Arşivler

Solcusu-sağcısı herkes cenaze törenindeydi

anette inselberg sağcı solcu herkes birlik

 

Solcusu-sağcısı herkes cenaze törenindeydi Çok az insana nasip olur bu! Çünkü babam şu kesimin, bu kesimin adamı değildi. Herkes eşit olsun ve ilerlesin isterdi. O yüzden de cenazesinde her kesimden insan vardı. İnanılmaz bir kalabalıktı! Yetkililer bile bu kadar büyük bir kalabalık beklemiyordu! Hatta biz bir ara endişe ettik, yeteri kadar polis yok diye. Ama tek bir taşkınlık olmadı. Babam görse çok şaşırırdı!
Neye? Bu kadar sevildiğini, kalabalığı görse, ‘Vay, bu kadar seviliyor muyum?’ derdi. Babam çok enteresandır, meşhur olduğunu, sevildiğini unuturdu.
Hakikaten mi? Gerçekten! Mesela derdim ki; ‘Baba bak arkadaşın seninle fotoğrafını Facebook’a koymuş, 3 bin kişi beğenmiş’. ‘Vay be 3 bin kişi beni beğenmiş mi? der, hakikaten çocuk gibi şaşırırdı. Yemekte biri yanına gelip fotoğraf çektirsin, ‘Bak beni hala tanıyorlar’ derdi. ‘Baba ne diyorsun ya?’ der, gülerdik.
Onun gibi birinin egosu nasıl bu kadar az olabilir?
Kendini her zaman Kayserinin bir köyünden çıkmış, işportacılık, cankurtaranlık yapmış, sıradan biri olarak görürdü.
İçindeki çocuğu, gerçek kişiliğini bozmadığı için şımarmadı.
Şöhretin, baskıların, hapislerin kendini değiştirmesine izin vermedi.
O yüzden Tarık Akan oldu!
Barış Üregül Akan(Tarık Akan’ın oğlu)

Bir kez kurulur yaşamın saati,

ANETTE İNSELBERG HAYAT

 

Geçtiğimiz yüzyılın başında tarihin en büyük gangsterlerinden sayılan Al Capone’un “Kolay Eddie” lakaplı bir avukatı vardı. Yasalardaki boşlukları çok iyi fark eden “Kolay Eddie” büyük gangsteri defalarca tutuklanmaktan kurtarabilmiş, eskilerin deyimi ile “hin oğlu hin” bir adamdı. Capone bu çabalarını cömertçe ödüllendirdiği için muazzam lüks bir hayat yaşayan “Kolay Eddie” , aslında Capone’nin yaptığı haksızlıklar , zulüm ve katliamlardan son derece rahatsız vicdanının sesinden boğulmuş bir adamdı. Kendisini eleştirenlere çok sevdiği oğlunu daha iyi şartlarda yetiştirebilmek için katlandığını söylüyordu ama oğluna iyi bir isim ve onur bırakmayacağının da pekala farkında idi.
Bir gün “Kolay Eddie”nin canına tak etti ve savcılığa giderek Capone hakkında bütün bildiklerini iiraf etti. İşini artık “iyi” yapmaya karar vermişti ama ödülü karanlık bir sokakta sırtından vurularak öldürülmek oldu. Vurulmadan önce öldürüleceğini bildiğini eşine söylemiş ve ölmekten korkmadığını artık oğluna iyi ve onurlu bir isim bırakabileceğini söylemişti. Öldüğü zaman cebinden kendi yazdığı bir şiiri çıkardılar:
Bir kez kurulur yaşamın saati,
ve hiç kimse bilemez,
geç mi yakın mı
akrep ile yelkovanın duracağı anı.
“Şimdi” senin sahip olabildiğin tek an.
Sev, tutku ile kullan tabi
ama kuşku ile de yaşa
bir anda duracak olan zamanı.
“Kolay Eddie” öldürüldükten 5 yıl kadar sonra Amerikalı savaş pilotu Butch O’Hare havada görevde iken dehşetle yakıt tankının dolu olmadığını fark etti. Hemen havalandığı uçak gemisini durumdan haberdar etti ve “geri dön” emrini aldı. Devriye uçak grubundan ayrılıp geri dönerken savunmasız bir Amerikan yük gemisine saldıran Japon uçak filosunu fark etti ve terddüt etmeden düşman uçaklarına saldırdı. Bunu yaparken kendi hayatını hiç düşünmemişti. O denli kararlı ve etkili bir saldırı yaptı ki japon uçakları başka Amerikan uçaklarının da geleceğini sanarak kaçtılar. Arada O’Hare paraşütü ile yakıtı bitmiş düşmekte olan uçağını terk etmeden önce tam beş tane Japon uçağını da düşürebilmiş idi. Onur madalyası ile ödüllendirilen Teğmen bir yıl sonra bir başka çatışmada uçağı düşerek öldü ama bugün Chicago şehrinin hava alanının ismi O’Hare Hava alanıdır.
Butch O’Hare, “kolay Eddie” lakaplı Edward O’Hare’nin oğlu idi.
Demek ki gangsterin avukatı olan babası, ölümü ile kendi oğluna işini dürüst onurlu ve iyi yaparak iyi bir isim bırakabileceğini öğretebilmiş idi.
————————————
Bir toplumda; işleri / koşulları / olanakları / enerjileri / eğitimleri / sonuçları ne olursa olsun, görevlerini yapılması gerektiği gibi yapan insanların sayısının fazlalığı, o toplumun gerçek zenginliğidir.
Sovyetler Birliği yıkılıp dağıldıktan sonra geçmiş dönemlere özlem duyan bir komünist şöyle demiş idi; “Sovyetler Birliği zamanında ne iyi idi? Biz çalışır gibi yapardık ve devlet de bize maaş ödermiş gibi yapardı, geçinir giderdik işte”
O komünistler bu şakayı yaparken bile bir imparatorluğu yıkan belki de tek şeyin bu zihniyet olduğunu anlamamışlardı.
Martin Luther King, meşhur konuşmalarından birinde şunu söylemiş idi;
-Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse; Michelangelo’nun resim, Beethoveen’in beste yaptığı, veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün.
O kadar güzel süpürün ki yerdeki ve gökteki herkes durup; “Burada işini çok iyi yapan büyük bir çöpçü yaşıyormuş” desin.
Hani Türkçe’de bir atasözü vardır “herkes evinin önünü temizlerse sokaklar tertemiz olur” diye . Bu yüzyılda artık şu şekilde değişmesi elzem; “herkes evinin önünü yapabileceği en iyi şekilde temizlerse sokaklar temiz olabilir”
Çünkü artık sokakları kirletenler çok.
————————-Moris LEVİNİN SAYFASINDAN ALINTIDIR

Nikos Kazancakis. Kanatlanmak için uçurumun kenarına git.

anette inselberg kazancakis zorba ey insan eşitsin

Nikos Kazancakis. Kanatlanmak için uçurumun kenarına git.
Eserleri günümüzde bile beğeniyle okunan, çağının ötesinde bir yazar olan Nikos Kazancakis’in çalışmaları birçok dile çevrilmiştir, diyebiliriz ki, kitapları en çok çevrilen müstesna yazarlardan biridir.
Bu yazımda, her yerde kolaylıkla bulabileceğiniz biyografisini temcit etmeyecek, en sevdiğim eseri Zorba’dan bazı alıntılar yapacağım sadece.

Nikos Kazancakis-Zorba- Alıntılar.
‘’Şeytan bir elimden, Tanrı ötekinden çekiyor, ikisi beni ortadan ayırıyor. Raksla sohbet olur mu?» İlâhlarla şeytanlar da böyle konuşmuyorsa kellemi ortaya korum ben.’’

‘’İnsan ruhu köylü, kaba ve pistir -aşk, ten, çığlık,-maddeden kurtulup düşünce olur ve aklın yüksek dereceli fırınında simyadan simyaya sürüp gelişir!’’

‘’İnsanın ne olduğunu, dünyaya neden geldiğini ve ne işe yaradığını düşünüyorum… Bana kalırsa, hiçbir şey Her şey aynı; karım olsa da, olmasa da, namuslu ve namussuz olsam da, bey ya da hamal olsam da; yalnız canlı ya da ölü oluşumun önemi var. Beni Şeytan ya da Allah alırsa (ne diyeyim patron, sanırım arada fark yok) gebereceğim, pis kokulu bir leş olacağım, dünyayı kokutacağım ve bu dünya, boğulmamak için beni bir yere saklamak zorunda kalacak.’’
‘’Senin de içinde bir şeytan var, adını bilmiyorsun henüz. Bu yüzden boğuluyorsun; onu. vaftiz et de, hafifle patron!’’
‘’Bütün açıkgözlülüğümün budalalıktan başka bir şey olmadığını açıkça görüyorum.’’
‘Ee, ulan Zorba’, diyordum, ‘ne zamana kadar yaşayacaksın ve burun deliklerin ne zamana kadar açılıp kapanacak ulan? Havayı koklamak için az zamanın kaldı zavallı! Derin soluk al!’
«Açıkça söylenen günah, günah sayılmaz;’’

‘’Sanıyorum ki, yıllardan beri Allah’ın kayıtlarında yokum.’’
Turnaların sesiyle içimde bu hayatın her insan için bir tanecik olduğu, başkasının var olmadığı, neyin tadını çıkarabileceksen burada çıkaracağını, bunun çabucak gelip geçtiği ve ölümsüzlük içinde insana bir fırsatın daha verilmeyeceği yolundaki korkunç önsezi yeniden yankılandı içimde. Bu amansız, amansız olduğu kadar da şefkat dolu uyarıyı duyan insan yüreği zayıflıkları, anlamsızlıkları yenmek, tembelliğin ve yararsız büyük umutların üstesinden gelmek ve sonsuza kaçan her saniyeyi yakalamak kararı alır.’’
İnsanın kafasında büyük örnekler canlanır; hiç olduğunu, hayatının küçük sevinçler, büyük değersiz konuşmalar içinde geçtiğini açıkça görür. Ayıp! Ayıp! diye bağırır, dudaklarını kanatır.’’
‘’Deniz kıyısında yalnız başına yürümek güçtür her dalga ve gökteki her kuş bağırıp insana borcunu hatırlatır.’’
‘’Kuşların ne dediğini duymazsın; belki de o zaman hiçbir şey söylemiyorlardır. Sizin bir söz kalabalığının içinden geçmekte olduğunuzu görüp, susarlar.’’
‘’Kuyuya düşme tehlikesi geçirmiştim. Büyüyünce de ‘sonsuzluk’ sözcüğünün içine düşme tehlikesiyle karşılaştım ve birkaç başka sözcüğün içine daha: ‘aşk’, ‘umut’, ‘anayurt’ ve ‘Allah’. Her yıl kurtulup ilerlediğimi sanıyordum. İlerlemiyor, yalnızca sözcük değiştiriyor ve buna «kurtuluş» diyordum

‘’Allah buraya bayağı insan kıyafetiyle iner, bahar çimenlerinin üzerinde yalınayak yürür ve sakin sakin insanlarla konuşurdu.’’

‘’insan böyle kurtulur, böyle kurtulur.. Zevk düşkünü ve keşiş olarak değil. Kendin yan şeytan olmazsan,
şeytandan nasıl kurtulursun be?’’

‘’Şeytan icadıdır, namussuz ilkbahar!
Bu dünyada iyi olan ne varsa, hepsi şeytanın icadıdır. Güzel kadın,
ilkbahar, şarap… Bunları Şeytan icat etti; Allah da keşişleri, oruçları,

adaçayını, çirkin kadınları yarattı. Yokolasıcalar!’’
‘’İnsan ne zaman insan olacak be? Pantolonlar, kolalı yakalar, şapkalar giyiyoruz ama, hâlâ katırız, kurduz, tilkiyiz, domuzuz. Bizde Tanrı’nın sureti varmış! Kimde? Bizde mi? Tuh suratımıza!’’

Gece gündüz tapınan, mangır toplayan, ama kendi meleğine bir yudum su bile vermeyen Papaz Stefanos’dan Tanrı’ya benim daha yakın olmadığımı kim söyleyebilir sana. Ha? Kim söyleyebilir?

Çal Fanurios! diye bağırdı. Çal! Ölümü kahredene kadar çal!

Ölüm her an ölüyor, her an hayat gibi yeniden doğuyordu
‘’Sevdalarla dolu bütün o hayat, acılarla dolu bütün o hayat, ah yüce Tanrım, yoksa bir saniyelik bir şey
miydi?’’
Eğer, herhangi bir papaz, günahımı çıkarmaya ve beni kutsamaya gelirse, ona defolup gitmesini ve lanetinin üzerimde olmasını istediğimi söyle! Hayatımda yaptım yaptım yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi.’’
Nikos Kazancakis Zorba

Kaynak: angelsdia

Gül Yaprağı Olabilmek…

anette inselberg gül yaprağı
Bir zamanlar bilginler ve şairler, ‘suskunlar meclisi’ adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı.
Üye sayısı kırk kişiydi ve bunu artırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.
O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî’ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.
Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.
Başkan listeye Molla Câmî’nin adını ekledi. Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı. Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Câmî’ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu.
Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
Gül yaprağı olmak, kolay değil. Ama, evde, işte, çevrede geçim ehli olmanın, gül gibi geçinmenin yolu gül yaprağı olmaktan geçiyor. Yük olmayıp yük almak, gül yaprağı güzelliğine kavuşmak… Kendi içimizde, ailemizle, çevremizle uyumlu olmanın, ebedi güzellikler yolunda yürümenin müjdecisi.
Gül yaprağı sırrına erenler, sağdaki sıfır gibi bulundukları topluma güç katarlar hem de bire on, ama soldaki sıfır gibi davranıp kimseye yük olmazlar.
Ne dersiniz şöyle bir düşünmeğe, evdeki, Sitedeki ve işyerimizdeki hayatımızda gül yaprağı gibi miyiz, yoksa, bir damlası hayat karartan zehir miyiz?
Hayatı, hem kendimize hem de çevremize zehir etmemek için güle sevdalanıp, gül yaprağı gibi olalım.
Gül yüzünüzde gülücükler ebediyyen solmasın…

Aboriginal mesajlar&Marlo Morgan

anette inselberg aborjinler
•Bir kimse kızdığı zaman,yaşam enerjisi,su ya da kaygan kayalar gibi akmak yerine,her iki tarafa itilir ve keskin uçlu bir hale gelir.Bu,bedenin içine girer ve organlara zarar verir.
Kızgınlık aynı,bedende yara açan ve çıkarılması zor mızrak gibidir.
•Gücenmenin uçları da sivridir ama onunkilerin uçlarında bir diken vardır,onun için bu insanın içine saplanır ve daha uzun süre orada kalır.Gücenme kızgınlıktan daha zararlıdır çünkü ondan daha uzun sürer.
• Haset,kıskançlık ya da suçluluk endişeden daha karmaşıktır ve düğümler karnında ya da derinin altında olabilir ya da bir başka yerdeki yaşam akışını yavaşlatabilir.
•Üzüntü çok küçük bir bozulmaya neden olur.Ve keder aslında sevgi bağı olan bir çeşit üzüntüdür.Bu hayatta kalan kişinin ömrü boyunca sürebilir.
•Korku bazı şeyleri sona erdirir.Korku kan akışını,kalp atışlarını,solunumu, düşünceyi,sindirimi her şeyi bozar.Korku ilginç bir duygudur çünkü bu,aslında insansı değildir.Bu duygu çok kısa süreli bir hayatta kalma rolüne hizmet ettiği hayvanlardan alınmıştır.Hiçbir hayvan korku içinde yaşayamaz.İnsanların aslında korku duyacakları hiçbir şey yoktur.Onların kendilerinin sonsuzluk olduklarını biliyorlardı.
Şimdiyse korku gezegenimizi çevreleyen temel bir enerji gücü haline geldi.Korkunun içimizde yol açtığı zarar işte böyledir.
•İnsan yaşamı bir spiraldir,bizler sonsuzluktan geliriz ve daha yüksek bir düzeyde oraya geri dönmeyi umarız.Zaman bir dairedir.Ve bizim ilişkilerimiz de bir dairedir.Bizler Aborijin çocuklar olarak,yaşamın ilk yıllarında her bir daireyi, her bir ilişkiyi kapatmanın önemini öğrendik.Eğer bir anlaşmazlık varsa biz bu çözümlenene kadar uyanık kalırız.Biz yarın ya da ileriki bir tarihte çözüm bulmayı umarak gidip uyumayız.Bu, daireyi uçları kırılabilir bir halde açık bırakmak olur.
•Sen bu dünyaya bir ruhsal farkındalık düzeyinde geldin ve buradan daha genişlemiş bir düzeyde ayrılma fırsatına sahipsin.

İYİLEŞMENİN EN EMİN YOLU FREKANSINI YÜKSELTMEK…

anette inselberg frekans

 

Ünlü bilinç araştırmacısı, Dr. David Hawkins, uygulamalı kinesiyoloji yardımıyla insan duygularını ölçtü ve her duygunun belli seviyedeki enerji frekansına ve gücüne sahip olduğunu ortaya koydu.
Dünyaca kabul edilen tablo yukardaki gibidir.

Bir dalganın belli bir zaman birimi (genellikle saniye) içerisinde tekrarlanma sıklığına, yani bir saniye içindeki döngü sayısına “frekans” denir. “Hertz” birimiyle ölçülür. Herşey titreşmektedir. Bu nedenle herşeyin frekansı vardır. İnsan bedenindeki her hücrenin kendine göre bir doğal frekansı vardır. Aynı şekilde, her hastalığın, her bakterinin , her virüsün de doğal frekansı vardır. Her hücreyi kendi doğal frekansına döndürmek, bedeni sağlığa kavuşturur. Bedenin frekansıyla çatışan, onu bloke eden dalga boyları ise hastalığa hatta ölüme neden olabilir. Yalnız maddî/fiziksel şeylerin değil, duyguların, düşüncelerin, isteklerin, ilişkilerin, filmlerin, kitapların, dokümanların, toplumsal konuların ve bireysel bilincimizin de frekansı vardır.
Amerikalı Bilim Adamı Dr. David Hawkins , ( 1927-2012) frekanslar , frekansların bilinç düzeylerinde etkisi , ilişkisi üzerine binlerce araştırma yapmış ve ortaya Hawkins bilinç haritası denen Tabloyu çıkarmıştır. Yaptığı deneylerde , yüksek frekanslı duygu ve düşüncelerin ; düşük frekanslı olanlardan daha güçlü ve etkili olduğunu . En yüksek frekansa ulaşmış bir bilincin düşük frekanslı 70 milyon bilinci dengelediğini klinik olarak kanıtlamış ve Power vs Force – An Anato my of Consciousness ( Güç Kuvvete Karşı – Bilincin Anatomisi ) Kitabında detaylı olarak anlatmış.
Yapılan araştırmalardan kritik seviyenin 200-cesaret olduğu, ölçümü 200 un altında çıkan duyguların düşüncelerin, durumların kişiyi ve çevresini zayıflattığı , yorduğunu, aşağıya çektiğini ortaya çıkartmış.
Bir başka ilginç bulguysa , yüksek bilinç frekanslarının şaşırtıcı sayıda düşük frekansı dengelediği yönünde . Bireylerden herhangi birinin bilinç frekansı yükseldiğinde , çok sayıda düşük frekanslı bilinci etkileyip dengeleme imkanı olması .
Tablo şöyle :
300 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 90.000 kişiyi,
400 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 400.000 kişiyi,
500 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 750.000kişiyi,
600 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 10 milyon kişiyi,
700 seviyesindeki bir kişi ise 200’ün altındaki 70 milyon kişiyi dengelediği görülmüş.
Pozitif ve herşeyi olduğu gibi kabullenen mutlu bir insanın yaydığı enerji, 90.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Sevgiyi gerçek anlamda yaşayan bir insanın yaydığı enerji,750.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Barış ve huzur içinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji,10 milyon insanin yaydıgı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Mevlanalığı yaşayan bir insanın yaydığı enerji,70 milyon insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Peygamber,budha seviyesinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji ise tüm insanlıgın yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir…
Yapılan araştırmalar ve sonuç teyitleri yıllar sürmüş ve yüzbinlerce denek üzerinde çalışılmış.
Hawkins, insanlığın %85’inin 200’ün altında titreştiğini, son dönemde insanlığın ortalama farkındalık seviyesinin 204’e ulaştığını, yani negatif-pozitif sınırını aştığını, ancak insanın anlamlı bir şekilde tatmininin 250’nin altında gerçekleşemediğini yazmaktadır.
Bireyler gibi, toplumların ve kültürlerin, ülkelerin, coğrafyaların da titreşim seviyeleri vardır. Bu titreşimler , o alanda yaşayan insanlar, bitkiler , toprak, hava, eşyalar, binalar vs tarafından oluşturulmaktadır. 200’ün altındaki enerji alanları, açlık, kıtlık ve hastalıkların çok yaşandığı, cahillik ve işsizliğin çok olduğu, ilkel şartlara sahip ortamlardır. Tatmin edici bir yaşam 250 lerde başlamaktadır. 300’lerde teknolojik ve ekonomik olarak çok gelişmiş bir toplum mümkün olmakta, 400’lerde ise yüksek bir eğitim, bilgi, kültür ve sanat seviyesi yaşanacaktır. 500, başka bir büyük sıçramanın gerçekleştiği bir eşiktir. 500’lerin sonlarında toplum artık spiritüel bir toplum haline gelmektedir. 600, bütün topluma şefkat ve sevginin hâkim olduğu, bütün eylemleri sevginin yönlendirdiği bir seviyedir.
Şimdi tablonun 200 ün altında kalan ve 200 ün üstünde kalan kısımlarına tekrar göz atalım . Sonra dönüp içimize, düşüncelerimize, sözlerimize, dualarımıza bakalım . Biz acaba bu tablonun neresindeyiz. Yaşadığımız yeri, mahalleyi, kenti, ülkeyi, dünyayı iyileştirmek için bizim üzerimize düşen nedir ?
Kaynak : Power vs Force – An Anato my of Consciousness
Dr. David Hawkins

Hayatını bir armağan yap. Daima armağan olduğunu hatırla.

anette inselberg sohbet

 

Dünyaya ışık ol, kimseyi incitme. Yapıcı ol, yıkıcı olma. İnsanlarımı evime geri getir. Nasıl?
Sadece Tanrısallığı gör.
Sadece gerçeği konuş.
Sadece sevgiyle davran.
Sevgi yasasını yaşa; şimdi ve her an.
Her şeyi ver, hiçbir şey bekleme.
Sıradanlıktan kaçın.
Kabul edilmeyecek olanı kabul etme.
Beni bilmek isteyenlere bildiklerini öğret..
Hayatının her anında sevgi ver.
Her anı en yüksek düşünceyi düşünerek, söyleyerek ve buna göre davranarak kullan. Kendini yüceleştirdikçe, beni yüceleştirdiğini bil.
Hayatındaki insanların yaşamlarına barışı, huzuru getirerek, dünyaya barışı ve huzuru getir.
Barış ve huzur ol.
Her insanla, her yerle, her şeyle olan yüce bağlantını her an hisset ve ifade et.
Her koşula kucak aç, her hatana sahip çık, her hazzını paylaş, her gizem üzerinde düşün, her insanın yerine koy, her saldırıyı (kendininki de dahil) affet, her yüreği iyileştir, her insanın gerçeğine saygı göster, her insanın Tanrısını anla, her insanın hakkını koru, her insanın onuruna özen göster, her insanın ilgi alanlarını teşvik et, her insanın kutsal olduğunu bil, her insanın içindeki en iyiyi çıkar ve her insanın geleceğinin tanrı’nın sevgisiyle güvende olduğunu telaffuz et.
İçindeki en yüksek gerçeğin yaşayan, nefes alan örneği ol.
Alçakgönüllü ol; başkaları senin en yüksek gerçeğini övünmek olarak algılasa bile.
Yumuşak konuş; başkaları senin dikkat çekmek istediğini sansa bile.
Sevgiyle konuş. Herkes sevgiyi tanıyabilir.
Açıkça konuş; birileri senin gizlediğin şeyler olduğunu düşünse bile.
Netlikle konuş ki, hatalı algılanma.
Sıklıkla konuş ki, sözlerin gerçekten etki yapsın.
Saygıyla konuş ki, kimse kendisine saygısızlık edildiğini düşünmesin.
Sevgiyle konuş ki, her sözünün iyileştirici gücü olsun.
Her ağzını açışında beni konuş.
Hayatını bir armağan yap. Daima armağan olduğunu hatırla.
Hayatına giren herkese bir armağan ol; hayatına giren herkese de. (daima bir armağan olabilirsin çünkü öylesin. Ama bunu hatırlamıyorsun.)
Beklenmedik bir şekilde hayatına biri girdiğinde bu kişinin senden hangi armağanı almaya geldiğinin farkındalığını kazan.
Ne olağanüstü bir ifade.
Başka hangi nedenle bir insan hayatına girebilir ki? Size gelen her insan, sizden bir armağan almak için size geliyor. Ve size de bir armağan getiriyor; kim olduğunuzu deneyimlemenin ve ifade etmenin armağanını.
Bu basit gerçeği gördüğünüzde ve anladığınızda, en büyük gerçeği de görmüş oluyorsunuz.
Size meleklerden başka bir şey göndermedim.
NEALE DONALD WALSH
Tanrı ile sohbet 2 Kitabından

Dalay Lama’nın Hayat İçin 18 Kuralı

 

Tibet's exiled spiritual leader the Dalai Lama greets the audience as he arrives at a talk titled "Beyond Religion: Ethics, Values and Wellbeing" in Boston

Bu yüzyılında başında, Dalay Lama yaşam için aşağıdaki on sekiz kuralı yayınladı.

 

1.Kural: Büyük bir sevgi büyük başarılar büyük riskler içerdiğinin farkına varın.

2.Kural: Her kaybettiğinde, ders almak gerekir.

3.Kural: Kendine saygı duy, başkalarına saygı duy. Tüm eylemlerin için sorumluluk taşı.

4.Kural: İstediğinizi elde edemeyebilirsiniz bazen şansın döneceğini unutmayın.

5.Kural: Kuralları doğru kullanmak için öğrenin.

6.Kural: Küçük bir anlaşmazlığın büyük bir dostluğa zarar vermesine izin vermeyin.

7.Kural: Eğer bir hata yaptığını fark etmişsen,bunu düzeltmek için acil adımlar atılması gerekir.

8.Kural: Bütün gün boyunca yalnız kendinizle biraz zaman geçirmeye çalışın.

9.Kural: Bazı şeyleri değiştirmek için kollarınızı sıvayın.Ancak değerlerinizin gitmesine izin vermeyin.

10.Kural: Sessizliğin bazen en iyi cevap olduğunu unutmayın.

11.Kural: İyi,onurlu bir hayat yaşamak.Sonra yaşlandıkça ve geçmişe baktığınızda, bunu ikinci kez zevkle hatırlamak mümkün olsun.

12.Kural: Evinizde sevgi dolu bir ortamda yaşamak en önemli temeldir.

13.Kural: Sevdiklerinizle anlaşmazlıklarınız olacak, mevcut durumda sadece anlaşmaya varın.Geçmiştekileri getirmeye çalışmayın.

 

14.Kural: Bildiğinizi paylaşın. Bu ölümsüzlüğü elde etmek için bir yoldur.

15.Kural: Toprağa nazik olun.

16.Kural: Yılda bir kez, daha önce hiç gitmediğiniz bir yere gidin.

17.Kural: En iyi ilişki birbirlerine aşk ile bağlı birbirleri için ihtiyaç duyanların olduğunu unutmayın.

18.Kural: Bunları elde etmek için vazgeçmek zorunda kaldığınız başka şeyler için kendinize hakim olun.

Seninle gurur duyuyoruz…

anette inselberg ilham

Turgay Tanülkü, 18 yaşındayken girdiği cezaevinden 26 yaşında bambaşka bir insan olarak çıkmış
Ünlü oyuncu, 1970’lerde Ulucanlar Cezaevi’nde siyasi nedenlerle hapse girdiğinde daha 18 yaşındaymış. Hem hukuk fakültesini hem de konservatuvar sınavlarını kazandığı sırada girmiş cezaevine. Ve oradayken birçok işkenceye maruz kalmış… Tanülkü, ilk olarak, koğuştaki arkadaşlarını eğlendirmek için fıkraları canlandırarak sokmuş tiyatroyu koğuşa.
Ailesi onun hapiste olduğunu bilmiyor, onu Almanya’da sanıyorlarmış. Bu yüzden de tek bir ziyaretçisi bile yokmuş yanına gelen.
Cezaevindeyken okula gidip gelebiliyormuş gardiyan eşliğinde; bu sayede bitirebilmiş konservatuvarı
Okulla cezaevi arası iki caddeymiş ve gardiyan okula kadar getirip bırakıyormuş onu; akşam üzeri de alıyormuş. Okuldakilerse bilmiyormuş onun cezaevinde olduğunu.
“Çocukları kurtarmam gerekiyordu. Onlar için bir şeyler yapmam gerekiyordu.”
Böyle söylüyor Turgay Tanülkü. 26 yaşındayken -yani tam 8 yılı uçup gitmişken- , suçsuz olduğu anlaşılmış ve serbest bırakılmış. Ama hapisten çıkarken bir söz vermiş kendisine: “Bir gün cezaevine tekrar gideceğim!”
Bu yüzden, 26 yaşındayken çıktığı cezaevine, mahkumlarla gönüllü olarak tiyatro yapmak için geri dönmüş
1981’de gönüllü olarak tiyatro yapmaya başlamış mahkumlarla ünlü oyuncu. Tıpkı kendisine söz verdiği gibi, geri dönmüş cezaevine ama bu sefer bir suçlu(!) olarak değil. Ve sonra, mahkumlardan bir grup oluşturmuş; kısa sürede de ilk oyunlarını sahneye koymuşlar.
“Çocuklar gelirdi babasını, annesini seyretmeye. Oyun biter, misafirler gider, o koca koca adamlar sahneden iner, ailesinin oturduğu koltukları koklardı.”
Böyle söylüyor Turgay Tanülkü, mahkumlarla yaptıkları oyunlar hakkında. Ve ekliyor: “Tiyatro bir insan kokusudur.”
27 yıldır evli olan ünlü oyuncu, cezaevindeyken gördüğü işkenceler yüzünden hiçbir zaman çocuk sahibi olamamış ama bu oyunlar ve galalar sayesinde mahkumların çocuklarıyla tanışmak iyi gelmiş ona her zaman.
Oyunlar sayesinde tanıştığı mahkumların çocuklarına elinden geldiği kadar yardımcı olmuş her zaman; daha fazlası içinse tiyatro dışında bir iş yapması gerekiyormuş
Çocuklarını okutabilecek durumu olmayan mahkumların çocuklarını okutmaya başlamış önce; sonra erzaklarını almış, kiralarını ödemiş. Ama tüm bunları sağlayabilmesi için tiyatro dışında başka bir işe de ihtiyacı varmış.
Bir yandan TRT’de Ferhunde Hanımlar dizisinde oynarken bir yandan naylon torba satmış, çay ocağı işletmiş… Ve oradan kazandıklarıyla destek olmaya çalışmış çocuklara
Daha sonra da eşiyle birlikte, çaresiz kalıp sokağa ve suça yönelmesinler diye almaya karar vermişler bu çocukları
Ve şimdi 23 tane çocuğu var ünlü oyuncunun. 11 tanesi üniversitede okuyor; ortaokul ve lise çağında olanlar da var. Mesela 45 yaşında bir oğlu var.2 çocuğu, sahne aldığı oyunda rol alıyor… Çocuklarının hepsiyle tek tek gurur duyuyor ünlü oyuncu ama Merve Sultan Elgün isimli kızıyla bir başka… Çünkü Merve okulunu bitirip, savcı olmuş.
Tam 23 tane çocuğu var şimdi Tanülkü’nün, hepsiyle de ayrı ayrı gurur duyuyor ama kızı “Savcı Merve Sultan Elgün” bir başka
Merve’nin babası Buca Cezaevi’nde kalan mahkum oyunculardan. Bir oyun sırasında, küçücük bir kız olan Merve gelip tutmuş ünlü oyuncunun elinden ve “Turgay Baba dedikleri sen misin?”, “Biz okumak istiyoruz.” diye girmiş lafa. Böylece tanışmışlar.
Cezaevine babasını ziyaret etmek için geldiklerinde, içeri girerlerken bir savcı saçlarını okşamış Merve’nin. İşte o gün karar vermiş 12 yaşındaki küçük kız “savcı” olmaya. Sonrası zaten malum. Ünlü oyuncunun desteğiyle çok çalışıp kazanmış sınavları ve sonunda hayallerindeki gibi bir “savcı” olabilmiş.
Turgay Tanülkü, Merve için çok endişelenmiş zamanında… Nedeni ise ünlü oyuncunun şu sözlerinde saklı:
“Çünkü benim çocuklarım geçmişlerinden dolayı hayata bir sıfır yenik başlıyor. Kimileri yönetici oluyor, kimi başka pozisyonlarda görev alıyor. Çocukların geçmişleri bilindiğinde farklı davranmaya başlanıyor. Sultan sınavlara hazırlanırken, saçları ağardı, sarılık geçirdi. Çok sıkıntılar yaşadı. O sırada hep aklımdan şu geçiyordu: Benden kaynaklı sıkıntı yaşar mı, babasından dolayı sıkıntı yaşar mı? Savcı olacak ama her şeyini araştırıyorlar. Kendi kendimi yiyordum. Ona da belli edemiyorum. Sınav bitti, başmüsteşar Kenan İpek ‘Seninle gurur duyuyoruz’ dedi kızıma. O gün bütün dünya benim oldu. Bu çocuklar sıfırdan gelme…”
“Karıma anneler gününde 23 demet çiçek geliyor.”
Turgay Tanülkü’nün beş tane evi var, çocuklarına bu evlerde ve halen çalışarak bakıyor. Büyüyüp para kazanan çocukları, daha küçük olanlara destek oluyor. Böyle böyle geçinip gidiyorlar hep birlikte. Karısı da her zaman en büyük destekçisi olmuş yolculuklarında.
Baba mı diyorlar size diye sorulduğunda ise şöyle cevaplıyor ünlü oyuncu bu soruyu: “Evet baba… Ağır bir laf!”
Ve bu güzel yürekli oyuncu şöyle bitiriyor sözlerini: “Tüm çocuklarım ailelerine gitsin istiyorum.”
Merve savcı olmuş, babası ise cezaevinden çıkmış… Ama babasının Merve’ye söylediği şu laf çok ağrına gidiyormuş ünlü oyuncunun: “Ben sadece seni doğurttum kızım ama Turgay Baban sahip çıktı.”
Çünkü o diyor ki: “Tüm çocuklarım ailelerine gitsin istiyorum.”

GÖRMEK İSTEMEYENDEN DAHA KÖR KİMSE YOK

derviş-tablo[1]

AYNalık…
Günün birinde bir derviş, ustasına “Efendim ‘ayna olmak’ diye bahsettiğiniz konuyu tam olarak idrak edebildiğimi düşünmüyorum. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” der.
Usta dervişi dinler ve ertesi sabah onunla göl kenarında buluşmasını ister. Derviş gün ağarmadan yola çıkar. Bu kadar erken bir saatte üstadın ne anlatacağını merak etmektedir.
Gölün kenarında konuşurlar:
– Evlat, senin iki gözbebeğinden birinde bir leke var. Hangisi olduğunu biliyor musun?
-Efendim çok ufak yaştan beri yanınızdayım. Tekkemizde benim bildiğim hiçbir yerde ayna yok. Uzun zamandır kendi gözbebeklerime bakma şansım olmadı.
– Önce gözlerini kapat ve hangi gözbebeğinde leke olduğunu bana söyle. Ama sakın yanlış söyleme. Eğer bilemiyorsan bilmiyorum de.
GÖRMEK İSTEMEYENDEN DAHA KÖR KİMSE YOK
Usta cebinden çıkardığı bir ayna parçasını dervişin suratına tutar. Derviş gözleri kapalı halde hissetmeye çalışır ama nafile…
– Bilemiyorum.
– Birinci ders:
Bu dünyada görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. Eğer biri görmek istemiyorsa, gözlerini hakikate sıkıca kapatmışsa ona ayna tutman imkânsızdır.
Usta yavaşça dervişin başını eğer ve bir çamur birikintisine bakmasını ister. Derviş ne kadar dikkatli baksa da gözbebeklerini göremez.
-İkinci ders:
Kendini temizlememiş kimse sana berrak bir ayna olamayacaktır. Etrafında seçtiğin insanların samimi birer gönül yolcusu olduklarından emin ol.
Derviş, ustasının dediklerini dikkatle dinlemektedir. Üstad gölden bir kap temiz su alır ve dervişin önüne koyar. Derviş tam eğilip gözbebeklerine bakacakken üstad hırkasını çıkarıp dervişin başını örter. Derviş:
– Efendim bütün güneşi kapattınız. Karanlıkta hiçbir şey göremiyorum.
– Üçüncü ders:
Zihnin karanlığı kalbin aydınlığına gölge düşürdüğünde ayna işlevini yitirir. Birine ayna tutmak istiyorsan kalbini sevgiye açtığından emin olmalısın.
Usta hırkayı kaldırdığında derviş kendi gözlerini görebilmeye başlar. Bir süre baksa da gözbebeklerinden birindeki lekeyi göremez.
– Efendim, ben hâlâ lekeyi göremiyorum.
– Sevgili evlat, aslında gözbebeklerinden birinde leke yok. İnsan zihinle baktığında kusur, gönülle baktığında aşk görür. Kendimizle ilgili takıldığımız kusurların çoğu sahte aynaların bize gösterdiği yanılsamalardır. Bir ustanın çırağa karşı en büyük görevi çırağın kalbinde yatan bir usta olduğunu ona anımsatmaktır. Her insanın kalbinde hakikat gizlenmiştir. Bizim görevimiz o hakikate ayna olmaktan başka bir şey değildir.
Alıntı

Mucize ritüeli…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

Şimdi size çok basit bir ritüel veriyorum. Bir kitapta okudum ve denedim, işe yarıyor.

Kaybedeceğiniz bir şey yok, sadece deneyin

“Mucize ritüeli :
Sabah uyanır uyanmaz kimseyle konuşmadan güneşe ve gökyüzüne bakın ve 7 defa “BUGÜN BENİM İÇİN BİR MUCİZE OLACAK” diyin. (Mümkünse sesli)
Ve etkisine inandığınız bir duayı okuyun.
Aynı gün gece yatmadan hemen önce yıldızlara ve gökyüzüne bakın ve 7 defa “YARIN BENİM İÇİN BİR MUCİZE OLACAK” diyin.
Ve yine etkisine inandığınız bir duayı okuyun.

HEPSİ BU…

Hadi Olsun İnşallah,

Anette İnselberg

 

NOT: Etkili dua tavsiyesi isteyecek olursanız İnşirah Suresi’ni okuyabilirsiniz…
Yada bir Tibet duası veya bir mantra … Neye inanıyorsanız artık

“Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar

0000000134194-1[1]

 

Epiktetos yirmi asır önce demiştir ki:
“Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar
Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder,
Ektiğini biçer ”
“Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz,
kimseyi itham etmez,
kimseden nefret etmez,
kimseye kin tutmaz
Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz
Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından
başka bir şey olmadığını bilir”
Düşmanlarınızı düşünmek için ayıracağınız bir dakika bile düşmanlarınızdan daha değerlidir Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir
Aristo şöyle diyor:

1) Dinleme… Ama gerçekten dinleyin Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden Can kulağıyla dinleyin
2) Sevgi… Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir
3) Kahkaha… Fıkra anlatın, neşeli hikâyeleri paylaşın Bu armağanınız “seninle birlikte gülmeyi seviyorum” anlamına gelir
4) Yazılı bir not… Basit bir “Yardımın için teşekkürler” notu, ya da belki bir şiir Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır
5) İltifat… Basit, içtenlikle söylenen bir söz (“Bu renk sana ne çok yakışmış”, “Harika bir iş çıkardın”, “Yemek nefis olmuş” gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır
6) İyilik… Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın
7) Yalnızlık… Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin
8) Neşeli bir yapı… Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur Selâm vermek veya teşekkür etmek o kadar zor mu?

Hayatlarımız seçimlerimiz tarafından şekillendiriliyor. Önce seçimlerimizi yaparız, sonra da seçimlerimiz bizi şekillendirir

iyi-bir-hayat-e1454358347119[1]

 

19. Yüzyılın sonunda İngiliz ayakkabı sanayicileri Afrika’nın çeşitli yerlerine pazar araştırmaları yapmaları için uzmanlar gönderdiler. Sanayi devrimi ile birlikte üretim ve arz artmıştı ve fabrikalarda üretilen on binlerce ihtiyaç fazlası ayakkabı çiftini pazarlayabilmek için yeni pazarlar bulmaya çalışılıyordu. Afrika’yı gezip dönen uzmanların hepsi son derece karamsar raporlar yazdılar; ” Afrika’da insanlar yalın ayak geziyorlar ve ayakkabının ne olduğu bile bilinmiyor.” İstisnasız bütün raporların sonunda; “Değil Afrika’ya ayakkabı satmaya çalışmak, pazar araştırması yapmak için masraf yapıp uzman göndermeye bile değmez “ sonucuna varılmıştı.
Aynı dönemde Çekoslovakya’nın küçücük bir şehrinde (Zlin ) kurulmuş olan Bata isminde aile şirketi niteliğinde bir ayakkabı fabrikasının olağanüstü girişimci sahibi Thomas Bata’da gözünü Afrika’ya dikmişti ve kendi yetiştirdiği çok güvendiği bir satıcısını Kongo’ya gönderdi ve pazar araştırması yaptırdı. Gelen rapor İngilizlere verilen raporlar gibi başlıyordu; “Afrika’da insanlar yalın ayak geziyorlar ve ayakkabının ne olduğunu bilmiyorlar.” Bu bilinen başlangıç raporun sonunda çok farklı bir değerlendirme ile bitiyordu; “Bu durumda Afrika ayakkabı satabilmek için dev bir pazar. Rakip yok, ürün saplantısı yok, harika iş yapılabilir hemen yatırım yapılmalı”
Thomas Bata hemen Afrika’ya çıkarma yaptı. Yüzyıl bittiğinde Bata ayakkabıları, Afrika’da Bata’ya ait nerede ise her yerleşim biriminde olan dükkanlarda satılmakta idi ve dahası Nijerya, Kenya, Fas, Güney Afrika, Mısır, Sierra Leone, Libya, Sudan, Cezayir, Senegal, Kongo, Tanzanya, Rodezya’da Bata fabrikalarında üretilmekte idi.
Afrika’daki yalın ayaklar Bata’yı bugün bütün dünyada 6000 i kendi mağazası olmak üzere 25.000 bayisi, 6800 çalışanı ve 56 dev fabrikası olan, günde 120.000 kişiye ayakkabı satıp yılda 45 milyon ayakkabı üreten uluslararası bir imparatorluk yaptılar. Üstelik bulunduğu yerlerde sosyal projeleri ile çok faydalı insancıl yatırımlar yapan bir müesseseyi yarattılar.
Daha doğrusu bence bu dev atılımın ilk adımını iki kişi attı. Birincisi patronunun ne istediğini anlayan, herkesin baktığı yerde farklıyı görebilen bir uzmandı ve ikincisi de bütün zorluklara rağmen işinde büyümeyi seçen bunun için de herkesin yaptığını yapmaması gerektiğini sezen bir girişimci idi.
————————
Hepimiz bakarız ama sadece bir kısmımız “görürüz” Oysa başarının anahtarı “görebilmek”. Görebilen insanlara bütün toplumların ihtiyacı var. Eğitim sistemleri “görebilen insan” yetiştirmeli. Peki “görmeyi” kime nasıl öğreteceğiz?
Şöyle düşünelim; hızla akan bir nehrin kıyısındayız. Kimler karşıya geçebilecek? Kimler bu kıyıda kalacak? Cevap basit; “Kimler suyun içindeki elverişli akıntıyı ve bu akıntıdaki değişimi görebiliyor ise o geçecek”
Peki, akıntıyı görmek ne ile mümkündür?
Zeka ile mi?
Bence etkisi var ama sınırlı. Yaşamım boyunca suyun içine öte yanında çok parlak zeka işareti vermeyen insanlar gördüm.
Detaylara düşkün bir bakış alışkanlığı ile mi?
Öyle olduğunu söyleyenler vardır ama bence kesinlikle değil. Detaycıların pek azı suları aşar. Çoğu düşünür durur.
Bilgi birikimi ile mi?
“Dunning sendromu” diye öğrenilmesi gereken bir gerçek var. Çok defa bilenler tutukturlar yani cahillerden daha az cesaretli ve girişimcidirler.
O zaman cesaretliler mi geçecek?
Evet suyu geçenlerin hepsi muhakkak ki cesaretlidir. Zaten cesaretsiz olanların hiç şansı yok. Suya “korkular platformundan “ bakanlar engelleri , tuzakları, komploları ve tehlikeleri görür ya da sezdiğini sanır ve harekete bile geçmezler. Ama şurası da gerçek ki boğulanların da hepsi cesaretli idiler. Demek ki salt cesaret yetmiyor.
Bu yazıları yazarken daha baştan kendi kendime sorduğum yukarıdaki soruların yanıtlarını ve varmak istediğim noktayı bildiğim sanılmasın. İşte tam bu satırları yazarken başka bir hikayenin kucağında düşünmek gerektiğini hissettim….
Bir şehrin kapısında, yaşlı, beyaz sakallı, bilge görünümlü bir kişi oturmaktadır. Şehre ilk kez gelen bir yabancı yaşlı adama yaklaşır ve sorar: “Baba yerleşecek yer arıyorum bu şehir nasıl bir yerdir?” Yaşlı adam cevap vermez. Soru tekrarlanınca, kafasını kaldırır ve bir soru sorar; “Nasıl bir yerden kaçıyorsun evlat?” Adam cevap verir; “İnsanların hırslı dolayısıyla huzursuz ve çatışmacı oldukları sürekli rekabet içerisinde yaşadıkları bir yerdi.” Yaşlı adam üzgün gözlerle; “Burası da böyle evlat, burası da böyle…” Ve sonra sordu; “Sen nasıl bir yer arıyorsun evlat?” Adam cevap verdi “Bereketli bir yer arıyorum, emeğinin karşılığını süt ve bal olarak alacağım evim gibi hissedeceğim bir yer arıyorum.” Yaşlı adam gülerek cevap vermiş; “Burası da öyle evlat, burası da da öyle!…”
Bizler aslında dilimizin değil kalbimizin seçimlerini görürüz. Görebilmek çok kez elimizde değil ama seçimlerimiz bizim seçimlerimiz.
Yaşasaydı Anne Frank gelecek hafta 89 yaşında bilge yaşlı bir kadın olacaktı. 16 yaşında bilge bir genç kız olarak öldürüldü. Bu yazıya da onun şu sözü ile son verelim;
“Our lives are fashioned by our choices. First we make our choices, then our choices make us.” (Hayatlarımız seçimlerimiz tarafından şekillendiriliyor. Önce seçimlerimizi yaparız, sonra da seçimlerimiz bizi şekillendirir)

YA EVDE YOKSAN

18033801_10155204428546996_8070145781366545446_n[1]
Aşkınla ne garip hallere düştüm!
Her şeyim tamam da bir sendin noksan!
Yağmur yaş demeden yollara düştüm,
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Elbisem gündelik , pabucum delik,
Haberin olsa da sobayı yaksan.
Yağmur iliğime geçti üstelik!
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Sarhoşsan kapını çaldığım anda,
Fahişeler gibi açık saçıksan!
Bir de ufak rakı varsa masanda!
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Bakkala gitmeme lüzum kalmasa,
Durumu anlardın takvime baksan!
Allah vere misafirin olmasa,
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Kıvırcık marulun vardır inşallah;
Bir salata yapsan, bol limon sıksan,
Senin de iştahın iyi maşallah!
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Sabahlara kadar içsek , sevişsek
Ne ben işe gitsem, ne sen ayıksan,
Derin bir uykunun dibine düşsek!
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Ne kadar üşüdüm, nasıl acıktım!
İlk önce sıcacık banyoya soksan,
Sanırsın şu anda denizden çıktım,
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Yanlış mı aklımda kalmış acaba?
Muhabbet sokağı numara doksan.
Boşa mı gidecek bu kadar çaba?
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Ya yolu kaybettim , ya ben kayboldum!
Ne olur bir yerden karşıma çıksan!
Tepeden tırnağa sırsıklam oldum!
İçim ürperiyor ya evde yoksan!…
Cemâl SÂFİ