Evde Kal TÜRKİYEM: Bölüm 8 – Kendine Şefkat Meditasyonu & “Su Tuz Sirke” Ritüeli…

PERDE AÇIK KALSIN

103977981_1591818404325722_6591129712265070340_o[1]
Yaşlı hanım hastamız “İstemiyorum. Perdelerin kapanmasını istemiyorum. Pencere bahçeye bakıyor, üstelik 4. kattayız. Kimsenin içeriyi göreceği yok. Lütfen perdeleri kapatmayın” diye söyleniyordu.
O gece yattığı koğuştaki diğer hastalar perdeleri kapattırmadığı için servis hemşiremizden yardım istemiş, hastamızı ikna edemeyen hemşiremiz de sorunu bana iletmişti. Odadaki diğer iki hasta pencere kenarında yatmakta olan hastamızın perdelerin kapanmaması yönündeki ısrarını anlamamış biraz da öfkelenmişti.
Odaya neden girdiğimi anlayan hastamız ağzımı açmadan “perdelerin kapanmasını istemiyorum, lütfen ısrar etmeyin” diyerek karşılamıştı beni.
İkna olacak gibi görünmüyordu.
Yatağının kenarına oturup sakinleştirmeye çalıştım. Odadaki diğer hastaların isteğini de ileri sürerek hiç olmazsa tül perdeyi çekmeye razı ettim. Pek içine sinmemişti ama oyunun kuralına göre oynanması gerektiğinin de farkındaydı.
Odada gerginlik sürüyordu. Yanlarında kalıp konuşturup sakinleştirmeyi düşündüm.
Hastamızın ziyarete gelen çocukları ve torunları olduğunu hatırlayıp, onları sordum. Özellikle torunlarından söz etmeye başlayınca yumuşadığını, yüzünün güldüğünü fark ettim. Oğlu ve kızının çok çalıştığından, kendi çocukları ile ilgilenmeye zaman kalmadığından yakındı.
– Evde herkes çalışıyor. Büyük torunum okuldan eve geldiğinde karşılayan kimse olmuyor. O kocaman evde tek başına ne bulursa onunla karnını doyurup televizyonun karşısına oturuyor. Garibimin önüne sıcak yemek koyup sırtını sıvazlayacak, saçını okşayacak biri bile yok yanında.
“Ama modern hayat hep böyle. Hayat hızlı ve herkes meşgul, ne yapacaksınız? Bütün büyük kentlerde bu sorunlar yaşanıyor sanırım” diye üsteledim. Omuzlarını silkti. Doğrulup yastığını düzeltti. Sonra yine o öfkeli gözlerle baktı.
– Modern hayatmış, sevsinler. İnsanı yalnız bırakan, başkalarından uzaklaştırıp içine kapanmasına yol açan modernliği ne yapayım? Herkes yalnız, çocuklar bile yalnız görmüyor musunuz? Kimse kimsenin derdini bilmiyor, bilse bile kulağının üstüne yatıp görmezden geliyor. Anlatmaya çalışsan yaşama telaşından kimsenin durup dinlediği de yok.
– Nasıl bir yalnızlık bu sözünü ettiğiniz?
Her ne kadar konu ilgimi çekse de gerçekte, hastamızı biraz daha konuşturup sakinleştirmeyi ve böylece odadaki gergin havanın bir ölçüde giderilmesini amaçlamıştım.
– Doktor bey oğlum, yıllar içinde azar azar öyle şeyleri yitirdi ki insanlar, evlerine kapandıkları yetmedi, şimdilerde kendilerine de kapanmalarını bekliyorlar.
Sonra çocukluğunu, insanların bahçeli konu komşunun birbirini görebildiği evlerde yaşadığı yılları anlattı. Konu odadaki diğer hastaların da ilgisini çekmiş, az önceki hırlaşmayı unutup hastamıza kulak kabartmışlar dı.
– Önce bahçeler otopark oldu. Apartman hayatı, modern yaşam dedik bahçenin çamurundan kurtulduk diye kandırdık kendimizi. Herkes evlerine çekildi. Kimse kimseyi görmez, duymaz oldu.
– Peki sonra?
– Sonra sıra balkonlara geldi. Balkonları kapatıp eve kattılar. İş yerleri de balkonsuz oldu. Dışarının tozundan kirinden kurtulduk diye kandırdık yine kendimizi. Konu komşuya, gökyüzüne, dünyaya açılan balkonlar da gitti elimizden. Yetmedi sıra pencerelere geldi. Tül perdeydi, güneşlikti, kalın perdeydi derken pencereler de örtüldü. Jalûzi, panjur stor derken pencereler kapandı. Onca para döktüğümüz perdelerimize bakıp “ne güzel oldu” diye avunduk. Güneş görmeyen, gün ışığı gibi yanan lambalarla aydınlatılan iş yerlerine, evlere kavuştuk. Her şey yavaş yavaş oldu. Modernleşiyoruz diye tüm bunları sineye çektik.
– Peki ya şimdi?
– Görmüyor musunuz? Herkes içine kapandı. Bahçesi balkonu olmayan pencereleri örtülü o çok modern evlerde dışarıyla tek bağlantısı televizyon olan insanlara dönüştük. Gerçi biraz daha okumuş olanların internet ve cep telefonları da var ama yalnızlık aynı yalnızlık. İnsanları içine kapatıp yalnızlaştırdılar. Şimdi sadece bakmaları istenen yöne, televizyona bakıp orada izledikleri dünya ile yetinmelerini orada yaşayıp tüketmelerini, sadece tüketmelerini bekliyorlar. Dedim ya modernlikmiş, sevsinler…
Odadaki hastalardan biri televizyonun sesini önce kıstı, sonra da kapattı. Diğer hastamız dayanamayıp “Durum bu kadar mı kötü?” diye sordu. Bizimki gülümsedi duvarda asılı olan manzara resmini gösterdi.
– Kimileri durumun farkında. Duvarlarına resimler asıp ara sıra da olsa başka yöne bakmayı, resimlerin içine dalıp hayaller kurmayı veya kitap okuyarak kendini avutmayı başarabiliyor. Ama ben çocuklar için, torunlarım için kaygılıyım. Hangi çocuk gökyüzündeki bulutlarla veya oyun oynadığı halının üstündeki desenlerle hayaller kurmamış, oyunlar oynamamıştır? Öyle bir kapandık ki hayata, şimdi ne o halılar var, ne de çocuklarımızın görebileceği gökyüzü. Varsa yoksa televizyon. Her şey hazır, hayaller bile. Hayal kurmayı bile çok görüyoruz, çocuklara.
Eliyle pencereyi gösterip “Bu yüzden istiyorum, penceremi. Hastane odasında bile olsa pencere örtülmesin, perdeler açık kalsın istiyorum. Gökyüzümü kaptırmayacağım bu yamyamlara” dedi.
Bu sözlerden sonra başucundan kitabını ve gözlüğünü aldı.
Odada az önceki gerginlikten eser kalmamıştı. İzin isteyip yanlarından ayrıldım. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde o odanın tüm perdelerinin açık olduğu dikkatimizden kaçmadı.
Üstelik hastamızın taburcu olmasına ve aradan geçen onca zamana karşın hiçbirimizin eli gitmedi o perdeleri kapatmaya.
***
Dr. Mehmet Uhri

Uğur böceği, avrupa halkları arasında “Tanrı’nın Mucizesi” olarak bilinir.

filiz kılıçarslan yaşam öğretileri sayfasından alıntıdır…

 

Uğur böceği, avrupa halkları arasında “Tanrı’nın Mucizesi” olarak bilinir.
Bu takma ad, 10. yüzyıla kadar uzanan, bir efsaneden alınmıştır.
Masum olduğunu iddia eden adamın biri, Paris’te işlenen bir cinayet nedeniyle ölüme mahkum edilir.
Kamu idaresi hükmü gereğince, cellat tarafından adamın kafası kesilecektir.
İnfazdan hemen önce bir uğurböceği gelip adamın boynuna konar.
Cellat onu ordan uzaklaştırmaya çalışır ama böcek birkaç kez aynı yere geri döner.
Bunun üzerine, Kral II. Robert (972-1031) bunu ilahi bir müdahale olarak kabul edip, adamı affeder.
Birkaç gün sonra, gerçek katil bulununca da bu hikaye hızla yayılır ve o günden beri uğurböceği “ezilmemesi gereken” şanslı bir cazibe olarak kabul edilir.

“Tahsilin ne?”

 

 

Moris Levi facebook sayfasından alıntıdır…

İngiltere’de birinci dünya savaşından önce ülkenin gençleri gönüllü orduya katılmaya başladılar. Adayları çeşitli yerlerde kurulan çadırlarda önce göstermelik bir sağlık muayenesinden geçiriyorlardı sonra da bir kaç sorunun sorulduğu bir görüşme ile birliklerine kaydediyorlardı.
Yine böyle bir kayıt sırasında, bir aday, doktorun sırtını yasak savar gibi dinlemesinden sonra çavuşun ve yazıcının önünde durdu.Önce ismini sordular sonra ikinci soru geldi; “Tahsilin ne?”
Aday gururla yanıt verdi; “Ben Londra’da King’s College da Liberal Arts doktorası yaptım”
Çavuş boş gözlerle adaya baktı. Adayın dediği hakkında en ufak bir fikri yoktu ama aptal gibi görünmek de istemiyordu. Yalnızca, “Ufuklarında Güneş Batmayan imparatorluğun” bekası için “Liberal” kelimesinin “komünist” gibi tehlikeli bir kelime olduğunu hatırlıyordu.
Ağzındaki sigaranın ucunu ısırarak ve küçümser gibi bakarak tekrar sordu; “Yani ? ”
Aday devam etti “Öncesinde Oxford üniversitesinde Linguistik dalında da master yapmıştım”
Sigaranın dumanından mı bilinmez çavuş gözlerini kıstı, derin bir nefes aldı ve; “Nedir o yaptığın, anlamadım ?” diye sordu .
“Dilbilim” dedi aday ve ilave etti “Karşılaştırmalı gramer konusunda 3 kitap yazdım, hatta birini Latince yazdım”
Çavuş irkildi sanki ipucunu yakalamıştı ; “Ne dedin, ne dedin? Yazdım mı dedin ?” diye sordu. Diyalogu başından beri ağzı açık şaşkın şaşkın dinlemekte olan yazıcıya döndü, önce “Yazıcı” diye bağırdı sonra kendi kendine; “bir araba lüzumsuz laf söylüyor züppe,” diye söylendi ve yüksek sesle;
“Oraya yaz oğlum; Aday okuma yazma bilir…Birlik çamaşırhanesi ! Sıradaki gelsin!”
—————-
Çavuşun saptamasına “dar” demeyin son derece doğru, aday okuma yazma biliyor … (çamaşır yıkamayı öğrenebilir)
Geniş bir bakış açısı insana nasıl kazandırılabilir? Anne ve babamızdan aldığımız kalıtsal özelliklerimiz mi, yoksa eğitim ve çevre mi bizi biz yapar?
Bu sorulara şöyle cevap verelim. Anne ve babalarımız doğduğumuz anda kalıtsal özellikleri ile piyanomuzu (Vücudumuzu, zihnimizi, karakterimizi ve yeteneklerimizi) bize verirler. Eğitim ve çevrenin de yönlendirmesi ile piyanoda ne çalacağımıza karar verecek, piyano çalmayı öğrenecek olan biziz. Öğrenmek için de beynimizi çalıştıracağız. Piyano istediği kadar iyi olsun ya da biz daha annemizin karnında bile Mahler dinleyelim kafa çalıştırmadan “tavşan kaç” bile çalamayız.
Tarih boyunca pek çok ülkede defalarca bebekken hayvanlar tarafından kaçırılmış ve ormanda senelerce kalmış vahşi çocuklar bulundu. Yaşamlarının ilk 7-8 yılını hayvan davranışlarını taklit ederek büyümüş bu çocuklara daha sonra kurtarıldıktan ve çevreleri değiştikten sonra insanlar içerisinde konuşmayı öğretemediler. Konuşmayı öğrenemedikleri gibi hemen hiç bir şey öğrenemiyorlardı. Çünkü diyalog kurma, çok boyutlu karmaşık düşünme, anlam biriktirme, bağdaştırma, kıyaslama yetilerini geliştirememişlerdi. Hayvanlar gibi içgüdülerine ve görerek öğrenmiş bulundukları davranış kalıplarına göre yaşamayı sürdürmek istiyorlardı. Çünkü insan gibi düşünemiyorlardı. Buddha demiş ki; “All that we are is the result of what we have thought” ( Biz sadece kendi düşüncelerimizin sonucuyuz) .
Bir şeylerin tutsağı / önyargılısı / kölesi olmaya alışmış bir insan bırakın vizyon sahibi olmayı asla kendi kendinin sahibi olamıyor.
Çocuklarımıza en başta düşünmeyi, beyinlerinin kapasitesini kullanmayı öğretmek zorundayız.
Adam doktora soru sorar;
– Bir insanın zihinsel saplantıları olduğuna nasıl karar veriyorsunuz ?
– Su dolu bir küveti boşaltmak için bir kaşığı, bir fincanı ve bir kovası olduğunu söylüyor ve ; “Nasıl boşaltmayı tercih ediyorsun?” diye soruyoruz .
Adam:
– Anladım. Kovayı tercih etmeli çünkü büyük.
– Hayır, der doktor, Kafasını özgür çalıştırabilen bir insan kendisine verilen referanslara takılmadan küvetin tıpasını çekmesi gerektiğini düşünür.
Peki çocuklarımıza düşünmeyi nasıl öğreteceğiz?
Çocuklara “çözümü düşün sen bul” diye sormadığımız ve önlerine kova, kaşık ve fincanı dayayıp birini seç dediğimiz (ve bunun adına da “eğitim” dediğimiz) sürece öğretemiyeceğiz. Çünkü aslında istediğimiz onların “vizyoner” değil “bizim gibi” olmaları.
Babam bende, kardeşimde, yeğenlerinde ve torunlarında bunu öykülerle yapmayı denemişti. Bugün geriye dönüp baktığımda öykülerin önemli özelliklerini fark ediyorum ve babamı minnetle anıyorum.
Çoğunlukla uydurduğu öyküler genellikle günlük yaşamla ilgili idi. Öykülerde yarattığı tiplemeler öyle olağanüstü filan değillerdi, hep günlük yaşamda karşılaştığımız tiplerdi. (Bir satıcı, bir garson, bir öğretmen, bir büyükanne vsr vsr hatta bir kısmı da tanıdığımız insanlar, çizgi roman kahramanları olurdu) Heyecan verici basit, teatral, detaylı tasvirler (renkli şapkalar, abartılı duruşlar, eğlenceli ifadeler) anlatarak kahramanlarını tanıtır, ilgimizi çeker, hayal kurmamızı tetiklerdi. Daha sonra öyküdeki insanları komik bir sorunun, bir çatışmanın, bir sıkıntının içine düşürürdü. İşte o an bir yerlerden öyküyü dinleyen çocuk (örneğin ben) birden öykünün içine girerdik ve soğukkanlı, zeki, doğru bir çözümü yaratırdık. Yani tıpayı çekmeyi dinleyici akıl etmiş olurdu. Çözüm hep kimsenin düşünemediği, kesinlikle adil ve zekice idi. Sonra da gururlu kahraman geldiği gibi çabuk öyküden çıkar boş çekişmeler ve çatışmalarla asla yıpranmazdı.
Çocuklarımızı, kalıpların dışında bir dünya olduğu gerçeğinin, özgürlüğün değerinin, çözüm üretmenin, adil ve faydalı olmanın, kendine güvenmenin, korkmadan sorunların üstüne gitmenin, insanları oldukları gibi kabul etmenin, bilginin ve bilgiyi kullanmanın, düşünmenin, hayal kurmanın öğretildiği öykülerle büyütmemizi öneriyorum. Bilmediklerinden ve ilk kez duyduklarından ne korksunlar ne de anlamadıklarını / bilmediklerini açıkça söylemekten çekinmesinler. Vizyon sahibi olan insanların değerlerini aşağılık duygusuna kapılmadan teslim etsinler. Ve en önemlisi öykülerle düşünmenin ve kavramanın olağanüstü büyüsünü öğrensinler.
————-
(Şelah Leha)

Beni bana geri vermek istiyorumdur…”

Khaled-Hosseini[1]

 

“Belki de tükenmişimdir. Bir şeyler için uğraşacak çabayı kendimde bulamıyorumdur. Benim de emek vermeden güzel giden şeylere ihtiyacım vardır. Hep ben yorulmak istemiyorumdur. Yeniden inanmaya ihtiyacım vardır. Beni bana geri vermek istiyorumdur…”

Khaled Hosseini/ Uçurtma Avcıları

“Tahsilin ne?”

images[7]

Moris Levi facebook sayfasından alıntıdır…

 

İngiltere’de birinci dünya savaşından önce ülkenin gençleri gönüllü orduya katılmaya başladılar. Adayları çeşitli yerlerde kurulan çadırlarda önce göstermelik bir sağlık muayenesinden geçiriyorlardı sonra da bir kaç sorunun sorulduğu bir görüşme ile birliklerine kaydediyorlardı.
Yine böyle bir kayıt sırasında, bir aday, doktorun sırtını yasak savar gibi dinlemesinden sonra çavuşun ve yazıcının önünde durdu.Önce ismini sordular sonra ikinci soru geldi; “Tahsilin ne?”
Aday gururla yanıt verdi; “Ben Londra’da King’s College da Liberal Arts doktorası yaptım”
Çavuş boş gözlerle adaya baktı. Adayın dediği hakkında en ufak bir fikri yoktu ama aptal gibi görünmek de istemiyordu. Yalnızca, “Ufuklarında Güneş Batmayan imparatorluğun” bekası için “Liberal” kelimesinin “komünist” gibi tehlikeli bir kelime olduğunu hatırlıyordu.
Ağzındaki sigaranın ucunu ısırarak ve küçümser gibi bakarak tekrar sordu; “Yani ? ”
Aday devam etti “Öncesinde Oxford üniversitesinde Linguistik dalında da master yapmıştım”
Sigaranın dumanından mı bilinmez çavuş gözlerini kıstı, derin bir nefes aldı ve; “Nedir o yaptığın, anlamadım ?” diye sordu .
“Dilbilim” dedi aday ve ilave etti “Karşılaştırmalı gramer konusunda 3 kitap yazdım, hatta birini Latince yazdım”
Çavuş irkildi sanki ipucunu yakalamıştı ; “Ne dedin, ne dedin? Yazdım mı dedin ?” diye sordu. Diyalogu başından beri ağzı açık şaşkın şaşkın dinlemekte olan yazıcıya döndü, önce “Yazıcı” diye bağırdı sonra kendi kendine; “bir araba lüzumsuz laf söylüyor züppe,” diye söylendi ve yüksek sesle;
“Oraya yaz oğlum; Aday okuma yazma bilir…Birlik çamaşırhanesi ! Sıradaki gelsin!”
—————-
Çavuşun saptamasına “dar” demeyin son derece doğru, aday okuma yazma biliyor … (çamaşır yıkamayı öğrenebilir)
Geniş bir bakış açısı insana nasıl kazandırılabilir? Anne ve babamızdan aldığımız kalıtsal özelliklerimiz mi, yoksa eğitim ve çevre mi bizi biz yapar?
Bu sorulara şöyle cevap verelim. Anne ve babalarımız doğduğumuz anda kalıtsal özellikleri ile piyanomuzu (Vücudumuzu, zihnimizi, karakterimizi ve yeteneklerimizi) bize verirler. Eğitim ve çevrenin de yönlendirmesi ile piyanoda ne çalacağımıza karar verecek, piyano çalmayı öğrenecek olan biziz. Öğrenmek için de beynimizi çalıştıracağız. Piyano istediği kadar iyi olsun ya da biz daha annemizin karnında bile Mahler dinleyelim kafa çalıştırmadan “tavşan kaç” bile çalamayız.
Tarih boyunca pek çok ülkede defalarca bebekken hayvanlar tarafından kaçırılmış ve ormanda senelerce kalmış vahşi çocuklar bulundu. Yaşamlarının ilk 7-8 yılını hayvan davranışlarını taklit ederek büyümüş bu çocuklara daha sonra kurtarıldıktan ve çevreleri değiştikten sonra insanlar içerisinde konuşmayı öğretemediler. Konuşmayı öğrenemedikleri gibi hemen hiç bir şey öğrenemiyorlardı. Çünkü diyalog kurma, çok boyutlu karmaşık düşünme, anlam biriktirme, bağdaştırma, kıyaslama yetilerini geliştirememişlerdi. Hayvanlar gibi içgüdülerine ve görerek öğrenmiş bulundukları davranış kalıplarına göre yaşamayı sürdürmek istiyorlardı. Çünkü insan gibi düşünemiyorlardı. Buddha demiş ki; “All that we are is the result of what we have thought” ( Biz sadece kendi düşüncelerimizin sonucuyuz) .
Bir şeylerin tutsağı / önyargılısı / kölesi olmaya alışmış bir insan bırakın vizyon sahibi olmayı asla kendi kendinin sahibi olamıyor.
Çocuklarımıza en başta düşünmeyi, beyinlerinin kapasitesini kullanmayı öğretmek zorundayız.
Adam doktora soru sorar;
– Bir insanın zihinsel saplantıları olduğuna nasıl karar veriyorsunuz ?
– Su dolu bir küveti boşaltmak için bir kaşığı, bir fincanı ve bir kovası olduğunu söylüyor ve ; “Nasıl boşaltmayı tercih ediyorsun?” diye soruyoruz .
Adam:
– Anladım. Kovayı tercih etmeli çünkü büyük.
– Hayır, der doktor, Kafasını özgür çalıştırabilen bir insan kendisine verilen referanslara takılmadan küvetin tıpasını çekmesi gerektiğini düşünür.
Peki çocuklarımıza düşünmeyi nasıl öğreteceğiz?
Çocuklara “çözümü düşün sen bul” diye sormadığımız ve önlerine kova, kaşık ve fincanı dayayıp birini seç dediğimiz (ve bunun adına da “eğitim” dediğimiz) sürece öğretemiyeceğiz. Çünkü aslında istediğimiz onların “vizyoner” değil “bizim gibi” olmaları.
Babam bende, kardeşimde, yeğenlerinde ve torunlarında bunu öykülerle yapmayı denemişti. Bugün geriye dönüp baktığımda öykülerin önemli özelliklerini fark ediyorum ve babamı minnetle anıyorum.
Çoğunlukla uydurduğu öyküler genellikle günlük yaşamla ilgili idi. Öykülerde yarattığı tiplemeler öyle olağanüstü filan değillerdi, hep günlük yaşamda karşılaştığımız tiplerdi. (Bir satıcı, bir garson, bir öğretmen, bir büyükanne vsr vsr hatta bir kısmı da tanıdığımız insanlar, çizgi roman kahramanları olurdu) Heyecan verici basit, teatral, detaylı tasvirler (renkli şapkalar, abartılı duruşlar, eğlenceli ifadeler) anlatarak kahramanlarını tanıtır, ilgimizi çeker, hayal kurmamızı tetiklerdi. Daha sonra öyküdeki insanları komik bir sorunun, bir çatışmanın, bir sıkıntının içine düşürürdü. İşte o an bir yerlerden öyküyü dinleyen çocuk (örneğin ben) birden öykünün içine girerdik ve soğukkanlı, zeki, doğru bir çözümü yaratırdık. Yani tıpayı çekmeyi dinleyici akıl etmiş olurdu. Çözüm hep kimsenin düşünemediği, kesinlikle adil ve zekice idi. Sonra da gururlu kahraman geldiği gibi çabuk öyküden çıkar boş çekişmeler ve çatışmalarla asla yıpranmazdı.
Çocuklarımızı, kalıpların dışında bir dünya olduğu gerçeğinin, özgürlüğün değerinin, çözüm üretmenin, adil ve faydalı olmanın, kendine güvenmenin, korkmadan sorunların üstüne gitmenin, insanları oldukları gibi kabul etmenin, bilginin ve bilgiyi kullanmanın, düşünmenin, hayal kurmanın öğretildiği öykülerle büyütmemizi öneriyorum. Bilmediklerinden ve ilk kez duyduklarından ne korksunlar ne de anlamadıklarını / bilmediklerini açıkça söylemekten çekinmesinler. Vizyon sahibi olan insanların değerlerini aşağılık duygusuna kapılmadan teslim etsinler. Ve en önemlisi öykülerle düşünmenin ve kavramanın olağanüstü büyüsünü öğrensinler.
————-
(Şelah Leha)

İnsan, kendi filminin kahramanı olabilir mi?

manifold-ioe-01-the-fountainhead-lobi-karti[1]

Son zamanlarda seyrettiğim en başarılı filmlerden biri. Çok etkileyici. İnsanı daha çok gençliğinde hissettiği idealizm fikirlerine geri götürüyor ve ne kadar da törpülenmişim sorusunu gündeme getiriyor.

Gerçek hayatta böyle insanlar var mı? Şüphesiz tek tük var. Onlar hepimizin ilham kaynağı… İyi ki varlar.

Özellikle filmin kapanış sahnesinde mimar Howark’ın mahkemede yaptığı bir konuşma var ki defalarca seyredilesi…
İşin heyecanı kaçmasın diye davanın sonucunu buraya yazmıyorum

Ya o aşk hikayesi, asıl aşkın ruhların birlikteliği olduğunu tekrar hatırlatıyor. Zaman sadece geçer, gerçek ruh birlikteliği her koşulda devam eder…

Kitap yaklaşık 987 sayfa olduğundan gözüm korkmuştu ve filmini seyretmeyi tercih etmiştim şu andaysa kitabı sipariş ettim ve kitabın satırlarında kaybolmayı bekliyorum…

Aşağıda filmle ilgili harika bir yorum buldum onu da paylaşmak istedim.

İyi seyirler, iyi okumalar…

Anette İnselberg

 

 

Ayn Rand’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, o yıllarda mimarlık dünyasının en temel konusu olan, modernizm ile karşılaşmayla başlar. Nerdeyse bütün film boyunca da arka planda, modern mimarlığın izlerini yansıtan binalar ve kent imgesi izlenir. Hem özel hayatına hem de mesleğine ilişkin belirgin ilkeleri olan bir mimar, popüler kültürün taleplerine veya medyanın egemenliğindeki piyasa koşullarına rağmen prensiplerinden ödün vermeyen bir karakteri canlandırır. Öyle ki, ilkelerinden vazgeçmektense ‘meslek piyasasının’ dışına itilmeyi göze alan mimar, mesleğini bırakır; hayatta kalmak için bir taş ocağında işçi olarak çalışmaya başlar. Romantizmle de beslenen konu mimarın, ilkelerinden taviz vermeksizin, düşmeden-şaşmadan yoluna devam etmesiyle derinleşir, çatallanır. Bir zaman böyle devam ettikten sonra, mimarın karşısına kendi görüşlerine saygı duyan müşteriler çıkar, ufak da olsa bazı projelerle tekrar meslek piyasasına döner. Ancak en son projesi dikkat çeker ve medya ile mimar arasındaki ilkesel tartışmalar şiddetlenerek yürür gider. Medya besleneceği bir kaynak bulmanın sevinciyle coşarken, kamuoyunun beklentilerine uymadığını savunduğu ‘lüks apartman’ binasını yerden yere vurur. Bu arada mimarın baskıların kendisini ezemeyeceğine olan inancı dikkat çeker. “Yönetilemeyen ve kontrol edilemeyen birisinin yok edilmesinin toplum için faydalı olduğuna” dair örtük vurgu eşliğinde tekrar meslek dışına itilen mimar, bir zaman sonra ufak işlerle yeniden sesini duyurur. Geri döndüğünde yok olmamasının nedenini ise “kendi gözüyle görüp, kendi aklıyla düşünen birkaç insanın var olmasına” bağlar. Bu sırada piyasada önemli bir sosyal konut projesinin yapılması fikri vardır —ki 1940’lı yıllar, sosyal konut üretiminde önemli bir döneme karşılık gelmektedir— ama onu yapabilecek donanımda bir mimar ancak başroldeki mimardır. İşi getiren kişiden istediği tek şey —telif hakkından da vazgeçmek pahasına— inandığı işi sadece onun ilkeleriyle yapacağına söz vermesidir; gizli bir anlaşma yapılır. Ancak inşaat sürecinde söz sahibi olanların bina üzerinde değişiklik yapmasıyla filmin konusu, başka bir yoruma doğru kayar. Mimarla birlikte, filmin başından beri aralarında örtük bir sevgi bağı olan gazeteci kadın, birlikte bir plan hazırlarlar. Bu plana göre inşaatı henüz tamamlanmamış olan binalar gizlice bombalanır ve konu yargıya taşınır.

Kaynak: imre  özbek eren

manifold press

Ne içindeyim zamanın,

ahmet-hamdi-tanpinarkimdir-nereli_56188[1]

 

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmaz akışında,
Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
Içim muradıma ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.
Ahmet Hamdi Tanpınar

Pamuk Şekeri ve Kahve…

104814192_10158376934585688_1510484176565393519_o[1]

10 Maddede Maneki Neko: Çağıran Kedi

maneki-neko-3[1]

 

1)Çağıran Kedi
Maneki Neko Japon kültüründe Bolluk / Şans / Bereket Çağıran anlamlarına geliyor. Japoncası Maneki Neko, İngilizcesi ise Beckoning Cat‘tir.

2)Şans Tılsımı
Başta Japonya olmak üzere tüm dünyada uğurlu bir tılsım olduğuna inanılır.

3)Sembolik Özelliği
Japon kültüründe çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle Japonya’da ticaretle uğraşanların dükkanlarında, para ve bereket çağırdığına inandıkları için ve hemen hemen her dükkanda yazar kasanın yanında görmeniz mümkündür.
4)Şanslı Renk Özellikleri
Genellikle altın, siyah, pembe, yeşil, kırmızı ve beyaz renklerdedirler.
Siyah Maneki Neko: Güven çağırmaktadır ve kötülükleri defeder.
Altın Maneki Neko: Zenginlik, Bolluk ve Parayı çağırmaktadır.
Pembe maneki Neko: Aşkı ve sevgiyi çağırır.
Yeşil Maneki Neko: Bilgelik ve sakinliği çağırmaktadır.
Beyaz Maneki Neko: Mutluluğu ve iyiliği çağırmaktadır.
Kırmızı Maneki Neko: Hastalıklara karşı sağlığı çağırmaktadır.
5)Pati Sallaması
Satın alınan objeler, bir mekanizmayla sürekli pati sallamaktadırlar. İsteğinize göre sağ ya da sol pati sallamasını seçebilirsiniz. Bunun da bir anlamı vardır.
Sağ patisini sallıyorsa para ve iyi talihi, sol patisini sallıyorsa müşteri ya da insanları davet ettiğine inanılmaktadır.

6)Maneki Neko’nun Hikayesi
Rivayete göre 17. yüzyılda yaşayan yoksul bir Japon rahibin Tama isimli bir kedisi varmış. Tapınağın da fakir olmasına rağmen keşişler yiyeceklerini kedileri ile paylaşırlarmış. Bir gün zengin bir adam (bazı kaynaklarda zengin bir Samuray olarak bahsedilmektedir) Tama’nın yaşadığı tapınağın yakınlarından geçerken yağmura yakalanmış ve ıslanmamak için bir ağacın altına sığınmış. O sırada ortaya çıkan Tama, zengin adama sol patisini kaldırıp bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş.
Zengin adam, Tama’nın kendisini çağrıldığını düşünüp kediye doğru gitmiş. İşte o sıra ağaca bir yıldırım düşmüş. Adam eğer Tama olmasa o ağacın altında kalıp yıldırım çarpmasından dolayı ölecekmiş. Bunu fark eden zengin adam tapınağa yüklü bir bağış yapmış. Yine rivayete göre, Tama hala Goutokouji’deki tapınakta gömülüymüş.
7)Eski Geleneği Yıkan Bir Kedi
Japonya’da da erkeklik organı uzun yıllar bereket simgesi olarak kullanılmış. Ama Batı ahlakının da etkisi ile Japonya’da bereket simgeleri yerini hızla Maneki Neko’ya bırakmaya başlamıştır.
8)Üzerindeki Sembollerin Snlamları
Maneki Neko’nun boynunda bağlı olan aslında bir çan sembolü. Eski dönemlerde varlıklı insanlar evcil kedilerine değişik renkli bir boyunluk ve üzerine de çan asarlardı böylece sahipleri kedilerin yakasındaki renkten ve çan sesinden nerede olduklarını kolaylıkla görebilir ve duyabilirlerdi.
Elinde tuttuğu ise, bir ryo madeni parasıdır. Ryō, Meiji öncesi Japonya Shakkanhō sisteminde altın bir para birimiydi.
9)Gotokuji Tapınağı
Maneki Neko’nun doğum yeri olarak kabul edilen Tokyo’nun Setagaya semtinde bulunan Gotokuji tapınağı her yıl binlerce turisti ağırlamaktadır.
Bahçesinde yüzlerce Maneki Neko objesi olan tapınağa yolu düşenler için bir bilgi, giriş ücretsiz olup sabah 6’dan akşam 6’ya kadar ziyaret edilebilmektedir.
10)Japon Kısa Kuyruk Cinsi
Kedi türlerinden Japon kısa kuyruk (Japanese Bobtail) cinsi kedinin Maneki Neko’nun soyundan geldiğine inanılmaktadır.

kaynak:10ayn sitesi

Tavsiye Kitap: Körlük

0001704045001-1[1]

İçinden geçtiğimiz pandemi süreciyle de örtüşen insan ruhunu tüm açıklığıyla gözler önüne süren mükemmel bir kitap. Mutlaka okuyun🥰😍🤗

Antalya’dan Renk Cümbüşü…

104905358_2970721733040789_8282979093352717799_n[1]

Zoom Temizliği…

82355773_262340344830790_8903497180288809051_n[1]

Biraz da beyin jimnastiği…

104431226_283619769669779_8594078344842034260_n[1]

21 Haziran Gündönümü Ritüeli

21 haziran gündönümü
Ve işte enerjilerin yüksek olduğu, gündüz ve gecenin yer değiştirmeye başladığı üstelik yeniayla ve güneş tutulmasıyla taçlanan harika bir ritüel zamanı…
Bu ritüeli 18-24 haziran tarihleri arasında yapabilirsiniz…

Ritüel Malzemeleri
Beyaz karton
Beyaz mum (altlık)
Bir tutam adaçayı
Sevdiğiniz bir takı
Yuvarlak kesilmiş (kendiniz de çizebilirsiniz) lale, lavanta, dört yapraklı yonca, gül ve kasımpatı fotoğrafları
Kibrit ya da çakmak
Kırmızı yazan bir kalem
Ritüelin Yapılışı
Malzemeleri fotoğraftaki gibi yerleştiriyorsunuz. Akşam dokuzdan sonra önce mumu yakarak ritüeli başlatıyorsunuz.
Adaçaylarını mumum ateşinden tütsü gibi yakarak şunları söylüyorsunuz’’ gece gibi üzerime çöken iç sıkıntıları, kararsızlıklar, pişmanlıklar, kötü anılar hepinizi temizliyorum, arındırıyorum ve şifalandırıyorum, şifalandırıyorum, şifalandırıyorum’’ ve adaçaylarını söndürüp ritüelin sonunda pencereden dışarı bırakıyorsunuz.
Mor lavanta kağıdının arkasına ‘’ bollukla ilgili’’
Kırmızı gülün arkasına ‘’aşkla ilgili’’
Sarı kasımpatının arkasına ‘’sağlıkla ilgili’’
Yeşil dört yapraklı yoncanın arkasına ‘’şansla ilgili’’
Pembe lalenin arkasına ‘’en çok istediğiniz dileğinizi’’ yazıyorsunuz ve hepsini sol avucunuzun içine takınızı da sağ avucunuzun içine alıp avuçlarınızı birleştiriyorsunuz ve şu sözleri söylüyorsunuz’’ güllerin, lavantaların, kasımpatıların, lalelerin, dört yapraklı yoncaların olduğu bir bahçede yürüyorum. Hepsinin kokusunu alıyorum. Hepsinin rüzgarla, güneşle, toprakla iç içe geçip nasıl mutlu olduklarını hissediyorum. İşte ben de böyle mutlu olmayı seçiyorum. Hayat yolunda tatlılıkla, kolaylıkla, müzikle, dansla, aşkla var olmayı seçiyorum. Her anımı ışıl ışıl yaşamayı seçiyorum. Tüm dileklerimin hayra dönerek kabul olmasını seçiyorum ve 21 haziran gündönümü enerjisini onurlandırıyorum’’ diyerek dileklerinizi yazdığınız kağıtları ilk fırsatta toprağa gömmek üzere cüzdanınınıza koyuyorsunuz ve takınızı da 7 gün boyunca hiç çıkarmadan takıyorsunuz.
Not 1:Mumu söndürün başka ritüelde kullanabilirsiniz.
Not 2: Takıyı ve kartonu da başka ritüellerde kullanabilirsiniz.

Tüm dilekleriniz hayra dönerek kabul olsun inşallah
Anette İnselberg

Sun Tzu Wu’nun Hayatı ve Savaş Sanatı Kitabı

Savaş, insanın yaratılışından beri varolan bir olgudur. Tarih boyunca yaşanan bütün maddi ve manevi gelişmeler, bilimsel ve ahlaki ilerlemeler, insanlar arasında süregelen savaşları yok etmeyi başaramamış; hatta gerek teknolojik gerekse fikrî bakımdan kuvvetlenmesine, yayılma alanı ve yıkım gücünü artırmasına sebep olmuştur. İnsanlık tarihini bir savaşlar tarihi olarak nitelendirmiş birçok düşünür, asker ve devlet adamı, savaşın ne olduğu, tarihi seyir içerisindeki yerini, toplumsal ve ekonomik döngü üzerindeki etkisini kaleme almışlardır.

Bu eserlerin başında, dünyanın en eski savaş stratejileri kitabı olarak bilinen, Sun Tzu’nun Savaş Sanatı (The Art of War) adlı eseri gelir. Çin klasiklerinden biri olan ve modern askeri stratejilerin hepsinin temelini oluşturduğu kabul edilen bu eserin, Çin’de M.Ö. 5. – 3. yüzyıllar arasında yaşanan “Savaşan Eyaletler” döneminde (Chou Hanedanı’nın parçalanma dönemi) yazıldığı bilinmektedir. Taocu felsefenin hâkim olduğu eserde savaş, devletler için hayati önem taşıyan bir konu, bir ölüm-kalım meselesi, hayata ya da yok oluşa giden yol olarak değerlendirilmekte ve bu sebepten onu derinlemesine incelemenin kaçınılmaz olduğu söylenmektedir.

Sun Tzu
Sun Tzu Wu (Sun Tzu, Sun Usta anlamına gelir ve Sunzi olarak da yazılır) Wu devletinde (Çin) yaşamış, general, filozof ve askeri stratejisttir. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmez. Kaynaklar Sun Tzu’nun yaşadığı zamanı genellikle M.Ö. 6. yüzyıl olarak kabul eder, kimi kaynaklar bu tarihi M.Ö. 545 – 470 aralığı olarak gösterir. Gerçek adının Sun Wu olduğu ve kuzeydeki güçlü Qi Beyliği’nde dünyaya geldiği bilinmektedir. Çin Ansiklopedisi’nde Sun Tzu’nun hayatı hakkındaki bilgiler şu şekildedir:
“Sun Wu, MÖ 551 yılında kral, prens ve derebeylerin birbiriyle savaştıkları İlkbahar ve Sonbahar döneminde dünyaya geldi. Qi Devleti’nde yaşayan Sun Wu, 19 yaşında Çin’in doğu kesimindeki Wu Devleti’ne geldi. Wu Devleti’nin başkenti Suzhou’nun varoşunda kendini tamamen askerlik kitabının yazılmasına adadı. Sun Wu, sonra Wu Devleti’nin veziri Wu Zixi tarafından Kral Wu’ya tavsiye edildi. Sun Wu, Kral Wu’ya hazırladığı askerlik ilmine dair 13 yazıyı sundu. Kral Wu, bunları okuduktan sonra övgü yağdırdı.”
Çin Askeri Müzesinde Sun Tzu tablosu
Kitabın yazıldığı dönem, Çin’in sürekli birbiriyle savaşan çok sayıda eyalete bölündüğü ve Çin tarihinde “Savaşan Eyaletler” dönemi olarak bilinmektedir. Savaşan Eyaletler’de çok sayıda kralın ortaya çıkmasıyla toplumsal düzenin korunmasına yönelik ağır ceza kanunlarına ağırlık verilmeye başlanır. İstihbarat, planlama, komuta ve idari usulleri kapsayan pratik öğretinin tutarlı bir stratejik teorisi olarak adlandırılan bu dönemde, Sun Tzu böyle bir doktrini ilk sunan kişi olur.
Antik Çin’in ilk dönemlerinde savaşlar, dört savaş arabası ve piyade askerlerle oldukça ucuza mal edilmekteydi. Ordu ise köylü/serflerin oluşturduğu, yeterince eğitim almamış askerlerden ve farklı soylu ailelere mensup yöneticilerden oluşuyordu. Savaşan Eyaletler dönem ile disiplinli, iyi eğitim almış askerler ve profesyonel subayların yönettiği büyük, daimi ordular kurulur. Personel ise hava tahmini, harita çizme, tünel/maden kazmayı planlayan mühendisler, karada ve suda hareketleri düzenleme, yangın çıkarma konusunda uzman kişilerden oluşur. Özetle bu ordular, bilimsel yönetim tekniklerini uygulayan profesyonel yöneticiler tarafından yönetilen büyük işletmelerin kurulmasına benzer. Bu örgüt yapısı, Sun Tzu’nun savaş sanatını ve liderlik teorisini geliştirmesine yardımcı olur.
Sun Tzu heykeli, Yurihama, Tottori, Japonya
Bunun yanında, Sun Tzu’nun teorisini etkileyen farklı felsefi yaklaşımlarının doğduğu bir dönemdir. Sun Tzu’nun yaşadığı ilkbahar-sonbahar dönemi, aynı zamanda “101 Düşünce Okulu Dönemi” olarak da bilinir. Bu dönemdeki felsefi gruplarından biri de Fetihçiler idi. Onlar “Madem dünyada bir kaos var, o zaman dünyanın kontrolünü ele geçirmeli ve yönetmeliyiz” anlayışına sahiptiler. Bu dönemde krallar, rekabet üstünlüğü kazanmak için askeri stratejilerde uzmanlaşmış farklı düşünce okullarının kurulmasını cesaretlendirmişlerdir.
Sun Tzu’nun etkilediği temel düşünce okulları Konfüçyanizm, Taoizm ve Yasallıktır. Konfüçyüsçü düşünce, yardımseverlik, doğruluk, uygunluk ve bilgelik kavramlarına odaklanır ki; Sun Tzu Savaş Sanatı’nda, liderliğin, stratejinin tanımlanması ve değerlendirilmesinde kullanmıştır. Taoist düşüncenin ise, ying-yang birbiriyle çelişen güçler ve savaşta beş elementin (ateş, toprak, ağaç/tahta, su ve metal) öneminin anlaşılması konusunda bir etkisi vardır. Temel unsurları kanun (fa), otorite (shi) ve taktik (shu) olan yasallık ise, Sun Tzu’nun stratejik liderlik ve taktiklerinin temel unsurlarını oluşturmaktadır.
Savaş Sanatı (M.Ö 5. yy)
M.Ö. 5. yüzyılda Çin’de yazılmış bir askeri strateji kitabı olan Savaş Sanatı, aslında Çin’de eski dönemlerden beri kullanılan savaş teknikleri üzerine Sun Tzu’nun yaptığı sohbetlerin bir araya getirildiği bir eserdir. Kitap 13 bölümden oluşur ve her bölüm savaşla ilgili bir konuyu ele alır. Devlet yönetimi ile Taoculuğu kaynaştıran ve genel olarak askeri strateji ve savaş taktiklerini temel alan bu yapıt, bir yandan askeri stratejinin başyapıtı olarak kabul edilirken; bir yandan da askeri konular dışında, iş ve hukuk dünyasında da etkili bir kaynak olarak kabul edilmiştir.
Sun Wu, doğduğu Qi eyaletini terk edip Wu Krallığı’na gider. Burada, zarif saray kadınlarını bile savaş konusunda eğitebilmesiyle kralın gözüne girer. Wu ordularını güçlendirip, batıdaki rakip Chu eyaletini tehdit eder hale getirir. Sima Qian, M.Ö. 1. yüzyılda kaleme aldığı Büyük Tarihçi’nin Kayıtları adlı eserinde, Sun Wu tarafından askeri bir metin yazıldığı ve bu metnin Wu kralı Helu tarafından okunup çalışıldığını anlatır.
Sun Tzu sarayda kadınları eğitirken
Sun Tzu’nun Savaş Sanatı incelendiğinde, her şeyden önce olanaklı olduğu ölçüde savaşmaktan kaçınmayı önerdiği görülür. Ona göre savaşmadan kazanmak en iyi strateji olup, liderliğin en hayran olunacak biçimi olarak kabul edilir. Sun Tzu’ya göre savaşmanın çeşitli biçimleri vardır:
“En usta komutan, düşmanın planlarını boşa çıkarır. Ondan daha az deneyimlisi, düşmanın destekçilerini yok eder. Daha sonra geleni, düşmanın askeri güçlerine saldırır. En kötü komutan ise surlarla çevrili kentleri kuşatmaya kalkar.”
Eğer savaş kararı alınacaksa, sürat, maliyet ve ganimetin paylaşılması, savaşın sonucunu belirleyen önemli unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Savaş Sanatı’nın girişinde yer aldığı gibi “Savaş, bir ülkenin varlığını devam ettirmesinde hayati önem taşır. Bu bir ölüm-kalım meselesi olup tam anlamıyla planlanması gerekmektedir.” Sun Tzu prensiplerinin en önemli unsurlarından olan bu görüş, sağduyu ve planlamaya vurgu yapmaktadır.

Sun Tzu
Komutanın temel özellikleri, Sun Tzu için büyük bir önem taşımaktadır. İyi bir lider yoksa, askerde disiplin ve yönlendirme eksikliği olur ve savaşma şevkini kaybeder. Sun Tzu’ya göre iyi bir komutan beş temel yeteneğe sahip olmalıdır: “Bilgelik, içtenlik, cesaret, adil olmak ve katılık.” Bilgelik, durumları değerlendirme, değişen koşulları gözlemleme ve onlara uyum sağlama yeteneğidir. İçtenlik, astların güvenini kazanma ile ilgidir. Sun Tzu’un adil olma anlayışı askere karşı derin bir ilgiyi içerir. Onların sorunlarını anlama ve onların refahı ile ilgilenmeye vurgu yapmaktadır. Cesaret, komutanın cesur, kararlı ve tereddüt etmeden fırsatlardan yararlanmasını gerektirir. Katılık ise disiplin uygulamasıyla ilgili olup birliklerin emre itaatsizlik yapmasına engel olmak için cezaların belirlenmesini içermektedir.
Sun Tzu iyi bir komutanın özelliklerini belirttiği gibi, bir komutanı felakete sürükleyecek beş olumsuz özelliği de şu şekilde sıralamıştır:
“Dikkatsizse öldürülür.
Korkaklık esarete neden olur.
Aceleci ise çabuk provoke edilir.
Gurura aşırı düşkünlük utanmaya götürür.
Adamlarına aşırı düşkünlük; endişe ve tereddüde götürür.”
Savaş Sanatı’nın Jean Joseph Marie Amiot’un 1772 baskısından orijinal sayfalar
Sun Tzu’ya göre “Kendisini ve düşmanını bilen, yüzlerce savaşa girse bile yenilme tehlikesi yoktur. Kendini bilen ama düşmanını bilmeyen yenebilir de yenilebilir de. Ancak ne kendisini ne de düşmanını bilmeyen her savaşta yenilmeye mahkûmdur.”
Sun Tzu, iklim kavramıyla mevsimleri, havayı, sıcaklığı, günleri ve geceleri kasteder. İklimsel koşullar, askeri koşulların kontrol edilemeyen unsurlarıdır. Ancak bilge bir komutan, savaş için en uygun zamanı belirleyerek kötü hava koşullarını, düşmanları için nasıl dezavantaja dönüştüreceğini bilir.
“Her savaş aldatmaca üzerine kuruludur. Bu nedenle, saldırabilecek güçteyken acizmiş gibi gözükmemeli; güçlerimizi harekete geçirirken, hareketsizmiş gibi durmalı; düşmanı yakınındayken uzakta, uzaktayken yakında olduğumuza inandırmalıyız. Düşmanı kızdırmak için yemler sun. Kargaşa içindeymiş gibi görün ve onu yok et. Eğer düşman her cephesini güvenlik altına almışsa, onun saldırısına hazır ol. Eğer senden çok daha büyük bir güce sahipse ondan kaç. Eğer rakibin çabuk sinirlenen mizaçtaysa, onu kızdırmaya çalış. Zayıf gibi görün ki kibri büyüsün. Eğer dinlenmeye çalışıyorsa, ona rahat verme. Eğer güçleri birlik içindeyse, onları böl. Ona hazır olmadığı yerden saldır, ummadığı yerden karşısına çık. Zafere götüren bu askeri yöntemler önceden açığa vurulmamalıdır.”

Askeri stratejist Sun Bin
Savaş Sanatı ilk olarak 1772’de Fransızca’ya Cizvit Jean Joseph Marie Amiot tarafından çevrilmiş, daha sonra İngiliz subay Everard Ferguson Calthrop tarafından 1905’te kısmi bir çeviri denemesi yapılmıştır. İlk açıklamalı İngilizce çeviri ise 1910 yılında Lionel Giles tarafından gerçekleştirilmiştir. Mao Zedong, General Võ Nguyên Giáp, General Douglas MacArthur ve Japon İmparatorluğu liderleri bu eserden ilham almışlardır.
Ünlü stratejist, şair ve kumandan Cao Cao, Savaş Sanatı hakkında bilinen ilk yorumu kaleme almıştır. Cao’nun yazdığı giriş yazısından metni elden geçirdiği ve bazı bölümleri çıkardığı anlaşılır; ancak yaptığı değişikliklerin boyutu belli değildir. Savaş Sanatı, Çin kraliyet tarihçelerinin bibliyografik kataloglarında sürekli yer almıştır; fakat bu kataloglarda eserin bölümleri ve boyutları hakkındaki bilgiler büyük farklılıklar gösterir.

Orhun Yazıtları
Çinli yazar, filozof Liang Qichao, metnin aslında M.Ö. 4. yüzyılda Sun Wu’nun soyundan geldiği düşünülen Sun Bin tarafından yazıldığını öne sürmüştür. Uzun yıllar Sun Wu’nun varlığı sorgulanmıştır. Bunun temel nedeni, o dönem tarihçisi Zuo Qiuming’in, İlkbahar ve Sonbahar Dönemi Tarihi Olayları adlı eserinde adının geçmemesidir. Sima Qian’ın Büyük Tarihçi’nin Kayıtları adlı eserinden önce Sun Wu ismine rastlanmamaktadır. Bu yüzden de Sun Wu’nun gezgin savaşçı anlamına gelen bir takma ad olduğu düşünülmüştür. Buna karşın Sun Bin, askeri konularda tanınan gerçek bir kişiliktir ve belki de sadece efsane olan Sun Tzu’nun ortaya çıkmasına ilham olmuştur.
Bunun yanında, Türk yazı dilinin en eski ürünlerinden olan ve sadece edebi bir metin ya da tarihi bir belge olarak değil; aynı zamanda ilk askeri stratejik metinlerimiz olarak değerlendirilen Orhun yazıtları ile Savaş Sanatı metninin örtüştüğü pek çok nokta bulunur. Bu örtüşme, Göktürkler ile Çin’in arasındaki kültürel ilişkiyi göstermesi bakımından önemlidir.
Kaynak: leblebi tozu