri paylaşırken sonra bundan vazgeçer ve onlara karşı savaş ilan ederler.

Dilbilimcimizse bu savaşı engellemekte başarılı olur ve dünyayı birleştirir.

Bu arada kendi hayatı için de önemli bir karar vermelidir. Tüm geleceği bilerek ve bunda çok tatsız şeyler olacağını bilerek yine de aynı seçimleri yapmalı mıdır?

Zaman kavramı, dil bilimine getirdiği bakış, geleceği bilmek faydalı mı gibi bir çok soruya cevap arayan filmi mutlaka izleyin…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

İnsanların; hiç kimsenin işaretli kartlarla oynamadığını anlaması gerekiyor;Bazen kazanırız ve bazen de kaybederiz…

0000000187438-11

 

Bazı şeylerin gitmesine izin vermek işte bu nedenle çok önemlidir. Onları serbest bırakmak. Gevşek olanı kesmek…

İnsanların; hiç kimsenin işaretli kartlarla oynamadığını anlaması gerekiyor;

Bazen kazanırız ve bazen de kaybederiz…

Hiçbir şeyi geri almayı bekleme, yaptıkların için takdir edilmeyi bekleme, ne kadar zeki olduğunun keşfedilmesini bekleme…

Aşkının anlaşılmasını bekleme…

***

Daireyi tamamla…

Gururlu, yetersiz ya da kibirli olduğun için değil, sadece artık onun senin yaşamında yeri olmadığı için…

Kapıyı kapat, plağı değiştir, evi temizle, tozdan kurtul…

Geçmişte olduğun kişiyi bırak ve şu anda kimsen o ol….

Paulo Coelho – Zahir
P.COELHO/Zahir

Bir Şarkının Peşinde…

maxresdefault[1].jpg

1970’ler de Detroitli Rodriquez iki tane  albüm çıkarır ama ikisi de tutmaz. Bunun üzerine müziği bırakır ve geçimini başka işlerden kazanmaya başlar.

Bu arada çıkardığı bu iki albüm Güney Afrika’da milyonlar satar ve gençlerin arasında ilah olur. Ama tüm bu gelişmelerden habersizdir. Ve Güney Afrikalı bir hayran onu bulmak için araştırmaya başlar. Ve nihayet onu bulur, Rodriquez çok meşhur olduğunu öğrenir.

Albümleri tutsa da tutmasa da ne hayat felsefesinde ne de yaşayışın da bir değişiklik olur.

Beni çok etkileyen düşündürücü bir film…

Seyredin derim,

Anette İnselberg

 

Bisiklet Hırsızları…

the-bicycle-thief-1948-izle1

Bir Vittorio De Sica Başyapıtı…

İkinci dünya savaşından sonra İtalya’daki halkın sefaletini gözler önüne seren bir film.

Bin bir güçlükle iş bulan kahramanımız bu iş için rehinciye verdiği bisikletini evdeki çarşaflar karşılığında geri alır. Fakat daha ilk iş günü bisikletini çaldırır ve film oğluyla beraber bisikletini bulma arayışını anlatır…

Falcıya gidişleri, oğluyla yemek yedikleri mekan, bisikletçiler çarşısı gibi mekan çekimleri mükemmel olan filmin bence en önemli sahnesi yağmur sahnesidir…

Kesinlikle izlenmesi gerekiyor…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Penguenler Hakkında Olmayan Bir Antartika Belgeseli…

p174849_d_v8_aa1

Yalnız, eşsiz ve özgün insanların antartikaya gelip araştırma yapmalarının hikayeleri anlatılıyor…

Tüm göüntüler nefis ama beni asıl çarpan buzun altındaki dünyanın görüntüleri…

Mutlaka seyredilmeli,

Anette İnselberg

Not: Bazı insanlar kendilerini keşiflere ve insanlığa adıyorlar ve hepsine hayranım…

Yurttaş Kane…

220px-citizenkane1

1941 yapımı film montaj, makyaj gibi film teknikleri açısından çığır açan pek çok yeniliğe sahiptir.

Ölüm döşeğindeki son sözleri ”Rosebud” olan Kane’in ne demek istediğini araştıran bir gazetecinin Kane’in hayatını katman katman gözler önüne sermesini izliyoruz.

Sahibi olduğu gazetenin yükselişi, birinci eş, ikinci eş ve en yakın arkadaşıyla ilişkilerinin yanı sıra, gazetesi  aracılığıyla insanları ve çevresindeki her şeyi kontrol etme isteğini izliyoruz. Sonunda da bu güç delisi adamın her şeyini kaybedişine tanık oluyoruz…

Çok çarpıcı bir film,

Seyretmeli,

Anette İnselberg