“Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.”

14063958_1773595629549767_7845225883523882017_n[1]

 

 

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuş. Bakalım neler olacak diye izlemeye başlamış.
Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer gelmişler. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girmişler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirmiş.
Sonunda bir köylü çıkagelmiş. Saraya meyve ve sebze getiriyormuş.
Kayayı görünce sırtındaki küfeyi yere indirmiş ve iki eli ile kayaya sarılıp itmeye başlamış. Sonunda kan ter içinde kalarak kayayı yolun kenarına çekmiş. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereyken, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu görmüş. Açmış, kese altın doluymuş. Bir de kralın notu varmış içinde;
“Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir”
Köylü, aldığı dersi mırıldanmış;
“Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.”

Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı

Sait_Faik_Abasıyanık[1]

 

Cehennem nişanında beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki yayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor…

Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayaların arasına yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. Sinağrit Baba döner mi avdan. Pırıl pırıl, eleğim sağma rengi pullarıyla ağır ağır, muhteşem, bir ilkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kim bilir. Altını, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp sönen sarayını özlemiş, acele mi ediyordu?

Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir “Vatos’un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli.

Sinağrit Baba oltalardan birini kokladı. Bu balıkçı Hristo’dur: kusurlu adam. Gözü açtır onun. İçinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır ama, kibirli değildir. Sinağrit baba fukaralıkta gururu sever. Öteki oltaya geçti. Kokladı. Bu balıkçı Hasan’dır. Geç! Cart curt etmesine bakma! Korkaktır. Sinağrit Baba cesur insandan hoşlanır. Bir başka oltaya başvurdu. Balıkçı Yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. Ama kıskançtır. Kıskançları sevmez Sinağrit Baba, geç. Şu olta, hasisin tuttuğu olta. Sinağrit Baba cömertten hoşlanır. Ama bu oltaya bir baş vurmaya değer. Bir baş vurdu. Hasisin oltasının iğnesini dümdüz etti. Sinağrit Baba iğneden kopardığı yarım kolyozu çiğnemeden yuttu. Hasis, oltasını hızla topladı:
-Vay anasını be, Nikoli! -dedi-, iğneyi dümdüz etti.

Nikoli’nin oltasının yemini kuyruğuyla sarsmakta olan Sinağrit Baba, Nikoli’nin bir kusurunu arıyordu. Onda kusur mu yoktu. Evvela sarhoştu. Sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama, cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. Fukaraydı. Kibirliydi de. Sinağrit Baba, kibirli fukarayı severdi ama, Nikoli’nin kibrini beğenmiyordu. İnsanoğlunda o başka bir şey, gurura pek benzeyen şey, yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğlunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. Öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedeni fırdöndüsünden alıp gidemezdi. Beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi.

Sinağrit Baba, kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, civalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, “Bizi kurtar şu lanetlemeden” der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi?..

O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bu anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman, Sinağrit Baba, büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit Baba, etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba’nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir iki yüzlü köpek olduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile bir imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bir imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnından okuyordu. Bu adam o kadar talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi.

Yazan: Sait Faik Abasıyanık
Bilgi Yayınları, Eylül 1995

Yürekten akan sözler yüreğe akar. Ağızdan çıkan sözler ise bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar

27890_10151134991193302_1078650605_n[1]

 

Köyün birinde arıcılıkla uğraşan bir ailenin beş altı yaşlarındaki çocuğu yemede…n içmeden kesilivermiş. Su ve bal dışında bir şeyin yüzüne bakmıyormuş. Ne ekmek, ne süt, ne şeker kesinlikle yemiyormuş. Ailenin, akrabaların, arkadaşların, tüm köy halkının çabaları işe yaramamış. Ufaklık balı parmaklıyor, başka hiçbir şeyi ağzına koymuyormuş. Gitikçe zayıflayan çocuğu doktor doktor, hoca hoca gezdirmişler. Büyülere, telkinlere götürmüşler. Para etmemiş. Çocuğun gözü baldan başka bir şey görmüyormuş. Tabii ağzı ve midesi de öyle…

Sonra bir gün bilen kişiler bir erenden övgüyle bahsetmişler. Her gün bir kapıya giden aile, iskelete dönen çocuğu alıp eren kişinin kapısına varmış. Yaşlı adam onları uzun uzun dinledikten sonra bir iç geçirmiş ve demiş ki:
– “Bilmiyorum, belki elimden bir şey gelir ama bana on gün müsaade etmeniz gerekir. Yine de size söz veremem. On gün sonra ne olur bilemem. Belki bir yardımım dokunur.”
Ailenin tüm ısrarlarına rağmen yaşlı adam on gün sonra görüşmek üzere onları yolcu etmiş.

On gün boyunca çocuğu kapı kapı gezdiren, ufaklığın hiçbir telkin tınmayan sabit bakışlarını ve iyice güçsüzleşen bedenini umutsuzca izleyen aile, on gün sonra yaşlı adamın karşısına çıkmışlar. Yaşlı adam sabırsızlıkla kendisine bakan anneyle babanın elinden çocuğu tutup yanına çekmiş, ona şöyle bir bakmış:
– “Baldan başka şeyler de yeniyor, daha iyi oluyor…” demiş ve bir parça ekmek uzatmış. Çocuk da başını sallayıp ekmeği kemirmeye başlamış.

O günden sonra her şeyi yemeğe başlayan çocuğun ailesi bayram etmiş tabii. Ama babası bir yandan da büyük bir meraka düşmüş. “Bu dervişin söyledilerini bin kere başkaları da söyledi. Daha güzel, daha etkileyici laflar edenler de oldu. Ama çocuk niye bu adamı dinledi? İhtiyardaki keramet nedir? Dur hele… Belki işime yarar… İşin sırrını öğrenirsem herkese istediğim her şeyi yaptırırım” deyip yaşlı adamın peşine düşmüş. Onu görür görmez dolambaçlı yollardan sorusunu sormuş.

Derviş bu karmaşık laflar içindeki soruyu farkedince gülümsemiş. “Basit” demiş. “Ben de bal düşkünüyüm. Kulübenin arkasında iki kovan var. Bazı günler sadece bal yiyorum. Başka şey yemek hiç canım istemiyor. Zorunluluktan yiyorum. Siz çocuğu getirdiğinizde ağzımdan çıkan sözün sahibi olmak için on gün müsaade istedim ve on gün ağzıma bal koymadım. Zor oldu ama başardım. Gördüm ki baldan başka şeyler de yenirmiş. Bunu söyledim. Çocuk benim kendi söylediklerime yürekten inandığımı hissetti. Bu nedenle inandı” demiş ve keramet avcısı babanın gözlerine bakıp sözlerini şöyle bitirmiş:

“Yürekten akan sözler yüreğe akar. Ağızdan çıkan sözler ise bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar…”

Sokakta su satan Gülru’dan şirket CEO’suna ders!

 

Cimri.com’un CEO’su Serkan Koç, sokakta su satan kız çocuğundan etkilendi ve onu deneyimlerini anlatması için davet etti. Bir CEO su satan çocuktan ne öğrenebilir? İşte çocuğun verdiği ders…

Sokakta su satan Gülru'dan şirket CEO’suna ders!

Bu 13 yaşındaki kızın adı Gülru. Cimri.com’un  CEO’su Serkan Koç sokakta su satarken görmüş ve ondan alacağı dersler olduğunu düşünmüş.
Serkan Koç linkedin hesabından paylaştığı yazısında, “Şimdi, ‘13 yaşında bir küçük kız size satış eğitimi mi verdi? Vay halinize’ sözlerini duyar gibiyim. Ama değerliydi ve sizin de okuyunca hak vereceğiniz yıllarca edinilemeyen deneyimleri bize feyz verdi” diyor.

Sekan Koç yazısında aldığı dersi şöyle anlatıyor:

“Gülru’nun cadde’de su satmaya başladığı gün işe başlamışım. Gülru’yu cadde üstüne koyduğu suları satarken görüp bir kaç su aldım. Sonra bir kaç kez daha aldım. Camdan bakarken Gülru’nun sürekli aynı motivasyonla (iki ışık arasında gücünü toplayarak) kırmızı ışıkta su satmasına tanık oldum. Gülru’yu davet edip motivasyonu ve hevesini öğrenmek istedim. Sapık gibi görünmemek için Ezgi ismindeki çalışma arkadaşımdan ofise davet etmesini rica ettim. Gülru geldi.

Sokakta su satan Gülru'dan şirket CEO’suna ders!

Biz 4 kardeşiz. Babamın tekstil işinden kalan penyeleri Metro’da satıyorduk. Kendimize “5 Lira sigaradan ucuz” sloganını bulmuştuk. (Hedef kitlesinin anladığı dilden konuşmuş) Midye satan biri su satıyordu. O 1 hafta tatile gidince su satmaya başladık. Sonra midyeci geldi ve bizi kovdu. O Metro koridorunda satıyordu. Aklıma girişe gitmek geldi. Böylece hem çıkanlara hem de girenlere ilk biz satış yapıyorduk. (Rekabette tıkanmış ve yeni ve daha iyi bir yol bulmuş) Bunu gören Midyeci yeğeni ve 1 arkadaşını çağırıp onların sattığı yerde su sattırmaya ve Gülru’lara sataştırmaya başlamış. (Onlar yine yılmamış.)

Sokakta su satan Gülru'dan şirket CEO’suna ders!

2 kardeşi penye’ye dönmüşler. Gülru Atatürk Caddesi Kozyatağı girişinde evlerine yakın yerde su satmaya başlamış. ‘Neden’ dediğimde öncelikle güvenlik, ‘eve yakınım’ dedi ama en önemlisi su ısınmasın diye ablası sürekli su tedariki sağlıyormuş.(Tedarik’in zamanlaması ve ürüne göre soğuk veya taze olması önemli) Caddede satarken yayalar çok su almıyormuş ama arabada olanların uzun süre sıcaktan bunaldığını düşünerek arabalara satmaya başlamış. Zaman içinde ki, 2 haftada” hangi araba su alır? suratında yorgunluk olan mı alır yoksa sakin olan mı alıra göre gideceği arabayı önceliklendirerek daha fazla satış yapmaya başlamış. (segmentasyon yapmış ve ihtiyaç anını tespit etmiş.) Cuma günü çok önemliymiş. Cuma namazından sonra herkes ya yardım amaçlı ya da cuma namazı sonrası susuz kaldıkları için su alıyormuş. O yüzden bu saatte çok çalışıp tüm gün sattığımı 1 saatte satıyorum diyor. (rekabet avantajını sağladığı anda tüm enerjisiyle maximum fayda sağlıyor)

Sokakta su satan Gülru'dan şirket CEO’suna ders!

Gülru’ya bunları yazıp hazırlar bize pazartesi anlatır mısın dedim. “Bilgisayar vardı ama kırıldı tamirde kağıda yazsam olur mu” dedi. “Tabi” dedim. “Siz şimdi bunu neden yapıyorsunuz ki?” dedi. “İnsanlar büyüyünce deneyimlerinden dolayı maalesef çaresizlik üzerlerine yapışıyor. Sen yılmadan önündeki engelleri aşmışsın, bunları görüp biz de senin gibi olmaya çalışabiliriz” dedim. “Ayrıca deneyim satmak daha değerlidir. Sen bunu bize anlatınca tüm günde kazandığından çok fazla parayı kazanabiliyorsun” dedim. (Günde 70 TL kazanmak için 70 Tane su satıyor) Neyse ki ikna oldu.

 

Çok uzatmayayım. Gülru bugün bize geldi ve deneyimlerini aktardı. Ben umudumu kaybedersem artık Gülru var. Onu hatırlar tekrar koşmaya devam ederim.
Yaşı tutsa kesin birlikte çalışmak isterdim. Gülru’ya ekip olarak bir notebook hediye ettik. Belki deneyimlerini yazar ve ilerde iyi bir satış eğitimcisi olur.
Küçük mü? Hayır! Olgun ve en önemlisi yılmadan deniyor iyileştiriyor çalışıyor. Bence değerliydi. Ne dersiniz?

kaynak: elmaelma.com

Ama biz hayatı bir 3. sayfa haberi gibi okumayı adeta şehvetle seviyoruz…

Merve-ozaslan-kolaj-nolmus-2[1]

kolaj: merve özaslan

 

Her gün bir sürü güzel ve çirkin şey oluyor dünyada…

Biz daha çok EN ÇİRKİN olanı fark ediyor, ve onun haberini okumakta ve yaymakta garip bir anlam buluyoruz!

Her gün sosyal medyadaki ana sayfama göz atıyorum ve görüyorum ki, bir çok insan göze görünmesinden, ağza alınmasından en hoşlanılmayacak şeyleri, en çirkin detaylarıyla paylaşıp bir üstüne kendi çirkin duygularını – nefret,tiksinti, lanet, hakaret v.b. – ekleyerek yayıyor.

İnsanların olan bitene tepki duymaları ve bunu göstermeleri normal! Hatta bir tür kamuoyu yaratılması açısından da oldukça gerekli…

Ama biz hayatı bir 3. sayfa haberi gibi okumayı adeta şehvetle seviyoruz… Zira bu bakış açısı bize, birilerinin çektiği acı üzerinden, ”bi tuhaf” kimlik geliştirmek fırsatını veriyor!

”Hayattan ve insanlardan neffffret ediyorum!” diye bağırma arzumuzu, bir başkasının yaşadığı bir olay üzerinden yansıtmak gibi, dolaylı bir dışa vurum çabasına dönüyor bazen böyle paylaşımlar…

İnsanların trajedilerini en acı detaylarıyla ortaya dökmek, etrafımızdaki insanlara ”Dünya çoook kötü bir yer ve aslında siz de EN AZ BENİM KADAR güvende değilsiniz!” demenin bir şekline bürünüyor…

Sanki derinde bir yerde, bizi terk eden sevgiliye, hiç bulunamayan gerçek aşka, asla yeterince kazanılamayan paraya, olmak istediklerimizle olduklarımız arasındaki bir türlü kapanmayan makasa duyduğumuz kızgınlığı, 3. sayfa tadında haber yayarak kusuyoruz…

Ama bu bizi, ne acılarını aktardığımız insanlar kadar şefkate muhtaç, ne de onlar kadar çaresiz yapıyor!

”Duyarlı insan primi” yaparak, kimseye reel bir faydamız olmuyor aslında! Sırf ”kötü” insanlara küfrettik ve onları şiddetle kınadık diye daha ”iyi ve yapıcı” olmuyoruz.

Dünyanın boktan bir yer olduğunu anıra anıra haykırmış olmak, dünyayı daha iyi bir yer yapmak konusundaki sorumluluğumuzu azaltmıyor!

”Ne yani fikrimizi söylemeyelim, sessiz mi kalalım?” diyenlere cevabım; Fikrimizi söylemek ve olumluya davet etmek ile umutsuzluk kusmak arasında fark var!

Hem zaten ne olması gerektiği hakkındaki fikrimizi söylediğimizde bile YETERİNCE iyi bir şey yapmış olmuyoruz!

Baktığınızda pek azımız, bu dünyaya katkıda bulunmakla ilgileniyoruz. Hatta çoğumuz ”çoooook kötü bir dünyada” yaşıyor olmamızı, duvara bir çivi çakmamak, bir ağaç dikmemek için bahane olarak öne sürüyoruz.

Oysa FAYDA, kötüyü ve kötülüğün uzantısı olan umutsuzluk duygusunu daha da fazla kişiye yaymakla değil, insanlara umut veren, güzelliği ilham eden, yardımcı bir el uzatan işler yapmakla olur.

SADECE, cart curt konuşmak yerine YAPTIKLARIMIZLA, ÜRETİKLERİMİZLE ÖRNEK olduğumuzda, bir katkıda bulunmuş oluyoruz hayata…

SADECE her şeye rağmen İNSAN GİBİ İNSAN olmaya çalıştığımızda, emektar, yapıcı, sevgi dolu, elinden geleni yapmaya hazır olduğumuzda – bir sürü insanın birbirine kıyarak var olmayan çalıştığı şu dünyada – anlamlı bir KARŞI DURUŞ sergilemiş oluyoruz.

GERİSİ BİLDİĞİN KAÇAK OYNAMAK…

Sert mi oldu? Naapalım bugün de böyle😉

kaynak: kendi halinde bir hayat gözlemcisi…

Bir Hint masalına göre, kediden korktuğu için devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır.

cute-pet-rats-13880jpg-728x728[1]

 

Bir Hint masalına göre, kediden korktuğu için devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır.
Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar.
Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür.
Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar.
Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok.
Onu eski haline döndürür. Ve der ki, ”Sen cesaretsiz ve korkak birisin.
Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.”

Ünlü yazar Shakspeare, bu konuda söyle diyor :
“İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…

Ünlü Türk Ressam İbrahim Çallı’nın 15 Önemli Tablosu

İbrahim Çallı, Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk resim derslerini askeri okula girmek için geldiği ve çeşitli işler yapmak zorunda kaldığı İstanbul’da resim dersleri veren bir öğretmenden aldı. Daha sonra Kapalıçarşı’da çalışan ressam Ruben Efendi’den resim öğrendi. 1906 yılında Şeker Ahmet Paşa’nın oğlu İzzettin Bey’in aracılığıyla Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.

ibrahim çallı adada gezintiye çıkan kadınlar tablosu

İbrahim Çallı – Adada Gezintiye Çıkan Kadınlar

1910 yılında Maarif Nezareti’nin açtığı Avrupa’ya tahsile gönderilecek ögrenciler yarışmasında Çıplak Adam ve Hareket Ordusu’nun Muhafiz Alayı’ndan Maksut Çavuş adlı tablolarıyla birinci oldu. Aynı yıl Hikmet Onat ve Ruhi Arel’le birlikte Paris’e resim öğrenimine gönderildi. Paris’te geçirdiği eğitim ve öğrenim yılları Çallı ve sanatı için önemli gelişimlerin yaşandığı bir döneme işaret eder. Doğuştan varolan yeteneği ögretim olanaklarıyla birleşince sanatına ve dolayısıyla Türk resim sanatına önemli bir atılım kazandırmış olur.

Çalışmalarında biçimler ve planlar, çizgilerle değil, sıcak ve soğuk renklerle ve renklerin ifade ettikleri ışık güneş oyunlarıyla tasvir edilir. Batılı empresyonistlerde beliren plan ve tablo düzeni Çallı’da daha yumuşak, daha belirsiz görülür. Çallı hazırlıksız, eskiz ve taslaksız, deseni fırça ucuyla çizmekle yetinirdi. Aşağıdaki tablosu, bu aceleci çalışma türüne örnektir.

 

İbrahim Çallı Salah Cimcoz Portresi tablosu

İbrahim Çallı – Kadın Portresi

İbrahim Çallı, Fernand Cormon’un atölyesinde 4 yıl resim çalıştı. Ancak Cormon o yıllarda Empresyonist ve Kübist denemelere şiddetle karşı çıkıyordu ve modern eğilimleri bir soysuzlaşma, resim sanatının bir yozlaşması olarak nitelendiren tutuculara katılmıştı. Çallı ve kuşağına bağlı diğer arkadaşları Avrupa’da öğrencilikleri sırasında bu tutucu ustalardan ders almalarına karşın etkilerinde kalmamışlar, aksine empresyonizme yakın özgür görüş ve tekniği benimsemişlerdir. Çallı’nın aşağıdaki tablosu izlenimcilik etkisinde yaptığı eseridir.

 

ibrahim çallı manolyalar tablosu

İbrahim Çallı – Manolyalar

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıkınca süresini doldurmadan yurda döndü. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Vallaury’nin yardımcılığına getirildi. Gene aynı yıl Resim Bölümü Yağlıboya Atölyesi ögretmeni olarak resmen göreve başladı. Galatasaray Yurdu ve Lisesi’nde düzenleme, figür ve portreler yaptı.

ibrahim-calli-mavi-vazoda-guller

İbrahim Çallı – Mavi Vazoda Güller

Ada camları arasında gezinen hanımlar, balolar, kadın portreleri ve Türk resminde ilk görünen çıplaklarında (nü) Çallı, lirik bir fırçanın sahibiydi. Bu döneme ait eserlerinde dengeli bir kompozisyon kaygısı sezilir. Siyah ve kahverengiden arındırılmış renklere ve özgür bir fırça işçiliğine sahip olduğu görülür. Aşağıdaki resminde batılı giyim tarzında 2 kadın model var ve yüzleri son derece net. Sosyal ve psikolojik karakterleri yüzlerinden okunabilmektedir.

ibrahim çallı balkonda oturan kadınlar tablosu

İbrahim Çallı – Balkonda Oturan Kadınlar

En ilginç yapıtları Beyaz Rus akınıyla İstanbul’a gelip bir süre kalan ressam Alexis Gritchenko’nun etkisiyle 1927 yılında yaptığı Mevleviler dizisi oldu. Bu dizide o güne kadar uyguladığı yarı empresyonist tekniği bırakmış, Rus ressamın grafiğe yakın, şematik desenini, bu deseni örten az karışımlı renklerini benimsemişti. Burada ayrıntıları iyice ayıkladığı, iki boyutlu bir mekan derinliğinde düz ve ince sürülmüş renklerin uyumunu aradığı görülür.

ibrahim-calli-mevleviler

İbrahim Çallı – Mevleviler

Okuldayken kılık kıyafeti, onu biraz köylü, biraz yaşlı gösteriyordu. Ama çok çalışkandı. Fransa’dan döndükten sonra bu kez de Fransız şıklığı içindeydi. Türkiye’de resim sanatının en önemli mihenk taşlarındandır. 1914 kuşağı Çallı Kuşağı diye onunla anıldı.

İbrahim Çallı Bostancı Sahilinde gezintiye çıkan kadınlar tablosu

İbrahim Çallı – Bostancı Sahili’nde Gezintiye Çıkan Kadınlar

Çallı, canlı karakteri, hoşsohbetliği, sofra zevklerine, dolayısıyla içkiye düşkünlüğüyle tanınıyordu. Toplantıları renklendiren sıcak, sevimli kişiliğiyle, espirileriyle, hazırcevaplığıyla, bir hayli bohem yaşantısıyla ilgili fıkralarıyla uzun yıllar dilden dile dolaşmıştır.

ibrahim-calli-portre-2

İbrahim Çallı – Portre

Cumhuriyet’in ilanından sonra Kurtuluş Savaşı ve devrimlerle ilgili resimler yapar. Aşağıdaki tablosunu Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde Osman Hamdi Bey’le açtığı sergide Atatürk görür: “Biz Kurtuluş Savaşı’nda ekmek zor buluyorduk, açtık, senin resimdeki atlar nasıl da semirmiş böyle” der. Bunun üzerine ressam boyası ve fırçasıyla atı zayıf bir hale getirir.

ibrahim çallı zeybekler tablosu

İbrahim Çallı – Zeybekler

Aşağıdaki resmi Gül Koklayan Kadın adlı eserini ressam John William Waterhouse’nin The Soul Of the Rose (Gülün Ruhu) tablosu, İbrahim Çallı’ya ilham vermiş. İlginçtir Çallı’nın kadının başında örtü de olsa, Waterhouse’nin İngiliz kadınından daha feminendir.

ibrahim çallı gül koklayan kadın

İbrahim Çallı – Gül Koklayan Kadın

Pul üzerine de basılan bu tabloda Prenses Vicdan Halim Moralı, kendi köşkünde, Edirnekâri bir sedirin üzerinde oturmakta, sedirin solunda aynı tekniği sergileyen sehpanın üzerinde, mavi Beykoz işi mavi opalin vazonun içinde pembe güller görülmektedir. Duvarda solda, üzerine porselen bir tabak konmuş. Edirnekâri kavukluk, sağda yaldızlı çerçeve içinde sülüs hatlı “Ve mâ tevfîki illâ billâ” (Ancak O’nun yardımıyla olur) yazısı yer alır. Sarı ipek şalvar, sim işlemeli yeşil üç etek giymiş olan prensesin elmas küpeleri ve sarı çiçek oyalı hotozu dikkat çekmektedir.

ibrahim-calli-yeşil-elbiseli-kadın-Bayan-Vicdan-Moralının-Portresi

İbrahim Çallı – Yeşil Elbiseli Kadın Bayan Vicdan Moralı’nın Portresi

1947 yılında anlaşamadığı ögretim kadrosuna Akademi’yi ve atölyesini bırakarak 65 yaşında emekli oldu. Eşsiz fırçası ile sayısız eserler vermiş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş bu değerli üstada Akademi’den ayrılışı nedeni ile görkemli bir tören yapıldı.

ibrahim-calli-portre

İbrahim Çallı – Portre

Torunu ressam Yaşar Çallı’nın dedesi ile ilgili şunları anlatıyor:

“Dedem de köyden Beyza yüzünden kovulmuş zaten. Onun hikayesi de ilginçtir. Bir akşam dedem 16 yaşındayken, 6 arkadaşıyla Kumral Vadisi’ndeki bağevine alem yapmaya gitmiş. Beyza’yı da kendilerine sakilik yapsın diye yanlarında götürmüşler. Dedem ve Beyza birbirlerinden hoşlanıyorlarmış. Yemiş, içmişler, dedem o gece Beyza ile birlikte olmuş. Beyza, dedem için hep çok önemli olmuştur. Sabah olduğunda Beyza sızdığı için herkes nöbetleşe sırtında taşıyarak onu evine götürmeye kalkmış. Tam dedeme sıra gelmiş, köylü onun sırtında Beyza’yı görmüş. Çünkü dedem evli, bir de çocuğu var. Kıyamet kopmuş ve dedem köyden ayrılmak zorunda kalmış.”

İbrahim Çallı Plajda Kadınlar tablosu

İbrahim Çallı  – Plajda Kadınlar

1947 yılında emekli olan ve 22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu İstanbul’da yaşamını yitiren Çallı’yla son buluşmayı Hasan Ali Yücel, ölümünden sekiz gün sonra, 30 Mayıs 1960’ta kaleme aldığı Dostum Çallı yazısında, şöyle anlatıyor:

“O’nu son defa Taksim civarında görmüştüm. O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık.”

İbrahim Çallı Adada Piknik Sefası

İbrahim Çallı – Adada Piknik Sefası

Avluda Oturanlar tablosu, 1913 tarihli bir Çallı tablosu. 2014 yılında 2 milyon 460 bin liraya satılarak bugüne kadar satılan en yüksek değerli Çallı eseri oldu.

ibrahim çallı avluda oturanlar tablosu

İbrahim Çallı  – Avluda Oturanlar

Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?

cimbakimi8[1]

 

On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.
Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı.
Baba-oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.
‘Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,’ dedi.
‘Baba!’ diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.
‘Başka balıklar da var,’ dedi babası.
‘Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!’ dedi çocuk.
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.
Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi..
Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City’nin ünlü mimarlarındandır.
Babasının küçük evi hâlâ o adadadır.
Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.
Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat ‘değerler’ konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir.
Babasından öğrendiği gibi ‘değerler’, doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur.
Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?
Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.
Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.
Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan