Geçmiş, gerçekte var olmayan ancak her saniye sırtımızda taşıdığımız, gittiğimiz her yere yanımızda götürdüğümüz bir yükten başka bir şey değildir.

cem-sen[1]

 

Geçmiş, gerçekte var olmayan ancak her saniye sırtımızda taşıdığımız, gittiğimiz her yere yanımızda götürdüğümüz bir yükten başka bir şey değildir. Zaman zaman geçmiş denilen çöp torbasını açar ve içindeki kokuşmuş şeylere bakıp bunların görüntüsü ile midemizi bulandırırız. Oysa buna mecbur değiliz. Çöplerimizi her gittiğimiz yere yanımızda taşımamız gerekmez. Onları ait oldukları yere, doğaya karışıp yok olmaları için bir kenara bırakabiliriz. Çöplerinizi bırakmak size bir zarar vermeyecektir. Onları bıraktığınız için gidip yanlış bir şeyler yapmayacaksınız. Hatta onları yanınızda taşıyıp durduğunuzda yanlış bir şey yapma ihtimaliniz daha bile fazladır. Ne de olsa kendinizi çöp torbanızdaki çöplerle tanımlayan bir çöpçüsünüzdür ve gittiğiniz yeri kokutmanız son derece doğaldır. Geçmiş yalnızca siz onu zihinsel ve bedensel bir tür çöp torbasının içinde gittiğiniz her yerde yanınızda taşırsanız bir yüktür ve kötü kokusuyla hem sizi hem de sevdiklerinizi rahatsız eder. Niçin kötü kokar? Çünkü geçmişte onları besleyen şeyler artık var olmadığı için çürümüş ve kokuşmaya başlamışlardır da ondan. Bu sebeple artık çöp torbanızı bırakın.
Kendiniz için çöp torbasına tıkıştırıp durduğunuz tüm taraflı anılarınızı, tüm taraflı sıfatlarınızı, iyi de kötü de olsalar bırakın. Kendi kendinizi taşlamayın.
Kazancakis, “Günaha Son Çağrı” adlı romanında, bir düğüne yanında Meryem ile giden İsa’ya, yanında böyle bir kadınla düğüne gelemeyeceğini, bunun Yasa’ya aykırı olduğunu söyleyenlerin yüzüne karşı şu sözleri söyletir: “Yasa benim kalbime aykırı!”
Siz de aynı şeyi haykırın: “Geçmiş benim kalbime aykırı! Geçmiş eylemlerim benim kalbime aykırı! Geçmişten gelen bu tanımlar, bu anılar, bu zorunluluklar, olmak zorunda olduğumu sandığım bu karakter, oynamak zorunda olduğumu sandığım bu davranışlar, bu huylar, bu alışkanlıklar, bu günahlar, bu pişmanlıklar, değişmez bir gelecek yarattığına inandığım geçmişim, endişelenmeme sebep olduğunu sandığım geleceğim…. Hepiniz, hepiniz benim yüreğime aykırısınız! Artık size ihtiyaç duymuyorum. Artık sizi yanımda taşımak istemiyorum. Artık bulunduğum zamanı ve mekanı kokuşturmanızı istemiyorum. Bu sebeple sizi bırakıyorum!”
Eğer siz kendinize ilk taşı atmazsanız, kimse sizi taşlamayacaktır.

Cem Şen

İnsan vücudunda (beyninde) epifiz bezi olarak bilinen, aynı zamanda üçüncü göz olarak adlandırılan bir organ bulunmakta.

21752115_1857388834291293_7123390988887694502_n[1]

İnsan vücudunda (beyninde) epifiz bezi olarak bilinen, aynı zamanda üçüncü göz olarak adlandırılan bir organ bulunmakta. Epifiz bezinin ingilizce asıl adı Pineal Gland’dır. Pineal denmesinin sebebi ise bu organ çam kozalağına benzemekte. Hatta birebir aynı şekilde. Çam kozalağının ingilizcesi de pine cone. Bunları detaylı belirtiyoruz çünkü birazdan lazım olacak

Beynin merkezine yakın iki yarım küresi arasında yer alan bu küçük çam kozalağı, uyuma, uyanma zaman kavramı, vücudu geceye gündüze göre ayarlama, mevsimsel fonksiyonlar dahil kabataslak bütün işlerle uğraşan, asıl görevi seratonin ve melatonin hormanlarını salgılamak olan bir doku parçası. Hatta astral seyahat denilen gerçekliği kanıtlanmamış ama çoğu kişinin inandığı ruh seyahati olayının bu doku parçası ile mümkün olduğu söyleniyor. Göçmen kuşların ve görme engelli insanların yol bulma kabiliyeti yine Epifiz bezi sayesinde gerçekleşiyor.
Bilinmeyen kaynakların bu bilgiyi bizden saklamasının en büyük sebebi ise insanların nasıl güçlü bir dokuya sahip olduklarını, nasıl bir potansiyelleri olduklarının farkına varmalarını istememelerinden kaynaklanıyor.

Hz. İsa’nın “karanlıkta oturanlar gerçek (büyük) ışığı görürler” sözünün epifiz bezi için söylendiği iddia edilmekte. Bezin 3. göz olarak adlandırılmasının bir diğer sebebi ise dokusal olarak göz yapısına benzemesi. Ancak bir fark ile, gözlerimiz ışık ile harekete geçerken, epifiz bezi ise karanlıkta, ışık kesildiğinde aktif oluyor. Hz. İsa’nın sözüne de buradan bir çıkarım yapılmış.

Epifiz bezi kelimenin tam anlamıyla insanlar için fiziksel ve ruhsal dünya arasındaki bir bağlantı noktası. Hatta ünlü bilim adamı Rene Descartes insan ruhunun bu salgı bezinin üstünde bulunduğunu iddia etmiş yüzyıllar önce.. Bu bezi etkinleştirmenin yoga, meditasyon ve diğer gizli yöntemlerle mümkün olduğu söyleniyor. Bu etkinleştirmeyi mümkün kılmak demek, astral seyahat ile başka boyutlarda seyahat etmek ile aynı şey demek oluyor. Eski Sovyetler Birliği hükümetleri dahil olmak üzere çeşitli gölge örgütler, kamudan gizli şekilde kilitli odalar arkasında bu bilgiyi uzun yıllar araştırıp saklamışlar.

Malesef Epifiz’in bu denli üstün yeteneklerini biz kullanamıyoruz çünkü Epifiz’in bir numaralı düşmanı olan Sodyum Florür’ü hergün kana kana, isteye isteye tüketmekteyiz. Yani “SU” ! İnsanlar bu doğaüstü denilebilecek güçlerini kullanamasın, farkındalıkları artmasın diye içtiğimiz suya bilerek florür konulduğu söylenmekte. Yani bilinçli olarak yapılan bir engelleme yolu var ortada. Her ne kadar bunlar birer iddaa da olsa, bu kadar tesadüfün bir arada toplanması sizce de şaşırtıcı değil mi?
Örnek vermek gerekirse Amerika Birleşik Devletlerinde tüketilen suların %90’ı florür içermekte. Hatta marketlerde satılan sularda bile florür bulunmakta, florürsüz su tüketmek imkansıza yakın. İçtiğimiz en bilinen antidepresan ilaçlarının (paxil, prozac vb) içinde ve dünyadaki antidepresanlarının %90’ında yine florür bulunmakta. Kelimenin tam anlamıyla köreltiliyoruz!

Alıntı 🙏

Hayatta bizi başarıya götüren yolda karşılaşacağımız en azılı düşmanlardır, Kararsızlık ve korku.

profesor-ve-fare-hikayesi[1]

 

Aykırı profesör elinde bir fare ve kutu ile salona girdi. Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında fareyi kutunun içine koydu ve kutuyu kapattı. Kutunun hava almadığı açıktı. Salona dönerek: “Bu kutuya iki gün kimse dokunmayacak dokunan bu dersi geçemez!” dedi ve salondan çıkıp gitti.
Salondaki öğrenciler olaya bir anlam verememişlerdi. Kimisi kutunun içindeki fareyi çıkarmayı düşündü ama cesaret edemedi. İki gün boyunca ders görülen sınıfta kutu öylece kaldı. Ne olacağını merak ederek iki gün geçirdiler.

 

İki gün sonunda tekrar dersi olan profesör salona girdi ve kutuya yaklaşarak açtı. Tabi ki, kutunun içindeki fare artık yaşamıyordu. Öğrencilerden birçoğu üzülmüştü. Profesör sınıfa dönerek farenin neden ölmüş olabileceğini sordu. Sınıftan birçok farklı ses ve fikir yükseldi;
– Havasızlıktan…
– Açlıktan…
– Susuzluktan…

Her öğrenci olabilecek ihtimalleri saymıştı. Profesör kutuyu havaya kaldırıp içini öğrencilere gösterdi. Kutunun her tarafı kemirilmiş vaziyette ve minik deliklerle kaplıydı. Ardından devam etti;
– Görüyorsunuz değil mi? Fare anlaşılan bu kutudan çıkmak için epey mücadele etmiş. Bunu kutunun içindeki minik diş izlerinden ve irili ufaklı deliklerden anlıyoruz. Ancak şu var ki fareyi sizin dediğiniz gibi ne havasızlık nede açlık öldürdü. Farenin ölümüne neden olan iki şey var; Kararsızlık ve Korku…

Kararsızlık, çünkü fare kutunun her yerini parçalayıp, her noktayı ayrı ayrı kemireceğine sadece tek bir köşesini ısırıp parçalasaydı ve bunda da kararlı olsaydı o deliği büyütecek ve kutudan çıkıp kurtulacaktı.
Korku, çünkü eğer siz öğrenciler benden ve notlarının düşmesinden böylesine çok korkmasaydınız, kutuyu açıp fareyi serbest bırakabilirdiniz. Ancak korkudan dolayı size yanlış gelen bir işe göz yumdunuz!

Hayatta bizi başarıya götüren yolda karşılaşacağımız en azılı düşmanlardır, Kararsızlık ve korku. Kararsızlıkla zaman tüketmeyin, kafanıza tek bir şey koyun ve o yolda ilerleyin. Ve bu yolda size yanlış gelen şeylere göz yummayın. Göze batmaktan, ses çıkartmaktan kormayın.

http://filoji.com/profesorun-amaci-neydi/

Resmin İçinde Gördüğünüz İlk Hayvan Ne? Ruh Eşiniz Olan Hayvanı Ve Anlamını Öğrenin!

filoji-hayvan-testi[1]

Her hayvanı canlı olmasından ötürü sevmekle beraber, bazı hayvanların size diğerlerinden daha hoş geldiğini farketmişsinizdir. Bununla bağıntılı olarak eski kızılderili inancıda dahil birçok şamanik inançta insanların bir ruh hayvanı olduğu inancı bulunmaktaydı. Filoji.com olarak Fabiosa’dan sizler için türkçeleştirdiğimiz bu ufak görsel test size ruh hayvanınızı ve kişilik özelliklerinizi ortaya çıkarmanız bakımından eğlenceli bir yolla yardımcı olmayı hedeflemekte.
Tek yapmanız gereken şey aşağıdaki çok katmanlı resme bakarak ilk gözünüze çarpan hayvanı belirlemek ve açıklamasını okumak. Görmeyi dilediğiniz hayvanı değil, ilk gördüğünüz hayvanı seçmelisiniz. Hazırsanız başlayalım!
Aşağıdaki resimde ilk olarak hangi hayvanı görüyorsunuz?

Not: Bu testin öncelikli olarak eğlence amaçlı olduğunu unutmayın.

GÜVERCİN Gördüyseniz;

Barış, umut ve bağın temsilcisi olan güvercini gördüyseniz gerçekten azınlıktasınız. Temiz kalpli, asla insanların kötülüğünü düşünmeyen ve doğruluk ve iyilik için çaba sarfeden, bunlara sözde değil yürekten inanan insanlarsınız. Ruh hayvanı güvercin olan insanların azınlık olmasının sebebi bu kişilerin örnek insanlar olması ve ruhani yönlerinin kuvvetli olmasından kaynaklıdır. Affedici ve sevgi dolu kimliğinizle dünyanın ihtiyacı olan ancak herkesin üstünlük yarışına girdiği dünyada kıymeti bilinemeyen insanlarsınız.
KELEBEK gördüyseniz;

Kelebek güzellik ve zerafetin sembolüdür. Eğer kelebeği seçtiyseniz, her anı doyasıya yaşamayı seven, girdiği her ortamda sevilen ve keyif veren, kalbinin attığı yerde olmayı isteyen farklı bir bireysiniz. Ayrıca bu auranız sayesinde diğer insanlarıda kendinize çekebiliyor, insanları etrafınızda toplayabiliyorsunuz. Bu enerjinizi bozmaz ve şansınızla birleştirebilirseniz zengin ve keyif dolu bir hayata yelken açmanız gayet olasıdır.
KARTAL gördüyseniz;

Kartal özgür ruhu, asiliği ve yalnızlığı temsil eder. Ancak tüm bunların yanında kartal yırtıcıdır da. Yani kendini savunmak için kimseye ihtiyaç duymaz. Eğer kartalı seçtiyseniz, kendi hayat görüşüne göre yaşayan, diğerlerine boyun eğmeyen, karşılaştığı her düşünceyi kendi süzgecinden geçiren güçlü ve gururlu birisiniz. Size kimsenin liderlik yapmasından hoşlanmıyorsunuz. Ancak potansiyelinizi ortaya çıkarabilmek ve yükselebilmek için az da olsa uyum sağlamalısınız. Unutmayın kartallar yüksek uçar!

KÖPEK gördüyseniz;

Ruh hayvanı köpek olanlar en saygın kategorideki kimselerdir. İlk olarak köpek gördüyseniz, gerçekten de azınlıktasınız. Köpek aile, arkadaşlık bağlarının, sadakatin ve sahiplenmenin temsilcisidir. Köpek gören azınlıktaysanız, kendine yakın gördüğü insanlara sahip çıkan, onları koruyan ve diğer insanların güvenle sırtını yasladığı kişilerdensiniz. Çocuklarla ve diğer hayvanlarla aranızda garip bir bağ olmasıda muhtemeldir. Siz farkında olmasanız bile koruyucu tavrınız etrafınızdaki insanlara huzur verir.
KURT gördüyseniz;

Kurt, yırtıcılığın, gizliliğin ve biraz da yalnızlığın sembolüdür. Kurtlar sürüler halinde yaşar ve diğer sürülerle savaşırlar. Eğer kurtu seçtiyseniz, yakın çevrenizde belli başlı kişilerle gayet iyi anlaşırken, diğer insanlara karşı daha mesafeli olmanız olasıdır. Bu sebeple diğer insanlarla hemen samimi olmuyor, hayatınıza belli başlı kimseleri alıyorsunuz. Hatta bazen tek bir arkadaşınız olmadan dahi uzun süre yalnız kalmayı tercih edebiliyorsunuz. Çünkü kurt yalnız kalmamak için çakalla dost olmaz!
PEYGAMBER DEVESİ gördüyseniz;

Peygamber devesi hemen her kültürde kutsal ve bilge bir hayvan olarak kendine yer edinmiştir. Peygamber devesi ruh hayvanı olan kişiler bilgi dolu, sürekli öğrenen ve kendi başına vakit geçirmekten hoşlanan kişilerdir. Ayrıca bu insanların ruhani yönüde güçlü olur. Hem zeki hem de ruhani olmasıyla diğer tüm insanlardan farklılık gösterirler. Bu yüzden diğer insanların onları anlaması çok zordur. Sürekli araştıran, öğrenen bu insanların hemen her konuda bir fikri ve bilgisi mevcuttur. Bir süre sonra gizli ilimlere ve evrenin sırlarına merak salmalarıda gayet mümkündür.

http://filoji.com/resmin-icinde-gordugunuz-ilk-hayvan-ne-ruh-esiniz-olan-hayvani-ve-anlamini-ogrenin/

Ne Olursa Olsun Doğru Olanı Yapmaktan Vazgeçmeyen İnsanların 10 Özelliği

adele[1]

 

Bazı insanlar doğru bir insan olmanın basitçe her koşulda doğru şeyi yapmak olduğunu, bazıları ise kimsenin haberi olmadan yapılan doğru davranışların gerçekten doğru bir insan olmanın şartı olduğunu düşünür. Nitekim gerçekten doğru olmayı hayatının felsefesi haline getirmiş bir insan bunu sadece öyle görünmek için yapmaz. Doğrulukla bütünleşmiş bir hayat yaşamaya çalışan biri sadece doğru olduğunu düşündüğü için kararlarını o yönde şekillendirir. Düşmanını düştüğünde yerinden kaldırabilecek iç görüye sahip bu insanların zayıf bir kişiliğe sahip olduğunu düşünebilirsiniz. Aslında bu güçlü bir kişiliğin göstergesidir. Doğrulukla bezenmiş bir kişilik, sadece kendisi için doğru olanı yapmaz ve çevresindekileri de düşünür. Eğer doğru olanı yapmayı bir an bile hayatınızdan eksik etmiyorsanız, bu özelliklere sahipsinizdir.
1. Özgün bir kişiliğe sahiptirler.

 

Özgün olmak insanın kendisi olması demektir. İnsanın olabileceği en mükemmel halidir. Özgün insanlar başkalarından daha iyi olmayı amaç edinmezler. Alçak gönüllüdürler ve iletişim kurması kolay bireylerdir. Özgün oldukları için kimseyi kıskanmaz aksine onların mutluluğuyla mutlu olurlar.
2. Zamanın kıymetini bilirler ve diğer insanların zamanını çalmazlar.

Her şeyin en doğrusunu yapmaya çalışan bu bireyler, diğer insanların hayatları için de en iyisini düşünürler. Zamanın ne kadar kıymetli bir hazine olduğunu bildikleri için diğer insanları bekletmezler. Onlar için iyi bir şey yaptığınızda teşekkür etmeden geçmezler, küçük bir şey olsa bile. Bunu yaparlar çünkü insanların zaman ve uğraşlarına saygı gösterirler.
3. Çevresindekileri övmekten çekinmezler.

Başkasının ışığını çalmaya çalışmazlar. Eğer birinde hoş olan bir şeyi fark ederlerse, mutlaka bunu dile getirirler. İnsanları kolay kolay yargılamazlar çünkü kimsenin mükemmel olmadığının farkındadırlar.
4. Alçakgönüllüdürler.

Doğruluktan sapmayan insanlarda görülen bir diğer özellik de alçakgönüllü olmalarıdır. Yaptıkları bir yanlış varsa bunu inkar etmezler veya başkasını suçlamazlar. Yanlışlarıyla da kendilerini kabul eder ve severler. Hiçkimse her zaman doğru şeyi yapamaz. Fakat bu insanlar doğru olanı yapmaya gayret eder. Yardım ederek çoğalırlar. Ne olursa olsun başkalarına yardım etmekten bir an olsun geri durmazlar.
5. Özür dilemeyi bilirler.

Bazı bireyler özür dilemenin onları eksilteceğini düşünür. Bundan yüksünürler. Doğru bir insan olmak aslında olgun olmaktır. Olgun, kendini yetiştirebilmiş bir birey özür dilemenin kendisinden bir şey alıp götürmeyeceğini bilir. Hatasının farkına vardığına özür dilemesi gerekiyorsa bunu yapacaktır.
6. Sürekli kendilerini suçlamazlar.

Karşısındaki insanın hatasını fark ettiğinde kendisini suçlamaya devam etmez. Farkındalığa sahip olmayan kişiler karşısındakinin hatasının olup olmadığını anlamakta zorlanabilir. Kafanız karışıyor ve hatanın kendinizde mi yoksa karşınızdaki kişide mi olduğunu bilmiyorsanız, sakince oturup kendi hatalarınızı ve karşınızdaki kişinin hatalarını dürüst bir şekilde düşünün. Yetişkin olduğumuzda yapmakta en çok zorlandığımız şey sakin kalmak. Sakin kaldığınızda tüm sorunlarınızı soğuk kanlı bir şekilde halledebilirsiniz.

7. İnsanların söylediklerini ciddiye alırlar.

Doğru olanı yapmaya çalışan bir insanı ikna etmek için çok çaba sarf etmek zorunda değilsiniz. Dürüst bir insan oldukları için zaten sizin söylediklerinizi dikkate alıp, inanacaklardır. Doğruluktan ayrılmayıp bir yandan da insanların gerçek niyetini anlayabilecek iç görüye sahiplerse, kandırılmaları çok zordur. Zaten sakin bir şekilde olayları gözlemleyebildikleri için karşılarındaki insanların niyetlerini de ufak bir gözlemle anlayabilirler.
8. Aynı fikirde olmadıkları insanlarla kavga etmezler.

Aynı fikirde olmayan iki taraf illa kendilerini körü körüne savunmak zorunda değildirler. Tartışmak ve kavga etmek birbirinden çok farklı kavramlardır. Aynı fikirde olmayan iki insan genelde çatışmaya meyillidir. Fakat doğruluk ve dürüstlükten ayrılmayan biri bunun gereksiz olduğunu bilir. Çünkü herkes aynı fikirde olmak zorunda değildir. İki taraf da birbirine sakin bir şekilde kendini savunup tartışabilir. Hatta bazen oturup bir fikir üzerine tartışmak insanların aralarındaki paylaşımları arttırır ve iletişimlerine olumlu katkılarda bulunur.
9. Arkadaşlıklarını çıkarları üzerine kurmazlar.

Bu insanlar sadece yararlanabilecekleri insanlarla arkadaş olmaya çalışmazlar. Günümüzde çoğu kişi sadece kendilerine olan faydalarını düşünerek arkadaş seçmeye eğilimli görünüyor. Çevremizdeki insanlardan fayda beklememiz çok doğalken, onlardan gelecek zararların da doğal olduğunu unutmamalısınız. Önceki maddelerde de dediğimiz gibi kimse mükemmel değildir.
10. Dürüsttürler.

Yalan söylemek beraberinde diğer yalanları da getirir. Çevrenizdekileri ve sizi bir kaosun ortasında bırakır. Yalan söylemek hiçbir şeyi düzeltmeyeceği gibi, problemlerin çözülmesinde de etkili olamaz. Eğer doğru bir insan olmayı amaçlıyorsanız, yalan söylemek zorunda olduğunuz bir durum geliştiyse bunu itiraf etmeyi gözden geçirmelisiniz.

 

http://filoji.com/ne-olursa-olsun-dogru-olani-yapmaktan-vazgecmeyen-insanlarin-10-ozelligi/

– “Evladım, ihtimaller için kendimizi bu kadar üzersek, hakikatler başımıza geldiği zaman ne yaparız?”

205842-dans-dans[1]

 

Ne zaman manasız , mantıksız bir endişeye kapılsam, dedem derdi ki,
– “Evladım, ihtimaller için kendimizi bu kadar üzersek, hakikatler başımıza geldiği zaman ne yaparız?”
Silkinir, kendime gelirdim.
Olmamış bir şeye endişelenmenin saçmalığını öyle nazikçe ama etkili bir şekilde vurgulardı ki o cümle, susar kalırdım..
Bazen bir insanı sakinleştirmek için paragraflarca konuşmak gerekmez, bir tek cümle yeter aslında. İşte dedem tam da öyle cümlelerle konuşurdu.
Bu yaşımda o cümleyi çok sık hatırlar oldum. Neden derseniz, bu satırları okuyan hepiniz gibi kendimi sürekli ihtimaller üzerine düşünüp kaygılanırken buluyorum..
Sonra ne mi oluyor? O ihtimalleri o kadar düşündükçe onlar,
” E, madem bize bu kadar odaklandın, gerçekleşelim bari..” diyorlar.. Düşüncelerimizle yarattığımızı anlayalı on seneden fazla oldu, yine de kendimi yüzde yüz disipline edebildiğimi söylemem..
Dedemi ve anneannemi düşündüğümde ise, fark ediyorum ki, onların kuşağı ihtimallerden çok, “hakikatler” üzerine yoğunlaşan bir nesilmiş.
O yüzden şikayet yok.
O yüzden kendine acıma da yok.
Hakikatler hoşuna gitmiyorsa nasıl değiştirip, güzelleştirebilirim diye gayret etmek var.
Hayatının bir yönü yaralıysa, o yarayı kaşıyıp kaşıyıp, bir güzel kanatıp, büyütüp; bütün yaşamını kocaman bir yara haline getirmek yok. O yarayı sarıp, “Oh başka her yerim sağlıklı” diye şükretmek var.
Dedeme şeker teşhisi konulduğunda, eve soğan , havuç dahil içinde eser miktarda bile şeker bulunduran hiç bir şey girmemiş mesela.. Her öğünü tabakta tartıp öyle veriyormuş anneannem dedeme.. Gramajla yani..
Sabah kahvaltısında reçeli ekmeğe bile sürmeden kaşık kaşık yiyen bir adam için nasıl bir değişiklik, bir düşünün.. Evin tüm beslenme ve sofra düzeni değişmişken, dedem yeni kurallara harfiyen uymuş, anneannem ise, demiş ki, madem öyle, bari süsleyeyim sofraları..
Her bir yemek kayık tabağında, üstü mutlaka dereotlarıyla süslenmiş gelirdi sofraya.. Masada kolalı , mis gibi bir örtü, özenli sofra takımları.. Mutlaka ortada bahçeden toplanmış bir taptaze gül. Öyle baştan savma sofralara hiç oturmadık ömür boyu.. Dedem yiyebildiği her şeyi anneannem sayesinde şahane sunumlarla ve alternatif yeni lezzetlerle taçlandırılmış olarak yedi. Kendisi de bir gün şikayet etmedi mahrum kaldığı şekerli tatlardan.. Sanki hayatında hiç olmamışcasına arkasına bile bakmadan yeni yoluna devam etti.
Herşey nefis terbiyesinden ibaret. Aslında kaygı dediğiniz an, genelde ya geçmişe, ya da geleceğe odaklanmış oluyorsunuz. Hani düz yolda yürürken, arkanıza baka baka gidip, sonra ilk taşa takılıp düşmek , ya da boynunu uzata uzata bu yol nereye gider diye bakarken, yanından geçtiğiniz binaları, ağaçları, sokakları hiç fark etmemek gibi bir durum.
Zamanın ruhu da masum değil elbette.. Sanki sürekli ittirip, kaktırıyor bizi.. Tam önümüze bakıp yürürken bir sol kroşe, bir sağ kroşe yıkılıp kalıyoruz. Karikatürlerde yıldızları sayar ya insanlar, hani öyle bir durum..
Bizim kuşakta bir “belirsizlik kaygısı” sözkonusu. İstiyoruz ki, hayatımızda her şey belirlenmiş olsun. Planlı programlı olsun. Biz de ona uyalım. Çünkü çocukluğumuz öyle geçti. O dönemin Türkiye’sinde plan program vardı, tertip, düzen vardı. Bugünü ise tarif et deseler, tam bir kaos derim.
Sanırım buna adapte olmaya çalışmak yoruyor bizi.. Oysa bir geriye dönüp bakıyorum, o çok iradeli, dirayetli gördüğümüz nesil, yani anneanne-dedelerimiz, ilk gençlik yıllarını, savaşta geçirmişler.. Kaos ne kelime.. Bizden tek farkları, hani hep yazıyorum ya, tek kelime : “umut”.
O kuşak, öyle bir yokluktan öyle bir aydınlığa çıkmışlar ki, hiç bir karanlık korkutmamış onları..
Bize gelince, sadece kendi kişisel hayatımız da değil, memleketimiz için duyduğumuz endişeden başla, ekonomiden gir, göçten, iklim değişikliklerinden, deprem olasılığından kanlı dolunaya kadar git, bir türlü çıkama durumu var.
İşte o zaman kendime diyorum ki, kocaman bir probleme karşıdan bakarsan gittikçe daha kocaman görürsün. Ufak lokmalara böl o problemi.. Halledemeyeceğin kısmına odaklanma, neresine yön verebilirim, ben neresini düzeltebilirim diye bak. O genelde şahsi seçimlerinle ilgili olur. O zaman, hangi konuda şikayet ediyorsan önce kendini düzelt.
Asabi insanlardan mı bunaldın, önce sen sakinleş.
Sevgisizlikten mi kurudun, sevmeyi dene.
İnsanlara güvenmiyor musun, güvenilir biri olmaya çalış. Etrafında anlayışsız insanlar mı dolu, o zaman bir dur, nefes al, empati yapmaya alış.
Üstünde baskı mı hissediyorsun, kimseyi değiştirmeye çalışma.
Hayat aslında dana kadar bir ayna tutuyor önümüze de, biz o yansımayı anlamamakta keçi gibi direniyoruz bazen. Ne zaman, “ Aaa bu ben..!” diyoruz, işte o zaman, olmasını istediğimiz değişimi başlatan kişi biz oluyoruz.
O zaman işte Türkiye’nin gayrı safi milli hasılasından tut, komşunun selam vermemesine, yağmurlu bir havada üstümüze çamur sıçratan arabadan tut, çocuğunun okulda aldığı notlara kadar bütün dünyanın derdini sırtına yüklemek yerine, basitçe önündeki aynaya baksan yetiyor.
İhtimalleri düşünmek yerine, hakikatlerin neresini düzeltebilirim diye odaklanınca hayat mis gibi de akıyor.
Aslında belirsizlik o kadar da korkunç bir şey değil, içinde fırsatlar saklıyor
O zaman, çok sevdiğim şu dua aklıma geliyor : “Allah’ım, gönlümdekini hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olana gönlümü razı eyle “
Bige Güven Kızılay

Ve sevgi peşine düşülmeden, düşünülmeden, kendi kendine basit bir şekilde daha büyük bir ahengin parçası olarak gerçekleştiğinde tamamen farklı bir niteliği olur. O artıķ ilâhi dir….

20664963_10211388454600305_7245633965269281028_n[1]

Bir ilişki bittiğinde artık sevgi birine yönelmeyecektir çünkü yönelebileceği hiç kimse yoktur ve sevgi yönelmeden var olduğunda muhteşem bir saadet vardır.
Sahte benliğin sana bu saadeti fazla yasatmadan en kısa sürede yeniden birisine aşık edecek çünkü sahte benlik başka gerçekliği olmayan şeylerden desteğe ihtiyaç duyar.
Belki bu kadın ya da adam hep aramakta olduğun cenneti sana getirecek diye diğerini değiştirip durursun. Birisine uzaktan baktığında cazip görünür . Yakına geldikçe cazibe azalır. Ve ansızın diğer kişinin boş olduğunu görürsün ve kandırıldığını hissedersin çünkü diğer kişi vaat etmiş olduğu hiçbir şeye sahip değildir.
Yine ayrılırsın , kısa sürede yine başka bir kadının peşine düşeceksin ve aynı tuzağa düşeceksin.
Şayet gerçekten ıstıraptan ve acıdan kurtulmak istiyorsan o zaman şunu anlamak zorundasın. Bir benliğin yok…
Ve dikkatlice dinle: Diğerine ihtiyacın olmadığında sevebilirsin ve bu sevgi ıstırap getirmeyecektir.
Evet, yalnızlığınla o kadar çok kalmalısın ki o tek başınalığa dönüşebilsin. Ancak o zaman derin, seni zenginleştiren bir ilişkiye girmeye muktedir olacaksın.
Şayet birisiyle yalnızlık çektiğin için bir ilişkiye giriyorsan, o halde diğerini sömüreceksin demektir. Diğeri seni tatmin edecek bir araç haline gelecektir.
O yüzden ne zaman bir ilişkiye yalnızlık nedeniyle girersen, ilişki sallantıdadır. O ölü doğmuş bir çocuktur. Senin için daha çok ıstırap yaratacaktır. Unutma yalnızlığına göre davranacak olursan seninle aynı yolun yolcusu bir kimseyle bir ilişkinin içine düşeceksin çünkü gerçekten kendi yalnızlığının içinde yaşayan kimseye çekici gelmeyeceksin. İki dilenci buluşacak , iki perişan kişi buluşacak…
Ve unutma iki mutsuz insan buluştuğunda bu basit bir toplama işlemi değildir, bir çarpım işlemidir. Çok daha fazla ıstırap yaratacaklardır.
Önce uzun süre tek başına ol. Önce kendinden hoşlanmaya başla, önce kendini sev. Önce öylesine hakiki bir şekilde mutlu ol ki kimse gelmese bile önemi olmasın. Sen dolusun, taşıyorsun. Şayet kimse kapını çalmazsa bu mükemmel iyidir; hiçbirşey kaçırmıyorsun. Kimsenin gelip kapını çalmasını beklemiyorsun. Tek basinaliginla mutlu olana dek bekle. O zaman ilişkiye gir. Artık bir efendi gibi giriyorsun, bir dilenci gibi değil…
İşte o zaman kendi benzerini çekeceksin. İki efendi buluştuğunda mutluluk sadece birbirine eklenmez, birbiriyle çarpılır. Ve onlar sömürmez, onlar paylaşır. Onlar birbirini kullanmaz . Aksine onlar bir hale gelir ve onları çevreleyen varoluşun tadını çıkarır…
Ve sevgi peşine düşülmeden, düşünülmeden, kendi kendine basit bir şekilde daha büyük bir ahengin parçası olarak gerçekleştiğinde tamamen farklı bir niteliği olur. O artıķ ilâhi dir….
OSHO

ÜZÜNTÜSÜZ YAŞAMA SANATI

21369137_10155695084134938_1359827844950616647_n[1]
Üzüntüsüz yaşama sanatı Epiktetos yirmi asır önce demiştir ki:
“Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar
Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder, Ektiğini biçer ”
🌸
“Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz.
🌸
Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz
Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir”
🌸
Düşmanlarınızı düşünmek için ayıracağınız bir dakika bile düşmanlarınızdan daha değerlidir. Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir.
🌸
Aristo şöyle diyor:
“İdeal insan iyilik yapmaktan zevk alır. Kendisine iyilik yapılırsa mahcubiyet duyar Çünkü iyilik yapmak üstünlük işareti, bir iyiliğe muhtaç duruma düşmek zaaf işaretidir”
🌸
Karşılaşacağımız nankörlükten dolayı üzülmemek için hazırlıklı olalım. Karşılık beklemeden iyilik yapalım.
🌸
Mutluluk minnet beklemekte değil, minnet gösterilmesinden rahatsızlık duyulacak olgunluğa erişmektir.
🌸
1) Dinleme: Ama gerçekten dinleyin Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden Can kulağıyla dinleyin.
🌸
2) Sevgi Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.
🌸
3) Kahkaha Fıkra anlatın, neşeli hikâyeleri paylaşın Bu armağanınız “seninle birlikte gülmeyi seviyorum” anlamına gelir.
🌸
4) Yazılı bir not Basit bir “Yardımın için teşekkürler” notu, ya da belki bir şiir Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.
🌸
5) İltifat Basit, içtenlikle söylenen bir söz (“Bu renk sana ne çok yakışmış”, “Harika bir iş çıkardın”, “Yemek nefis olmuş” gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.
🌸
6) İyilik Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın.
🌸
7) Yalnızlık Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.
🌸
8) Neşeli bir yapı Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur Selâm vermek veya teşekkür etmek o kadar zor mu?
* Alıntıdır

Kaynak: Filiz Eroğlunun Sayfası

Burçlara Göre

2016-Yılı-Burç-Yorumları-1024x576[1]

 

KOÇ BURCU
♈ Sevdiği insanla arası bozukken araya giren 3. şahıslardan hoşlanmaz. Çünkü bilir insanları kader değil; insanları insanlar ayırır.
BOĞA BURCU
♉ Ağladığı zaman rahatlamaz bir Boğa ağladığı zaman değer vermiş olur içindeki şey daha çok büyür.
İKİZLER BURCU
♊ Hiçbir şey bir ikizlerin kalbini kırdığına değmez şu alemde… Çünkü Kırıldıktan sonra kolay eski haline dönmez bir İkizlerin kalbi.
YENGEÇ BURCU
♋ Bazı şeylerden vazgeçmesinin sebebini tek kelimeyle açıklar bir yengeç “Sıkıldım!” Aklı olan onu sıkmadan yıpratmadan sever.
ASLAN BURCU
♌ Bir Aslanın sesi yükselmeye başladığında sabrı tükenmiş demektir! Sustuğunda içindeki sen tükenmeye başladın demektir.
BAŞAK BURCU
♍ Seni kıskanan insanlara dikkat. Unutma seni “Sen” olduğun için çekemeyenler var. Ne yaparlarsa yapsınlar kendini kaybetme.
TERAZİ BURCU
♎ Ne konuştuğunu bilmeyen insanların laf olsun diye konuştuğu şeyler bir Terazide baş ağrısı yapar. Hatta zaman zaman sinirlerini bozar.
AKREP BURCU
♏ Mesela bir Akrebi tanımadan kendini inatçı sanan insanlar var! Her şeye inat etmez bir Akrep ama inat damarı tuttu mu; fena tutar.
YAY BURCU
♐ Seven yay insanın omzundaki Melek gibidir. İster ki sevdiğinin kılına zarar gelmesin. İster ki hiçbir şey onun canını acıtmasın.
OĞLAK BURCU
♑ Oğlak insanını üzmenin bir bedeli vardır! Ya peşin peşin Hatanı kabullenir özür dilersin veya taksit taksit Oğlaktan laf yersin.
KOVA BURCU
♒ Bazı gülüşler bir Kovanın içine işler ve taaa kalbine kadar ulaşır. İşte o gülüşün sahibi o Kova için hep özel olarak kalır.
BALIK BURCU
♓ Bir Balık özlediği zaman yüreğinin sesi başının belası olur. “Beni ona götür” der durur.. ve onu sevdiğine götürene kadarda susmaz.

“AGORA MEYHANESİ

21731038_10213281535460181_2138243312569410085_n[1]
Bilmeyenimiz yoktur bu eseri ;
Ama benim gibi çok ilginç ve hazin hikayesini bilmeyenleriniz de çoktur diye tahmin ediyorum.
1890’da bir Rum olan kaptan Asteri , Balat çarşısında bir Meyhane açar.
Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar.
Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar.
Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır.
Aradan zamanlar geçer…
Tarih 1959’dur.
Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi
Komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz.
Aşk acısı ona soluğu birçok zaman,
İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar.
Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır.
Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir Ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.
Mektup şöyle başlar:
“Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum.”
Onur Şenli
, Mektubun ileriki bölümlerinde fakına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır
. Şiirine de şu adı koyar:
Gece, Şarap ve Aşk
Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir
,Şiiri kabul edilir.
Şiir dergide tam basılmak üzereyken,
Ege Expresi gazetesinin kültür-sanat editörü tarafından görülür. Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek.
Şiirin adı olur Agora Meyhanesi.
Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur.
Hatıra defterlerinde yer alır,
Sevgililerin kulaklarına fısıldanır.
Şarkısı yapılır,
Şarkıyı neredeyse ünlü olup da söylemeyen sanatçı kalmaz. Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Gönül Yazar, Behiye Aksoy sadece bunlardan birkaçıdır.
Şarkıyı dinleyenler İzmir’deki
Agora’dan habersiz Balat’ta ki Agora Meyhanesi’ne akın ederler.
Çünkü şarkıdaki Agora Meyhanesi’nin burası olduğunu düşünmektedirler.
Haliyle geceleri burası hınca hınç dolmaya başlar.
Öyle popüler bir mekan olur ki tam 286 Türk Filmi’nin
Meyhane bölümleri burada çekilir.
Yani ucuz şarapların satıldığı meyhane
Türkan Şoray’ları, Fikret Hakan’ları, Ayhan Işık’ları, Cüneyt Arkın’ları ağırlamaya başlar.
2000’li yıllardan sonrada kaderine terkedilir,
Çöplük olarak kullanılmaya başlar.
AGORA MEYHANESİ
(Şiir,tam metin)
Sana bu satırları
Bir sonbahar gecesinin
Felç olmuş köşesinden yazıyorum
Beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
Saatlerdir boşalan kadehlere
şarkılarını dolduruyorum
Tabağımdaki her zeytin tanesine
Simsiyah bakışlarını koyuyorum
Ve kaldırıp kadehimi
Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.
Burası agora meyhanesi
Burada yaşar aşkların en madarası
Ve en şahanesi
Burada saçların her teline bir galon içilir
Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir
Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
Burası agora meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası?
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
Elimde değil
Bu da bir nevi namuslu serserilik
Dışarda hafiften bir yağmur var
Bu gece benim gecem
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği
Gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu
Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum
Ve sana susuzluğumu
Birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır
Umutlar tükenir, mezeler biter
Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden
Bu sarhoş şehrin üstüne
Birazdan bu yağmur da diner
Sen bakma benim böyle
Delice efkarlandığıma
Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver
Yarın gelir çamaşırcı kadın
Her şeyden habersiz onu da yıkar
Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?
Dedim ya burası agora meyhanesi
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer
Burası agora meyhanesi
burası kan tüküren mesut insanların dünyası.”
Maalesef kanserle savaşan Dr. Onur Şenli
bugün tedavi gördüğü hastanede vefat etti.
(08.09.2017).
Mekanı cennet olsun.
Onur Şenli (İzmir-1940-2017)

Prensesi Unut Ben Bilim Kadını Olmak İstiyorum..ç

21752022_10155242897721939_7443386227950469655_n[1]

Kızlarınıza görüntüleriyle değil, akıllarıyla bilgileriyle zekalarıyla kişilikleri ve kimlikleriyle var olmayı öğretin. Kadının kaştan gözden ve al dudaktan ibaret olmadığını, hiçbir zaman kendisini bu seviyeyi indirgememesi gerektiğini öğretin. Onları prenses, sosyal medya fenomeni, dizi oyuncusu, manken hayalleriyle değil düşünen, araştıran, keşfeden, bilim insanı olma hayalile yetiştirin. Bu onlara kitap okumayı sevdirmekle mümkün…

HARUN KOLÇAK’in kaleminden…

0x0-2[1]
HAYATTAN…
*Geniş ve rahat olmayı öğrendim… Ölümün dışında hiç bir şey göründüğü kadar önemli ve acil değil…
*Coşkulu ve neşeli olmadığım zaman, bunun hiç kimsenin suçu olmadığını ve gülümsemem gerektiğini öğrendim…
*Cesur olmayı; değilsem bile öyle davranmayı öğrendim… Nasıl olsa, aradaki farkı kimse anlamıyor…
*Cazibemle 15 dakika idare edebildiğimi, ama ondan sonra mutlaka bilmem gereken bir şeyler olduğunu öğrendim…
*Hiç kimsenin sır saklamadığını öğrendim!… Çünkü herkes, “birine söylemek ihtiyacı” hissediyor…
*Yanıtını bilmediğim ve emin olmadığım konularda “Bilmiyorum” demenin daha faydalı olduğunu öğrendim…
*Ağzımı kapalı tuttuğumda, fazla hata yapmadığımı öğrendim!…
*Başarıya çıkan bir “asansör” olmadığını, tırmanmak gerektiğini öğrendim…
*İnsanların bana sadece, -benim izin verdiğim şekilde- davranabildiklerini öğrendim…
*Kıskançlığın, mutluluğun düşmanı olduğunu ve “mutlu olmak için başkalarına güvenme”nin sonsuza kadar hayal kırıklığı getirdiğini öğrendim…
*İnsanların kendinden daha az başarılı insanlarla, başarısını; mutsuz insanlarla da mutluluğunu konuşmaması gerektiğini öğrendim…
*Başkaları için olumsuz düşünüp acımasız ve kırıcı olanların, aslında güçsüz kimseler olduğunu ve sevgiyi sadece güçlü insanLarın bildiğini öğrendim…
*İnsanlara artık kızmıyorum… Çünkü, hayatlarında hataları, sorunları, mutsuzlukları olan insanların,karşılarındakileri kendi yerlerinde görmeye çalıştıklarını öğrendim…
*”Ben bu hatayı nasıl yaptım?” demek yerine, en mükemmel düşünenlerin bile hata yapabileceğini; önemli olanın, ders alıp yinelememek olduğunu ve yeni hatalardan daha az zararlı çıkmayı öğrendim…
*Hayattaki en önemli çözümün, neyin “önemli” olduğuna karar verip gerisini çöpe atmak olduğunu öğrendim…
*BENİ ELEŞTİREN, BANA BİR ŞEYLER SÖYLEME YETİSİNİ KENDİNDE BULANLARA , “CEVAP VERMEME”Yİ ÖĞRENDİM…
ÇÜNKÜ BU TARTIŞMA, HİÇ BİR ZAMAN BİTMEYECEKTİR…
*Sadece “ders almak” için arkama bakmayı, sadece “yüksek sesle düşünebilmek” için sorunumu bir başkasına anlatmayı öğrendim…
“Çözüm” için değil…
*”İmkânsız” diye bir şey olmadığını, çok istediğimde imkansızı eldeedebildiğimi, asıl savaşı kazanabilmek için “küçük çarpışmaları
kaybetmeyi” göze almayı öğrendim…
*Zamanı ve sözleri, dikkatsizce kullanmamayı öğrendim… Çünkü geri alamıyorum…
*Ne kadar çaba harcarsam harcayayım, bazılarının mutsuzluk için her zaman bir “neden” bulabildiğini öğrendim… ARTIK ÇABALAMIYORUM!
*Önemli olan şeyin, başkalarının benim hakkımda ne düşündükleri değil; benim kendim hakkındaki düşüncelerim olduğunu öğrendim…
Kendimi yargılıyorum…
*”Affetmek ve Unutmak”… Eğer güçlüysen başarabildiğini ve kin tutmanın beni rahatsız ettiğini öğrendim…
*Nerede ve ne şartlarda olursa olsun, yaşadığım yeri güzelleştirmeyi öğrendim…
*Sürekli “BEN DÜRÜSTÜM, BEN DOĞRUYU SÖYLÜYORUM, SEN FARKLISIN” diyenlerden kuşkulanmayı öğrendim!…
*Durum ne kadar vahim olursa olsun, soğukkanlılığımı yitirmemeyi, gülümsemeyi; her şeyi negatif ve kötü düşünen, mutsuz olan insanlardan ayrı kalmayı öğrendim…
*Beni kızdıran birine cevap vermeden önce, 10 saniye düşünmeyi, nefesalmayı ve kendime sakinleşmek için zaman tanımayı öğrendim…
*Bugünkü her üzüntümün ve her acımın, benim yarınki mutluluğumu hazırladığını öğrendim…
*Yapmak istediklerimden asla vazgeçmemeyi, büyük düşlerin gerçeklerden daha güçlü olduğunu ve “başarmanın en kısa yolu” olduğunu öğrendim…
*”Kaybedecek neyim var?” demek yerine , yaşadığım her şeyde “kazanacak çok şeyim var!” demeyi öğrendim…
*Hayatı, gereğinden fazla ciddiye almamayı öğrendim…
*En önemlisi de, kendime gülmeyi, kendimle eğlenmeyi, kendimi sevmeyi öğrendim!
Harun Kolçak

Sesi rüzgarda konuşan, Soluğu tüm dünyaya hayat veren Yüce Ruh… Duy beni !

KIZ[1]

 

Sesi rüzgarda konuşan, Soluğu tüm dünyaya hayat veren Yüce Ruh… Duy beni !
Küçük ve zayıfım, gücüne ve bilgeliğine ihtiyacım var. Güzellikler içinde yürümemi sağla, kızıl ve altın şafağı gören gözlerimi neşeli kıl. Sevgiyle yarattığın her şeye Ellerimin dokunmasını sağla. Öğrettiğin kutsal öğretileri anlayacak kadar bilge kıl beni.
Her yapraktaki ve taştaki gizli dersleri öğrenmeme yardım et. Güç arıyorum, ama kardeşimden daha büyük olmak için değil; İçimdeki düşmanı ele geçirmek için. Saf bir yürek ve açık gözlerle sana gelmeye her zaman hazır kıl beni…
Hayatım söndüğünde, batan bir güneş gibi, Ruhum sana gelebilecek böylece onurla ve utanmadan…
Dakota Kabilesi Duası

1960’lı yıllarda ” Adab-ı Muaşeret” diye bir ders okutulurdu İlkokullarda…

21558720_1475724199189265_8477704004341005712_n[2]

Ayakta bir şeyler yiyip içilmez.

Eller pantolon cebine sokulmaz.

Başkasının kusuruyla alay edilmez.

Emanet eşyalar fazla geciktirilmez.

Pazarlık yaparken mal kötülenmez.

Telefon eden, önce kendini tanıtır.

Kalabalık yerlerde çiklet çiğnenmez.

Hiçbir yere ağızda sigara ile girilmez.

Sokak ortasında durarak konuşulmaz.

Kusur açıkı açık yüze söylenilmez.

Alay ve kötüleme, ima bile yapılmaz.

Yerlere tükürülmez ve çevre kirletilmez.

Bencillik, ancak çocuklareda ayıplanmaz.

Aksırırken el veya mendille ağız kapatılır.

Toplu yerlerde yüksek sesle konuşulmaz.

Uzun zaman kalan misafire bir oda ayrılır.

Yemek davetinde, yemekler geciktirilmez.

Sıra olan yerlerde sıraya geçilir, sıra bozulmaz.

Başkasının yanında ayakları uzatarak oturulmaz.

Bir konuyu reddereken ciddi ve terbiyeli olunur.

Başkasının lafı kesilmez, devamlı da konuşulmaz.

Erkeği olmayan eve, erkeğin ziyareti hoş karşılanmaz