Arşivler

Isparta’da Gül Zamanı…


Kankiş Pınar ve annesiyle Isparta’ya gül zamanı gitmeye karar verdik. Bunun üzerine Isparta merkezde bir otel ayarladık, araba kiraladık ve ver elini güller dedik…
Cuma akşamı otele vardığımızda saat 21:00 sularıydı ve üçümüz de kurtlar gibi açtık. Otele nereye gidebileceğimizi sorduk ve bizi Kebapçı Kadir’e (1851) yönlendirdiler. Ortaya 750 gramlık yöresel kuzu tandır, pilav ve üzüm hoşafı söyledik. Ve tabakları sıyırmadan yollamadık. Üstüne de irmik helvası yiyince biraz hareket olsun deyip şehri gezmeye karar verdik. Şansımıza gül ürünleri satan mağazaların bazıları hala açıktı. Çocuklar gibi hepsine girip çıkmaya başladık. Ve kısa sürede ellerimiz gül suyu, gül reçeli, gül sabunu, gül lokumu, gül kolonyası vs. şeklinde doldu…
Ertesi sabah erkenden kalkıp gül tarlalarına (Güney Kent) aktık. Güneşin doğuşuyla başlayan gül toplama işine ucundan yardım ettik. Bol foto çektik. Köylülerle sohbet etik. Dediklerine göre Haziran boyu bu üç haftalık sürede bütün tarlalar her sabah (05:00-10:00 arası) hasat edilirmiş. Fakat hasat daha biterken en baştaki gonca güller güneşi görür görmez açmaya başlarmış.
Kimisi eline çorap geçirmiş, kimisi eldiven, kimisi çıplak elle gülleri tıkır tıkır koparıp önlerinde bellerine bağladıkları çuvala topluyorlar. Bize de yöntemini öğrettiler: Açmış gülün en üstünden sağa doğru kıvırıp tık diye koparıyorsun. Biz eldivensiz yaptığımız için bir süre sonra ellerimiz yapış yapış oldu ama zevkine değdi tabii ki. Güllerin ortasında, arkasında, kenarında, hasat ederken, etmezken bir sürü kompozisyon da foto çektikten sonra kafamıza göre yola devam ettik. Hoşumuza giden gül bahçesinin önünde inip hasada yardım ettik.
Arkasından gül fabrikasına gittik. Gülsuyu ve yağının hazırlanışını dinledikten sonra – bu sene yapılacak 100 şey listemde yer alan – fabrikada gül yapraklarıyla bezenmiş yere uzanarak gülleri havaya atıp poz verdik. Her tarafımız, kollarımız, ellerimiz gül koka koka bahçeye döndük ve bir de güllü kahve içmeye karar verdik. Kahve sıramızı beklerken içerdeki mağazadan gül sabunu, şampuanı, el kremi almaya devam ettik… Ve kahvelerimizi içerken rehber Nezih Bey ve turuyla karşılaşıp sohbet ettik.
Güney Kent merkeze uğrayıp yöre kadınlarının yaptığı gül toplayan bebek figürlerini aldık, yeniden dönüşümle araba lastiklerinden yaptıkları dekoratif masalara hayranlıkla baktık ve derviş sofrasında soluklandık. Geniş ve derli toplu bahçede çaylarımızı içerken gelen nefis tahinli çöreklerimizi yedik ve Yunus Emre türbesini ziyaret edip gezimizi tamamladık.
Haziranın sonuna kadar devam edecek bu gül hasadı ve gül bahçeleri ziyafetini mutlaka yakalayın derim.

Sağlıcakla,
Anette İnselberg  09.06.2017

 

Rio De Janeiro’nun Kumsalı…

 

Iguassu şelalerinden sonra akşam yemekli Rafa-İnn şova gitmek için hazırlanmaya başladık. Pınar yorgun olduğundan gelmedi ama ben aman bir şey kaçmasın içgüdüsüyle sürünerek otobüse binmeyi başardım.
Yemekte yanımda Demet, karşımda Bahire Hanım çok keyifli sohbetler yaptık. Hele Demet’le bir zamanlar aynı iş yerinde çalıştığımızı keşfedince sohbet hayli derinleşti ve kafalar inanılmaz uydu. Günün açlığıyla yavaş yavaş açık büfeye doğru yollandık. Ben hemen rehberimizin önerdiği “kupin” etine doğru yöneldim. Aman Allah’ım o ne lezzet, Demet’in oğlu Arda’da etçi olduğundan karşılıklı bir ziyafet yaptık diyebiliriz. İçecek olarak bu yöreye özgü “guarana”yı denedim ve bayıldım, İstanbul’a dönene kadar da elimden hiç bırakmadım. Dondurmayla da güzel bir kapanış yaptıktan sonra gösteriyi tabi ki Kıvanç farkıyla ön masadan izledik.
Bütün Latin Amerika ülkelerinin yerel kıyafetleriyle dansçılar sırayla sahneye çıkıp performanslarını sergilediler ve ben bu şova ve bu renkli kıyafetlere bayıldım. Çıkışta yerli bir çiftin sattığı nefis el emeği bilekliklerden alıp otobüse bindik (sonradan daha çok almadığıma çok pişman oldum).
Ve ertesi gün kısa bir Paraguay turu yapıp (bir sonraki yazının konusu) yağmur altındaki Iguassu’dan (valla kıl payı kurtulduk yoksa macuco safari olacaktı mococo safari) Rio De Janeiro’ya uçtuk. Ve gece otelimize yerleşip bir güzel uyuduk.
Not: Burasıyla ilgili kısa bir anımı anlatıp yazıma devam edeceğim: Vakti zamanında babam annemle evlenmek için yapmadığını bırakmamış, hatta evlenirsek seni Rio De Janeiro’ya gezmeye götüreceğim diye bir vaatte bile bulunmuş. Tabii ki annemle evlenince hiçbir yere götürmemiş ve bu bizim ailede bir efsane olarak kalmış. Ne zaman babamı kızdırmak istesem “hani annemi Rio De Janeiro’ya götürecektin” diye ortaya bir çapan atarım ve arkadan gümbürtü başlar. Lafı uzatmayayım annemin görmediği bu ailemizdeki ‘’efsane’’ şehri görmeyi çok uzun zamandır bekliyordum.
Sabah erkenden çok dakik olan turumuz saatinde başladı ve şehri tanımaya başladık. İlk önce tepelerden oluşan bu şehrin ‘’Sugar Loaf ‘’ tepesine iki teleferik aktarmasıyla ulaştık ve şehrin tepeden görünümünün tadını çıkardık. Stadyumu, katedrali (mimarisi çok etkileyici), kütüphaneyi gezdik ve sıra Corcovado tepesine çıkarak şehrin imzası olan 33 metre boyundaki Hz. İsa heykelini görmeye geldi.
Tepeye çıkınca Hz. İsa heykelinin önünde, arkasında, tek olarak, grup olarak bir dolu fotoğraf çektirdik. Arkasından da şehre başka bir açıdan bakmanın tadını çıkardık. Ve o manzarada yöreye özgü enpanada börek (dana etlisinden yedik, var ya enfesti) ve meyve kokteylimizi içip keyif yaptık.
Turumuz bitince otelimizin de bulunduğu Copacabana plajının önündeki pazar yerinde Pınar’la gezinmeye başladık. Plaj elbisesi, magnet aldık, mayolara baktık, karnaval öncesi haftada olduğumuz için yoldan geçen kostümlü insanları seyrettik ve akşam “samba şov” için hazırlanmak üzere otelimize döndük.
Akşam önce bir et lokantasına gittik ama etler nasıl geliyor anlatamam, arka arkaya, arka arkaya. Biz garsonların hızına yetişemiyoruz. Bir de etleri döner gibi getiriyorlar önünüzde dilim dilim kesiyorlar. Normalde masada bir yeşil bir de kırmızı kart olurmuş ve kırmızı kartı koyduğunda servis bitiyormuş. Ama bizim masada o kartlardan yoktu, biz de elimizle artık yeter yeter diye işaret ettik.
Sonra “samba şov”da en ön masada yerimizi aldık. Sahneye çok şeker bir zenci çıktı ve hepimize sambanın temel hareketlerini öğretti. Şov bitince o kostümlü ve güzel popolu Rio’lu kadınlarla sahneye çıkıp performansımızı sergiledik ve inanılmaz eğlendik.
Ertesi günü yörenin en ünlü mücevher mağazını gezmeye gittik, gözlerimiz bayram etti. Arkasından Sinan abi, Özden, Bahire hanım, Pınar, Kıvanç ve ben yemeğe gittik, inanılmaz eğlendik, güldük ve arkasından plaja geçtik. Rehberimiz artık buralı gibi olduğundan o sıcakta koşuya çıktı (Rio De Janeiro halkı o sıcak iklimde sürekli yarı çıplak gezdiğinden görüntüsüne dikkat etmek zorunda ve gün içinde mütemadiyen koşup, yürüyorlar) Pınar’la ben ise beyaz tenli olduğumuzdan şezlongun altında gölgelenmeye başladık. Özden’in neşeli sohbetiyle güldük eğlendik bol foto çektirdik.
Plajda bu arada durum şu: Önümüzden karides ızgaracı, dondurmacı, kangacı (bizim peştamal), bikinici – evet yanlış okumadınız bikinici – geçip duruyor. Bikinici tam bir görsel şölen, hatta bikiniyi denemek isterseniz havlularla sizi örtüp kabin bile oluşturuyor (inanılmaz teknik çalışıyorlar). Size buranın yerli kokteylini durmadan satmaya çalışıyorlar, bir eğlencedir gidiyor.
Tabi buranın deniziyle şaka olmaz. Dalgalar çok büyük, o yüzden denizin içinde duruyorsun dalgalar seni dövüyor ve denize girmiş oluyorsun. Bir de plaja çanta, pasaport, fazla para falan getirmiyorsunuz yoksa anında gider. Sadece kullanacağınız dondurmalık para o kadar. Bu konuda inanılmaz usta oldukları konusunda rehberimizi bizleri defalarca uyardı. Koşusu bitip güneşlenmeye başlayınca baktım lastik ayakkabılarının üstüne bacaklarını falan koyuyor. “Hım Anette” dedim “dikkatli olmalı”. Biz de (Özden, Pınar ve ben) plajda yürüyüş yaparken tüm eşyalarımızı Bahire Hanıma teslim etmeyi görev bildik. Sinan abi bitmez enerjisi ve esprileriyle bizi kıkır kıkır güldürüp tonlarca fotomuzu ve videomuzu çekti. İnanılmaz eğlendik.
Akşam sıra deniz ürünlerini yemeğe geldi ve “ölmeden önce görmeniz gereken bin yer” listesine girmiş Mario lokantasında rehberimiz bize yer ayırdı. Cümbür cemaat oraya gittik. “Allahım allahım” ne kadar bol ve çeşitli deniz ürünleri yediğimizi anlatamam. Deniz kestanesinden jumbo karidese, çeşit çeşit balıktan ıstakoza inanılmaz bir lezzet deneyimiydi. Ayrıca lokantanın dekorasyonu sizlere şenlik. Çok ama çok acayip, burada yazmıyorum ki gidenlere sürpriz olsun. Sahibi derseniz bu dekorasyona uygun bir şekilde çatlak ama çok sevimli bir çatlak. Neyse güle oynaya, tıka basa yiye içe yemeği bitirip sahil boyu otele doğru yürüyüşe geçtik. Ve otele varınca lobide kısa bir internet sörfünden sonra herkes odalarına dağıldı.
Ertesi gün ben odada balkondan sahil manzarasını izleyip pineklerken, Pınar kafasına koyduğu gibi bisiklet kiralayıp çok güzel bir gezi yaptı. Sonra fotolarını benimle paylaştı, gerçekten enerjisini çok takdir ettim. Arkasından Pınar’la son gün alışverişini biraz abartıp, tropikal meyve sularımızı içtikten sonra otelimize dönüp grupla buluştuk ve Rio De Janeiro’dan ayrılma zamanı geldi.
Ben bu şehri çok sevdim sizlere de tavsiye ederim.
Sağlıcakla,
Anette İnselberg
Brezilya-Arjantin Şubat 2016 Gezisi Bölüm 2

Iguassu Şelalerin’de Macuco Safari Kaçmaz…

Pınar ‘la (dünya tatlısı, içi dışı bir, kafa yapımız aynı, pırıl pırıl, canpare arkadaşımla) Vip turizmin Arjantin- Brezilya turuna katıldık ve uzun çok uzun çok çok uzun uçtuk ve Arjantin’e ( Buenos Aires) vardık. Fakat ben yazıma Buenos Aires’ten ayrılıp İguassu şelalelerine vardığımız bölümden başlamak istiyorum. Neden mi? Çünkü iguassu şelaleleri benim için turun tepe noktası da o yüzden…

Şelaleleri anlatmaya başlamadan önce gezi arkadaşlarımı tanıtmasam haklarını yemiş olurum. İnanılmaz uyumlu, inanılmaz eğlenceli bir tur oldu. Sinan ağbi bizim eğlence kaynağımız, foto ve gezi filmimizden sorumlu bakanımız oldu eşi Özden sıcaklığıyla, güzelliğiyle bizi büyüledi, Mat ailesi ( Özellikle ailenin hanımı Demet birtane bi insan, ayrıca Özdenle reiki eğitimlerime gelerek ayrıca beni mutlu ettiler) samimiyeti ve içtenliğiyle kalbimizde taht kurdu, romantik dörtlü (iki ayrı çift senelerdir arkadaş, kocaman çocukları var hala el ele kol kola göz gözeler) aşka inancımızı tazeledi, Banu tango aşkını ve yalnız gezmenin mümkün olduğunu gösterdi, Bahire hanım sevgiyle bakan gözleriyle ve yumuşaklığıyla hepimizi büyüledi, rehberimiz Kıvanç Demirel geziyi inanılmaz rahat hale getirdi diğer turdaşlarımızla yapılan sohbetler de her zaman besleyici oldu neyse lafı daha fazla uzatmadan turu anlatmaya geçiyorum J))

İguassu şelalerini görmeyi dört gözle bekliyordum ama bir yandan da beklentini abartma sonra aşağı çakılırsın diyordum kendime. Neyse ıguassu (yerel guarini dilinde büyük su anlamına geliyor) şelalelerine geldik, rehberimiz Kıvanç Demirel mayolarımızın, havlumuzun, yedek kıyafetlerimizin olduğu küçük bir çanta hazırlamamızı söyledi ve otobüsümüzden inip yağmur ormanlarının içinde jeeplerimizle ilerlemeye başladık. Kaplan, aslan görür müyüz diye bekledik ama görmedik. Yerel rehberimiz telefonunu çıkarıp daha önceki turların birinde çektiği kaplan resimlerini gösterip hepimizi imrendirmeyi başardı neyse sonunda iguassu şelalerini gezebileceğimiz başlangıç noktasına geldik.

Iguassu şelalerine doğru hızlıca yürümeye başladık, rehberimiz Kıvanç Demirel yavaş yürüyün bu tecrübeyi sonuna kadar içinizi çekin diye uyarınca tempoyu düşürdük. Kelebeklerin, çeşit çeşit ağaçların, kuşların, kuatilerin ( yöreye özge rakuna benzer çok sevimli bir hayvan) çevremizi sardığı keyifli bir yürüyüşten sonra 300 şelaleden oluşan Iguassu tüm heybetiyle bizi karşıladı. Sağa sola koşturup, videolar çekmeye, selfieler yapmaya başladık. Bazen de sadece bakıp eşsizliğin tadını çıkardık. Yürüyüşe devam ettikçe şelalere daha da yaklaşmaya başladık, sağdan soldan çeşitli açılardan yüzlerce foto çektik. Şelaleri gezerken en uç kısımda yağmurluk ihtiyacını Sinan ağbi tüm neşesi ve takılmasıyla karşıladıJ)) Bizden habersiz fotolar çekti valla onlardan kısa bir film yapılmasını hala bekliyoruz. Sinan ağbi mesajı aldın mıJ))

En uçta yağmurlukta giymeyebilirsin tabi ama şelale o kadar hızlı aşağı iniyor ve sen ona o kadar yakınsın ki, şaç, baş, üst, ayakkabı her şey ıslanıyor. Yağmurluk bi nebze üstünü koruyor. Korumasa bile hava o kadar sıcak ki hemen kuruyorsun.

Şelale o kadar gümbürdeyerek akıyor ki, seyretmesi ve bakması büyük keyif ama bir noktadan sonra şelaleye sus artık demen geliyorJ Ama o susmuyor J

Ve şelale gezmesinden sonra Macuco Safari turuna katılıp katılmayacağımızı soruyor rehberimiz Kıvanç Demirel, birkaç kararsız var grupta, bu eşsiz deneyimi kaçırırsanız çok pişman olursunuz diyerek onları da ikna ediyor ve tüm grup topluca safariye doğru yola çıkıyoruz.

Mayolarımızı ve can yeleklerimizi giydikten sonra Pınarla beraber botun arkalarında yerimizi alıyoruz ve şelalelere doğru olan yolculuğumuzun tadını çıkarıyoruz. Bir yandan da ne olacak nasıl şelalelerin altına gireceğiz diye de merak ediyoruz. Ve fazla beklememize gerek kalmadan kendimizi daha az akan bir şelalenin altında buluyoruz. Duygu aynen şu: ”gözlerimi açamıyorum, ellerimle gözüme siper yapayım ne oluyo göreyim, foto çekiliyor nasıl poz vereyim, ve çok zevkkliiii,  hadi bir daha şelalenin altına girip çıkalım” şeklinde. Ve tekrar girip çıkıyoruz. Pınar’la kollarımızı açıp gözlerimizi kapayıp bol bol foto çektiriyoruz. Ve bu mutluluk anı hiç bitmesin istiyoruz. En az yedi sekiz kez şelalenin altında ıslandıktan sonra çığlık atarak, içimizde birikmiş her şeyi temizleyerek iskeleye varıyor ve bottan iniyoruz.

Üstümüzü değiştirmeye giderken kuatilerin çok olduğu bir bölgeden geçiyoruz ve bol bol foto çekiyoruz. Rehberimiz aman okşamayın ısırırlar uyarısı yaptığı için mesafemizi de koruyoruz. Yalnız nasıl şımarıklar anlatamam. Çantaları yemek zannedip çantalara doğru sürekli hamle yapıyorlar. Biz de bu durumu foto çekmek için kullanıyoruz.

Üstümüzü değştirp hediyelik bölümüne giriyoruz. Buradan aldığımız hediyeliklerin buradaki yaşamı korumaya gittiğini öğrenince daha da rahat alışveriş yapıyoruz. Buraya ait magnetler, terlik, tsört alıp durumu biraz abartıyorum. Pınar çantaya asmalık kuati alıyor, önce buna burun kıvaran ben bir sonraki durakta hemen aynısından alıyorumJ))

Burası bize çok yarıyor. Hepimiz ışıl ışılız, hepimiz mutluyuz otelimize doğru yola çıkıyoruz…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Not: Brezilya- Arjantin 2016 Şubat Gezisi Bölüm 1

12728905_889530061159977_2693080064793291366_n[1]

Iguassu Şelalerin’de Macuco Safari Kaçmaz…

Pınar ‘la (dünya tatlısı, içi dışı bir, kafa yapımız aynı, pırıl pırıl arkadaşımla) Vip turizmin Arjantin- Brezilya turuna katıldık ve uzun çok uzun çok çok uzun uçtuk ve Arjantin’e ( Buenos Aires) vardık. Fakat ben yazıma Buenos Aires’ten ayrılıp İguassu şelalelerine vardığımız bölümden başlamak istiyorum. Neden mi? Çünkü iguassu şelaleleri benim için turun tepe noktası da o yüzden…

Şelaleleri anlatmaya başlamadan önce gezi arkadaşlarımı tanıtmasam haklarını yemiş olurum. İnanılmaz uyumlu, inanılmaz eğlenceli bir tur oldu. Sinan ağbi bizim eğlence kaynağımız, foto ve gezi filmimizden sorumlu bakanımız oldu eşi Özden sıcaklığıyla, güzelliğiyle bizi büyüledi, Mat ailesi ( Özellikle ailenin hanımı Demet birtane bi insan, ayrıca Özdenle reiki eğitimlerime gelerek ayrıca beni mutlu ettiler) samimiyeti ve içtenliğiyle kalbimizde taht kurdu, romantik dörtlü (iki ayrı çift senelerdir arkadaş, kocaman çocukları var hala el ele kol kola göz gözeler) aşka inancımızı tazeledi, Banu tango aşkını ve yalnız gezmenin mümkün olduğunu gösterdi, Bahire hanım sevgiyle bakan gözleriyle ve yumuşaklığıyla hepimizi büyüledi, rehberimiz Kıvanç Demirel geziyi inanılmaz rahat hale getirdi diğer turdaşlarımızla yapılan sohbetler de her zaman besleyici oldu neyse lafı daha fazla uzatmadan turu anlatmaya geçiyorum J))

İguassu şelalerini görmeyi dört gözle bekliyordum ama bir yandan da beklentini abartma sonra aşağı çakılırsın diyordum kendime. Neyse ıguassu (yerel guarini dilinde büyük su anlamına geliyor) şelalelerine geldik, rehberimiz Kıvanç Demirel mayolarımızın, havlumuzun, yedek kıyafetlerimizin olduğu küçük bir çanta hazırlamamızı söyledi ve otobüsümüzden inip yağmur ormanlarının içinde jeeplerimizle ilerlemeye başladık. Kaplan, aslan görür müyüz diye bekledik ama görmedik. Yerel rehberimiz telefonunu çıkarıp daha önceki turların birinde çektiği kaplan resimlerini gösterip hepimizi imrendirmeyi başardı neyse sonunda iguassu şelalerini gezebileceğimiz başlangıç noktasına geldik.

Iguassu şelalerine doğru hızlıca yürümeye başladık, rehberimiz Kıvanç Demirel yavaş yürüyün bu tecrübeyi sonuna kadar içinizi çekin diye uyarınca tempoyu düşürdük. Kelebeklerin, çeşit çeşit ağaçların, kuşların, kuatilerin ( yöreye özge rakuna benzer çok sevimli bir hayvan) çevremizi sardığı keyifli bir yürüyüşten sonra 300 şelaleden oluşan Iguassu tüm heybetiyle bizi karşıladı. Sağa sola koşturup, videolar çekmeye, selfieler yapmaya başladık. Bazen de sadece bakıp eşsizliğin tadını çıkardık. Yürüyüşe devam ettikçe şelalere daha da yaklaşmaya başladık, sağdan soldan çeşitli açılardan yüzlerce foto çektik. Şelaleri gezerken en uç kısımda yağmurluk ihtiyacını Sinan ağbi tüm neşesi ve takılmasıyla karşıladıJ)) Bizden habersiz fotolar çekti valla onlardan kısa bir film yapılmasını hala bekliyoruz. Sinan ağbi mesajı aldın mıJ))

En uçta yağmurlukta giymeyebilirsin tabi ama şelale o kadar hızlı aşağı iniyor ve sen ona o kadar yakınsın ki, şaç, baş, üst, ayakkabı her şey ıslanıyor. Yağmurluk bi nebze üstünü koruyor. Korumasa bile hava o kadar sıcak ki hemen kuruyorsun.

Şelale o kadar gümbürdeyerek akıyor ki, seyretmesi ve bakması büyük keyif ama bir noktadan sonra şelaleye sus artık demen geliyorJ Ama o susmuyor J

Ve şelale gezmesinden sonra Macuco Safari turuna katılıp katılmayacağımızı soruyor rehberimiz Kıvanç Demirel, birkaç kararsız var grupta, bu eşsiz deneyimi kaçırırsanız çok pişman olursunuz diyerek onları da ikna ediyor ve tüm grup topluca safariye doğru yola çıkıyoruz.

Mayolarımızı ve can yeleklerimizi giydikten sonra Pınarla beraber botun arkalarında yerimizi alıyoruz ve şelalelere doğru olan yolculuğumuzun tadını çıkarıyoruz. Bir yandan da ne olacak nasıl şelalelerin altına gireceğiz diye de merak ediyoruz. Ve fazla beklememize gerek kalmadan kendimizi daha az akan bir şelalenin altında buluyoruz. Duygu aynen şu: ”gözlerimi açamıyorum, ellerimle gözüme siper yapayım ne oluyo göreyim, foto çekiliyor nasıl poz vereyim, ve çok zevkkliiii,  hadi bir daha şelalenin altına girip çıkalım” şeklinde. Ve tekrar girip çıkıyoruz. Pınar’la kollarımızı açıp gözlerimizi kapayıp bol bol foto çektiriyoruz. Ve bu mutluluk anı hiç bitmesin istiyoruz. En az yedi sekiz kez şelalenin altında ıslandıktan sonra çığlık atarak, içimizde birikmiş her şeyi temizleyerek iskeleye varıyor ve bottan iniyoruz.

Üstümüzü değiştirmeye giderken kuatilerin çok olduğu bir bölgeden geçiyoruz ve bol bol foto çekiyoruz. Rehberimiz aman okşamayın ısırırlar uyarısı yaptığı için mesafemizi de koruyoruz. Yalnız nasıl şımarıklar anlatamam. Çantaları yemek zannedip çantalara doğru sürekli hamle yapıyorlar. Biz de bu durumu foto çekmek için kullanıyoruz.

Üstümüzü değştirp hediyelik bölümüne giriyoruz. Buradan aldığımız hediyeliklerin buradaki yaşamı korumaya gittiğini öğrenince daha da rahat alışveriş yapıyoruz. Buraya ait magnetler, terlik, tsört alıp durumu biraz abartıyorum. Pınar çantaya asmalık kuati alıyor, önce buna burun kıvaran ben bir sonraki durakta hemen aynısından alıyorumJ))

Burası bize çok yarıyor. Hepimiz ışıl ışılız, hepimiz mutluyuz otelimize doğru yola çıkıyoruz…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Not: Brezilya- Arjantin 2016 Şubat Gezisi Bölüm 1

12728905_889530061159977_2693080064793291366_n[1]

 

 

 

Ruhsal Arayışlarım Peşinde Konya’da…

Mevlana_Konya[1]

 

Bundan dört – beş sene önce kişisel gelişim konularına ilgi duymaya başladım. Çeşitli kitaplar okudum, arkasından da kurslara gittim. Bir süre yoga yaptım. Ömer Hayyam’ın, Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın dizeleriyle iç içe oldum. Ama en çok Hz. Mevlana’nın satırları beni etkiledi. Beni içine çekti…

 

Geçen aralık ayında içimi kaplayan Konya’ya gitmeliyim, Şeb – i Arus (Düğün Gecesi) törenlerine katılmalıyım hissine önce bir süre direndim. Fakat bu his giderek artınca dayanamadım ve oraya nasıl giderim, nerede kalırım araştırmalarına başladım. Bu arada, yavaş yavaş Şeb – i Arus törenlerinin son günlerine yaklaştığı için otellerde yer kalmadığını öğrendim… “İyi” dedim kendi kendime, “yer yok demek ki kısmet değilmiş…” Fakat içimdeki törenlere gitme isteği öyle dayanılmaz ki ne yaptığımı anlamadan küçük bir sırt çantası yapıp Konya otobüsüne binmiş buldum kendimi…

Konya otobüsünde şöyle diyorum “en azından törenleri seyrederim, gece yarısı otobüsüne binip tekrar İstanbul’a geri dönerim…” Biraz uykusuz, biraz gergin geçen bir otobüs yolculuğunun arkasından Konya’ya varıyoruz. Tabi mevsimlerden Aralık. Dışarısı buz gibi ve hafif kar yağıyor… Ben zaten soğuğu hiç sevmeyen biri olarak otobüsten iner inmez soğuğun da etkisiyle hafif bir panik duygusuna kapılıyorum… Konya’yı bilmiyorum… Konya’da kimseyi tanımıyorum… Hava buz gibi… İçimdeki dayanılmaz sesle buralara kadar gelmişim… “Şimdi ne olacak?” Derin derin nefis alıyorum…“Buralara kadar gelmişim bari bir kaç otele sorayım yer var mı?” Üç – dört otelden de maalesef hiç yerimiz kalmadı cevabını aldıktan sonra yolda öylece kala kalıyorum…

“Hadi Anette” diyorum çalıştır kafanı… “Madem” diyorum Hz. Mevlana için böyle dayanılmaz istekle buralara kadar geldin bana yardım edeceğine inanıyorum diyorum… Sen en iyisi Hazreti Mevlana Kültür Merkezi’ne git hem törenler için biletini al hem tanıdıkları bir yer var mı diye sor… Yoksa gece yarısı otobüsüyle dönersin… Ama içimden hiç dönmek de gelmiyor… Öyle ürkek ürkek kafamda binbir olasılıkla kültür merkezine gidiyorum… Beni orada çok iyi karşılıyorlar, akşam gösteri için bilet istediğimi ve aynı zamanda kalacak bir otele ihtiyacım olduğunu söylüyorum… Buraya yer ayarlamadan böyle tek başıma gelmeme çok şaşırıyorlar, bana bir çay ısmarlayıp bakalım ne yapabiliriz diyip beni bekletiyorlar… Sağ olsunlar küçük ama temiz bir otelde yer buluyorlar, ben o zaman iki gece kalayım diyorum… Sanki törenlere bir kere gitmek yetmeyecek gibi hissediyorum diyorum onlar da olur diyorlar… O akşama biletimi de buluyorum ama ertesi güne şimdilik bilet olmadığını söylüyorlar, olsun diyorum… Otel bulmuşum, bir gecelik de olsa bilet bulmuşum… Havalara uçuyorum ve hemen onların yanından ayrılıp otelime yerleşiyorum…

Arkasından Hazreti Mevlana Türbesi’ne gitmek üzere yola koyuluyorum, ama hava çok soğuk yerim de biraz uzak olduğundan taksiye binmeyi tercih ediyorum… Taksi şoförü yetmişlerinde tonton bir dede… Nereye gideceğimi söyledikten sonra dede bana bakıyor kızım diyor bak diyor ben sana yol yordam öğreteyim diyor… Önce Hazreti Mevlana’nın hayatında önemli olan şahısları ziyaret etmelisin diyor… Peki diyorum… Sen beni o sırayla gezdirir misin diyorum… Tabi diyor, ben doğma büyüme buralıyım… Sen çok doğru taksiye bindin… Ben sana rehberlik de yapıcam, hikâyelerini de anlatıcam diyor… Ben kulaklarıma inanamaz bir halde mutlu mesut iyice kuruluyorum arka koltuğa…

Önce bakkaldan yağ ve tuz aldırıyor bana dede… Şimdi diyor Ateş – baz – ı Veli Türbesi’ne gidiyoruz diyor… Zamanında Mevlevi dergâhında aşçıymış… Aşçılık makamı pek önemli bir makammış. Zamanında Hz. Mevlana’nın dergâhına koca bir kervan geliyor fakat aşçı paniğe kapılıyor çünkü mutfakta bir avuç tuz ve bir avuç pirinçten başka bir şey yokmuş… Panik içinde Hz. Mevlana’ya koşmuş aşçı “efendim ne yapıcam diye…” O da “sen o pirincin bir çuval olmasına niyet et” cevabıyla çaresiz mutfağına ger dönmüş… Atmış ocağa pirinci, tuzu, suyu ister misin pirinç o niyetle günlerce kervanın karnını doyursun… Arttıkça artsın… Fakat günlerce pişen kazana bu sefer odun dayanmamış yine efendimizin yanına koşmuş aşçımız bu sefer de odunumuz bitiyor ne yapayım demiş. O da bacaklarını koy demiş… Aşçı yine çaresiz mutfağa dönmüş koymuş bacaklarını ateşin altına bir güzel pişirmiş yemekleri. Tam işi bitmiş çekerken ayaklarını içine korku düşmüş. Ya bir şey olursa demeye kalmadan sağ ayağının başparmağını yakmış… Sonra da Hz. Mevlana’nın karşısına utanarak geçerken sol ayağını sağ ayağının üstüne koymuş öyle selam durmuş… Dervişlerin duruşu da buradan gelirmiş… Benim ‘şoför – dede’ ballandıra ballandıra hikâyeyi anlatırken türbeye geliyoruz… Tuzumu, yağımı türbeye bırakıp huşu dolu dakikalar geçiriyorum içerde… Fakat dedeyi de fazla bekletmek istemediğimden biraz aceleyle içeriden çıkıp ikinci durağımıza doğru yola koyuluyoruz.

İkinci durak Cemel Ali Sultan Türbesi’ymiş… Kendisi çok çok uzun boylu bir zatmış… Hz. Mevlana’yı yedi yaşında eğlendirmek için sırtında taşıdığından deve yani Cemel lakabını almış… Orayı da büyük bir saygıyla geziyorum… Bu arada Konya sokaklarında oradan oraya giderken köprülerde, duvarlarda Hz. Mevlana’dan şiirler, özlü sözler yazıldığını görüyorum… İnsan sürekli böyle güzel sözler okusa, sanki ruhuna huzur gelecekmiş gibi hissediyorum…

Bizim dede beni koştur koştur Tavus Baba Türbesi’ne götürüyor. Bu arada da hikâyeye başlıyor… Aslında Tavus Baba zamanın çok güzel, biraz da hafifmeşrep hatunlarından biriymiş… Bir gün pazarda Hz. Mevlana’yı görüp akşam evine davet etmiş. Bunu duyan esnaf dehşete kapılmış… Neyse Hatun bütün gün evi hazırlamış, kendisini hazırlamış… Akşam duadan sonra Hz. Mevlana evin kapısını çalmış ve evin içine sağ ayağıyla bir adım atmış… Bakmış hatunun yüzüne “yeter mi hatun” demiş “yoksa bir adım daha atayım mı?” Tavus Hatun’un kalbi heyecandan, saygıdan, sevgiden çıkacak gibi olmuş… “Yeter Efendim” demiş ve o günden sonra kendini Mevlana’nın yoluna adamış…

Burayı da gezdikten sonra sıra Hz Mevlana’nın gönül dostu Şems’in türbesini ziyarete gidiyoruz… Fakat ben iyice sabırsızlanıyorum çünkü hala Hz. Mevlana’nın türbesine varamamışım… İçim içimi yiyor. Bizim dede gene sazı eline alıyor anlatmaya başlıyor… Hz. Şems’e aynı zamanda Şems – i Perende yani ‘Uçan Şems’de derlermiş… Bir görünüp bir kaybolduğu için ona bu ismi vermişler… Şems zamanında bir işaret üzerine Hz. Mevlana’yı arayıp bulmuş ve onunla üç – üç buçuk yıl süren beraberliği neticesinde Onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş.

Burayı da ziyaretimi gerçekleştirdikten sonra sıra Hazreti Mevlana Türbesi’ne gitmeye geliyor. Artık bizim ‘şoför – dedeyi’ biraz dinliyorum biraz dinlemiyorum… İçim gönlüm dizlerim titriyor… Gönüllerin sultanı Hz. Mevlana… Dışımızdaki dünyadan kendimizi kurtarıp, içimizdeki dünyaya bakma cesaretini bulabilirsek, kendi ruhumuzda neler olduğunu araştırmak istersek, kendimizi bulmak ve tanımak istersek rehberliğine sığınabileceğimiz Hz. Mevlana… Neyse türbenin kapısının önünde iniyorum, dedeye çok teşekkür ediyorum… Beni güzel sözleriyle türbeye uğurluyor…

İçerisi mahşer yeri kalabalığı görüntüsünde… Fakat çıt çıkmıyor… Çok büyük bir sevgi sizi kucaklamış gibi hissediyorsunuz. Kalbim deli gibi atıyor… Oraya gidenler mutlaka beni anlayacaklardır… O kuvvetli enerjiyi anlatmak mümkün değil… Sihirli bir yer orası… Hz. Mevlana’nın tam karşısındayım… Herkes dualar okuyor bense sebepsiz ağlamaya başlıyorum… Uzun süre oradan ayrılamıyorum ve bolca ağlıyorum… Sonra içim temizlenmiş, ruhum arınmış olarak oradan çıkıyorum… Konya sokaklarında uzun uzun yürüyorum… Bu ruhsal yolculuğumun ikinci bölümü bir sonraki yazımda…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Mandala- Kendini Tanıma Atölyesi (5 -6 Aralık 2015)

11220472_836032099843107_741627746751457083_n[2]

Uzun zamandır Mandalalar çok ilgimi çekiyordu. Bunun üzerine daha detaylı öğrenmek için kurslara gitmeye karar verdim. Bu kurslarda niyet, geçmişi geride bırakma, temizlik mandalası gibi çeşitli mandala çizimlerini öğrendim. Aldığım meditasyon ve enerji çalışmalarıyla birleştirerek ”Mandala- Kendine Tanıma Atölyesi” adı altında eğitimlere başlamaya karar verdim. Bu eğitim sırasında uygulayacağım psikolojik testle kendimizi, ihtiyaçlarımızı ve bırakmamız gerekenleri daha iyi anlayacak ve mandala çizerek onlardan özgürleşeceğiz. Bütünün ve hepimizin hayrına olsun… Ve öyle de oldu:)))

5 Aralık Cumartesi 2015

14.00-17.00

Mandala Hakkında Bilgi

Mandala Meditasyonu

Bırakmayı Öğrenme ve Temizlik Mandalaları Çizimi

Mandala Yakma Töreni

Yeniye Yer Açma İçin Deeksa Enerjisiyle Yıkanma

6 Aralık Pazar 2015

14.00-18.00

Hangi Saatlerde Mandala Çizmeliyiz

Kendi Mandalamızı Nasıl Yaratırız

Psikolojik Test ve Değerlendirmesine Göre Niyet Mandalanızı Belirleme

Niyet Mandalası Meditasyonu

Niyet Mandalanızı Çiziyorsunuz ve  Deeksa Enerjisiyle Evrene Gönderiyoruz…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Adı Gibi Şirin Bir Kasaba: Şirince

Arkadaşlarla çıktığımız Ege turundaki duraklardan biri de Şirince’ydi. İzmir’e yakınlığı sebebiyle daha çok İzmirlileri görebileceğiniz bu yer bayağı kalabalık. Siz siz olun arabanızı hemen otoparka bırakıp burayı yürüyerek keşfedin.

Arabamızı bıraktıktan sonra taşlı dar sokaklarda yürüyüp yanyana dizilmiş dükkanlara girip çıkmaya başladık. İlk başta sabunlarını talan edip bol bol keçi sütünden yapılmış sabunlarından aldık. Arkasından buranın üzümü meşhur olduğundan kilo kilo üzüm aldık (gerçekten pek lezzetliydiler). Tabii yanına elma, ceviz ve incir almayı da ihmal etmedik.

535  525

Ve kasabanın her yerini sarmış karadut suyu dükkanlarından biz en tepedekini tercih ettik. Böylece hem karadut sularımızı içip hem buranın şirin evlerini seyretme imkanı bulduk. Karadut suyu sağlığa da çok faydalı olduğundan İstanbul’a götürmek üzere reçelini, şurubunu, suyunu yani her bir şeyini aldık. Evlerin de bol bol fotoğrafını çektik. Bir yamaç üzerine kurulmuş, en fazla iki katlı beyaz evler gerçekten görülmeye değer.

538  531

Arkasından karnımız zil çaldığından “Sedir Mantı ve Börek Evi” adlı lokantaya gitmeye karar verdik. Ara sokaklarda dolana dolana mekanı bulduk. Ailenin işlettiği bu lokanta aynı zamanda onların evi. O yüzden içeri girmek istiyorsanız ayakkabılarınızı çıkarıp ev terliklerinizi giymeniz gerekiyor.

sizi-evinde-agirlar-gibi[1]  sedir-manti-borek-evi[1]

Biz dışarda küçük ve sevimli bahçelerinde oturduk. Yaprak sarma, börülce, çiçek dolma ve şiş ızgara söyledik. Yaprak sarma ne kadar ince sarılmış inanamazsınız. Porsiyon bayağı dolu geldiği halde o kadar lezzetliydi ki anında bitirdik. Çiçek dolmanın da aynı şekilde iç harcı ve baharatı inanılmaz lezzetliydi. Bir porsiyon daha söyledik ve onu da aynı hızla bitirdik. Börülceyi (tazeydi) sağlıklı olsun diye yedik. Çöp şiş ise normaldi.

photo0jpg[1]  photo1jpg[1]

Yalnız yemeğin üstüne bir şurup getirdiler ki nefisti. Mürver şurubu dedikleri bu şurubun yapıldığı çiçek senede yalnız bir ay açarmış ve dere kenarlarında bulunurmuş. O bir ayda topladın topladın toplamadın geçmiş olsun artık öbür seneye kalırmışsın. Neyse ki işletmenin sahipleri toplamış da biz de bu lezzeti kaçırmamış olduk.

photo4jpg[1]  89976131_qYySgxF2SCwa4glrJswZhbvw1l8hpqY2QyCFRM2jXx0[1]

Midelerimizi doyurduktan sonra buranın çok meşhur olan meyveli şaraplarını tatmaya gittik. Oturduk mekanın terasına hem geleni geçeni seyrettik hem de şarapları tattık. En sonunda karadutlu şaraplarında karar kılıp birkaç arkadaşa hediye olarak götürmek üzere aldık.

539

Sonrada otelimiz “Stonehouse By Ipek’e” gittik. Burası bahçesinde tavus kuşları, ördekler, kazlar, horozlar olan bahçesinde meyve ağaçları bulunan şirin bir yer. Bahçede oturup sohbet ederken boru gibi çirkin mi çirkin bir sesle irkilip nereden geldiğini anlamak için çevremize bakındık. Sonra anladık ki bu çirkin ses tavus kuşundan geliyor. Allah’ım baktığında o ne güzellik ama ses berbat. Bir süre daha o berbat sesi dinledikten sonra alıştık ama düşündükçe hala şaşırırım o güzelliğe o ses diye.

543  544

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra kasabayı bir kere daha gezip, teyzelerle örtü pazarlığı yapıp, annelere örtü aldıktan sonra tepedeki yerde bir kez daha karadut sularımızı içip kalktık. Bir sonraki durağımızdan önce de buraya çok yakın olan Selçuk Kalesini gezdik. Kalenin surlarından etrafı seyrettik, o dönemde yaşanan olaylar üzerine koyu bir sohbete girerken de yollara düştük.

809 540

Bu adı gibi şirin olan Şirince’yi mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Datça Ve Lezzet Durakları…

Arkadaşlarla Ege turuna çıktık. Tabii ki duraklarımızdan biri de Datça oldu. Tabii ki diyorum çünkü buraya bayılıyorum ve rotamıza da benim talebim doğrultusunda dahil oldu. Zaten ne demişler: Tanrı sevdiği kullarını Datça’ya gönderirmiş, eh bizi de gönderdi işte.

Daha arabayla Marmaris’ten Datça’ya yaklaşırken bile yüzümde güller açmaya başlıyor. O kıvrımlı yol, tepeler, kah çam ağaçları, kah bozkır toprak yapası, oksijeni, havanın tadı, ara ara gözüken maviyle yeşilin birleştiği koylar ve buranın her şeyine bayılıyorum.

459   457

Neyse Datça’da otelimize yerleştikten sonra yol yorgunluğunu alması için hemen Kargı koyuna gidiyoruz. Suyu nasıl berrak anlatamam. Hemen suya giriyoruz, kumsalın yapısı çakıl ama rahatsız etmiyor (Geçen sefer buraya geldiğimizde suda ördekler kazlar da vardı ama bu sefer ortalarda gözükmüyorlar).

Gezi 9 127  Gezi 9 153

Denizin içindeki şezlonglarımızda güneşlenme faslımız da bitince kendimizi Datça Kumluk sahilindeki Cafe-Inn pizza ve makarnacısına atıyoruz. Herkes buranın pizzalarını övüyor, ama biz tersiz ya canımız makarna çektiğinden makarna alıyoruz (domates soslu karidesli linguine krema soslu mantarlı fettuccine). Makarnalar diri ve tam kıvamında pişmiş geliyor. Bayıla bayıla yiyoruz. Özellikle masaların denizin dibine kurulmasına bayılıyoruz ve ayakkabılarımızı çıkarıp kumlara negatif enerjimizi boşalta boşalta yiyoruz.

519 516

İkinci gün buranın meşhur koylarından Palamut büküne gidiyoruz. Yol tek şerit gidiş dönüş olduğundan yaklaşık bir saat sürüyor, ama ben hiç yorulmuyorum. Tam tersi o tepelere, kayalara, kıvrımlara bakmaktan sarhoş oluyorum. Büke vardığımızda upuzun bir sahil ve kenarında yan yana tesislerle karşılaşıyoruz. Biz şezlongları tahta, şemsiyesi genişçe olan Bonito Beach adlı mekana kıvrılıyoruz. Deniz burada vahşi ve çok güzel. Girince çıkası gelmiyor insanın. Arkadaşlarla kah sohbet ettik, kah ben “Fi” kitabımı okudum, kah buradan aldığımız lezzetli patatesli gözlemelerimizi yiyerek akşam ettik. Datça’ya dönmeden önce tabi ki sıra sıra dizilmiş yöresel ürün satan mağazaları gezdik ama buradan sonra çiftliğe gideceğimizden alışverişi oraya bıraktık.

722  IMG_23551[1]

Yine atladık arabalara ve yaklaşık yarım saatlik Ege koyları ziyafetinden sonra Ali Somer’in çiftliği Knidia’ya vardık. Burada yılların emektarı biricik Nuran ablayla sarılıp öpüştük, bize çiftliğin tatlı tatlı esen mutfağında çaylar demledi, zeytinler, elcikleriyle yaptığı reçellerden ve ekmeklerden ikram etti. Tabii hepsini bayıla bayıla yedik, çiftliği gezdik, özlem giderdik arkasından zeytinyağımızı, zeytinimizi, harup pekmezimizi, nurlu bademimizi (nefistir buranın bademi almadan sakın dönmeyin), sabunlarımızı alıp gözüm arkada kala kala oradan ayrılıp Datça’ya geri döndük. (Burada kalmayı bir sonraki geziye bıraktık)

Gezi 8 365 Gezi 9 030

çiftlik temmuz 2011 1533

çiftlik temmuz 2011 066

Akşam yemeği için yine kumluk mevkiinde Ferdi Baba’ya mı gidelim, Kekik’e mi gidelim diye çok düşündük. Ferdi Baba çok büyük, çok mezesi olan bir balıkçı, Kekik ise daha şirin daha sade hem balık ürünleri hem et çeşitleri yapan daha küçük bir yer. Sonunda Kekiğe karar verdik ve masadan çok memnun kalktık size de kesinlikle burayı tavsiye ederim. Sahil kenarı masamıza kurulduktan sonra soğuk başlangıçlardan acılı girit ezmesi (ben acı yiyemiyorum ama yiyenler beğendi), domatesli patlıcan (sosu da patlıcanlar da nefisti), çiçek dolma (iç harcının baharatı tam kıvamında), yoğurtlu semizotu (taze) ve ikram olarak da zeytinyağlı kurutulmuş (bayıldım) domates geldi. Ara sıcak olarak tereyağında karides aldık ki aman da aman ne güzeldi anlatamam. Karidesler orta boy, tam kıvamında pişmişti. Sosuna ekmek bana bana yedik bitirdik. Ana yemek olarak lağos ızgara aldık. Eti lop lop olan bu lezzetli balığı da kaşla göz arasında bitirdik. Kahve ve çaylarımızı beklerken çalan 70’lerin popüler Türk müziğini bayıla bayıla dinleyip yer yer eşlik ettik.

786  788

515

Tatlı olarak canımız dondurma çektiğinden bize tavsiye edilen Çınar dondurmacısına gittik. Bir sürü çeşidi olan dondurmacıda mangoyu tatmak istedim. Satıcı “biz burada dondurma tattırmıyoruz” diye ters bir cevap verdi ve açıkçası çok bozuldum. Yani bir ben müşteriyim, ikincisi belli ki almaya gelmişim bu ne biçim cevap, üçüncüsü göz hakkı denilen bir şey var ağaç dalı dışarı sarksa oradan meyve koparan bir nesiliz biz. Bir kaşığın ucundan verse ne olur ben hiç anlayamadım. Zaten bunu yazacağımı orada da söyledim, “hıhı hıhı” deyip geçiştirdiler. Neyse havamız bozulmasın diye kimseye çaktırmadım aldık dondurmalarımızı çıktık. Tadı fena değildi ama öyle aman aman da değildi açıkçası. Neyse arkasından otelimize döndük ve ben terasta yıldızların altında çok keyifli bir şekilde uyudum.

478

Ertesi gün önce eski Datça’yı gezdik. Oranın çiçekleri dışarı taşmış, sevimli taş sokaklarında yürüdük. Başımıza prenses taçlarından aldık, Can Yücel’in müze evini bulduk, sağda solda bol bol fotoğraf çektik arkasından yolluk bir sandviç yemek üzere Datça kumsala dönüp Mamboccino Kafe’ye gittik. Kafe sevimli çalışanları çok ilgili ve güler yüzlüydü. Hepimiz ton balıklı sandviç aldık (taze ve lezzetliydi), yanına da buzlu latte (başarılıydı) aldık. Canınız lezzetli bir sandviç yemek isterse buraya mutlaka uğramalısınız. Arkasından yolcu yolunda gerek dedik bir sonraki durağımıza doğru yollara düştük.

486  741

484  filename-cimg2455-jpg[1]

Ne demişler Tanrı sevdiği kullarını Datça’ya gönderirmiş eh biz geldik şükür sıra sizlerde…

768  727

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Yol Hikayeleri…

21016_778701475576170_3572287644018728253_n[1]

Yola çıkma duygusu çok karışıktır. İnsana hem heyecan, hem korkuyu aynı anda yaşatır. Bir yandan bilinmeyeni bilinir kılma ,yeniyi keşfetme arzusu çok güçlüdür. Diğer yandan bilinmeyenin verdiği ürkeklik alır başını gider. Sonuçta önyargılar yıkılır, yeni tatlar tadılır, değişik hayvanlarla tanışılır, dans ve müziğin farklı güzellikleri keşfedilir. Ve her defasında insanların özünün hep aynı olduğunu bir defa daha anlarsınız. Onların da bir kalp kırıklığı , unutamadığı bir aşkı, çocukları için en iyisi yapma isteği, özlemleri, sevinçleri, yaraları, beklentileri, hayal kırıklıkları olduğunu anlarsınız.

Benim için gezmenin en büyük anlamı dışımdan yapmış olduğum bu yolculukların, aslında kendimi ve ruhumu tanımak için kullandığım bir yöntem olmasıdır. Tamamen bir tezatı yaşıyorum yani. İçimi tanımak için dışarıyı dolaşıyorum. Tabi bu yolculuklarda insanlarla konuşmak, onları tanımak, dertleşmek, tavsiyelerini dinlemek en büyük itici gücüm. Böyle olunca bir sürü hayatı aynı anda yaşamış oluyorsun. Başkalarında kendini, kendini başkalarında buluyorsun. Bir sürü olaya şahit oluyorsun. Her gün yollarda olduğun için yoğunlaştırılmış bir programda yaşamış gibi oluyorsun. Her gün ama her gün ama her gün yeni bir sürü deneyim yaşıyorsun.

Mesela bir lokantada oturuyorum yeni bir lezzet denemenin eşiğinde heyecanlıyım. Karşı masada İtalyan erkekler oturuyor. Bir gürültü şamata yapıyorlar inanılmaz. İstemeden onlara bakıp bir yandan eğleniyorsun. Bir anda masadakilerden biri telaşla ayağa kalkıp, benim arka tarafımda bir yere doğru koşturuyor. Hepimiz ne oldu diye merakla dönüyoruz. İki Japon kızı bankamatik önündeler, para çekmeye çalışmışlar çekememişler. Saat 21.00 suları, yabancı ülkedeler, yerel dili bilmiyorlar, gencecik kızlar korkup başlamışlar ağlamaya. Bizim İtalyan adam bunların hepsine şahit  olunca yerinde duramıyor kızlara yardım etmek için  koşuyor. Gerisi bizim meraklı bakışlarımız arasında yaşanıyor… Çıkarıyor cebinden bir tomar para, kızlara veriyor. Az da değil hem yemek, hem kalacak yer, hem de yol parası veriyor. Kızlar biraz daha ağlamaya başlıyor. Bu sefer sevinç ve şaşkınlıktan ağlıyorlar. Adamda başlıyor ağlamaya. Hepimizin gözleri doluyor. Bu manzara hala tüylerimi ürpertiyor.

Ya da tanıştığım insanların anlattığı değişik hikayeler oluyor. Mesela yeni evli bir çiftle tanışmıştım. Balaylarında egzotik bir yere gitmişler. Maymunu bol olan bir yere. Kaldıkları otelde bunlara  sıkı sıkı tembih etmiş; odadan çıkarken mutlaka kapınızı, pencerenizi sıkı sıkı kapayın yoksa maymunlar eve girer diye. Tabu bunlar yeni evli, başları hülyalı dışarı çıkıyorlar ama pencereyi kapatmayı falan unutuyorlar. Odaya döndüklerinde odada maymunlar sıçrıyor, atlıyor,  kimisi yatakta yatıyor,  kimisi lambada, çekmeceler açık, kıyafetler maymunların üstünde, sular açılmış içilmiş, buzdolabında o ekstraya giren fıstıklar çukulatalar yenmiş, duvarlara sürülmüş böyle bir manzarayla karşılaşıyorlar. Tabi korkup hemen otel yönetiminden yardım istiyorlar, bir sürü de maymun zararı ödeyip otelden çıkıyorlar. Artık her yeri sıkı sıkı kapayıp, iki kere de kontrol etmeden hiçbir yere gitmiyorlarmış.

Bir keresinde abla-kız dolaşan çok cici iki kişiyle tanıştım. Bundan beş altı sene önce denize girebilecekleri, güneşlenip tembellik yapacakları bir adaya gitmeye karar vermişler. Adaya ana karadan  sürat motoruyla ulaşılabiliyormuş. Bunlar sürat motorundayken adayı  tsunami vurmuş. Bunlar denizde olduğu için kurtulmuşlar. Ama maalesef bir sürü tatsız anıya da sahip olmuşlar. Şimdi asla ada tatili yapmıyorlarmış.

Bir keresinde de tek başına dolaşan bir kızla tanıştım. Kız otobüsten inip on dakikalık bir yürüyüşten sonra kalacağı otele ulaşacakmış. Taksiye binmek istememiş. Fakat o on dakikalık kısa yürüyüş, bilmediği bir yol olunca olmuş 20 dakika, 25 dakika. Sırtında çantası, bir yandan yol yorgunluğu bir yandan açlık adımlarını hızlandırmış. Tabi o sırada bir evi koruyan, üç dobermanla karşılaşmış. Dobermanlar zincirsiz, kıza doğru hızla koşmaya başlamışlar. Kızın dizlerinin bağı çözülmüş bayıldı bayılacakmış. Hafızasında hayal meyal köpek seni kovalarsa koşma ve onun seviyesine çömel diye bir bilgi varmış. Zaten koşacak halde değil, çömelse yüzü parçalanır diye korkuyor. Bir anda içgüdüsel olarak köpeklerle konuşmaya başlıyor. Köpeklerse -ilginç- ses tonuyla bir bir sakinleşip uzaklaşıyorlar. Kız derhal bir taksi çağırıp otele gidiyor. Bir daha da her yere kapıya teslim şeklinde gidiyor.

Bu sefer orta yaşlı bir çift tur programındalar. Her şehirde bir gün duran, yorucu bir tur. Ama çok şanslılar. Uğradıkları şehirlerin birinde karnavala denk geliyorlar. Şapkalar alınıyor. Yüzler boyanıyor. Her yerde dans ve müzik var. Sokaklar da inanılmaz bir coşku ve eğlence yaşanıyor. Bu ortamın bir parçası olup, inanılmaz bir gün yaşıyorlar. Bundan sonra da nerede ne zaman böyle kutlama var ona göre gidiyorlar.

Bu anıların sonu gelmez. O yüzden artık burada kesiyorum.  Bana en çok sorulan soruya cevap vererek yazıyı bitiriyorum.

Bana en çok sorulan soru şu ;yollarda dolaşırken ‘insanların sana zarar vermesinden korkmuyor musun’ diyorlar. Ben de her seferinde şu cevabı veriyorum… Eğer karşınızdaki insana sevgiyle davranır, gönlünü alırsanız, yaralarını sararsanız size elinden gelen en iyi şekilde davranacaktır. Her şeyin tek ilacı sadece birbirimizi sevmek ve kendimizi sevmekten geçiyor diyorum. Bilmiyorum siz ne diyorsunuz  ???

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Alaçatı Mı? Bodrum Mu? Tabi Ki Alaçatı…

Yaz ayları geldi mi beni de hafiften bir heyecan basmaya başlar. “Yaşasın Alaçatı’ya gitme vakti geliyor” diye. Yalnız o yapış yapış en kalabalık günleri değil de ya yaz girişini ya yaz çıkışını tercih ederim. Alaçatı’ya varır varmaz şehrin kıyafetlerini üstümden çıkarır uçuş uçuş elbiselerimi, şortlarımı giyiveririm.  Begonville süslenmiş dar sokaklarda gezinir, butiklerde dolanır arkasından da meydana gider, köşedeki caféye kurulurum. Gelsin sakızlı kahve, gitsin sakızlı muhallebi derken, gelen geçene bakarak saatleri devirmiş olurum.

183 181

002  mren - 1

Gezi 3 293 Gezi 3 255

Akşam yemeği için Alaçatı Port’ta Ferdi Baba’nın yerine gider, keyfime bakarım. Masayı mezeyle donatır, yavaş yavaş yerken hem temiz havayı ciğerlerime çekerim hem de marinadaki tekneleri seyrederim. Yemek sonrası ise, gece hayatını çok sevmediğimden, genelde kalmayı tercih ettiğim Kayezta Otel’e gider bahçede çayımı yudumlarken ev sahipleriyle sohbet ederim.

Gezi 3 330 Gezi 3 196

20140921_102447

Ertesi gün deniz vakti diyerek on dakika uzaklıktaki Ilıca plajına giderim. Ilıca Alaçatı’nın aksine sakin ve rüzgarsız olur. Kumların üstünde keyfime bakar, ısındığımda da denize girer dalgalarla oyun oynarım. Üstelik buranın suyu da ılık olduğundan denizden hiç çıkasım gelmez. Bir keresinde buraya yakın kaynak suyunun merkezine gitmiştim. Bütün kaynak yaşlıca hanımefendi ve beyefendilerle doluydu. Anca şöyle bir girip çıkıp yerime onlara bırakmıştım.

Gezi 3 242 Gezi 3 220

Gezi 3 250

“Eee Ilıca’ya gelip de Dost Pide’ye gitmemek olmaz” deyip bir kuşbaşılı pide alırım yanında ayranıyla tabi. Bu temiz ve fiyatı uygun mekanda karnımı mutlu ettikten sonra Alaçatı’ya döner İmren pastanesinde sakızlı dondurma yerim. Taş sokaklarda dolaşıp, taş evleri seyrederim, geçici dövme yaptırırım. Arkasından sörf yapanları seyretmek için Alaçatı plajına giderim. Orası çok rüzgarlı olduğundan sersemlerim ama inat yapar ve suyun üstünde yağ gibi kayan sörfçüleri seyrederim.

Gezi 3 189 Gezi 3 126

Sonra methini çok duyduğum ev yemekleri yapan Asma Yaprağı’na gitmek isterim ama rezervasyonum olmadığı için giremem, ben de Kumrucu Hikmet’e gider keyfime bakarım. Ekmeğin gevrekliğinin tadını çıkarırken ekmeğin şeklinin gerçekten kumru kuşunun gövdesine benzeyip benzemediğini düşünürüm ve otelime geri dönerim.

K. Hikmet - 2 179

Ertesi gün süper bir kahvaltının ardından biraz sosyetik takılmak için Aya Yorgi koyundaki Babylon’a gitmek isterim ama hep sezon dışı kaldığımdan orasını hiçbir zaman açık yakalayamam ben de Paparazzi’ye giderim. Tıkış tıkış şezlongların arasında kendime bir yer bulurum. Hiç esmeyen bu koyda keyfime bakar, kitabımı okurken çevrede ünlü var mı diye göz ucuyla bakarım (bir kere Pakize Suda’yı gördüm o kadar). Çarşaf gibi denize girer çıkarım.  Buraya özgü tatlı ve sert kavunlarından ısmarlarım. Sonra daralır otelime gider duşumu alırım.

Sokaklarda takı bakarım, yel değirmenlerinin fotoğrafını çekerim. Hediyelik eşya dükkanlarında kendimi kaybederim. Akşam Fethi’nin Yeri denilen salaş balıkçıya gider kafamı dinlerim. Izgara balığımı, ahtapotumu, karidesimi yerim.

188 Gezi 3 300

Gezi 5 010

Ertesi gün Cumartesi bilirim ki buranın meşhur pazarının olduğu gündür. Kafamdan ne elbiseler alacağımın planlarını yapar mutlu olurum. Sabah erkenden tüm pazarı talan eder rahatlarım. İstanbul’a götürmek için kekik ve adaçayı alırım.

Gezi 3 319

Sonra Çeşme’nin meşhur kalesini gezerim. İçindeki müzeyi inceler bol fotoğraf çekerim. Çevredeki çarşıyı gezer, Çeşme Marina’da denize nazır cafélerden birinde oturur adaçayı içerim. Sahilinde dolandıktan sonra da Dalyan’a uzanır yan yana sıralanmış balıkçılardan en beğendiğim Cevatın Yeri’ne girerim. Kendime bir meze ziyafeti çeker, Alaçatı’ya dönerim. Yine köşedeki caféye oturur geleni geçeni seyrederim, lokmamı yerim. Ertesi günde erkenden İstanbul’a doğru yola çıkarım.

20140921_181126 Gezi 4 008-çeşme kalesi

Ah Alaçatı seni çok özledim. Ne olur bu sene de kabul et beni.

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

CUNDA’DA AŞIKLAR TEPESİ…

Arabayla yolculuk yapmayı oldum olası sevmişimdir. Arkadaşlar da beni kırmadılar, İstanbul’dan Alaçatı’ya arabayla geze geze gitme fikrime katıldılar.

C-17

Cunda da bu yolculuk sırasında ara duraklarımızdan biriydi. Cunda’ya varır varmaz önce otelimiz YundAntik Cunda Konakları’na yerleştik. Beş çayı vaktine denk geldiğimizden ikramları olan çay, simit ve poğaçamızı otelin verandasında afiyetle yedik. Sonra “heyyyt bizi kim tutar” diyerekten kendimizi Cunda’nın patika yollarına bıraktık.

C-2

Dar sokaklarda azcık dolaştık, çiçeklerin, sarmaşıkların sarmaladığı evlerin önünde fotoğraflar çektirdik, arkasından deniz kenarına indik. Buranın meşhur yerlerinden biri olan Taş Kahve’sine kurulduk. Bundan birkaç sene önce geldiğimizde Taş Kahve’nin deniz kenarında da yeri vardı, şimdi düzenleme yapılmış, bir sıra içeri çekilmiş. Buna biraz bozulmadım desem yalan olur.

C-6

Denize nazır oturmanın tadı başka oluyor açıkçası. Neyse sakızlı kahvelerimizi söyledik ve sahildeki balıkçı lokantalarını seyredip hangisinde yiyeceğimize karar vermeye çalıştık. Ama veremedik en iyisi tek tek gezmek dedik.

C-7

Hepsinin mezelerini ayrı ayrı inceledik ve gözümüze hoş gelen birinin tahta masalarına kuruluverdik. O kadar sorduk ki şu var mı, bu var mı diye, masamızı bir donattılar anlatamam. Sınırsız meze çeşidi dedikleri bu olsa gerek. Kalamar dolması, ahtapot, fava, deniz börülcesi, köpeoğlu, kırmızı biber közleme, papalina balığı derken tıka basa doymuş şekilde masadan kalktık.

Meze

Fakat yemeğe son verebilir miyiz? Asla. Neden? Çünkü tatildeyiz.

C-14

Yemeğin üzerine yörenin meşhur karadutlu ve sakızlı dondurmasını yiyip çarşısını gezmeye gittik. Geçen gelişimizde küçük olan çarşı bu sefer almış başını gitmiş. Bütün yan sokakları ileri geri kendi bünyesine katmış.

C-11

Tabi ki tüm sokaklara girmek çıkmak görevim olduğundan pazarı gezmek tahminimizden daha çok vaktimizi alıyor. Ama çok eğleniyoruz. Şile bezi elbiseler, hediyelik eşyalar, çantalar alıp elimiz kolumuz poşetlerle dolu otelimizin yolunu tutuyoruz.

C-8

Sabah kahvaltıdan sonra Koç ailesinin restore edip müzeye çevirdiği tarihi Taksiyarhis kilisesini geziyoruz. Müzenin içinde tarihi arabaları, bisikletleri, gravürleri tek tek inceliyoruz. Arkasından yürüye yürüye Aşıklar Tepesine çıkmaya başlıyoruz. Çıkarken yöreye özgü bademli yeşil zeytin almayı da ihmal etmiyoruz.

C-5

Aşıklar tepesindeki ‘’Agios Yannis’’ kilisesi Edremitli iki kesiş tarafından Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden kısa bir süre önce Aziz Yahya’ya atfen inşa edilmiş. Seneler içinde yıkılıp harabeye dönmüş ve Koç ailesi tarafından restore edilip kütüphane’ye çevrilmiş, yanına da çok hoş bir café (bir de çok hoş bir değirmen) yapılmış. Tepeye varınca önce kütüphaneyi geziyoruz sonra da caféye kurulup buz gibi limonata siparişi veriyoruz. Tepenin manzarası muazzam olduğundan defalarca foto çekiyoruz. Seyretmeye doyamıyoruz.

C-9

Eeee bu kadar yeme içmeden sonra sıra denize girmeye geliyor. Ben pek deniz sevmem ama arkadaşlara uymak lazım. Buranın sessiz, sakin yerlerinden olan Patricia plajına gidiyoruz. Deniz diz seviyesini geçmediği için su sıcacık (tam sevdiğim gibi). Kumların üstünde keyif yapıp azcık güneşliyoruz. Birbirimizi ıslatıyoruz. Eğeleniyoruz anlayacağınız. Sonra ben bir bilen olarak karşımızdaki güvercin adasının üzerindeki Agios Yorgis Manastırının hikayesini anlatıyorum. Geçmiş dönemlerde tüm hayatları boyunca günah işleyen korsanlar, yaşlanıp ölüm korkusuna kapıldıklarında tabi günahlarıyla ölmek istemiyorlar. Ve bu manastıra gelip af dileyerek, ömürlerinin son senelerini geçiriyorlar. Pişmanlıkları kabul olur mu bilinmez diyerek giyinmeye başlıyoruz.

C-10

Balık yemek istemediğimizden adanın pizza yapan lokantası Uno’ya doğru yollanıyoruz. Terasında oturup güneşin batışını seyrediyoruz ve nefis yemekleri midemize indiriyoruz. Sabah yola devam edeceğimizden fazla oyalanmadan otelimize gidip odalarımıza çekiliyoruz. Cunda adası sakin ve kendine özgü havası, taşlı sokakları, Aşıklar tepesiyle, çarsısıyla sizleri bekliyor. Kaçırmayın…Sağlıcakla,

Anette INSELBERG

BOZCAADA’NIN RÜZGARI

Bozcaada’ya ilk olarak yelken yarışı sırasında uğramış, üzümlerinden bol bol yemiş ve harika bir kahvaltı sonrası adadan ayrılmak zorunda kalmıştım. Daha sonra adanın yerlisi ressam Cemil Onay eşiyle beni davet etmiş, ben de bu fırsatın üstüne “hoooppp” diye atlamış, birkaç gün adanın tadını çıkarmış ve gezme noktalarını öğrenmiştim. Ama benim için en iz bırakıcı olan arkadaşlarımla beraber gittiğim üçüncü seferim oldu. Bir de adayı biliyorum beni takip eden diyen lider havam çok da hoşuma gitti.

a-7

Feribottan iner inmez köşede birkaç yüzyıllık çınar ağacının altında kurulmuş olan Çınaraltı Cafe’de soluklandık. Ben adaçayı arkadaşlar da çınar yaprağının üstüne konmuş sakızlı türk kahvelerini yudumlarken ben gidilecek plajları ve gün batımı programını ilan ediyordum bile.

a-10

Kahveler bitince Adabacchus hotele doğru yollandık. Şunu söylemeliyim ki otele bayıldım. Her odanın yanındaki küçük balkonu, yeşiller içindeki bahçesi, köpekleri ve güler yüzlü çalışanlarıyla benden tam puan aldılar. Otelde üstümüzü değiştirip plaj keşfimize başladık. Öncelikle çok turistik olan Ayazma plajına gittik. Allah’ım o kum, o denizin rengi ne güzel. Suyun soğuk olması beni sadece seyirci yapacak olsa da kahraman arkadaşlarım denize girmeyi başardılar. Onları bir kez daha gönülden tebrik ediyorum. Suya girip acıkanlarla beraber Faik’in Yeri’ne doğru yollandık. Deniz ürünleri yeme canavarı olan ben masamıza gelen kalamar, karides, midye ve benzeri her şeyi dakikasına süpürüp masanın oburu ilan edildim.

a-8

Denizin ve yemeğin tadını çıkardıktan sonra hemen yandaki Habbale plajına geçtik. Burası daha sakin ve kafa dinlemeye elverişli olduğundan ben günlük tai-chi ve meditasyon egzersizlerimi tamamlarken, arkadaşlar da getirdikleri kitaplarını keyifle okumaya başladılar. Tabi biz yerimizde durur muyuz, sakinlik bizim neyimize. Yanında şnorkellerini getirenler “hadi akvaryum plajına” diye tutturunca yeniden yola koyuluverdik. Benim bu suya girmem imkansız olduğundan (soğuk olmasından dolayı) giren arkadaşlara bir kez daha hayranlıkla baktım. Denizin altındaki zenginlikten bir hayli keyif alan arkadaşlarsa sudan çıkmak bilmediler. Neyse sonunda yorulup acıktılar da akşam için otelimize döndük.

a-6

Akşam methini duyduğumuz Battı Balık meyhanesine gittik. Ahtapot beğendi, levrek marin, asma yaprağına sarılmış sardalye derken ben girit ezmesine bayıldım. Tarifi aldım ama daha yapmak kısmet olmadı. Sakızlı kahvelerimizi içip otelin yolunu tutuk. Sabah Adabacchus otelin meşhur kahvaltısıyla güne başladık, arkasından merkeze inip Çiçek pastanesinde karadut ve sakızlı dondurma yedik. İsteyen ise sakızlı muhallebi yedi (güneye inince sakızlı şey yemeyeni dövüyorlar gibi bir durum oluyor). Sonra da daracık sokaklarda gezinmeye başladık. Sanat galerileri, takıcılar, incik boncukçular, çiçeklerle bezenmiş evler, kapı eşiklerindeki teyzelerle sohbet derken günü yarıladık. Çınaraltı Cake’nin solunda Ada Cafe’de ahtapot mücver yiyip, yanında da adaya özgü eşsiz bir lezzet olan gelincik şurubunu yudumladıktan sonra yan yana dizili sokak tezgahlarına yollandık. Bir üzüm canavarı olarak sandıktan taşan üzümlerden bayağı bir aldım.

a-11

Arkadaşlar adaya özgü domates reçeli, kekik ve kekik balı aldılar. El yapımı ürünler, buzdolabı süsleri, doğal taşlar, çantalar satan tezgahlarda keyifle gezindik. Sonra da adanın simgesi haline gelmiş kaleyi gezmeye gittik. Kale dışardan inanılmaz heybetli ve her açıdan fotoğraf çekmek istiyorsunuz ama içi bomboş. Çabucak dışarı çıkıp o heybete kavuşmayı tercih ettik. Sırada adanın manastırına gitme vakti geldiğinden arabalara atlayıp yola düştük. Aslında adada bisiklet de kiralanıyor ama hem bacak kaslarımıza güvenemediğimizden, hem ada çok inişli çıkışlı olduğundan arabayı tercih ettik.

a-3

Ayazma Manastırı 8 yaşlı çınar ağacıyla süslenmiş büyük bir bahçenin içinde ve de alt kısmında küçük bir dilek mağarası var. Ben hemen küçük mağaraya koştum. Mağarada taşlardan yapılmış ev ve araba dilekleri bayağı fazlaydı. Ben de dileklerimi dileyip, püfür püfür eden bahçeye çıktım.

a-4

Ada boğaz çıkışında olduğundan her daim ve her yerde estiğinden insana başta bir fenalık gelse de bir süre sonra alışıyor. Buradan da gün batımını izlemek için rüzgar güllerinin oraya gidiyoruz. Minibüslerle akın akın turistlerin geldiği tepede kendimize dizilecek bir yer bulup yerleşiyoruz. Biraz erken geldiğimizden bekliyoruz ama kalabalık bizi eğlendiriyor. Köpekleriyle gelen, şarabını içen, çikolatasını kemiren bi sürü insanla beraberiz. Güneş yavaş yavaş denize doğru alçalmaya başlıyor ve gök kırmızı, turuncu, sarı, laciver, mor bir renk cümbüşüne dönüşüyor. Hepimiz hayranlıkla seyrediyoruz.

a-2

Güneş iyice batıp biz gölge gibi gözükmeye başlayınca, bir sürü eğlenceli fotoğraf çekiyoruz. Arkasından yemek için marinaya iniyoruz ve rastgele seçtiğimiz bir balıkçıda hayatımda ilk defa yediğim dülger tava siparişi veriyoruz. Ben bu balığa bayıldım size de mutlaka tavsiye ederim. Lezzeti kalkanı andırıyor ama değil, derim ki yiyin yorumunuzu siz yapın. Ertesi gün oteldeki teyzenin güzel kahvaltısının ardından adadan ayrılmak üzere feribota doğru yollanıyoruz. Geldiğimizde oturduğumuz Çınaraltı’nda bir güle güle çayı içip, rüzgardan sersemlemiş ama adaya hayran kalmış bir şekilde ayrılıyoruz. Bakalım bu güzel adaya dördüncü gelişim ne zaman olacak diye düşünerek feribotta adanın kalesini seyre dalıyorum. Sağlıcakla..

anette profil

ANETTE INSELBERG

Sakız Adasının Sakızı:)))

IMG_2619

199

IMG_2685

IMG_2678

IMG_1575[1]

IMG_1583[1]

IMG_1613[1]

IMG_1684[1]

IMG_1566[1]

20140920_145923

244

 

 

Çeşme’den feribota binip ‘’savulun Sakız adası biz geliyoruz’’ diyene kadar Sakız adasına geldik bile. Katılacağımız güney turuna daha vakit olduğundan Sakız adasının merkezini keşfe çıkıyoruz. Sahili İzmir kordon boyunu anımsatıyor. Yan yana cafeler, barlar, lokantalar, daha gerilerde hediyelik eşya dükkanları, likörcüler, reçelciler olarak devam ediyor. Sahilde yürüdükten sonra ara sokaklara dalıp alışveriş yapmaya başlıyoruz. Elbette ilk durak Reçelci Rena, çok çok tatlı bir teyze. Çat pat Türkçe konuşması, sıcaklığı ve bunu da dene, şunu çok satıyoruz demeleriyle planladığımdan daha çok reçel alıp dükkandan çıkıyorum. Ama dükkanda ne kadar çok reçel olduğunu size anlatamam. Ben portakal, turunç, mandalina onlara takıldım daha çok ama siz meyve reçellerine de bakın derim. Karnımız hafiften acıkmaya başladığından pastaneden yöresel birkaç şey alıp, parkta oturup yiyoruz. Arkasından merkeze yakın ve adanın simgesi haline gelmiş değirmenleri de gördükten sonra turumuza katılmak için buluşma noktasına gidiyoruz.

Tur rehberimiz bir Türk, yıllar önce buraya göç etmiş ve yerel bir hanımla evlenmiş, nasıl bağıra bağıra konuşuyor anlatamam. Meğerse bu ada sürekli değişik topluluklar tarafından işgal edildiği için kendilerini kabul ettirme göstergesi olarak herkes bağıra bağıra konuşurmuş, gel zaman git zaman o da alışmış. Burada evlenmek çok güzel diye anlatıyor, aileye iç güveysi geliyorsun, bütün mal varlığa, işlere de ortak oluyormuşsun. Benden duyurması… Neyse tura sakız ağaçlarının  bol olduğu bir bölgeye ziyaretle başlıyoruz. Burada sakıza mistik derlermiş. Ve sakızlı su hazırlayıp içerseniz sağlığınıza çok faydalı olurmuş. Bize sakızları, ağaçların gövdelerini nasıl çizdiklerini, sakızları kolay toplamak için ağaçların altına döktükleri kireçimsi beyaz tozları uzun uzun anlattı.

Arkasından ilk durağımız Pirgi köyüne varıyoruz. Buralar sakızından dolayı sürekli korsanlar tarafından saldırıya uğradığından sokaklar hep daracık yapılırmış. Dar sokaklarda keyifle yürürken bu köydeki binaların geometrik desenlerle süslenmesine bayıldık. Ayrıca balkonlarda kurutulan kırmızı biberler, siyah beyaz geometrik desenlerin yanında inanılmaz güzel gözüktüğünden çok güzel kareler yakaladık.  Arkasından ikinci durağımız Mesta köyüne gittik. Yine aynı korunma içgüdüsüyle dar sokaklar bizi karşıladı. Ortaçağ görüntüsünde bu köyün sokaklarında dolaştıktan sonra yemek için buraya yakın koya doğru yollandık. Koyda bir sürü taverna vardı ve tur bizi hangisinde yiyeceğimiz konusunda serbest bıraktı. Biz Papamihalakis tavernasında yemeyi tercih ettik. Önden yunan salatası (büyük doğanmış domatesler ve kare şeklinde kesilmiş feta peyniriyle hazırlanıyor), arkasından karides ve ahtapot, ana yemek olarak barbun, tatlı olarak sakızlı muhallebi ve sakızlı türk kahvesi ve sakız reçeli ikramından sonra, güneşin altında bayağı bir geviş getirdik tabi.

Ve turumuz bizi son olarak merkezin 7 km güneyinde Karfas koyuna götürdü. Tam karşıda Çeşme’ye el sallayabiliyorsunuz. Buranın denizi kumluk ve sığ, bir kere denize girip çıkıyoruz, kurulanırken gitme vaktinin geldiğini görüyoruz. Toparlanıp otobüsümüze biniyoruz.

Merkeze geldiğimizde feribotumuzun kalkmasına daha vakit olduğundan sahilde bir tur daha yapmaya karar veriyoruz. Sakızı kozmetik olarak kullandıklarını keşfedip kendime sabun ve krem alıyorum. Sonra bir kafeye girip sakızlı kahvenin yanında sakızlı likör içip, ikram edilen sakızlı lokumu da yiyip sakızın dibini buluyoruzJ.

 

 

Zamanı gelince de feribotumuza binip çok güzel vakit geçirdiğimiz sakız adasından keyifle ayrılıyoruz. Yolunuzu bu adadan geçirmenizi tavsiye ederim.

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

 

Mut’ ta Karacaoğlan Yanar Karaca Kız’a Ama Nafile Kavuşamazlar…

17112091[1]

IMG_0308

IMG_0310

IMG_0369

IMG_1300[1]

IMG_0446

IMG_0493

IMG_0537

15405385[1]

kp10104456113803[1]

Konya’da Şebi Arus törenlerine katılmış ve Hazreti Mevlana’nın huzurunda ağlamıştım. Arkasından İstanbul’a dönmem gerektiği halde hiç içimden gelmiyor ve ben de bir çılgınlık yapıyorum. Açıyorum televizyonu ve adı ilk söylenen yere gitmeye karar veriyorum. Ne çıkacak diye heyecanla beklerken Karacağolan, Mut ve Silifke’yi anlatan bir belgesel çıkıyor karşıma. Mersin’e bir bilet alıp yola çıkıyorum…

Konya – Mersin güzergahını kullanan var mı bilmiyorum.  Ama kullanmadıysanız büyük bir kayıptasınız demektir. Özellikle Mut’a geldiğinizde manzaranın güzelliğinden nefesiniz kesilir. Bu dünyada ne kadar önemsiz olduğunuzun farkına varır ve Yaradan’ın yarattığı şeylerin güzelliği karşısında huşuyla dolarsınız. Derin vadilerin kenarından inen yollar, dereler, dağlar, yemyeşil bitki örtüsü muazzamdır.

Mut’un bir başka özelliği de tabi ki Karacoğlan’ın mezarının orada bulunmasıdır. Orada bir mola verip hem Karacaoğlan’ın güzel dizelerini okuyup hem de kavuşamamış aşıkların efsanesini bir daha hatırlarsınız. Karacaoğlan Karaca Kız adındaki bir yörük beyinin kızına aşık olur. Kız da ona aşık olur fakat kızı vermezler. Karacaoğlan’da bu sevgiyle yazıp yazıp durmuş dizelerini fakat kavuşamamışlar. Ölme saatleri gediğinde Karacaoğlan bir tepeye, Karaca Kız da onun karşısındaki tepeye gömülmüş. Biraz hüzünle yolumuza devam edip Mersin’e oradan da Silifke’ye varıyoruz.

Silifke’ye varınca hemen çarşısını geziyorum. Eşe dosta yöresel ürünler alıyorum. Sonra toplam 28 burcu bulunan kalesine çıkıyorum ve etrafı seyrediyorum. Arkasından da yemek için mola veriyorum. Yemekte nefis bir keşkek yiyorum, üstüne de yoğurt geliyor, benim de aklıma şu dizeler: “Silifke’nin yoğurdu ah seni kimler doğurdu. Seni doğuran ana bal ile mi doğurduJ”.

Sonra Cennet ve Cehennem mağarasına gidiyorum. Cennet çukurunu görmek için 752 basamak inmek gerekiyor. İnmesi değil de nasıl çıkarım diye söylene söylene iniyorum. İndiğime değiyor mu değiyor. Sarkıt, dikit ve sütunların olduğu mağara görsel bir şölen. Girişinde de Meryem ana kilisesi var. Oflaya puflaya, mola vere vere yukarı çıkınca sıra cehennem mağarasına geliyor. Cehennem mağarası için zahmet etmeye gerek yok. Kenarlarından aşağı bakıyorsunuz. Derinliği yaklaşık 128 metre olup, ağız çapı 50-75 metre arası. Mitolojiye göre Zeus alevler içindeki 100 başlı ejderhayı burada bir kavgada yendikten sonra, onu bu cehennem çukuruna hapsetmiş. Efsane doğru mu değil mi bilmem ama bu çukura fazla bakmak içinizden gelmiyor. Sevimsiz bir enerjisi var.

 

 

 

 

Sırada Astım mağarası ya da daha sevimli adıyla Dilek mağarası var. Bu mağaranın üst kısmı sağlam olduğundan çökmemiş. Mağaranın içinde yaklaşık 200 metrelik bir yolda yürüyorsunuz ve bu yol dikitler, sarkıtlar ve kalsit sütunlarla dolu. Zemini beton yapmışlar ama tavandan sürekli su damladığından bastığınız yere dikkat edin çünkü çok kaygan. Burada kayıp düşen çok oluyormuş. Bir de mağaraya girerken üstünüze bir şey alırsanız iyi olur sıcaklık 4-5 derece civarında olduğundan ve üstüm ince olduğundan ben dondum. Mağarayı gezerken para atıp dilek dileyecek yer çok arandım ama bulamadım, siz belki bulursunuz. Neyse mağarayı gezip dışarı çıktığımda ilk söylediğim şey şu oldu: “Burası cennet mağarasından daha güzel”. Ama gerçekten daha güzel, yolunuz buralara düşerse adını çok duydunuz diye Cennet ve Cehennem mağarasına gidin ama burayı da sakın ihmal etmeyin.

Bütün bu mağara ziyareti ve iniş çıkışlar beni çok acıktırdı ve yakında bulunan Narlıdere’ye kendime balık ziyafeti çekmeye gittim ve çok memnun kaldım. Yemekten sonra, Mersin’e dönüp sokaklarını biraz arşınladım sonra otele gittim ve ertesi gün İstanbul’a döneceğim için erkenden uyudum.

Not 1: Gelin buralara sonra pişman olursunuz.

Not 2: Bu yazıyı Karacaoğlan’dan dizeler koymazsak saygısızlık olur.

YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK
Yeşil başlı gövel ördek Uçar gider göle karşı Eğricesin tel tel etmiş Döker gider yâre karşı Telli turnam sökün gelir İnci mercan yükün gelir Elvan elvan kokun gelir Yâr oturmuş yele karşı Şahinim var bazlarım var Tel alışkın sazlarım var Yâre gizli sözlerim var Diyemiyom ele karşı Hani Karacoğlan hani Veren alır tatlı canı Yakışmazsa öldür beni Yeşil bağla ala karşı            Karacoğlan

 

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

 

Geziciyak’la Sülüklü Göl Yürüyüş Turu…

7

8

9

14

FullSizeRender

Sabah erkenden buluşma noktalarından alındık, yolda dağıtılan poğaçaları ve vişne sularını keyifle höpürdettik ve yürüyüş noktasına gelmeden önce dere kenarı bir kahvede çay molası verdik. Demli çaylarımızı yudumlarken rehberimiz Erdoğan Bey yürüyüşle ilgili tüyoları vermeye başladı, yanımıza tişört, güneş kremi, şapka, yağmurluk almamız gerektiğini hatırlattı. Çaylardan sonra yürüyüş noktamıza kısa bir süre sonra vardık.

Otobüsümüzden inip Sülüklügöl’de sonlanacak yürüyüşümüz için hazırdık artık. Grubumuz 25 kişilik ideal bir büyüklükte ve sohbeti tatlı insanlarla doluydu. Yürüyüşümüz  tırmanmayla başladı ve ben “tırman tırmanabildiğin kadar” diye içimden mırıldanmaya başladım. Çevremdekilerle konuşup gülüştüm, rengarenk çiçeklerin, yamaçların fotoğrafını çektim ve mest oldum. O arada tırmanış bitti ve dar bir patikada yürüyüşümüz başladı. Patika öyle güzeldi ki sağ tarafımız çam ve meşe ağaçlarıyla doluydu. Rehberimiz bize yabani sarmısakları gösterdi ve nasıl toplayacağımızı öğretti. Ayılar kış uykusu sırasında tuvalete gitmedikleri için bütün üre vücutlarında birikirmiş ve uykudan sonra ilk yedikleri şey bu yabani sarmısaklarmış. Vücuttan üre atma özelliğine sahiplermiş. Bu bilgilerden sonra hepimiz yabani sarmısakların avına çıktıkJ.

Dar patikada yürüyüş yaklaşık iki saat sürdü. Kimi zaman devrilmiş ağaçların altından kimi zaman üstünde geçtik. Kah fotoğraf çekmek için durduk, kah ısırgan otu toplamak için (ısırgan otu kan temizlermiş, salataya koymak için dolu dolu topladık).

Orman içi biraz aşağı inince çam ağaçlarının kesik yerlerinden akan çam sakızını gördük. Meğerse ağaç yaralarını sakızıyla tedavi edermiş, çok kuvvetli bir antibiyotikmiş. Torbamıza biraz da sakız toplayıp yola devam ettik ve nefis bir göle vardık. Gölün adı ‘’Turkuaz’’ gölüymüş. Rengi de tam adı gibi olduğundan hepimizin nefesi kesildi. Gölün içine düşen ağaçlar ve gölgeleri tam fotoğraflık olduğundan bol bol fotoğraf çektimJ.

Arkasından sSülüklügöl’e vardık ve yorgunluktan çimenlere yayılarak soluklandık. Ormanın içinde bulunmaktan ve yürüyüş yapıp bedenimizi çalıştırmış olmaktan dolayı mutluluk içindeydik. Ve nasıl sağlıklı beslenilir konuşmaları yapmaya başladık. Geceleri yatmadan önce yemek yemeyi kesmenin önemini birbirimize hatırlattık.

Yarım saat – kırk beş dakika sonra midelerimiz artık zil çalmaya başladığından göl kenarından kalktık ve şoförümüzün bize hazırlamış olduğu mangal ziyafetine doğru son bir yürüyüş yaptık.

Yürüyüşümüz bittiğinde beyaz peynir, salatalık ve içeceklerle hazırlanmış soframıza kurulduk. Rehberimiz sucuk, köfte, domates ve biberden oluşan kocaman sandüviçlerimizi verdi. Afiyetle yedik, son bir çay molası verip İstanbul’a doğru yola çıktık.

Bu güzel yürüyüş için Geziciyak firmasına teşekkür ederim. Bu tip yürüyüş gezilerine katılmanızı da şiddetle tavsiye ederim…

 

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

1 Mayıs 2015

not: Diğer turları geziciyak facebook adresinden veya http://www.geziciyak.com adresinden girerek öğrenebilirsiniz…