Evde Kal TÜRKİYEM: Bölüm 8 – Kendine Şefkat Meditasyonu & “Su Tuz Sirke” Ritüeli…

Mavi Dolunay Ritüeli

Mavi dolunay ya da Mavi Ay olarak isimlendirilen doğa olayı, bir ay içinde fazladan ikinci dolunayın yaşanması anlamına gelir. Sıkı durun ekim ayında fazladan bir dolunay daha oluşuyor ve onun yarattığı kuvvetli enerjiden yararlanmak için harika bir ritüelim var. Bu ritüeli 26 ekim-3 kasım tarihleri arasında akşam dokuzdan sonra yapabilirsiniz.

Ritüel malzemeleri

Mavi karton

Mavi mum

Mavi yazan kalem

Bir tutam adaçayı

Bir çay bardağı su

Üç adet badem

Mavi dolunay resmi (siz çizebilirsiniz)

Kibrit ya da çakmak

İki adet beyaz kağıt

Ritüelin Yapılışı

Gündüzden ritüel alanını fotoğraftaki gibi hazırlıyoruz. Beyaz kağıtlardan birinin üzerine ‘’ istek ve arzularımın gerçekleşmesini engelleyen tüm blokajları sevgiyle kaldırıyorum 91688’’ yazıyoruz diğerine ‘91688’’ yazıyoruz.

Saat dokuzdan sonra adaçayını tütsü gibi yakıp sol elimizle üzerimizde ve ritüel alanının üzerinde tutup ‘’bedenimdeki zihnimdeki ruhumdaki hayatımdaki ve dileklerimdeki tüm nazarlardan ve negatif bakışların etkisinden kurtuluyorum, dokuz bir altı sekiz, sekiz frekansı yayıyorum, yayıyorum, yayıyorum ve  üzerimdeki tüm blokajları sevgiyle kaldırıyorum’’ diyoruz arkasından mumu yakıyoruz ve çay bardağını sol elimize alarak şu sözleri söylüyoruz ’’mavi aya selam olsun mavi aya selam olsun mavi aya selam olsun tüm blokajlarım kalktı ve yerine saf sevgiyi ve dileklerimin olmasını yerleştiriyorum’’ diyerek üç adet dileğimizi çay bardağına söylüyoruz ve bardağımızı (evin iç tarafında) pencere kenarına koyarak (ayı görürse daha iyi olur ama görmüyorsa da olur) sabaha kadar bekletiyoruz. Ve mumu söndürüyoruz.

Sabahleyin (ya da günün bize uyan vaktinde bardaktaki suyla çam demleyip (tabi ki suya ilave yapacaksınız) o çay bardağıyla bir bardak çayınızı ‘’ oh be Allah’ın izniyle ve mavi ay frekansıyla dileklerim çoktan oldu’’ diyerek içip üç adet bademinizi afiyetle yiyorsunuz.

Adaçayında geri kalanları ve beyaz kağıtları toprağa gömüyorsunuz. Mavi ay kağıdını ve mavi kartonu, mavi mumu başka bir ritüelde kullanmak üzere saklıyorsunuz.

Hepimize şifa olsun,

Anette İnselberg

Annem ve Mahalledeki Komşu Anneler…

“Hindistan’ın Kerala kentinden bir öğrencinin babası eşini tanıştırırken “Karım hiçbir şey yapmıyor; o sadece evde,” dermiş. Çocuk da annesini ev işleri ile ne kadar meşgul olduğunu bilirmiş. O nedenle annesinin meşgul halini resimlemiş. Resmin adını ‘ Annem ve Mahalledeki Komşu Anneler’ koymuş. Okul öğretmeni bu tabloyu görünce hükümet ofisine göndermiş. Resimde evde bedavaya çalışan kadınlar resmedilmiş.

Tablo, Kerala hükümetinin 2020-2021 yılı Cinsiyet Bütçesi belgesinin kapağı olarak seçilmiş.”

E. Baloğlu( BGA Kadınlarımız:Toplum Mimarları Grubu paylaşımıdır.)

Posted in Genel. 1 Comment »

Posted in Genel. 1 Comment »

Senden istediğim şey dünyaya çıkıp hayatın tadını çıkarman.

Photo by Anni Roenkae on Pexels.com

Tanrı şöyle derdi:
Dua etmeyi bırak ve yüreğinle iletişim kur!
Senden istediğim şey dünyaya çıkıp hayatın tadını çıkarman. Senin için yaptığım her şeyin tadını çıkarmanı, şarkı söylemeni, eğlenmeni ve hayatın tadını çıkarmanı istiyorum.
Kendin inşa ettiğin karanlık, soğuk tapınaklara gitmeyi bırak ve benim evimin yüreğin olduğunu söyle! Evim, dağlarda, ormanlarda, nehirlerde, göllerde sahillerde İşte yaşadığım yer ve orada sana olan sevgimi ifade ediyorum. Sefil hayatın için beni suçlamayı bırak, sana hiçbir sorun olmadığını, günahkar olduğunu veya cinselliğinin kötü bir şey olduğunu söylemedim! Seks sana verdiğim bir hediyedir ve sevgini, ecstasyini, neşeni ifade edebileceğin yerdir.. Bu yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama. Benimle alakası olmayan sözde kutsal kitapları okumayı bırak. Beni, bir gün doğumunda, bir manzarada, arkadaşlarının bakışında, oğlunun gözlerinde okuyamazsan, beni hiçbir kitapta bulamazsın! Güven bana ve sormayı bırak. Bana işimi nasıl yapacağımı söyleyebilir misin? Benden bu kadar korkmayı bırak. Seni yargılamıyorum, eleştirmiyorum, öfkelenmiyorum, cezalandırmıyor um.
Ben saf sevgiyim. Af dilemeyi bırak, affedilecek bir şey yok. Eğer seni ben yarattıysam… Seni tutkular, kısıtlamalar, zevkler, duygular, ihtiyaçlar, tutarsızlıkların la, yine de özgür iradeyle doldurdum. İçine koyduğum bir şeye cevap verirsen seni nasıl suçlayabilirim? Seni yapan bensem, olduğun gibi olduğun için seni nasıl cezalandırabilir im? Sonsuza kadar kötü davranan tüm çocuklarımı yakmak için bir yer yaratabilir miyim? Nasıl bir Tanrı bunu yapar? Her türlü emri, her türlü yasayı unutun; bunlar sizi manipüle etmek için, kontrol etmek için, sadece sizde suçluluk yaratmak için bulunmuş yöntemlerdir..Akranlarınıza saygı duyun ve kendiniz için istemediğiniz şeyi yapmayın. Tek isteğim hayatınızda dikkat etmeniz, bilinçaltınızın rehberiniz olması. Sevdiğim bu hayat ne bir sınav, ne bir adım, ne bir provokasyon ne de bir cennetin prelüdü değil. Bu hayat burada ve şu anda var olan tek şey ve ihtiyacınız olan şey. Seni kesinlikle özgür bıraktım, ödül yok, ceza yok, günah yok, erdem yok… Kimse işaret taşımıyor, kimse kayıt tutmuyor. Hayatınızda, cennet veya cehennem yaratmakta kesinlikle özgürsünüz.Bu hayattan sonra bir şey varsa söyleyebilirim ama söylemeyeceğim… ama sana bir ipucu verebilirim. Sonrası hiçbir şey yokmuş gibi yaşa… Eğlenmek için, sevmek için, var olmak için tek şansın bu. Yani, hiçbir şey yoksa, sana verdiğim fırsattan zevk almış olacaksın. Ve varsa emin ol ki doğru mu yanlış mı davrandın sormayacağım, Soracağım şey , beğendiniz mi? Eğlendiniz mi? En çok hangisini beğendiniz? Ne öğrendin?…
Bana inanmayı bırak; inanmak varsayımdır, tahmin etmektir, hayal etmektir. Bana inanmanı istemiyorum… Sevgilini öptüğünde, küçük kızına sarıldığında, köpeğini okşadığında, denizde banyo yaptığında beni hissetmeni istiyorum.
Beni övmeyi bırak, sen nasıl bir ego manyak olduğumu sanıyorsun? Övülmekten sıkıldım, teşekkür edilmekten yoruldum. Minnettar mısın? Kendinize, sağlığınıza, ilişkilerinize, dünyaya dikkat ederek bunu kanıtlayın. Keyfini ifade et!… Beni övmenin yolu bu. İşleri karmaşıklaştırmayı bırak ve benim hakkımda öğretilen şeyleri bir muhabbet kuşu olarak tekrarlamaktan vazgeç. Kesin olan tek şey burada olduğun, yaşadığın ve bu dünyanın mucizelerle dolu olduğu. Ne için daha fazla mucizeye ihtiyacın var? Neden bu kadar çok açıklamaya ihtiyacın var?
Beni dışarıda ararsan, beni bulamazsın. Beni içinde bul… Orada senin içinde, kalbin deyim ben.
Spinoza.

Anthony Hopkins’in güçlü sözleri:

′′Seni sevmeye hazır olmayan insanları serbest bırak
Bu hayatında yapacağın en zor şey.
Seni sevmeye hazır olmayanlara sevgini vermeyi bırak.
Değişmek istemeyen insanlarla zor sohbetler yapmayı bırak.
Varlığına önem vermeyen insanlar için görünmeyi bırak.
İçgüdülerinin etrafındaki herkesin iyi dileklerini kazanmak olduğunu biliyorum, ancak aynı zamanda zamanını, enerjini ve akıl sağlığını çalacak dürtüdür…
Hayatında memnuniyet, ilgi bağlılık ortaya çıktığında, herkes senin kadar dürüst olmayacak…
Bu, kim olduğunu değiştirmen gerektiği anlamına gelmez.
Bu seni sevmeye hazır olmayan insanları sevmeyi bırakman anlamına geliyor.
Zamanını harcadığın kişiler tarafından ince bir şekilde dışlanır, ince bir şekilde aşağılanır, unutulur veya kolaylıkla görmezden gelirsen onlara ilgini ve enerjini sunmaya devam ederek kendine iyilik yapmazsın
Gerçek şu ki sen herkes değilsin…
Ve herkes senin için değil.
Bu dünyayı bu kadar özel yapan şey, arkadaşlığına, sevgine, dostluğuna önem veren birkaç kişiyi bulduğun zaman ve gerçek aşkı… bunun ne kadar değerli olduğunu bileceksin…
Çünkü olmayan şeyleri tecrübe ettin…
Ama bunu yapamayan birisinin seni sevmesini sağlamak için ne kadar çok zaman harcarsın?

Bu gezegende milyarlarca insan var ve çoğu seninle kendi seviyelerinde sevgi titreşimleri içindeler…

Ama…
Seni yastık, ikinci plân seçeneği, terapist ve duygusal iyileşme stratejisi olarak kullanan insanların mahremiyetinde ne kadar kısa kalırsan senin için doğru olan bu…

Denemeyi bırakırsan ilişki biter…
Belki mesaj göndermeyi bırakırsan telefonun günlerce ve haftalarca sessiz kalır…
Birini sevmeyi bırakırsan gerçek olmayan aşk eriyebilir…
Bu bir ilişkiyi mahvettiğin anlamına gelmez!
Bu ilişkiyi tutan tek şey sadece sendin ve sadece senin onu tutmak için tuttuğun enerjiydi.

Bu aşk değil.
Bu bağlılıktır.
İstemeyenlere bir şans vermek istemektir!

Hayatındaki en değerli ve en önemli şey enerjindir.
Bu sadece senin zamanın ve sınırlı…
Bu senin enerjin!

Zamanını senin için uygun olmayan insanlarla geçirdiğin zaman neden bu kadar sabırsız olduğunu anlamaya başlarsın.

Hayatın için, kendin için ve tanıdığın herkes için yapabileceğin en önemli şeyin enerjini her şeyden daha vahşi bir şekilde korumak olduğunu fark etmeye başlayacaksın.

Hayatını güvenli bir sığınak yap,
Sadece seninle uyumlu kişilere izin ver…

İnsanları kurtarmak senin sorumluluğun değil.
Onları kurtarılması gerektiğine ikna etmekten sorumlu değilsin.

Her an insanlar için var olmak ve onlara hayatını vermek senin işin değil..

Çünkü eğer kötü hissediyorsan, görevde hissediyorsan, mecbur hissediyorsan onlara verdiğin iyiliği geri vermeyeceklerinden korkuyorsun…

Kaderin sevildiğini fark etmek ve hak ettiğini düşündüğün sevgiyi kabûl etmek.

Gerçek bir dostluğu hak ettiğine karar ver… gerçek bir bağlılık, sağlıklı ve başarılı insanlarla tam sevgi.

Sonra bekle…
Sadece bir süreliğine…
Ve her şeyin ne kadar değiştiğini izle…”

Anthony Hopkins

Ayçiçekleri…

Ayçiçekleri 🌻 güneşin konumuna göre döner, başka bir deyişle “ışığı kovalarlar”. Bunu zaten biliyor olabilirsiniz, ancak muhtemelen bilmediğiniz bir başka gerçek var!

Güneşin tamamen bulutlarla kaplı olduğu bulutlu ve yağmurlu günlerde neler olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Bu ilginç bir soru, değil mi?

Belki de ayçiçeklerinin ısındığını veya başını yere doğru çevirdiğini düşünüyorsunuz. Aklından geçen bu mu?

Bu yanlış!

Bu ne oluyor?

* Enerjilerini paylaşmak için birbirlerine doğru dönüyorlar.

Doğanın mükemmelliği şaşırtıcı; Şimdi bu yansıması yaşamlarımıza uygulayalım. Hepimiz bu ışığı isteriz ve farklı şekillerde ararız: ailemizde, arkadaşlarımızda, çalışmamızda vb. Ama her zaman bulutlu günler, kasvetli günler olacak, çünkü onlardan kaçmak yok!

Bu olduğunda, çoğu insan bunalmış, az ruhlu ve en savunmasız olanlar, bazen depresyona giriyor.
Güzel ayçiçeği örneğini izlemeye ne dersiniz 🌻 * Birbirinize destek ve güç vermek. Doğanın bize öğretecek çok şeyi var. *

Herkese bir dileğiyle * “Güneş
çiçek “🌻 * bulutlu ve kasvetli günlerinde birbirlerine dönme özelliği.

* Yayılmış iyilik * .. sana geri dönecek 🍀🌻🌻🌻
Alıntı

Öfkelenince Niye Bağırırız ?

i283163839572440167._szw480h1280_[1]

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.
Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.
Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.
Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?
Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.
“Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz,
Eskici bağırır , antikacı bağırmaz,
Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz,
Bağıran düşünemez düşünmeyen kavga eder…”
Mevlâna

Sonsuzluğun Altında

116550125_297471154693201_7366077451554281255_n[1]
Soğuk bir kış günü kar yağarken doğmuşum. Yani bir kış çocuğuyum ama ilkbahar ve yaz ayları her zaman favorim olmuştur (evet biliyorum her mevsim güzel ve her mevsimin bize hediyeleri var 😊).
Özellikle yaz aylarında gece yıldızlara bakmak beni her zaman büyülemiştir. İnsan yıldızların altında yatarken bu sonsuz dünyada ne kadar sonlu bir hayata sahip olduğunu bir hatırlıyor bir unutuyor. Günlük meselelerimizin bizi sıkan kalıplarından kaçıp kurtulmak için bir fırsat sunuyor. Ve de her şeyin değiştiğini, hareket ettiğini bir kere daha hatırlatıyor. İnanmazsanız gökyüzünü biraz gözlemleyin derim.
Gökyüzüne bir bakıyorum ay var saatler sonra bakıyorum ay yok…
Gökyüzüne bakıyorum Mars yok saatler sonra bakıyorum Mars var…
Gökyüzüne bakıyorum Venüs yok saatler sonra bakıyorum Venüs var…
O zaman diyorum ki “şimdi olan sonra olmayabilir, şimdi olmayan sonra olabilir”. Her hal geçici. Sanırım önemli olan hayattaki o mutsuzluk depremi anında bunu hatırlayabilme becerisinde. Dünya başına göçtüğünde ayağa kalkabilme becerisinde…
Ya kutup yıldızı Polaris’e ne demeli. Yön tayini için hepimizin güvendiği Polaris. Hepimizin hayatta güvendiği bir şey olur ya işte Polaris de onun gibi. Biliyorsun ki o her gece orada ve sana yol gösterecek. İşte senin hayatında tutunduğun her neyse sanıyorsun ki o hep orada olacak. İşte sana hayatının depremini yaşatacak olan da tam bu tutunduğun düşünce. Şimdi sıkı dur sana inanılmaz bir bilgi vereceğim: Bundan tam 13.000 yıl sonra yeni kutup yıldızı Vega olacak. Yani o güvendiğin Polaris’e karlar yağacak 😊.
İşte ne zaman ki hayatında bir işe, bir adama, bir yere, bir arabaya, bir eve, bir fikre sıkı sıkıya tutunuyorsun ya bil ki gün gelecek o çatı çatırdayacak ve sen kendi kendinle kalacaksın. O yüzden sana şimdiden tavsiyem yatırımını kutup yıldızına yapacağına kendine yap. O zaman kutup yıldızın değiştiğinde ayakta kalma şansın olur.
Sakın beni yanlış anlama. Bu hayat verilmiş en büyük hediye. Ve tabii ki yaşadığın anın tadını çıkarmak senin en büyük hakkın ve sorumluluğun. Mars varken de yokken de, Venüs varken de yokken de. Hatta kutup yıldızın Polaris’ken bile hayatın tadını çıkar. Onları sev (işini, aşkını, evini, arabanı…) hem de çok sev ama bağımlı olma.
Yani sev ama bağımlı olma…
Yani bağlı ol ama bağımlı olma…
Yani duyarlı ol, özen göster ama bağımlı olma…
Bil ki her şey değişecek…
Ama her değişiklik de içinde yeni güzellikler barındıracak…
Bu gökyüzü metaforlu yazıyı yaklaşan yıldız yağmurlarını onurlandırarak bitirmenin zamanı geldi. Haydi gözlerini kapat ve üç tane dilek dile ve üç tane yıldızın kaydığını hayal et…
Sonsuzluğun altında kendine güven ve her şeyin senin hayrına dönüştüğüne idrak et…
Kutup yıldızın Vega olsun 😊

Anette İnselber-2020 Ağustos

Kahuna Dolunay Ritüeli


Bu dolunayda hem geçmişin üzerimizde bıraktığı ağırlıkları dönüştüreceğiz hem de muhteşem etkileri olan kahuna sembolüyle dileklerimize enerji vereceğiz.
Bu ritüeli her dolunay da ve bu dolunay için 2 -10 ağustos tarihleri arasında yapabilirsiniz.

Ritüel Malzemeleri
Beyaz karton
3 adet mor mum
Pirinç
Kibrit
Kırmızı yazan kalem
Bir tutam adaçayı ve adaçayını yakmak için altlık
Sevdiğiniz bir takı
Ritüelin Yapılışı
Gündüzden ritüel malzemelerini hazırlıyorsunuz ve akşam dokuzdan sonra ritüel alanına geliyorsunuz. Önce adaçayını ve sonra mumları yakıp şu sözleri söylüyorsunuz ‘’ selam olsun dolunaya, selam olsun kahunaya selam olsun tüm evrene üzerimdeki, bedenimdeki, ruhumdaki ve zihnimdeki şimdiye kadar birikmiş tüm acıların ve kırgınlıkların dönüşmesine niyet ediyorum niyet ediyorum niyet ediyorum’’ diyerek ada çayını söndürüyorsunuz.
Arkasından kırmızı kalemle sol elinize kahuna sembolünü çizip sevdiğiniz takıyı sol avucunuzun içine alıp yumruk yapıp kalbinizin üzerine götürüp şu sözleri söylüyorsunuz’’ selam olsun dolunaya, selam olsun evrene, selam olsun kahunaya ve yayılan tüm güzel enerjilere içimden geçirdiğim üç adet dileğim önce Allah sonra da bu ritüel vesilesiyle hayatımı taçlandırmasını seçiyorum ve öyle de olduğunu biliyorum.’’ Diyerek takınızı takıp mumları söndürüyorsunuz ve yedi gün boyunca hiç çıkarmıyorsunuz ve başkalarına dokundurtmuyorsunuz.
Not 1: Beyaz kartonu ve mumları başka ritüelde kullanmak üzere saklıyorsunuz.
Not 2: Elinizdeki sembolün kendiliğinden silinmesini bekliyorsunuz
Not 3: Pirinçlere ilave yapıp pilav yapıp ev halkı yiyorsunuz. (imkanınız varsa komşulara da verebilirsiniz
Not 4: Takıyı daha sonra sudan geçirip tekrar kullanabilirsiniz.

Şifa olsun,
Anette İnselberg

Her gününüz bayram olsun..!

Kurban Bayramı Tebriği

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan…
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık…
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek…
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
ilişkiyi bitirmek de öyle…
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.
“Ona güvenmiştim, yanılmamışım” sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram…
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!
Can Yücel

Biri Sana Yalan Söylüyorsa…

110155042_3051954771584151_7165448850695931227_n[1]

Çevremizdeki her insana yardım elini uzatıp, yukarı çekelim. Hoşgörüyü, merhameti ve sevgiyi yayalım…

2rKWkU1_IUmhyE9ZT5VJKw[1]

Bir balıkçı dostum bana tuttuğu yengeçleri içine koyduğu sepetin bir kapağı olmasına gerek olmadığını söylemişti.

Yengeçlerden biri sepetten yukarı doğru tırmanmaya başlarsa ikinci bir yengeç onun arkasından tırmanır ve onu aşağı doğru çekermiş.
Biz böyle yapmayalım.

Çevremizdeki her insana yardım elini uzatıp, yukarı çekelim. Hoşgörüyü, merhameti ve sevgiyi yayalım…

Kafam internet tarayıcısı gibi…

107900174_279056606656757_638477688659655020_n[1]

“Siz kavgayı, öfkeyi, nefreti, sevgiyi ve dostluğu nerelere yazardınız?”

 

 

Şiiri Hasan Pulur köşesinde yayımlamış.
Bir okuru göndermiş, yazanı belli değilmiş. Pulur, defalarca ve ısrarla yazarını bulmak için köşesinde çağrılar yaptıysa da, ne şair ortaya çıkmış nede bir bilen, tanıyan . Nerede ne zaman yayımlanmıştı? Bilen de gören de yoktu.
Şiir şöyle;
“Kavgayı ağacın yaprağına yaz,
Sonbahar gelsin, yapraklar kurusun diye.
Öfkeyi, bir bulutun üstüne yaz,
Yağmur yağsın, bulut yok olsun, diye.
Nefreti, karların üstüne yaz,
Güneş açsın, karlar erisin diye.
Ve dostluk ve sevgiyi, yeni doğmuş bebeklerin yüreğine yaz,
Onlar büyüsün, dünyayı sarsın diye.”
* * *
İzmir’li öğretmen Rahile Horzum, bu şiiri öğrencilerine değerlendirmeleri için ödev olarak verdi.
“Siz kavgayı, öfkeyi, nefreti, sevgiyi ve dostluğu nerelere yazardınız?”
41 öğrenciden gelen cevap kağıtlarından ikisini seçti.
CEREN :
“Kavgayı eski bir kağıda yazmak isterdim,
Çöp sanılıp atılsın diye.
Öfkeyi, bir mendile yazmak isterdim,
Kullanılıp atılsın diye.
Nefreti, sahildeki kuma yazmak isterdim,
Deniz dalgaları büyüyerek yok etsin diye.
Sevgi ve dostluğu, bir tohuma yazmak isterdim,
Büyüyüp dünyayı sarsın diye.”
* * *
MERVE dedi:
“Kavgayı, kömürün üstüne yazmak isterdim,
Kömür yansın, kavga kömürle yanıp yok olsun diye.
Öfkeyi, gecenin karanlığına yazmak isterdim,
Gün ışıyınca, karanlıkla birlikte öfke yok olsun diye.
Nefreti, toprağın üstüne yazmak isterdim,
Herkes toprağa bassın, nefret ezilsin diye.
Sevgiyi ve dostluğu çınar fidanına yazmak isterdim,
Asırlar boyu canlı ve güzel kalsın diye.”
* * *
Rahile öğretmen, öğrencilerinin kavga, dostluk, öfke ve sevgi hakkında ki düşüncelerini okuduktan sonra kendi defterine şu değerlendirme notunu düştü:
“Bence bu çocuklar böyle düşünüyorlarsa, hiçbir şey için geç değil…
Umudum ve dileğim, onların barış, dostluk ve sevgi dolu bir dünyada yaşamaları…”

PERDE AÇIK KALSIN

103977981_1591818404325722_6591129712265070340_o[1]
Yaşlı hanım hastamız “İstemiyorum. Perdelerin kapanmasını istemiyorum. Pencere bahçeye bakıyor, üstelik 4. kattayız. Kimsenin içeriyi göreceği yok. Lütfen perdeleri kapatmayın” diye söyleniyordu.
O gece yattığı koğuştaki diğer hastalar perdeleri kapattırmadığı için servis hemşiremizden yardım istemiş, hastamızı ikna edemeyen hemşiremiz de sorunu bana iletmişti. Odadaki diğer iki hasta pencere kenarında yatmakta olan hastamızın perdelerin kapanmaması yönündeki ısrarını anlamamış biraz da öfkelenmişti.
Odaya neden girdiğimi anlayan hastamız ağzımı açmadan “perdelerin kapanmasını istemiyorum, lütfen ısrar etmeyin” diyerek karşılamıştı beni.
İkna olacak gibi görünmüyordu.
Yatağının kenarına oturup sakinleştirmeye çalıştım. Odadaki diğer hastaların isteğini de ileri sürerek hiç olmazsa tül perdeyi çekmeye razı ettim. Pek içine sinmemişti ama oyunun kuralına göre oynanması gerektiğinin de farkındaydı.
Odada gerginlik sürüyordu. Yanlarında kalıp konuşturup sakinleştirmeyi düşündüm.
Hastamızın ziyarete gelen çocukları ve torunları olduğunu hatırlayıp, onları sordum. Özellikle torunlarından söz etmeye başlayınca yumuşadığını, yüzünün güldüğünü fark ettim. Oğlu ve kızının çok çalıştığından, kendi çocukları ile ilgilenmeye zaman kalmadığından yakındı.
– Evde herkes çalışıyor. Büyük torunum okuldan eve geldiğinde karşılayan kimse olmuyor. O kocaman evde tek başına ne bulursa onunla karnını doyurup televizyonun karşısına oturuyor. Garibimin önüne sıcak yemek koyup sırtını sıvazlayacak, saçını okşayacak biri bile yok yanında.
“Ama modern hayat hep böyle. Hayat hızlı ve herkes meşgul, ne yapacaksınız? Bütün büyük kentlerde bu sorunlar yaşanıyor sanırım” diye üsteledim. Omuzlarını silkti. Doğrulup yastığını düzeltti. Sonra yine o öfkeli gözlerle baktı.
– Modern hayatmış, sevsinler. İnsanı yalnız bırakan, başkalarından uzaklaştırıp içine kapanmasına yol açan modernliği ne yapayım? Herkes yalnız, çocuklar bile yalnız görmüyor musunuz? Kimse kimsenin derdini bilmiyor, bilse bile kulağının üstüne yatıp görmezden geliyor. Anlatmaya çalışsan yaşama telaşından kimsenin durup dinlediği de yok.
– Nasıl bir yalnızlık bu sözünü ettiğiniz?
Her ne kadar konu ilgimi çekse de gerçekte, hastamızı biraz daha konuşturup sakinleştirmeyi ve böylece odadaki gergin havanın bir ölçüde giderilmesini amaçlamıştım.
– Doktor bey oğlum, yıllar içinde azar azar öyle şeyleri yitirdi ki insanlar, evlerine kapandıkları yetmedi, şimdilerde kendilerine de kapanmalarını bekliyorlar.
Sonra çocukluğunu, insanların bahçeli konu komşunun birbirini görebildiği evlerde yaşadığı yılları anlattı. Konu odadaki diğer hastaların da ilgisini çekmiş, az önceki hırlaşmayı unutup hastamıza kulak kabartmışlar dı.
– Önce bahçeler otopark oldu. Apartman hayatı, modern yaşam dedik bahçenin çamurundan kurtulduk diye kandırdık kendimizi. Herkes evlerine çekildi. Kimse kimseyi görmez, duymaz oldu.
– Peki sonra?
– Sonra sıra balkonlara geldi. Balkonları kapatıp eve kattılar. İş yerleri de balkonsuz oldu. Dışarının tozundan kirinden kurtulduk diye kandırdık yine kendimizi. Konu komşuya, gökyüzüne, dünyaya açılan balkonlar da gitti elimizden. Yetmedi sıra pencerelere geldi. Tül perdeydi, güneşlikti, kalın perdeydi derken pencereler de örtüldü. Jalûzi, panjur stor derken pencereler kapandı. Onca para döktüğümüz perdelerimize bakıp “ne güzel oldu” diye avunduk. Güneş görmeyen, gün ışığı gibi yanan lambalarla aydınlatılan iş yerlerine, evlere kavuştuk. Her şey yavaş yavaş oldu. Modernleşiyoruz diye tüm bunları sineye çektik.
– Peki ya şimdi?
– Görmüyor musunuz? Herkes içine kapandı. Bahçesi balkonu olmayan pencereleri örtülü o çok modern evlerde dışarıyla tek bağlantısı televizyon olan insanlara dönüştük. Gerçi biraz daha okumuş olanların internet ve cep telefonları da var ama yalnızlık aynı yalnızlık. İnsanları içine kapatıp yalnızlaştırdılar. Şimdi sadece bakmaları istenen yöne, televizyona bakıp orada izledikleri dünya ile yetinmelerini orada yaşayıp tüketmelerini, sadece tüketmelerini bekliyorlar. Dedim ya modernlikmiş, sevsinler…
Odadaki hastalardan biri televizyonun sesini önce kıstı, sonra da kapattı. Diğer hastamız dayanamayıp “Durum bu kadar mı kötü?” diye sordu. Bizimki gülümsedi duvarda asılı olan manzara resmini gösterdi.
– Kimileri durumun farkında. Duvarlarına resimler asıp ara sıra da olsa başka yöne bakmayı, resimlerin içine dalıp hayaller kurmayı veya kitap okuyarak kendini avutmayı başarabiliyor. Ama ben çocuklar için, torunlarım için kaygılıyım. Hangi çocuk gökyüzündeki bulutlarla veya oyun oynadığı halının üstündeki desenlerle hayaller kurmamış, oyunlar oynamamıştır? Öyle bir kapandık ki hayata, şimdi ne o halılar var, ne de çocuklarımızın görebileceği gökyüzü. Varsa yoksa televizyon. Her şey hazır, hayaller bile. Hayal kurmayı bile çok görüyoruz, çocuklara.
Eliyle pencereyi gösterip “Bu yüzden istiyorum, penceremi. Hastane odasında bile olsa pencere örtülmesin, perdeler açık kalsın istiyorum. Gökyüzümü kaptırmayacağım bu yamyamlara” dedi.
Bu sözlerden sonra başucundan kitabını ve gözlüğünü aldı.
Odada az önceki gerginlikten eser kalmamıştı. İzin isteyip yanlarından ayrıldım. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde o odanın tüm perdelerinin açık olduğu dikkatimizden kaçmadı.
Üstelik hastamızın taburcu olmasına ve aradan geçen onca zamana karşın hiçbirimizin eli gitmedi o perdeleri kapatmaya.
***
Dr. Mehmet Uhri