Evinizin Havasını Temizleyen Potos Sarmaşığı

akcigerler-11

 

Havayı nasıl temizler?
Bu bitki, yeni boyanan ya da döşenen odalarda bulunan formaldehit gibi çeşitli zehirli gazların olduğu odalara konulduğunda bulunduğu ortamın havasını temizleyebilir.
Örneğin, formaldehit ahşap mobilyaların olduğu odalarda bulunan kimyasal bir maddedir. Bu konudaki araştırmalar bulunduğumuz ortamlardaki zehirli gazların uzun vadede kanserojen etkiye sahip olabileceğini gösteriyor. Çoğu zaman bu gazları farkında bile olmadan soluruz.
Potos ayrıca havadaki benzeni ve karbonmonoksiti yok eder. Bu nedenle gece yeterince oksijen alabilmek için patos bitkisini yatak odanıza koymalısınız.
Ayrıca bazı çalışmalar potos sarmaşığının havadaki kötü kokuyu da yok etmeye yardım ettiğini ortaya koymaktadır.

Tüm bu nedenlerden dolayı mutfağınıza, yatak odanıza ve oturma odanıza bir tane koyabilirsiniz. Evinizdeki havanın çok daha iyi olduğunu kısa sürede fark edeceksiniz.
Uyarı: Potos sarmaşığı aşırı derecede zehirlidir, bu nedenle yanlışlıkla yememeye dikkat edin. Fakat onu yatak odanıza koymak daha rahat nefes almanızı sağlayacaktır.

kaynak: bitkiblog

GÖZÜMÜZE BAKARAK GEÇMİZİMİZDE OLAN VE GELECEĞİMİZDEKİ OLABİLECEK HASTALIKLARI TEŞHİS EDEBİLİYORUZ.

14433122_548830251979935_7262302090708299866_n2

 

 

GÖZÜMÜZE BAKARAK GEÇMİZİMİZDE OLAN
VE GELECEĞİMİZDEKİ OLABİLECEK HASTALIKLARI TEŞHİS EDEBİLİYORUZ.
BUNUN ADI Iridology
Konu hakkında daha sonra ayrıntılı olarak irisimizdeki(gözümüzdeki) renk değişimlerinin, çizgilerin ,lekelenmelerin… anlamlarını ayrıntılı yazmayı planlıyorum.
Aşağıda yayınladığım slayta incelerseniz, gözümüzde hangi organ nereye denk geliyor aşağı yukarı anlaşılıyor.Gözünüz inceleyerek azda olsa gözünüzdeki farklılıkları bulup hangi organda sorun olabilir bulabilirsiniz.

Kaynak: luna akademi

Önce Kendi Çizgini Uzat…

kibrit1

 

 

Öğretmen sınıftaki zeki fakat kıskanç öğrenciye :
“Niçin arkadaşlarını çekemiyor, onların yaptıklarını bozup kavga ediyorsun?” diye sordu.
… … Öğrenci, bir süre düşündükten sonra,
“Çünkü onların beni geçmelerini istemiyorum” dedi. “En iyi ben olmalıyım. ”
Öğretmen, masasından kalktı, eline bir parça tebeşir aldı ve yere 15 cm. uzunluğunda bir çizgi çekti, kıskanç öğrenciye bakarak,
“Bu çizgiyi nasıl kısaltırsın?” dedi.
Öğrenci bir süre bu çizgiyi inceleyip içinde çizgiyi birçok parçaya bölmek de olan birkaç yanıt verdi.
Öğretmen, yanıtları kabul etmedi ve yere ilkinden daha uzun bir çizgi çekti.
“Şimdi birinci çizgi nasıl görünüyor?” diye sordu.
Öğrenci utana sıkıla,
“Daha kısa” diyerek başını öne eğdi.
Öğretmen bu yanıt üzerine öğrencisine unutmaması gereken şu öğüdünü verdi:
– Bilgini ve yeteneklerini artırarak kendi çizgini uzatman, rakibinin çizgisini bölmeye çalışmandan daha iyidir

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde

11143294_10152864534641887_746314402939354337_n1

 

 

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir’in
Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet
sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su
kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe’ye
kadar gidebilmiştik.
Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden
pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak
birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde
söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık;Hüseyin amcayla.
Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini
söyledi.
Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere
dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. “motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden” söz etti.
Bir süre daha bakındı.
Sonra”buldum galiba” diye haykırdı.
“Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir.
Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı” dedi.
Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı
sorunu kısa sürede görmüştü.
Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu.
Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici
bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.
Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
– Doktor musun?
– Evet.
– Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan
ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız.
Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi.
Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve
menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım.
Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.
Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Birşey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde
evin bir odasının duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm.
Şaşkınlığım daha da artmıştı.
Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli
ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege’nin köylerinde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe’ye
yerleştiğini anlattı.
Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu.
– Neden buraya yerleştin?
– Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti.
Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan
Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı,
bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini.
Ayrılamadım buralardan.
– Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?
– Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu?
O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın
çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi,
örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler.
Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara.
– Yani elinizden çok iş geliyor.
– Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı,aklını kullanmayı öğretiyorlardı.
Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya…
Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan
kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra
zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan
söz etti.
– Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız.
Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız.
Giderek ona benzemişiz.
– Nasıl yani?
– İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
– Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.
Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup
gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu
atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp
olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da
böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup
atıyoruz insanları.
“Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi” diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
– Hurma zeytini bilir misin?
– Bilmem. Hiç duymadım.
– Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin
ağaçlarına bir mantar
bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır.
Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır
anlayacağın.
– Eeee.
– Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi
insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer
insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda
olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı .
Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
“işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini
hatırlatmak için buradayım, doktorcuğum, unutulsun istemiyorum” dedi.
Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.
Dr. Mehmet Uhri
Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve köy enstitülerine emek verenlerin anısına ithaf olunmuştur.
OKUDUYSAN ve BEĞENDİYSEN ,BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞIR MISIN

Kendimizi akışa bırakalım..

flowing-creek-1029885_960_7201

1. Sürekli gelecek kaygısı güdüp anı kaçırmak yerine, anın tadına varmayı bilmektir, akışına bırakmak.

2. Rüzgarın esintisiyle, ağacından ayrılan bir yaprağın yavaşça yere ineceğine güvenmektir.

3. Ayakkabılarını çıkarıp toprağa basmaktır akışına bırakmak. Vücudunda biriken tüm olumsuzlukları; parmak uçlarından toprağa salmaktır.

4. Akışına bırakmak, bir dalganın kıyıya vurmasını seyretmektir. Onun sakinleştirici etkisidir.

5. Gözlerini kapatıp, hiçbir şey söylemeden kendini dünyanın dönüşüne bırakabilmektir.

6. Zordur akışına bırakmak. Başkaları ne der korkusu yaşamamaktır mesela. Hayatını kendi isteklerine göre şekillendirebilmektir bazen.

7. İçindeki tüm kötülükleri arındırıp, güneşi selamlamaktır.
Bedeninden çok, ruhunla hissetmeyi bilmektir.

8. Maskeni çıkarıp, kim olduğunla yüzleşebilmektir.

9. Bir kelebeğin uçuşuyla mutlu olabilmek, onun kanat çırpışında kaybolabilmektir akışına bırakmak.

10. Hayatın renklerini saçmaktan ve birbirleriyle karıştırmaktan korkmamaktır. Sen ne yaparsan yap, güzel olacağına inanmaktır.

11. Bir işe başlarken başkasından kopya çekmek yerine kendi hayal gücüne sonuna kadar güvenebilmektir.

12. Dünyadaki bütün başarıların da büyük yenilgilerin de geçici olduğunu bilmektir. Hiçbir şeye körü körüne bağlanmamaktır mesela.

13. İyi bir başlangıç için gereken anı kollamaktır. Ve o başlangıçtan sonra zaferi düşünmek yerine sadece yapılan işe konsantre olabilmektir. Zafer zaten o zaman kendiliğinden gelecektir.

14. Bir yolda hareket ederken; bütün enerjisini yolu bitirmeye harcamak yerine yolda karşısına çıkan güzel ayrıntılarının keyfine varabilmektir.

15. Kimi zaman kontrolü bırakmak gibi görünse de, aksine kendini o şeyden çekip, bir dış göz olarak bütünü görmesini ve öyle karar vermesini sağlayacaktır akışına bırakmak.

16. Ve en önemlisi; kendini bu dünyadaki her şeyden üstün görmek yerine, bu dünyanın sadece ufak bir parçası olduğunu bilmektir.

kaynak: spritüeller

ATACAĞIMIZ İLK ADIM

rpucnhqvbn_ilk-adim11

Eski bir arkadaşım vardı. Bir araya geldiğimizde sürekli yeni projelerden, buluşlardan, farklı konularla ilgili geliştirdiği düşüncelerden söz ederdi. Yıllarca dinledim, ama onu tanıdığım sürece, anlattığı düşünceleri hayata geçirdiğini hiç görmedim. Nedenini kendisine her sorduğumda, var olan ya da geleceğe yönelik öngördüğü olumsuz koşulları, yaşadığı kaygıları öne sürmekle yetinirdi. Bu güne değin yalnızca tasarıda kalmış benzer yaklaşımları ben de göstermişimdir, başkalarında da gördüm.
Sanırım hepimizin buluşabileceği ortak nokta şudur: Eyleme dökülmemiş hiçbir düşüncenin, gerçekleşme şansı hiç olmayacaktır!
Ünlü düşünür Lao Tzu’nun şu sözü, tüm söyleyeceklerimizi özetlemeye yeterlidir:
“En uzun yolculuklar bile tek bir adımla başlar.”
İlk adım!
Atacağımız ilk adım o denli önemli ki… Geciktirdiğimiz, kaçındığımız, korktuğumuz sürece, hiçbir zaman ikinci, üçüncü, dördüncü adımı atamayacak, bulunduğumuz noktada sıkışıp kalmış olacağız! Anlatacağımız öyküde olduğu gibi:
Çiftçinin biri, ömründe ilk kez yaşadığı köyden uzak olmayan bir tepeye tırmanma tutkusundaymış. İleri yaşına karşın kendince ortaya attığı nedenlerle bu yürüyüşünü sürekli erteliyormuş. Nasılsa bir gün bu isteği baskın çıkmış ve ertesi sabah yola düzülmeğe karar vermiş. Bu tepeye tırmanmak için sabaha karşı karanlıkta, daha güneş doğmadan çıkmak gerekiyormuş. O gece çiftçi heyecandan hiç uyuyamamış. Kalkıp özenle hazırlanmış, tüm gereçlerle birlikte lambasını almış, kör karanlıkta yola koyulmuş. Bir süre gittikten sonra nasılsa keyfi kaçmış, yolu aşamayacağından kaygılanmış. Elindeki lamba, ancak on adım ötesini aydınlatıyormuş; oysa önünde tırmanacağı daha kilometrelerce yol varmış. Köyün girişinde bir taşın üstüne oturmuş ve gündoğumunu beklemeye başlamış. Bu sırada aynı yoldan, elinde çok daha zayıf bir lambayla yaşlı bir adam geçmekteymiş. Çiftçiyi görünce bir ihtiyacı olup olmadığını sormuş. Çiftçi de ona korku ve kaygılarından söz edince adam gülmeye başlamış ve şöyle demiş:
“On adım ötesini bu lambayla görebildiğine göre, her adım attığında aynı uzaklıktaki aydınlığı sürekli önünde bulacaksın.”
Yaşlı adam bir süre sustuktan sonra sözlerini şöyle sürdürmüş:
“Yalnızca bir adım ötesini görebilecek kadar ışığın olsa bile, tüm dünyanın çevresini dolaşabilirsin!”
Bu sözler üzerine çiftçi ansızın aydınlanmış. Yerinden kalktığı gibi attığı güvenli adımlarla kısa zamanda tepeye ulaşmış.
Habib Gerez, İlk Adım şiirinde şöyle diyor:
Her şey atılan ilk adımla başlar / Son basamağa ilk basamaktan varılır
Hangi alanda olursa olsun, atacağımız ilk adımda, önümüzü görmek için gerekli olan ışık önce bilgi, sonra da yürekliliktir. Bilgi, var olan koşulları her yönüyle değerlendirmemiz, olası tüm riskleri göz önünde bulundurmamız için bize yol gösterir. Yüreklilik ise bizi belirsizlik ve bilinmezliklerden kaynaklanan korku ve kaygılarımızdan uzaklaştırır.
Önemli olan o ilk atımı atabilmek.
Avram Ventura

Adım Muhammet. 19 yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar…

14359163_10154075267406799_1987575133431573060_n1

 

Adım Muhammet. 19 yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

13 yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

Adım Muhammet. 19 yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…

Böyle buyurdu Muhammet! Ergür Altan

Hayatın %10’u , başınıza gelenlerden oluşur.Hayatın diğer %90’ı ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla gelişir.

cisimlerin-eylemsizligi-34-11

 

 

MUTLAKA OKUYUN !

Hayatın %10’u , başınıza gelenlerden oluşur.

Hayatın diğer %90’ı ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla gelişir.

Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, çay fincanına çarpıyor ve bir fincan çay gömleğinizin üzerine dökülüyor.

Biraz önce olan olay üzerinde hiç bir kontrolünüz yok. Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek:

Lanet ediyorsunuz. Çayı üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz.

Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor.

Kızınızı azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve çay fincanını masanın kenarına çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor.

Öfkeyle odaya gidiyorsunuz ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz.

Odadan çıktığınızda kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz.

Kızınız servisi kaçırıyor.

Eşinizin işe gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz.

Geç kaldığınız için, saatte 40 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 80 km hızla gidiyorsunuz.

15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini aştığınız için ödediğiniz 83 milyon trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz.

Kızınız size “Hoşça kal” demeden binaya koşuyor.

İşyerinize 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz.

Gününüz korkunç bir şekilde başladı!

Devam ettikçe, kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz.

Eve ulaştığınızda eşiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.

Neden? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak!

Neden kötü bir gün geçirdiniz?

A) Çay sebep oldu
B) Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz

Cevap “D” şıkkı.

Çayın dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu.

Sizin gününüzün kötü geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.

90/10 Sırrını keşfedin

Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi.

Üzerinize çay döküldü.

Kızınız ağlamak üzere.

Siz nazikçe

“Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek” diyorsunuz.

Havluyu kaptığınız gibi odaya gidiyorsunuz.

Gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra odadan çıkıyorsunuz ve ayni anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz.

Kızınız geri dönüp el sallıyor. Siz ve eşiniz işe gitmek için birlikte çıkıyorsunuz.

5 dakika önce işe geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.

Farka bakın!

İki farklı senaryo.

İkisi de ayni başladı.

İkisi de farklı bitti.

Neden?

90/10 sırrı inanılmazdır!

Çok azımız bunun farkındadır.

Sonuç?

Pek çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve başarısından acı çekmektedir.

Bu sır nedir?

Hayatın %10’u, sizin başınıza gelenlerden oluşur.

Hayatin diğer %90’na ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.

İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar.

İnsanlar hasta olurlar.

Arabalar bozulurlar, uçaklar geç kalır ve bütün planlarımızı alt üst ederler.

Trafikte bir sürücü canımızı sıkabilir v.s.

Bu %10’luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.

Diğer %90’lık kısım farklıdır.

Bunu siz belirlersiniz.

Nasıl?

Olaylara yaklaşımınızla!

Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak.

Sigmund Freud’un Hayat Hakkında Söylediği 10 Acı Gerçek 

Sigmund Freud hepimizin bildiği önemli bir psikolog olmakla birlikte nörolog, bilim adamı, psikiyatr,psikanalizci, filozof ve yazardır. Yaşamı boyunca insanlığın ve hayatın gerçekleriyle cebelleşmiştir bu yüzden bizlere söylediği her söz değerlidir.

“Kitleler asla gerçeğin peşinde koşmamıştır.Yanılsamalar isterler ve yanılsamasız yapamazlar. Gerçek olmayanı gerçeklerin üstünde tutarlar; gerçeklerden çok gerçek olmayanın etkisinde kalırlar. Bu ikisi arasında ayrım yapmama eğilimi oldukça yüksektir.” demiştir. Hepimizin bildiği gibi hayal kuramazdık, gerçekler acı olmasaydı.

İşte birkaç acı gerçek:

1. Yaşamın amacı ölümdür.

Yaşamın amacı ölümdür.

Bunun farkında olan insan, hiçbir cesaret gösterisinden kaçınmaz. Bu yüzden hayatın en büyük gerçeği ölümdür.

2. İnsanın sağlığını koruyan iki faktör vardır. İşini sevmesi ve hayatı sevmesi.

İnsanın sağlığını koruyan iki faktör vardır. İşini sevmesi ve hayatı sevmesi.

Öleceğiz diye hiç yaşamayacak değiliz. Zaten yaşadığımızı varsayarsak ölebiliriz. Çiçekleri, ağaçları, yağmuru, yağmur sonrası toprak kokusunu sevebiliriz. Hayatta sevilecek şeylerde var elbet. Bardağın ne boş tarafını ne de dolu tarafını görelim, bardağı olduğu gibi görelim. İş meselesi insanı ya köle ya da vezir yapacak konulardan biridir. İstemediğin bir işte çalışmanın acısı serçe parmağı çarpmaktan bile fenadır. Çünkü çarpmanın acısı birkaç dakika,sevmediğin bir işte çalışmanın acısı ömür boyu sürer.

3. Zayıflıklarımız gücümüzdür.

Zayıflıklarımız gücümüzdür.

Düşmanlarımızın bizi yıkabileceği tek nokta elbette ki  zayıflıklarımızdır. Bir insan zayıflıklarını kabul eder,benimserse karşısındaki insanın ona karşı kullanabileceği bir koz kalmaz. Güçsüz olduğumuz noktayı kabullenerek kendimizi güçlü kılabiliriz. Buna benzer Nietzsche’nin “Çelişkilerimiz, umutlarımızdır.” sözü de hayatın bir gerçeğidir.

4. Aşk yoktur,libido vardır.

Aşk yoktur,libido vardır.

Ben söylemiyorum kaç yıllık nörolog, psikolog, bilim adamı, filozof, psikiyatr ve psikanalizci bunu söylüyor. Bence doğru söylüyor ya da benim gördüğüm bu, belki de yalnızca bu sözü hayat ilkesi benimsemiş insanlarla karşılaştım. Bu yüzden hayatın bir gerçeği olarak kabul edilebilir hem böylece daha az üzülebiliriz.

5. İnsan sanılandan çok daha ahlaklıdır ve hayal edilemeyecek derecede ahlaksızdır.

İnsan sanılandan çok daha ahlaklıdır ve hayal edilemeyecek derecede ahlaksızdır.

Hayatta her zaman iki yol vardır. Not: Siz hangisini seçerseniz seçin diğer yolu tercih eden birini eleştirmek akıl işi değildir ve bunu ancak bir hayatsız yapabilir.

6. Rüyalar, biliçaltına giden kral yoludur.

Rüyalar, biliçaltına giden kral yoludur.

İnsanın  bir diğer önemli unsuru bilinçaltıdır. İnsanın kendini keşfetmesi için çok büyük bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum o yüzden size uyumayı sevdiğiniz kadar rüya görmeyi de sevmeyi tavsiye ediyorum. Benim rüya görmediğim bir gece yok. Sabah uyandığımda en azından kısa film senaryosu olabilecek kadar uzun gelen rüyaların ‘en fazla’ 11 saniye olduğunu hatırladığımda her zaman aynı şiddetle yıkılmışımdır.
7. Sinir hastalığı belirsizliğe tolerans gösterememektir.

Sinir hastalığı belirsizliğe tolerans gösterememektir.

Emin olamamak kadar çirkin ve bir o kadar güzel bir duygu yoktur.  Ama bu durum bazılarımızı farklı etkileyebilir.

8. İnsan saldırılara karşı kendini savunabilir, ama iltifatlara karşı savunmasızdır.

İnsan saldırılara karşı kendini savunabilir, ama iltifatlara karşı savunmasızdır.

Birçoğumuz eleştirilmeye gelemeyiz ve eleştirildiğimiz anda karşımızdakinin zayıf yönlerini bulup onu yaralamaya başlarız. bkz.”3. madde”

9. Kadınları anlamak için, bir labirenti düz yola çevirmek gerekir.

Kadınları anlamak için, bir labirenti düz yola çevirmek gerekir.

Aslına bakarsanız bu bir gerçek değil. Belki de sorun erkeklerin kolay anlaşılmasıdır.

10. Güç ve güveni hep dışımda aradım. Ama bunlar insanın içinden gelir. Ve her zaman oradadırlar.

Güç ve güveni hep dışımda aradım. Ama bunlar insanın içinden gelir. Ve her zaman oradadırlar.

 

Özgüvenmek, özüne güvenmek. Bunlar insanı egoist yapmadığı sürece bir insanda bulunması gerek önemli unsurlardır.Her şey bizim elimizde, bu her zaman böyleydi. Neyi nasıl düşünmek istiyorsak öyle düşündük, ne kadar duymak istiyorsak o kadar duyduk, ne kadar görmek istediysek o kadar gördük. Bize göre bardak ya dolu ya da boş olmalıydı. Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul edemedik, kabullenemedik. Anlatıldığı kadarını anlamadık ama buna rağmen her seferinde üzüldük, bedbaht olduk. İşte bunun sebebi güvensizlikti çünkü eğer kendimize ve gücümüze inansaydık her şeyi anlatıldığı kadar anlar, gösterildiği kadar görürdük.  
kaynak: edebiyathane

Stefan Rippel ile Qi GONG Çalışmaları… Kayıt ve bilgi için 0212 240 59 35

img_4438

 

Qi Gong, bedendeki enerjinin hareket ettirilmesi ile dengelenmesini sağlayan bioenerjetik bir çalışmadır. Yaşam enerjisi çalışma sanatı, enerjinin hareketidir. Çin’de 1989 yılından itibaren tıbbi tedavi yöntemi olarak kabul görmüş ve pek çok üniversitenin müfredatına alınmıştır. 1996 yılında da Çin Hükümeti tarafından Ulusal Sağlık Planı’nın bir parçası olmuştur.

Qi Gong’un felsefesinde amaç; beden, duygu, zihin ve ruh bütünlüğünün dengelenmesini sağlamak ve korumaktır. Bu denge, bedendeki meridyenlerin enerji akışlarının düzenlenmesi ile sağlanmaktadır.

Bu çalışmalara herkes rahatlıkla katılabilir.

Kış döneminde yapılacak 12 oturumun içerik detayları aşağıdaki gibidir.
Dersler birbirini takip etmekte ancak bir önceki ders bir sonraki dersin ön-zorunlu dersi olmamaktadır.

• Beden
o Doğru duruş
o Statik Teknik “ Ağaç duruşları”
o Dinamik Günlük Set – 18 Hareket
• Duygu
o Sessiz çalışma ” İçsel Gülümseme Tekniği”
• Zihin
o I Ging Matematiği – Giriş
o Beş Element Sistemi – Giriş
o Meridyen Sistemleri – Giriş
• Ruh : Sessiz çalışma “Mikrokozmik Yörünge Tekniği”

Stefan Rippel kimdir?

Stefan Rippel, Bioenerji Uzmanı ve Manuel Terapist olarak İstanbul’da yaşamaktadır. İstanbul Doğum Akademisi’nde DHEDE (Doğuma Hazırlık Eğitmeni – Doula ve Doğum Psikoloğu Eğitimi)’nin eğitmenlerindedir.
İlaç dışı rahatlatıcı ve tamamlayıcı teknikler (akupressör, refleksoloji, bioenerji) eğitim birimini yönetmekte ve aynı zamanda Avusturya, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’de eğitimler vermeye devam etmektedir.

30 yılı aşkın süredir, bedenin içindeki enerji akışının kontrol edilebilmesini sağlayan QI GONG uygulamalarını, kendi yaşamında ve mesleğinde enerji, ilham ve kişisel gelişim kaynağı olarak kullanmaktadır.

Stefan Rippel, eğitimini Viyana ve Münih’de Grandmaster Wang ve Ken Weintraub’dan almıştır. Aynı zamanda Geleneksel Çin Tıbbı diplomasına da sahiptir. “I Ging, Beş Element, Meridyen Sistemleri ve Akupunktur” tekniklerini uygulamaktadır.

Tarih : 18.10.2016’dan itibaren her SALI
Saat : 19:00 – 21:30
Yer : İstanbul Doğum Akademisi, Nişantası
Kayıt ve bilgi için 0212 240 59 35
Ücret : 120TL+KDV / oturum
12 oturum için ön ödeme %20 indirim ile 1150TL+KDV

Bir Tibet manastırında üstatları ile birlikte yaşayan bir grup keşiş

kaplan_manastir_011

Bir Tibet manastırında üstatları ile birlikte yaşayan bir grup keşiş ile ilgili eski bir hikaye vardır. Onların yaşamları disiplinli ve adanmış idi ve içinde yaşadıkları atmosfer uyumlu ve huzurlu idi. Uzak köylerden gelen insanlar böyle sevgiyle dolu spiritüel bir ortamın sıcaklığının tadını çıkarmak için manastıra akın ediyorlardı.

Sonra bir gün üstat dünyasal formunu terk etti. Önce, keşişler geçmişte yaptıkları gibi devam ettiler, ama bir süre sonra, günlük rutin özellikleri olan disiplin ve adanmada gevşemeler başladı.. Her gün kapıya gelen köylülerin sayısı azalmaya başladı ve yavaş yavaş manastır bir bakımsızlık haline düştü.

Kısa süre sonra keşişler aralarında tartışmaya, çekişmeye başladılar, bazıları parmaklarını uzatarak başkalarını suçladı, bazıları da suçluluk ile doldu. Manastır duvarlarındaki enerji düşmanlık ile çatırdadı. Sonunda, kıdemli keşiş artık buna dayanamaz oldu. İki günlük yürüyüş mesafesinde bir münzevi olarak yaşayan spiritüel bir üstat olduğunu duyan keşiş onu aramak için zaman kaybetmeden yola koyuldu. Ormandaki inziva yerinde üstadı bulunca, ona manastırın düştüğü üzücü durumu anlattı ve tavsiye istedi.

Üstat gülümsedi. “Aranızda yaşayan, Tanrı’nın Enkarnasyonu olan biri var. Etrafındakiler tarafından saygı görmediği için, kendisini göstermeyecek ve manastır bakımsızlık içinde kalacak.” Bu sözleri söyledikten sonra üstat sessiz kaldı ve başka bir şey söylemedi. Manastıra dönüş yolu boyunca, keşiş kardeşlerinden hangisinin Enkarne Olan olabileceğini merak etti.

“Belki o, yemeklerimizi yapan Jaspar kardeştir” dedi yüksek sesle. Ama bir saniye sonra, “Hayır, o olamaz. O pasaklı ve aksi ve yaptığı yemeklerin tadı yok” diye düşündü.

Sonra, “Belki bahçıvanımız, Timor kardeştir” diye düşündü. Bu düşünce de çok çabuk inkar edildi. “Şüphesiz” dedi yüksek sesle. “Tanrı tembel değil ve Timor kardeşin yaptığı gibi asla yabani otların marulları yok etmesine izin vermezdi.”

Sonunda, kardeşlerinin hepsini ve her birini kusurlar bulup azlederek, kıdemli keşiş hiç kimsenin kalmadığını fark etti. Üstadın söylediği gibi keşişlerden biri olması gerektiğini bilerek, yeni bir fikir ortaya çıkmadan önce buna biraz daha üzüldü. “Bu Kutsal Olan, kendisini gizlemek için kusurlu görünmeyi seçmiş olabilir mi?” diye düşündü. “Tabi ki, olabilirdi! Böyle olmalıydı!”

Manastıra ulaşınca, üstadın söylediklerini hemen kardeşlerine anlattı ve hepsi de İlahi Olanın aralarında yaşadığını öğrenince şaşkına döndüler.

Her biri, Enkarne Olan Tanrı’nın kendisi olmadığını bildiği için, her biri de kardeşlerini dikkatle incelemeye başladı, hepsi aralarından kimin Kutsal Olan olduğunu belirlemeye çalıştı. Ama hepsi de diğerlerinin hatalarını ve başarısızlıklarını görebiliyordu. Eğer Tanrı aralarında ise, kendisini çok iyi gizliyordu. Enkarne Olan’ı bunlar arasında bulmak zor olacaktı.

Birçok tartışmalardan sonra, sonunda birbirlerine karşı nazik ve sevgi dolu olmak için çaba göstermeye karar verdiler, birbirlerine Enkarne Olan’a karşı doğal olarak gösterecekleri saygı ve onur ile davranacaklardı. Eğer Tanrı gizli kalmakta ısrar ederse, o zaman her bir keşişe, o sanki Kutsal Olanmış gibi davranmaktan başka seçenekleri yoktu.

Her biri diğerlerinde Tanrı’yı görmeye o kadar yoğunlaşmıştı ki, bir süre sonra kalpleri birbirlerine karşı sevgiyle doldu, onları bağlayan negatifliğin zincirleri kopup gitti. Zaman geçtikçe, Tanrı’yı sadece birbirlerinde değil, herkeste ve her şeyde görmeye başladılar. Günler Onun Kutsal Varlığı ile sevinç içinde, keyifli geçti. Manastır bu sevinci bir deniz feneri gibi yaydı ve kısa süre içinde köylüler geri döndüler, oradaki sevgi ve sadakatın dokunuşunu arayarak daha önceki gibi kapılardan dalga dalga aktılar.

Bir süre sonra kıdemli keşiş, verdiği sır için teşekkür etmek üzere üstada bir ziyaret daha yapmaya karar verdi. “Enkarne Olan’ın kimliğini keşfettiniz mi?” diye sordu üstat.

“Evet” diye yanıtladı kıdemli keşiş. “Onun hepimizin içinde olduğunu bulduk.”

Üstat gülümsedi.

Çok Yararlı İki Önemli Bilgi…

537907_578606528868378_397339850_n1

 

Tuzlu Su Mucizesi !

Denize girdikten sonraki dinlenmişlik ve arınmışlık halini hepimiz biliriz. Havuza girdiğimizde ise bunu hissetmeyiz. Sebebi sudaki tuzdur.

Tuzlu su bedende birikmiş negatif elektriği iletkenliği sayesinde sizden alır götürür. Sizler de akşam eve geldiğinizde bütün günün üzerinizde bıraktığı ağır etkiler ve stresten kurtulmak için yada toplantı, sınav gibi üzerinizde gerilim yaratan durumlardan önce ellerinizi bir miktar ( 1 litre suya iki çorba kaşığı tuz yeterli ) tuzlu suyla yıkadığınızda bu birikmiş olan negatif elektrikten kurtulur ve arınırsınız.

Her akşam eve geldiğinizde ellerinizi sabunlamadan önce, banyonuzda lavabo başında önceden hazırlayıp bıraktığınız bir miktar tuzlu su ile yıkayın. REİKİ ve şifa ile uğraşan kişilerin de seans öncesi ve sonrası bunu uygulamaları kendilerini ve uygulatıcıyı korumada büyük yarar sağlıyor. Duş alırken de arada tuzlu suyu başınızdan aşağıya dökerseniz tam ve net sonuçlar alırsınız. İş dönüşü ayaklarınızı tuzlu suyla yıkamak tahmin ettiğinizin ötesinde bir yarar sağlar.

Kulak Masajı:

Kulak ceninin ana rahmindeki duruşunun şematik olarak aynısıdır. Ve tüm akupunktur noktaları kulak üzerinde bu esasa göre yer almıştır. Şimdii… başınız, boynununz, beliniz, sırtınız, bacaklarınız, kalçanız, ayaklarınız, omzunuz ağrıdığında yapacağınız tek şey kulaklarınıza masaj yapmak. Kulağınızı baş ve işaret parmaklarınızın arsına alarak kulak kepçesinden başlayarak, dayanabildiğiniz kadar güçlü ve sıkarak masaj yapın.

İlk anda bazı noktalar acıyacaktır (bunlar bedendeki ağrıyan bölgelerin kulaktaki refleks noktalarıdır). Kısa bir süre sonra bu ağrılar kaybolacaktır. 2 -3 dakika bu masajı yapmanız yeterli olur. İsterseniz uzatabilirsiniz de. Zaten masajın sonuna doğru bedeninize bir sıcaklıklığın yayıldığını hissedeceksiniz. Bunun ardından ağrılarınızın azaldığını ve kaybolduğunu da…

Hiç bir yan etkisi olmayan bu uygulamayı herzaman her yerde kendinize ve ağrısı olan yakınlarınıza uygulayabilirsiniz. Yorulduğunuzda, uzun otobüs yada araba yolculuklarında oturmaktan ağrılara maruz kaldığınızda, çok üşüdüğünüzde ve bedeninizi dengeye kavuşturmak için mucize benzeri bu uygulamayı kullanabilirsiniz.

Önemli olan kulağın her noktasına dokunun. Kulağınız size hemen yanıt verecektir. Kulaklar bedeni hisseder, görür ve duyar. Siz de şefkatli ellerinizi esirgemeyin.

SEVDİKLERİNİZİ BİLGİLENDİRMEK İÇİN LÜTFEN PAYLAŞIN..

Kemik Erimesinin İlacı Hurma…

14344686_1064817560303849_301557512266669466_n1

Hurmanın içerdiği sodyum, potasyum, mağnezyum, kalsiyum ve demir miktarları kemik erimesine çare oluyor…

Hurmanın sodyum, potasyum, mağnezyum, kalsiyum ve demir miktarlarının çok yüksek olduğunu belirten bilim adamları, bu meyvenin düzenli tüketilmesi halinde kalp ve damar hastalıkları riskini de azalttığını açıkladılar.

Hurmada bulunan kalsiyum kemikleri güçlendiriyor. Uzmanlar, özellikle kansızlık ve kemik erimesi sorunu olan kadınlara hurma yemelerini önerirken, bu meyvenin içindeki yararlı maddelerin daha çok kabuklarında bulunduğuna dikkat çekiyor…

Cennet Kadının Viyolonsel Aşkı…

tumblr_mrm528m5mv1qfjzf6o1_5401

 

Arslanköylü CENNET GÜNEŞ, 45 yaşında. Viyolonseli ilk kez geçen yıl bir tiyatro gösterisi için Mersin Devlet Opera ve Balesi’ne gittiğinde görmüş.
”O an bu aleti çalmaya karar verdim” diyor. Arslanköy Çadır Tiyatrosu Kadın Topluluğu’ndaki arkadaşlarıyla viyolonsel dersleri almaya başlayan Cennet Güneş: ”Notaları karıştırıyorum ama bu aleti çalmaya kararlıyım” diyor.
Arslanköy’ün tiyatrocu kadınları, gündüzleri tarla ve bahçede çapa yapıyor, geceleri okulun kalorifer deposunda prova yapıyor ve zaman buldukça Devlet Opera Balesi sanatçılarından viyolonsel dersleri alıyorlar..
2001’de okul müdürü Hüseyin Arslanköylü’nün de desteğiyle köyde çadır tiyatrosu kuran Arslanköylü kadınlar, sekiz yılda, kadın haklarındandan ozon tabakasına kadar farklı konuları ele alan altı oyun sahneledi. Haftada dört gün prova yapan tiyatrocular, eşleriyle çocuklarından tam destek görüyorlar..

Tembelliğe karşı savaşmanın ve motivasyonunuzu artırmanın oldukça aktif bir yolu.Eğer her gün 20 dakika…

egzersiz-yapma-1

 

 

Tembelliğe karşı savaşmanın ve motivasyonunuzu artırmanın oldukça aktif bir yolu. Bakalım bu kural nasıl çalışıyor:
Eğer her gün 20 dakika spor yaparsanız sağlığınızla ilgili endişelenmenize gerek kalmaz,

Eğer günün 20 dakikasını temizlik ve düzen için harcarsanız karışıklıkta kaybolmazsınız,
Gününüzün 20 dakikasını konsantrasyonunuzu artırmaya adarsanız yaratıcılık konusunda endişelenmenize gerek kalmaz,
Günün 20 dakikasını size yakın olan birini dinlemeye ayırsanız ilişkilerinizle ilgili hiçbir endişeniz kalmaz,

Günün 20 dakikasını kendinizi dinleyip not almaya ayırsanız fikir bulamayacağınıza dair rahatsız edici düşüncelerden uzaklaşırsınız,
Gününüzün 20 dakikasını yeni gelir kaynakları aramak için feda etseniz finansal problemler yaşamazsınız,
Kendinize 20 dakika rahatlama ve dinlenme süresi verin. Bu şekilde hiç yorgunluk hissetmeyeceksiniz,

Ve unutmayın; günün 20 dakikasını kitap okumaya ayıran birinin, nasıl başarılı olduğuna dair sorulara verecek net bir cevabı vardır.

Kaynak
Cleaners Tips

kaynak: uplifers