Arşivler

Büyüklerin Küçük Prens’ten Öğrendiği 11 Hayat Dersi 

Şanslı olanların çocukken tanıştığı, bu yazıyı yazan gibi çok geç tanışanların hayran olduğu, asla çocuk kitabı olmayan çocuk kitabı: Küçük Prens. Barındırdığı felsefelerle her yıl, her yaş tekrar okunması gereken, her okunduğunda kişiye yeni bir yol açan, farklı bir algı yaratan Saint-Exupéry’nin şaheseri.

“Hiç kimsenin kitabımı özensizce okumasını istemem doğrusu. Bu anılarımı yazarken çok üzüntülü anlar yaşadım. Arkadaşım koyunu ile birlikte beni bırakıp gideli tam 6 yıl oldu. Onu burada anlatmaya çabalıyorsam, bu biraz da onu unutmamak için. Arkadaşı unutmak çok üzücü bir şey. Herkesin arkadaşı olmamıştır. Arkadaşımı unutursam, kendimi o sayılardan başka bir şeye değer vermeyen büyükler gibi hissederim sonra…” Saint-Exupéry

Dünya çapında 140 milyon kopya satan “Küçük Prens” okuyanı yetişkinliğe hazırlayan derslerle dolu. Kitap sadece çocuklara nasıl ‘yetişkin’ olunuru öğretmiyor, yetişkinlere de nasıl “iyi” yetişkin olunuru hatırlatıyor.

“Le Petit Prince”in bizi nasıl yetişkinliğe hazırladığını hatırlayalım istedik sadece. Huzurlarınızda Küçük Prens’in büyüklere verdiği 11 hayat dersi…

Bakmaya değil, görmeye çalış

fil-yutan-boa
Çöldeki pilot fil yutmuş bir boa yılanı çizdiğinde, etrafındaki büyükler bir şapka gördü. Büyüklerin yorumları cansız ve donuk, hayalgüçleri ise çoktan onları terk etmişti. Yetişkinler görmeyi ve hissetmeyi terk ettiği için pilot bu muhteşem kariyerinden vazgeçti.

Gerçek duygularını saklamak daha önemli şeylere bedel olabilir

gezegendeki-gul
Küçük prens beslediği ve baktığı gülüne yeni gezegenler keşfetmek istediğini ima ettiğinde, gülü ona ihtiyacı olmadığını ve kendi başına idare edebileceğini iddia etti. Küçük Prens, gülün saçma davranışlarının sebebinin incinmesi olduğunu farketmesine rağmen onu terk etti.

Başkalarını değil kendini yargıla

kendini-begenmis-kral
İlk uğradığı gezegende, tüm gezegen nüfusunu kaplayan ve kendini her şeyin hükümdarı sanan kralla tanıştı. Küçük Prens ne yaptığını tam olarak kavrayamasa da kral ona kendini yargılamanın başkalarını yargılamaktan çok daha zor ve çok daha önemli olduğunu öğretti.

Birey olmak kendini yargılamaktan geçiyor.

Kibirli olma

palyaco-kucuk-prens
İkinci gezegende Küçük Prens’i kendini beğenmiş, zamanını başkalarının hayranlığını arayarak geçiren kibirli bir adam karşıladı.

Başkalarının hayranlığını kazanmak için yaşıyorsan kendin için asla yaşamayazsın. Ve sadece kendin için yaşıyorsan, kimse seni sevmez ve seninle ilgilenmez.

Unutmak için içmek berbat ve zayıf bir çabadır

unutmak-icin-icmek
Unutmak için içen ayyaş adam utandı. Ayyaş utandı çünkü içiyordu. Küçük Prens, çiçek ekmek gibi çok daha heyecan verici şeyler yapmak varken gününü içerek geçiren adamı garipsedi.

Bizim için büyümek sonsuz bir kısır döngüdür ve büyümek her zaman kederlidir.

Kendini asla fazla ciddiye alma

kendini-ciddiye-almak
Küçük Prens, kendini galaksideki tüm yıldızların sahibi olduğunu düşünen bir işadamı ile tanıştı. “Ben onları yönetiyorum. Onları tekrar tekrar sayıyorum. Bu zor bir iş, ve ben ciddi biriyim.” Ama bu ciddiyet onun monoton bir yaşamı olmasına sebep verdi, yalnız bir hayat, sahip olduğu yıldızların güzelliğini göremediği bir hayat.

Eğlenceyi unutma

eglenceyi-unutma
Gün boyunca fenerin ışıklarını açıp kapatması için gelen emirleri görev bilinciyle uygulayan fenerci, Küçük Prens’in saygısını kazanmıştı. Gezegeninde her gün bir dakikaya denk geldiği için, o dinlenecek bir dakika bile bulamıyordu.

Kısacası ömür su gibi akıp geçiyor.

Keşfetmek için içgüdülerini takip et

cografyaci
Küçük Prens, uzak diyarları araştırmakla çok meşgul olduğu için kendi dünyasını keşfetmeyi reddeden bir coğrafyacıyla karşılaştığında öğreniyoruz ki keşfetmek istediğimiz yerleri araştırırken aslında hiçbir yere gitmemiş olma tuzağına düşmek çok çok kolay.

Yabancılardan öğreneceğin çok şey olabilir

yabancilara-guven
Tilkiler genellikle hilebaz ve kötü olarak tasvir edilirdi oysa ki bu tilkinin ihtiyacı olan tek şey dostluk ve arkadaşlıktı. Küçük Prens tilki arkadaşından 3 önemli hayat dersi öğrendi.
“Bir tek kalp ile açıkça görürsün, önemli şeyler göze görünmez.”
“Gülünü önemli kılan, ona harcadığın zamandır.”
“Aldığın terbiye kadar sorumlu biri olursun.”

Sevdiklerinizin yerini hiçbir şey dolduramaz

benim-gulum
Küçük Prens, güzel güllerin bulunduğu bahçenin ortasında bile kendi gülünü düşünmekten vazgeçemiyor. Hiç biri kendi gülünün yerini tutmuyordu.

“..Güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğruna öldürdüğüm odur. Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o…”

Bazen sevdiklerinizin özgürce uçmasına izin vermeniz gerekir

sevdiklerini-ozgur-birak
Pilot Küçük Prensi tanıması ve sevmesine rağmen, onu Dünya’da tutmanın arkadaşını inciteceğini bilmekteydi. Küçük Prens ayrılmadan önce pilota şöyle dedi: “Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım… Ben gülüyor olacağım bir tanesinde.. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında, bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak…”

Bazen insanların gitmelerine izin vermeliyiz, çünkü onları tutmak, onları kapana, kafese koymak, tutsak etmek gibidir. Ve bu noktada onları salıvermek gerçek aşkın en doğru ispatı olacaktır…

Kaynak: Liste liste

Nazım Hikmet’in ‘Severmişim meğer’ şiiri son 50 yılın en güzel şiiri seçildi

portre1

Nazım’ın ‘Severmişim meğer’ şiiri son 50 yılın en güzel şiiri seçildi. Londra’da bulunan sanat merkezi Southbank Center, son 50 yılın en güzel 50 aşk şiiri arasına Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiirini de aldı. Şiirler, Southbank Center’ın şiir dalında uzman ekibi tarafından bir yıllık bir çalışmayla 30 ülkeden şairleri arasından belirlendi. Seçmeler yapılırken modern döneme ağırlık verildi. Ekip üyelerinden James Runcie, ”Gerçekten uluslararası ve üslup bakımından da çeşitlilik barındıran bir liste oldu. Zor olan, sadece 50 şiir seçmekti” dedi.

Severmişim Meğer
yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedimtoprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek
gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ı
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine
ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kiba
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli
yolları severmişim meğer

asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazd
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fen
belki böyle bir şey olmadı
….
çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım

severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim
güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın
meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana
bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim

yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer
ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
NÂZIM HİKMET

Ertelemeye ve tembelliğe son vermek “Kaizen” tekniği sayesinde mümkün…

kaizen1

 

 

Ertelemeye ve tembelliğe son vermek “Kaizen” tekniği sayesinde artık düşündüğünüz kadar zor değil.
Hayatta ulaşmak istediğimiz hedeflerimiz vardır, kendimize dair bireysel hedefler gibi. Bu yüzden kendi hayatımız öncelik kazanır fakat bazen, bu hedeflerin gerisinde kalırız. Birçok şeyi erteler ve inancımızı kaybederiz.
Tabii ki bir şeylere başlarken çok güzel niyetlerimiz vardır ve hedefe doğru hevesle, kararla ilerleriz. Bu yolda bazen belli sıkıntılar olur, kendimize yeteri kadar yüklendiğimizi, denediğimizi söyler ve yola devam ederiz. Belki de önümüzdeki yolda çok hızlı gittiğimizi ya da sonuçların istediğimiz kadar hızlı oluşmadığını düşünürüz.
Eğer bu tekrar durumları hayatınızda sıklıkla meydana geliyorsa, neden bunun sürekli tekrarladığını sormanız gerekiyordur. Aslında oldukça basit: çok fazla şeye çok hızlı bir şekilde ulaşmak istiyorsunuz. Eski alışkanlıkları yenileriyle değiştirmek pek de kolay değil, ayrıca tanıdık olmayan sorumlulukları almak da çok yorucu olabiliyor. Temel olarak, şimdiye kadar alışılagelen hedeflere ve düşüncelere bağlı kalmak daha kolay ve rahat geliyor.
İşte Kaizen devreye girdiği noktada burası.
Japon kültürü, “Kaizen” adı verilen kullanışlı bir pratiğe sahip. Kişisel gelişim için bu ‘bir dakikalık prensip’, dünyada etkileri görüldükçe dikkat çekmeye başladı.
Bu metodun altında yatan prensip bir kişinin bir şeyi tam bir dakika boyunca uygulamasına ve bunu her gün aynı şekilde pratik etmesine dayanıyor. Gayet kolay gözüküyor, değil mi? Tembellik sorun değil; bunu her gün 30 dakika boyunca yapmanız değil, sadece 60 saniye yapmanız isteniyor.
Mekik çekmek gibi kolay ya da yabancı bir dilde okumak gibi daha zorlayıcı bir şey olsa da, yaptığınız şeyden keyif alıp buna her gün bir dakikanızı ayırın. Buradaki düşünce, pratik yaparken bundan keyif ve zevk almanız ki böylece diğer günlerde de bu pratiği uygulamaya devam edesiniz.
Bazen başarısızlık korkusu bizi denemekten alıkoyar ama gerçekten yaşamak istiyorsanız buna teslim olmayın! Güven sorununu çözüp çaresizlik duygusundan kurtulabilirsiniz. Zafer hissi ilerlemek için asıl gerekli olan şeydir.
Aslında başarı duygusu insanı ilerleten ve doğru ileri gitmeye motive eden güçtür.
Üzerinde çalışacağınız etkinliği seçip üzerinde bir dakika her gün çalıştıktan sonra,  birkaç hafta içinde bu uygulamanın süresini arttırabileceksiniz. 5 dakika, 30 dakika ve hatta farkında olmadan 60 dakikaya çıkacaksınız. Sonunda kabul edilebilir ve yararlı gördüğünüz bir süre boyunca bu alıştırmaya devam ettiğinizi görüyor olacaksınız. Bir dakikanın hayatınızı nasıl değiştirdiğine şaşıracaksınız.
Kökeni Japonya’ya dayanan Kaizen, Masaaki Imai tarafından icat edildi. Kelimenin iki kökü var – ‘kai’ (değişim) ve ‘zen’ (iyi). Imai, iki kelimenin bir araya geldiği zaman “daha iyi yönde gelişim” demek olduğunu ifade ediyor ve ekliyor, “Kaizen stratejisinin mesajı, herhangi bir yönde ilerleme kaydetmeden günü geçirmemektir.”
Bunun için kendinizi zorlamanız çok önemli ama hedefleriniz de ulaşılabilir olmalı. Imai ve bu alanda çalışan meslektaşları, küçük zorlamaların sürekli çaba ile birleştiğinde karşılığının daha çok geldiğini ve kişisel gelişimi daha çok sağladığını ifade ediyorlar.
Kaizen herkesin yapmayı deneyebileceği ve yararlanabileceği bir yöntem.
Tek yapmanız gereken bir plan yapmak ve onu takip etmek.
Yazar: Raven Fon
Çevirmen: Özge Mete
Kaynak: Truth Theory

Kaynak: Düşünbil portalı

Aborjin Duası… Son ”elvedayı” atlatmana yetecek kadar ”merhaba” diliyorum…

15823298_254782418284027_3073386681537516295_n1

Avustralya’nın orjinal yerlileri olan, dünyanın en eski medeniyeti olarak bilinen Aborjinler 50,000 yıldan fazla süredir Avustralya’da bulunmaktadırlar. Onlar güç ve kararlıkları sayesinde böylesine yaşanması zor olan bir kıtada hayatta kalmayı başarmışlardır.
Avrupalılar da 18. yüzyılda buraya yerleşmiş ve Avustralya, Avrupa, Orta Doğu ve Asya’dan gelen göçmenlerle birlikte büyümeye devam etmiştir.
Bugün Avustralya’da büyük bir  nüfus vardır: nüfusun yaklaşık yüzde 23’ü yurt dışında doğmuştur ve yaklaşık yüzde 40’ı karışık kültürel kökenlere sahiptir. Bu denli karışık insanlarla burada birçok edebiyat, sanat, zanaat, müzik, tiyatro, ve dans festivalleri ile yerel, kolonyal ve diğer kültürleri kutlayan çok zengin bir kültürel tablo ile karşılaşırsınız.

HER ŞEY YETERLİ OLSUN

Seni ayakta tutmaya yetecek kadar
Güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim.
Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana
Yetecek kadar güneş diliyorum.
Güneşi daha çok sevmene
Yetecek kadar yağmur diliyorum.
Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar
Mutluluk diliyorum.
Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş
Gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.
İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar
Kazanç diliyorum.
Sahip olduğun her şeyi taktir etmene
Yetecek kadar kayıp diliyorum.
Son Elvedayı atlatmana yetecek kadar
Merhaba diliyorum.

Yeni yılın ilk terapisi benden!

idzgr3eh1

Kafaya takmayın, kaderci olun, krizleri fırsatlara çevirin, derinizi kalınlaştırın. Çünkü 2017’yle başa çıkmanın başka yolu yok. Aşağıda bedava yaşam koçluğu önerilerimi bulacaksınız. Önümüzde savaşıyla, kriziyle, gerginliğiyle deli gibi bir yıl var. Ama siz öyle bir kafaya girin ki, 2017 sizi görünce sopasını saklasın!

Bence şahane bir yaşam koçu olabilirdim. Yaşam koçlarının çoğundan ayıptır söylemesi daha zenginim. Daha ünlüyüm. Spor yapmadan normal kilodayım ve psikoloğa gitmeden az çok bir ölçüde akıl sağlığım var. Ne kadar az ne kadar çok, gününe göre değişir. Bugünkü akıl sağlığım biraz karneyle dağıtmışlar gibi. “Onlardan daha zenginim” filan yazıyorum zira. Olsun. Her şekilde görülüyor ki yaşam koçlarının dediğini değil, benim yaptıklarımı yaparsanız, yaşamınızda daha güzel şeyler olabilir. Ve daha da güzeli, benim önerilerim bedava.
Ben endişe ve tasadan yıldım arkadaş! Hayır ne faydası var? Ben gece uykusuz kalınca dolar 2 TL’ye mi iniyor? Ben her akşam CNNseyredince terör mü azalıyor? Yoo. O zamanderin bir nefeees ve hep beraber gevşiyoruz!
Kendinizi dinlemeyin: Beyninizde buluttan nem kapan, vesveseli, geveze ve drama seven bir teyze oturuyor. Onu dinlemeyin. He deyin geçin. Müzik açın, kitap okuyun. Su, yatağını bulur efenim! Yarın ne giyeceğinizin planı bile bazen tutmuyor, hayatınızın geri kalanını planlamak nasıl bir ukalalık! Kendinizi rüzgara bırakın, akıntıya karşı yüzmeyin.
Ne yerseniz yiyin: Asla yediğiniz tavuğun özel hayatında neler yaşadığını öğrenemeyeceksiniz. Ne kadar gezdi dolaştı, ne kadar pinekledi, ne stres yaşadı bilemeyeceksiniz. İçtiğiniz sütün kaynağı olan inek ne yedi, emin olamayacaksınız. Ekmeği, şekeri filan azaltın ama gerisini bırakın dağınık kalsın. İçtiğimiz sütün nereden geldiğiyle ilgili duyduğumuz endişe, sağlığımıza o sütten çok daha fazla zarar veriyor, o noktaya geldik!
Kas makbul bir şey değildir: Sadece kebapta değil, bence insanda da fazla kas tatsız oluyor. Günde 1 saat spor yapmayınca bütün gün dert edenlerden olmayın. İnsanoğlu lazım olduğunda hareket etmek için tasarlanmış bir canlı.Doğada yarasa gibi ters asılıp mekik çekmek gibi bir aktivite türü yok. Yürümek var, yüzmek var, meyve toplamak var. Efendi gibi spor yapın, durup dururken sakatlık çıkarmayın.
Krizi fırsata çevirin: Ekonomik kriz var mı yok mu tartışılıyor. Ben de doğrusu “Var” diyene deli gözüyle bakmıyorum. Özellikle aile reisleri için, işte size para harcatmaya çalışanları reddetme fırsatı. Krizi öne sürerek misafirden, hediyeden, hafta sonu illa AVM’ye gitmekten, hatta uzun telefon konuşmalarından kurtulabilirsiniz. Fast food’u bırakıp evde daha çok yemek yemek, ucuz olduğundan daha çok sebze tüketmek, taksiler indi bindi ücreti 8.5 TL almaya başladığından daha çok yürümek… Güzel şeyler bunlar. En azından bu şekilde bakalım.
Elinizde olmayan şeylere kafayı takmayın, çünkü elinizde değil: Suriye’deki savaş veya Türkiye’deki tehlikeli yapılanmalarla ilgili tasalanıyorsunuz. Çok normal. Peki tasalanmanız neye yarayacak? Her şeyi devletten beklememek lazım ama bazı şeyleri de devletten beklemek lazım! Ben bekliyorum mesela. Devlet bunları çözsün! Veya oradakiler o işi yapmasın, gelsin senaryo yazsın, takı tasarlasın, ne bileyim tornacılık yapsın. Çünkü ben ülkeyi yöneteceğim diye çıkmadım oraya, onlar çıktı.
Dünyanın her yeri feci, bir şey kaçırmıyorsunuz: Türkiye’nin çivisi çıktı, gidelim buralardan diyenlere: “Nereye yav, karpuz keseceedik?” Hakikaten, öncelikle bir düşün, seni neresi istiyor? O isteyen yeri sen istiyor musun, yani ilginiz karşılıklı mı? Bütün bunlar tamamsa, bir de bak bakalım orası buradan daha mı güvenli? Emin misin? Bence o kadar abartma, dev kararlar verme. Gurbetçilere gurbetin ne demek olduğunu bir danış, dinle. Sonra da çık bir dolaş, vapura bin gez, bir çay iç, açılırsın.
#gulsebirsel
hurriyetcomtr

Bu sene içimden bir türlü yeni yıl kutlama mesajı yazmak gelmedi.

12250156_10153361657287675_5101755258750447609_n1

 

Bu sene içimden bir türlü yeni yıl kutlama mesajı yazmak gelmedi. İnsan bu kadar uzun zamandır yoğun meditasyon yapınca ve enerjisi belli bir seviyenin üzerine çıktığında, her yanı saran ve her şeyi birbirine bağlayan enerjideki dalgalanmaları hissetmeye başlıyor. Fakat olacak olaylarla ilgili önseziler fazla sembolik ve duygusal geliyor; bana ait olmayan, benden olmayan duygularla. Keşke olacak olanı daha berrak, sembolik olmayan şekillerde algılayabilsem. Ne yazık ki henüz bu seviyede değilim.
Gece Ortaköy’de yaşanan vahşetin haberini aldığımda olacağını hissettiğim ama nerede olacağını bilemediğim olayı acı ve ızdırapla karşıladım. Hem katiller hem kurbanlar için acıyla.
Bir gece önce rüyamda, karanlıkta otomobil sürerken bir grup insan karşıdan, kullandığım arabanın önüne doğru koşuyorlardı. Yanımda insanlar vardı ve eğer arabayı durdurursam zarar göreceklerini biliyordum. Bu adamlar arabamın önüne atlayıp intihar edecekler ama eğer durursam arabadakileri de öldüreceklerdi. Tıpkı birer zombi gibiydiler. Onları ezerken derin bir ızdırap hissettim. Asla can almayacak birisiydim ve ne yazık ki can almaktan başka seçenek yoktu. Kabustan kalbimde derin bir acı ve iç sıkıntısıyla uyanırken, diğer haberci rüyalarımdan sonra da olduğu gibi gene büyük bir acı yaşanacağını biliyordum.
Dünya büyük bir kabusa doğru ilerliyor. Kadim bilgelik bizi terk ediyor. Öğretiler bozulup ya fanatik inançlara ya da gerçek dışı ve hayalperest uygulamalara dönüşüyor. Akıl sağlığı bozulan toplumlar, akıl sağlığı bozuk bir dünya yaratıyor. Bundan büyük bir acı doğuyor.
Mutlaka kendinizden başlayın. Hayalperest yaklaşımları, anlamsız inançları, melekleri, ışıkları, anlamsız içsel konuşmalarınızı bir yana bırakın. İlk olarak bedeninizi fark edin. Arada sırada değil ama… sürekli. Açgözlülüğünüzü ve bir türlü tatmin olamayan kalbinizi fark edin. Bir an yerinde duramayan şimdiki zamanda kalamayan huzursuz zihninizi fark edin. Öfke dolu kalbinizi fark edin şimdi de… Ardından öfkenizin ardındaki derin korkularınızı. Lanetler yağdıran çaresizliğinizi… İşte bunlarla ilgileneceksiniz. Tanrı ile konuşmaya çalışmayın, meleklere kafayı takmayın, ışık görmeyin, olmayan enerjinizi var zannetmeyi bırakın. Kendinize gelin. İlk olarak kendi sanrılarınızdan kurtulun ki çevrenizdeki sanrıların sonlanmasına yardımcı olabilin.
Adına ister içsel, manevi, spiritüel yol deyin isterseniz akıl sağlığınızı kazanmak, mutlu olmak, toplumu iyileştirmek deyin; fark etmez. İlk olarak normale dönün. Aradığımız çıkış orada. Normalleşin. Ne demek normalleşmek? Uyarıcıları ve uyuşturucuları azaltın. Gerçek ihtiyaçlarınızı belirleyin. Sonra gerçek ihtiyaçlarınızın içindeki gerçek ihtiyaçlarınızı belirleyin. Televizyonunuzu kapatın. İyi bir klasik okumaya başlayın. Çalıkuşu okuyun örneğin. İşinize giderken otobüsteyseniz bedeninizi fark edin. Otomobil kullanıyorsanız müzik dinlemeyin. Otomobil kullanmanızı, trafiği, diğer şöförlerin huzursuzluğunu izleyin. Derin bir nefes verin. Bırakın nefesleriniz sakinleşsin. İşinize ulaştığınızda insanları içten ama yapmacıksız selamlayın. İşinizi hakkıyla, kendinizi vererek yapın. Yediğiniz yemek her zaman sade, içkiniz ise su olsun. Arada küçük bir ödül olarak içtiğiniz çayınızı kendinize bir farkındalık ânı yapın. Çay içerken sadece çay için. Türk kahvesi için isterseniz bir tane ama kocaman bir kahve asla içmeyin. Kocaman kahve peşinde koşan kalbinizdeki açgözlülüğü ve huzursuzluğu fark edin. Enerjiye ihtiyaç duyuyorsanız ya qigong çalışın ya da kendinizi fazla yormuşsunuzdur; dinlenin. Kocaman bir kahve ile açgözlü bir şekilde bedeninizi ve beyninizi sömürmeyin. İşini hakkıyla yapmanın işini açgözlülük ve endişe ile yapmak olmadığını anlayın. İnsanlar yanınızda huzur bulsun. Sözleriniz ve endişeleriniz ile, huzursuzluk ve telaşınız ile, gerçek dışı kaygılarınız ve vesveseleriniz ile, ilgi çekmeye çalışan kalbinizdeki boşluk ile, sürekli ben diyen açgözlülüğünüz ile bulunduğunuz ortamı zehirlemeyi, insanlara eziyet etmeyi bırakın. İnsanlar yanınızda huzur bulsun. Sözleriniz bilge olsun ya da susun. Haliniz ve tavrınız her zaman sizin adınıza konuşur. En duyarsız ve farkındasız olduğunu idda eden insanlar bile bunu algılar.
Kendinizden başlayın. Bulunduğunuz çevre yavaş yavaş normalleşmeye ve aydınlanmaya başlasın. Yoksa bu ızdırap artarak devam edecek.
Ha bir de unutmayın: Her zaman karanlığın en yoğun olduğu zamanlar en büyük aydınlıklara gebe oldu.
Hayatını yitiren tüm kardeşlerimi kalbimdeki tüm şefkat ile anıyorum. Umarım yolculuğunuzun bundan sonrası ızdırapsız olur. Yolunuz ve talihiniz açık olsun.
Umarım 2017 hepimizin normalleşme ve akıl sağlığı yerinde bir dünyayı yaratma yılımız olsun. Hepimizin bu kararlılığı ve sağduyuyu bulmamız için dua ediyorum.
Sevgilerimle

Cem Şen

İçinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin.

15578517_1349529885091192_3840392356615185897_n1

”Mutlu olmak adına,
içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur.”
İşte Hayat…
Okulu bitirene kadar,
Çok para kazanana kadar,
Çocuklarınız olana kadar,
Çocuklarınız evden ayrılana kadar,
İşe başlayana kadar,
Evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahına kadar,
Yeni bir araba ya da ev alana kadar,
Borçları ödeyene kadar,
İlkbahara kadar,
Sonbahara kadar,
Kışa kadar,
Maaş gününe kadar,
Şarkınız söylenene kadar,
Emekli olana kadar,
Ölene kadar…..
”Mutlu olmak adına,
içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin.
Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur.”
-Konfüçyus

Kime ne faydası var?

13178718_1327249507302393_4675130231879340695_n1

 

Size bir şey soracağım. Kınamak, lanet okumak, beddua etmek, ağlamak, öfkelenmek… İçinizi soğutuyor mu bunlar?
Benim soğutmuyor da…
Sürekli aynı kötülüğün karşısına geçip, kötülük dört nala atını sürüp yol katederken, onun bana ve benim gibi düşünenlere attığı tokadı, hem de tam tokadı yediğim yerde durup,havaya yumruklar , tekmeler savuruyormuşum gibi bir duygu.
Daha da fenası, o kötülüğün gittiği yöne doğru koşuyorum o zaman.
O atın üstünde , ben ise düşe kalka, perişan bir halde “yalın ayak” arkasından koşuyorum, hani sokak kavgasına tutuşan çocuklar gibi yumruğum havada..
Yapıyorum elimde olmadan. Yapıyorum yapmasına da…
Kime ne faydası var?
Ben şahsen ölen olsaydım, benim gidişimle bir şeyler değişsin isterdim. Bir adım atılsın. Ben pisi pisine, boşu boşuna ölmemiş olayım isterdim. Bir yankısı olsun gidişimin, bir aydınlanmaya, bir açılmaya sebep olsun isterdim. Madem öldüm, bari bir faydam olsun giderayak isterdim.
Peki o fayda, o aydınlanma, o açılma sizce beddua ederek mi, kurban psikolojisine girerek mi olacak ?
Dürüst olalım kendimize. İçimiz soğumuyor böyle.
Önce bir düşünelim. Bu terör bize ne demek istiyor?
Nasıl okumalıyız bunun satır aralarını?
Çünkü asıl sır o satır aralarında gizli.
Ben kendi görebildiklerimi söyleyeyim: Umutsuz, karamsar, normal hayatına son vermiş, korkak , bıkkın, yorgun insanlar üretmek istiyor. Ana amaç bu.
Sonra kimseye, ama hiç kimseye güvenmeyelim istiyor. Yolda yanımızdan geçen herkese potansiyel suçlu, potansiyel saldırgan gözüyle bakalım istiyor.
Evlerimize, kendi küçücük dünyamıza kapanalım, kapanalım ki, iyice hipnotize etsin , kendi karanlığının içine hapsetsin bizi, onu istiyor.
Kaç gündür içim ezik ezik, ruh gibi geziniyorum.
Sakinleşmeye çalışırken bunu düşündüm aniden..
Kendime dedim ki : “Kötülük atını nereye koşturursa koştursun. Onun gittiği yöne değil, tam tersine koş koşacaksan. Zaten o sana, “o yöne gitmemen” gerektiğini öğretmek için var. Sen sırtını dön karanlığa, ver yüzünü aydınlığa.. Onca gencecik canı anmanın en güzel yolu bu”.
Şu sıralar, canım arkadaşım , Dr. Göksel Altınışık’ın kitabını okuyorum.
Bir kitap düşünün ki, içinde gerçek hasta hikayelerini anlatan, sadece beyaz gömleği, ile değil, altın gibi kalbiyle ve pırıl pırıl aklıyla, ilimle, bilimle karşınızda duran bir hekim var, sizinle sohbet eden, dertleşen…
Doktor kızı olarak burnumun direği sızlaya sızlaya geziyorum sayfalarında. Sanki satırlarında babamın sesini duyuyorum, bakışlarını görüyorum.
Hipokrat yemini, deontoloji kuralları, çocukluğumdan beri hep duyduğum, ve tıbbın asıl felsefesini oluşturan değerler…
Göksel bana bir kez daha umut oldu, babamın deyimiyle bir “doktor hanım” olarak. Bu ülkenin okumuş, eğitimli, vicdanlı, tertemiz kalpli bir doktor hanımının kaleminden hastalarına bakış..
Kitabın sonunda bir hikayesi var.
Bir hastasına tek akciğeriyle vedalaşması gerektiğini söylemiş. Hayatta kalması için başka çare yok.
Ve hani bir tecrübeyi yaşama zamanınız geldiğinde ilahi bir kurgu gelir, sizi elinizden tutup oraya çeker ya.. İşte öyle olmuş. Randevulu hastaları gelmeyince girmiş ameliyata ve izlemiş.
“Sol akciğerin tamamı alındığında yerinde kocaman bir boşluk kaldı.” diye yazıyor.
Öyle de canlı anlatıyor ki, ağzım kurudu resmen okurken. Gözümün önüne geliverince fena oldum.
“O göğüs boşluğunu aspiratörle yıkarlarken bir de baktım ki yanıbaşında kalp, oracıkta deli gibi atıyor. Çevresinde olan bitenden bağımsız , daha doğrusu, olanlara “rağmen” atmayı sürdürüyor. “
Ameliyattan sonra gitmiş, yoğun bakımda hastasının elini tutmuş ve demiş ki: “Çok güçlü bir kalbiniz var. Ona güvenin ve değerini bilin”.
“Bundan böyle, başıma ne gelirse gelsin, kalbim atmaya devam ettikçe hepsinin üstesinden geleceğime inanarak rahat bir nefes aldım” diyor Göksel.
İçimi çektim. Gözümün yaşını sildim. Ve oturdum bu yazıyı yazmaya başladım.
Her birimiz, işte o atan kalbiz.
Ve herşeye “rağmen”, en çok da olanlara inat, atmayı sürdürmemiz lazım.
Kalbimiz, her üzüldüğümüzde, hayal kırıklığına uğradığımızda, haksızlığa uğradığımızda, her korktuğumuzda dursaydı, bizler “hayat” diye birşeyden bahsedebilir miydik?
Vatan dediğin şey, milyonlarca kalpten oluşur.
Göğüs kafesimizde açılan bir boşluk, bizi durduruyorsa vay halimize…
Yaşayacağız. Hem de şerefle, hem de onurla, hem de merhametle, vicdanla.. Bize insan sıfatını veren tüm o aydınlık değerlerle.. Hem de o bizi bölmeye çalışan teröre inat, el ele, omuz omuza..
O gencecik fidanlar boşuna can vermemiş olsunlar.
Bize nabız gibi atmak, kalbimizin tüm bedenimize kan pompaladığı gibi, tüm kardeşlerimize sevgiyle zerre zerre nüfuz etmek düşer.
Bize kötülüğün at koşturduğu yöne yumruk sallamak değil, aksi istikamette omuz omuza yürümek yakışır.
Ve inan olsun, “yaşarız. “
Kalbimiz attıkça…
Bige Güven Kızılay
( Sevgili Göksel Altınışık’ın kitabının adı “Kalbimiz Attıkça”. D&R’ın internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlanıyor. Okumanızı tüm kalbimle öneririm. Kalben teşekkürlerimi kabul et Gökselcim. İyi ki varsın )

Seneleɾdiɾ kendini eleştiɾip duɾuyoɾsun ve hiçbiɾ şey olmuyoɾ. Kendini süɾekli onaylamayı dene ve bak bakalım neleɾ oluyoɾ.

images3

 

Kendinizi sürekli yargılıyor ve kızıyorsanız, affedemediyseniz, başkalarının inançları doğrultusunda mutsuz ve kalıplarla dolu bir hayat yaşıyorsanız ve çıkmak için bir yöntem arıyorsanız Louse l. Hayin oluşturduğu kendini sev hayatını iyileştir seminerine  17 aralık ctesi 10.00-18.00 arası bekliyorum.
Anette Rez tel: 0536 798 68 68

Aşağıda Louise Hay kısa anlamlı sözlerini okuyacaksınız. Yorum yaparak Louise Hay konusuna katkıda bulunabilirsiniz.

Eğeɾ şu an yaptığınız işten nefɾet ediyoɾsanız, bu nefɾet duygusunu beɾabeɾinizde götüɾeceksiniz. Yeni işiniz iyi olsa bile, kısa süɾe sonɾa o yeni işten de nefɾet ettiğinizi faɾk edeceksiniz. İçinizde hangi duygu vaɾsa, onu yeni yeɾinize de götüɾeceksiniz. Eğeɾ biɾ hoşnutsuzluk dünyasında yaşıyoɾsanız, neɾeye gideɾseniz gidin, o kaɾşınıza çıkacaktıɾ. / Louise Hay

Başarılı olmak için yaptıklarınızın bir hata olduğuna değil, varolmamızın bile zaten bir başarı olduğu düşüncesine inanmalısınız. / Louise Hay

Affetmek heɾ zaman ve heɾ yeɾde yanımda taşıdığım iyileştiɾici biɾ aɾaçtıɾ. Affetmeye hazıɾım; Eleştiɾi, koɾku, suçluluk, pişmanlık ve utanç duygusunu üzeɾimden attığım zaman özgüɾ olduğumu hissediyoɾum. Bu sayede kendimi ve diğeɾ insanlaɾı affedebiliɾim. Bu heρimizi özgüɾ kılacaktıɾ. Eski meseleleɾi kapatmaya hazıɾım. Geçmişte yaşamayı ɾeddediyoɾum aɾtık. Bu yükü uzun zamandıɾ sıɾtımda taşıdığım için kendimi affediyoɾum. Kendimi ve başkalaɾını sevmeyi bilmediğim için kendimi affediyoɾum. Heɾ insan kendi davɾanışlaɾından soɾumluduɾ ve hayatta ne ekeɾse onu onu biçeɾleɾ. Bu nedenle kimseyi cezalandıɾmama geɾek yok. Ben de dahil olmak üzeɾe heρimiz kendi bilinçleɾimizin yasalaɾı altında yaşıyoɾuz. Kendi adıma kin tutan yönümü biɾ kenaɾa bıɾakıyoɾum ve sevgiyi kucaklıyoɾum. Ve şimdi iyileşiyoɾum. / Louise Hay

Bazı insanlar hazır değildir. Bunda bir yargılama yok. Heρimiz kendimiz için doğru olan zamanda, yerde ve sıralamada değişmeye başlarız. Ben bile kırk yaşlarına gelene kadar değişimlerimi gerçekleştirmeye başlamadım. / Louise Hay

Ektiğiniz topɾak bilinçaltınızdıɾ. Tohum ise yeni olumlu düşünceleɾinizdiɾ. Bugünden sonɾa yaşayacağınız tüm yeni deneyimleɾ bu tohumun içindediɾ. Tohumu yeni olumlu ifadeleɾle sulaɾsanız, kendinize duyduğunuz sevgi ve veɾdiğiniz değeɾin güneş ışığı gibi üzeɾinizde paɾlamasını sağlaɾsınız. / Louise Hay

Değişme Zamanı; Beni yaratan güç, bana kendi yeni hayatımı değiştirme gücü de vermiştir. Yeni yaşamıma şimdi başlayabilirim. Hemen şimdi. Heρimiz bir yolculuktayız, bilsek de bilmesek de. Bu yolculukta tüm potansiyelimizi göstermek için buradayız. Çoğumuz düşüncelerimizin kendi etrafımızdaki olaylardan etkilenerek oluştuğunu düşünürüz. Dışarıdaki olaylar ile düşünce arasında direk ilişki kurarız. Düşüncelerini kontrol edemeyeceğini düşünerek düşünce hapsine gireriz çoğunlukla, çünkü kontrolün bizde olduğunu unuturuz. / Louise Hay

Seneleɾdiɾ kendini eleştiɾip duɾuyoɾsun ve hiçbiɾ şey olmuyoɾ. Kendini süɾekli onaylamayı dene ve bak bakalım neleɾ oluyoɾ. / Louise Hay

İç evrende huzura kavuşup kendimizle barışınca, hayat çok daha zevkli oluyor. / Louise Hay

Kendimizle barışık olduğumuz zaman hayatımız her yönüyle düzene girer. / Louise Hay

Zihnimizde barışı ve uyumu yarattığımızda ve olumlu şeyler düşündüğümüzde, kendimize olumlu deneyimleri ve bizimle aynı düşüncede insanları çekeriz. Tersine hata bulmaya, suçlamaya, kurban anlayışına saplandığımızda, hayatımız hayal kırıklıkları ve başarı / Louise Hay

Kendinizi sürekli yargılıyor ve kızıyorsanız, affedemediyseniz, başkalarının inançları doğrultusunda mutsuz ve kalıplarla dolu bir hayat yaşıyorsanız ve çıkmak için bir yöntem arıyorsanız Louse l. Hayin oluşturduğu kendini sev hayatını iyileştir seminerine  17 aralık ctesi 10.00-18.00 arası bekliyorum.

Anette Rez tel: 0536 798 68 68

Basit yaşayacaksın. Basit

portre1

 

 

Basit yaşayacaksın. Basit
Mesela susayınca su içecek kadar basit…
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazin;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi…
Sevince lafı dolandırmadan soylediğin
‘seni seviyorum’ gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana…
Basit, sıcak bir öpücük;
ve o opücükle dolacak tüm günlerin,
tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın -hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman,
ve yola çıkman arasında geçen süre;
Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak:
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz
aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin
kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını
bilemediğin sofrada,
parmakların en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık
denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda doğru basılmış bir ‘fa diyez’in
mutluluğunu.
Makyajı ilk ‘a’ sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün.
‘Bilmiyorum’ diyebileceksin bilmediğinde ve
Çok normal olacak ‘onu da’ bilemeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir ‘istemiyorum’ diyebilmeye,
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gosterecek,
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
Küçük bir not defteri olacak ‘bilgini’ en hızlı ‘sayan’.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit…
Nazım Hikmet Ran

Bazen fısıldanın gerçekler haykırışlardan çok daha güçlü olabilir…

hqdefault1

 

Yakın bir zamana kadar ülkemizde bir terörist saldırı olduğunda yabancı arkadaşlarım hemen mesaj atar, arar halimi hatırımı sorarlar, endişelerini dile getirirlerdi. Son terörist saldırılarda artık bunu yapmamaya başladılar. Onların bakış açısından sanırım artık Türkiye, bombaların patladığı ve insanların savaş ortamında yaşadıkları bir ülkeye dönüştü. Yalnızca biz değil, diğer ülkelerdeki dostlarımız da şiddeti kanıksadı. Artık bu şiddet bize normal geliyor ve büyük bir travma yaşandığında verilen tepkiyi kitlesel olarak veriyoruz: yani olup biteni hızla unutuyoruz! Unutuyoruz çünkü yaşanana mantıklı bir açıklama getiremiyor ve çaresizlik duygusu ile ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Bu terör saldırısı beni hızla anılarıma götürdü. 1980’lerde henüz üniversite öğrencisiyken o yıllarda yapılan bir araştırmada Üniversite öğrencilerine içinde “Güneş mi dünyanın çevresinde dönüyor, dünya mı güneşin çevresinde dönüyor?” tarzı soruların da bulunduğu bazı sorular sorulmuştu. Önemli bir oranda Üniversite öğrencisi soruya, “ikisi birbirinin çevresinde dönüyor,” tarzında yanıtlar vermişlerdi. İlk büyük dehşetimi burada yaşamıştım. Aptallaşan bir gençliğin geleceğimizi nereye götüreceğini o an dehşet ile fark etmiştim. Bundan kısa bir süre sonra “İçinden Tramvay Geçen Şarkı” adlı oyunda, Nazi askeri kılığındaki bir kaç oyuncu İstiklal Caddesi’ne çıkıp, insanları kenara çekip duvara dayadılar. Ardından “Kimlik bitte!” diyerek kimlik kontrolü yaptılar ve üst baş aradılar. İnsanlar Alman aksanı ile konuşan Nazi kıyafetli askerlerin kendilerinden kimlik istenmesini yadırgamadılar. Bu ikinci olay dehşetimi daha da artırdı. Tümüyle boyun eğen, sorgulamayan, sorgulamaktan ve itiraz etmekten korkan bir topluma dönüşmüştük. İtaatsizlik yapamayan, karşı çıkamayan, sorgulamayan bir toplum ne yazık ki büyük acılar yaşayarak yok olmaya mahkumdur.
İşte öğretmen olmaya o zaman karar verdim. Bu karanlıkla nasıl mücadele edebileceğimi, ne yapabileceğimi düşünürken, birilerine itaatsizliği, özgürlüğü, sorgulamayı, anlamayı, eğriyi doğrudan ayırt edebilmeyi ve işini hakkıyla yapabilmeyi öğretmekten başka bir mücadele yöntemi olmadığını fark ettim.
Aslında bunun uzun bir yazı olmasını düşünmüştüm. 80’lerin son çeyreğinde, 90’ların başında ve sonunda, ardından 2000’lerde olan olayların nasıl birbirlerini hazırlaya hazırlaya bizi bugün yaşamakta olduğumuz bu karanlığa getirdiğini anlatacaktım. Sonra insanların 90’ların başında artık uzun metin okumamaya başladıklarını anımsadım ve daha uzun yazmaktan vazgeçtim.
Bugün, yapılabilecek tek bir şey var: Her ne yapıyorsanız yapın, onu hakkıyla ve mükemmel yapın. Bu karanlıktan çıkmanın yolu eleştirmek değil, karşı çıkmak, hatta mücadele etmek bile değil. Bunlar karanlığı azaltmıyor, karanlığın ömrünü uzatıyor. Bütün bu yaşananların bir yakıtı var ve bu yakıt bitmeden bu acılar da bitmeyecek. Bu yakıtı hızla tüketmek istiyorsak yapılacak şey karanlığa karşı yönelttiğimiz tüm enerjiyi çekebilmekte. Bu şüphesiz ki anlaşılması zor bir strateji. Bu sebeple uygulanması da zor bir strateji. Şu an insanlar marangoz hakkıyla marangozluk, öğretmen hakkıyla öğretmenlik, ayakkabı tamircisi hakkıyla ayakkabı tamirciliği yaptığında bu karanlıktan çıkabileceğimizi anlamayabilir. Ne olur sizler anlamayı deneyin. En basit haliyle durum şundan ibaret: ne zaman ki kişiler layık olmadıkları işlere getirilir ve ne zaman ki insanlar işlerini layıkıyla yapmazlarsa orada karanlık, bozulma ve çürüme kaçınılmaz olur. Daha büyük görevlerin o görevlere layık olan insanlar tarafından layıkıyla yapılabilmesi için, daha küçük işleri yapan insanların o işleri layıkıyla yapması gerekir. İşte bu sebeple ne olur işinizi layıkıyla yapın.
Elbette hayatını yitiren tüm kardeşlerim için üzüntü duyuyorum. Üzüntünün haykırarak ifade edilmesi hissedilen üzüntünün büyüklüğünü göstermiyor. Bazen fısıldanın gerçekler haykırışlardan çok daha güçlü olabilir

Hocam Cem Şen

YENİYİ iNŞA ETMEK… Louise L. HAY

277119411

 

“İçimden gelen yanıtların kolaylıkla farkında oluyorum”
Dikkatinizi neye yoğunlaştırırsanız o daha da artar ve yaşamınızda kalıcı hale gelir. Olumsuzdan uzaklaşın ve dikkatinizi gerçekten olmak, yapmak, sahip olmak istediğiniz şeyler üzerinde yoğunlaştırın…
Şişman olmak istemiyorum.
Parasız kalmak istemiyorum.
Yaşlanmak istemiyorum.
Burada yaşamak istemiyorum.
Bu ilişkiyi sürdürmek istemiyorum.
Annem\Babam gibi olmak istemiyorum.
Bu işimde takılıp kalmak istemiyorum.
Saçlarım\burnumun\bedenimin böyle olmasını istemiyorum.
Yalnız olmak istemiyorum.
Mutsuz olmak istemiyorum.
Hasta olmak istemiyorum.
DİKKATİNİZİ NEYE YÖNELTİYORSANIZ, O DAHA DA FAZLALAŞIR
Yukarıdaki örnekler zihnimizde olumsuzluklarla savaşmaya nasıl kültürel olarak şartlandığımızı gösteriyor. Bu şekilde düşünürsek olumlunun kendiliğinden bize geleceğini sanıyoruz. Ama öyle değil.
İstemediğimiz şeyler için ne kadar sık hayıflanıyorsunuz? Böyle yapmak size gerçekten istediğiniz şeyleri hiç getirdi mi? Yaşamınızda değişiklik yapmayı gerçekten istiyorsanız, olumsuzluklarla savaşmak zamanınızı boşa harcamaktan başka bir şey değil. İstemediğiniz şeyler üzerinde daha çok düşündükçe, daha çok istemediğiniz şeyleri yaratacaksınız. Kendiniz veya yaşamınız hakkında hep beğenmediğiniz şeyler, büyük olasılıkla hala hayatınızda.
Dikkatinizi neye yoğunlaştırıyorsanız o daha da artar ve yaşamınızda kalıcı hale gelir. Olumsuzdan uzaklaşın ve dikkatinizi gerçekten olmak, yapmak, sahip olmak istediğiniz şeyler üzerinde yoğunlaştırın. Yukarıdaki olumsuz ifadeleri hadi gelin olumlu ifadelere çevirelim.
İnceyim
Maddi rahatlık içindeyim
Hep genç kalıyorum
Şimdi daha iyi bir yere taşınıyorum
Harika yeni bir ilişki içindeyim
Kendim gibi olmaktan memnunum
Saçımı/burnumu/bedenimi seviyorum
Sevgi ve şefkatle doluyum
Neşeli, mutlu ve özgürüm
Çok sağlıklıyım
OLUMLU İFADELER
Olumlu ifadeleri düşünmeyi öğrenin. Bunlar her konudaki ifade biçimlerinizdir. Genellikle olumsuz ifadelerle düşünürüz. Bunlar istemediğinizi söylediğiniz şeyleri sadece daha da fazla yaratır. “İşimden nefret ediyorum” demek hiçbir çözüm getirmez. “Şimdi harika yeni bir işi kabul ediyorum” demekse, bunu yaratmak için bilincinizde kanallar açacaktır.
Sürekli hayatınızda neler olmasını istiyorsanız, o cümlelerle kendinizi ifade edin. Yanlız, burada bir nokta çok önemli: Olumlu ifadelerinizde daima ŞİMDİKİ ZAMAN kipi kullanın. Yapıyorum, oluyorum gibi.
Bilinçaltınız öylesine itaatkar bir hizmetkar ki, eğer “olmak istiyorum” veya “olacağım” gibi gelecek zaman kipi kullanırsanız, gerçekleşmesini istediğiniz şeyler de daima gelecek zamana ait olacaklardır, yani elinizin altında olmayan gelecekte!
KENDİNİ SEVME SÜRECİ
Daha önce de söylediğim gibi, sorun ne olursa olsun, temel konu KENDİMİZİ SEVMEK üzerinde çalışmaktır. İşte, sorunları çözen “”sihirli değnek” budur.
Kendinizi iyi hissettiğiniz zamanlar, hayatınızın ne düzgün gittiğini hatırlayın. Aşık olduğunuz dönemleri ve o dönemlerde sorunlarınız yokmuş gibi hissettiğiniz anları hatırlayın. İşte, kendinizi sevmek de böylesine güzel duyguları ve güzel olayları size getirecek, kendinizi havada dans ediyormuşçasına hafif hissedeceksiniz. KENDİNİZİ SEVMEK, İYİ HİSSETMENİZİ SAĞLAR.
Kendinizi onaylamadıkça ve kabul etmedikçe, gerçekten kendinizi sevmek imkansızdır. Bu, ne olursa olsun kendinizi eleştirmemek demektir. Tüm karşı çıkmalarınızı hissediyor gibiyim.
Ama ben hep kendimi eleştiririm
Kendimin şu yönünü beğenmem nasıl mümkün ki?
Ailem/ öğretmenlerim/ sevgililerim daima beni eleştirdi
Kendimi nasıl motive edebileceğim ki?
Ama böyle şeyler yapmak benim için yanlış olur
Ama kendimi eleştirmezsem, değişmem nasıl mümkün olur?
AKLI EĞİTMEK
Kendine yönelik eleştiri -yukarıdaki cümleler gibi-, eski plakları çalıp duran zihin faaliyetidir. Zihninizi kendinizi suçlamak ve değişime karşı koymak için nasıl eğittiğinizin farkında mısınız? Bu düşünceleri önemsemeyin ve çalışmalarınızı sürdürün!
Daha önce yaptığımız bir alıştırmaya geri dönelim. Aynaya tekrar bakın, “Kendimi olduğum gibi seviyor ve onaylıyorum”” deyin.
Şimdi nasıl hissediyorsunuz? Asıl konumuz budur, Kendini onaylama ve Kabul etme, olumlu değişimlerin anahtarıdır.
ALIŞTIRMA: KENDİMİ ONAYLIYORUM
Bu çalışmayı yüzlerce kişiye yaptırdım ve sonuçlar olağanüstü oldu. Önünüzdeki ay boyunca tekrar tekrar, “kendimi onaylıyorum” deyin.
Bunu günde en az üç yüz-dört yüz kez söyleyin. Hayır, çok fazla değil. Endişe duyduğunuz, sorunlarınız üzerinde düşündüğünüz zaman tekrar edin durun. “Kendimi onaylıyorum” durmaksızın yineleyin.
“Kendimi onaylıyorum” dedikçe bilincinizin derinliklerinde gömülü olan tam tersi her şeyin açığa çıkacağı garantidir.
Böylesine şişmanken kendini nasıl onaylarsın?
Bunun bir yararı olacağını düşünmek çok aptalca.
Senin onaylanacak bir yanın yok.
Gibi olumsuz düşünceler geldiğinde, zihinsel kontrolü ele almanın zamanıdır. Bu tür düşüncelere önem vermeyin. Sadece bu düşünceyi geçmişe takılı kalmanızın bir biçimi olarak görün.. Bu tür düşüncelerinize, “Gitmene izin veriyorum, ben kendimi onaylıyorum” deyin.
Bu alıştırmayı yapmayı düşünmek bile karşı çıkmalara neden olabilir. “Aptalca bir şey” “Bana doğru gelmiyor” “Amma da yalan” “Hadi canım sende” “Bu yaptığım şeylerden sonra, kendimi nasıl onaylayabilirim?” gibi.
Bırakın, gelip geçsinler. Bunlar sadece direnen düşünceler. Onlara inanmayı seçmedikçe üzerinizde güçleri olmaz.
“Kendimi onaylıyorum, kendimi onaylıyorum, kendimi onaylıyorum” Ne olursa olsun, size kim ne söylerse söylesin, kim ne yaparsa yapsın, söylemeye devam edin. Hatta, biri onaylamadığınız bir şey yaptığında bile, bunu kendinize söyleyebiliyorsanız, bilin ki gelişiyor ve değişiyorsunuz.
Biz güç vermedikçe, düşüncelerin üzerimizde gücü olamaz. Düşünceler sadece yan yana dizilmiş sözcüklerdir. HİÇBİR ANLAMLARI YOKTUR. Onlara ancak biz anlam yükleriz. Ne anlam vereceğimizi de biz seçeriz. Bizi geliştiren ve destekleyen düşünceleri seçelim.
Kendini kabul etmenin bir bölümü de, başka insanların düşüncelerinin doğruluğundan vazgeçmeyi içerir. Eğer ben size sürekli “sen mor bir koyunsun, sen mor bir koyunsun” deseydim, ya bana gülüp geçecektiniz ya da deli olduğumu düşünüp benden rahatsız olacaktınız. Ama söylediğimin doğru olma ihtimalini düşünmeyecektiniz bile. Kendimiz hakkında inanmayı seçtiğimiz birçok şey de aynı şekilde gerçekdışı. Özdeğerinizin, bedeninizin şekline bağlı olduğuna inanmak da “sen mor bir koyunsun”un doğruluğuna inanmaktan farksız.
Çoğunlukla kendimizde “yanlış” olduğunu düşündüğümüz şeyler, bireyselliğimizin bir ifadesidir. Bunlar bizim farklılıklarımız ve özelliklerimizdir. Bize özgüdür. Doğa asla kendini tekrarlamaz. Bu gezegende zamanın başlangıcından itibaren asla iki aynı kar tanesi veya su damlası olmadı. Her papatya diğerinden farklı. Parmak izlerimiz farklı, biz farklıyız. Farklı olmak için yaratıldık. Bu gerçeği kabul ettiğimizde rekabet ve kıyaslama söz konusu olmaz. Başka birine benzemeye çalışmak, ruhumuzu kurutmak demektir. Bu gezegene kendimizi ifade etmek için geldik.
FARKINDALIĞINIZI UYGULAMAYA KOYUN
Sizi mutlu eden düşünceleri düşünün. Size iyi duygular hissettiren şeyleri yapın. Size iyi duygular yaşatan kişilerle birlikte olun. Bedeninize yararlı olan şeyler yiyin. Kendinizi rahat hissettiğiniz hızda yaşayın.
TOHUMLARI EKMEK
Şimdi bir domates fidesi düşünün. Sağlıklı bir fidede yüzlerce domates vardır. Bu kadar çok domatesi elde etmek için, işe küçük kuru bir tohumla başlamak zorundayız. Tohum domates fidesine hiç benzemez. Kesinlikle domatese benzer tadı da yoktur. Ama bu tohumu bereketli bir toprağa ekelim, sulayalım ve güneş ışığıyla beslensin.
Küçücük bir filiz verdiğinde, “Bu bir domates fidesi değil” diye filizi çiğneyip ezmezsiniz. “Ne kadar güzel büyüyor” dersiniz, büyüyüp gelişmesini zevkle seyredersiniz. Zaman içinde, sulamaya devam edip bol güneş ışığıyla beslenmesini sağlarsanız ve etrafındaki zararlı otları temizlerseniz, bir süre sonra yüzlerce lezzetli domatesiniz olacaktır.
Her şey küçük bir tohumla başladı, değil mi?
Kendinize yeni deneyimler yaratmanız da aynı şekilde oluyor. Ektiğiniz toprak bilinçaltınızdır. Tohum ise yeni olumlu düşüncelerinizdir. Tüm yeni deneyimler bu tohumun içinde. Tohumu yeni olumlu ifadelerle sularsınız. Kendinize duyduğunuz sevgi ve verdiğiniz değerin güneş ışığı gibi üzerinde parlamasını sağlarsınız. Orada burada biten zararlı otları (olumsuz düşünceleri) ayıklarsınız. Ve küçücük bir kanıtı (filizi) ilk gördüğünüzde “Bu yeterli değil” diye basıp ezmezsiniz. İlk başarıyı gördüğünüzde, “Ne kadar güzel, işte canlanıyor ve gelişiyor” diye sevinirsiniz. Sonra da gelişimi izler ve isteklerinizin hayatınızda gerçekleştiğini görürsünüz.
ALIŞTIRMA: YENİ DEĞİŞİKLİKLER YARATMAK
İşte şimdi kendinizde yanlış olarak gördüğünüz şeylerin bir listesini yapıp bunları olumlu ifadelere dönüştürmenin zamanı. Ya da değiştirmek, olmak, yapmak istediğiniz şeylerin bir listesini yapabilirsiniz. Bu listeden üçünü seçip olumlu ifadelere çevirin.
Diyelim ki, olumsuz listeniz şöyle bir şey olsun:
Hayatım karmakarışık
Kilo vermeliyim
Kimse beni sevmiyor
Taşınmak istiyorum
İşimden nefret ediyorum
Yeterince gayret göstermiyorum
Yeterli değilim
Bunları olumlu hale çevirelim:
Bu koşulları yaratan içimdeki düşünce kalıbını bırakmaya hazırım.
Olumlu değişimler süreci içindeyim.
Mutlu, ince bir bedenim var.
Nerede olursam olayım sevgiyi hissediyorum.
Tam istediğim gibi bir yerde yaşıyorum.
Tam istediğim bir iş de çalışıyorum.
Her şeyi istediğim gibi düzene soktum.
Yaptığım he şeyi takdir ediyorum.
Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
Yaşam sürecinin en iyi olmamı sağlayacağına güveniyorum.
En iyiye layığım ve bunu kabul ediyorum.
Bu liste değişmesini istediğiniz her şeyi kapsıyor. Kendinizi sevmek ve onaylamak, güvenli bir ortam yaratmak, güven duymak, hak ettiğini bilmek ve kabul etmek, kilolarınızın normale inmesini sağlayacaktır. Ayrıca düşüncelerinize bir düzen getirecek; hayatınızda sevecen ilişkiler, yeni bir iş, yaşamaktan mutluluk duyduğunuz yeni bir ev yaratacaksınız. Domates fidesi mucizevi bir şekilde büyür ve biz arzularımızı mucizevi bir şekilde gerçekleştiririz.
İYİ ŞEYLERE LAYIK OLMAK
İstediğiniz şeylere sahip olmaya layık olduğunuza inanıyor musunuz? Eğer inanmıyorsanız, sahip olamazsınız. Bu durumda kontrolünüz dışında oluşan koşullar birbiri ardına üzerinize gelerek sizi çaresiz hale getirecektir.
ALIŞTIRMA: LAYIĞIM
Aynaya tekrar bakın ve şöyle deyin: “…… sahip olmaya/olmaya layığım ve kabul ediyorum”. 2-3 kere tekrar edin.
Ne hissediyorsunuz? Duygularınıza, bedeninizde neler olup bittiğine sürekli dikkat edin. Söyledikleriniz size doğru geliyor mu? Yoksa hala değersiz olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Bedeninizde olumsuz duygular hissediyorsanız yeniden olumlu ifadeler kullanın. “İyiliğimi engelleyen bilinç kalıbımı bırakıyorum” ” ….. layığım”
Bu olumlu ifadeler size doğru gelene kadar tekrar edin, günlerce yapmanız gerekse bile.
OLUMLAMA
Hayatın sonsuzluğunda, bulunduğum noktada her şey mükemmel, bütün ve tam. Hayatım her an yepyeni.
Hayatımın her anı yeni, taze ve canlı.
Olumlu düşüncelerimi, tam istediğim şeyleri yaratmak için kullanıyorum.
Bugün yeni bir gün. Ben yeni bir ben’im.
Farklı düşünüyorum. Farklı konuşuyorum. Farklı davranıyorum. Başkaları bana farklı davranıyor.
Yeni dünyam, yeni düşüncelerimin bir yansıması.
Yeni tohumlar ekmek zevkli ve neşe verici.
Bu tohumların, yeni deneyimlerim olacağını biliyorum.
Dünyamda her şey iyi ve güzel.
17 aralık  (ctesi  10.00-18.00 )kendini sev hayatını iyileştir seminerinde sizi sınırlayan inanç kalıplarını, önyargıları farkedecek ve dönüştürüp hayatınızı mucizelere açacaksınız. Bunu Louse L. Hay’in mucizevi yöntemiyle yapıyorum…
Bilgi ve Başvurular
Anette İnselberg
Cep: 0(536) 798 68 68 & http://www.anettei̇nselberg.com
Nea Yaşam Merkezi
Valikonağı Cad. Poyracık Sok. İlgen Apt. N.28/15 K.4
Nişantaşı tel: 0212 219 19 30

Gerçekleşmesi İmkansız Amaçlar

martha%20beck_1-1007x10241
Bu yazıda Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaları ve mucizelerinizi gerçekleştirmenin yöntemlerini bulacaksınız. Zihniniz siz farkına varmadan sizi dilediğiniz yöne doğru yöneltir. Kimi zaman bir davranışı niye yaptığınızı, ya da bir kararı neden aldığınızı bilemezsiniz. İşte o zaman bilin ki bilinçaltınız devrededir.
Biliyor musunuz hepimizin içinde bir başka ben vardır. Kimi zaman bizimle konuşur ama biz içimizden gelen bu sesin söylediklerini, kimi zaman duymaz kimi zaman da diğer sıradan düşüncelerimizden ayırt edemeyiz. Oysa bu ses sihirlidir adeta, eğer onu duyabilirsek hayatımızda pek çok imkânsız görülen hayalimizi gerçekleştirebiliriz.
Bu yazıda bu hayallerimizden “gerçekleşmesi imkânsız amaçlar” olarak bahsedeceğiz. Yani GİA diyeceğiz kısaca.
Martha Beck 13 yaşındaydı. Evlerinin salonunda ev ödevini yapıyor, ebeveynleri ise eski püskü televizyonu izliyorlardı. Ekranda kapalı bir spor salonunda koşan bir gencin görüntüsü belirdi. Martha başını kaldırdı, televizyondaki görüntüye baktı ve kendisini yüksek sesle “Ben bu okula gideceğim” derken buldu.
Televizyondaki spiker devam etti. Gösterilen okul ABD’nin en ünlü ve prestijli üniversitesi olan Harvard’dı. O anda Martha’nın kalbi duracak gibi oldu. Utah’ın küçük bir kasabasında yaşayan bir genç kız için Harvard’a gitmek gerçekleşmesi imkânsız bir amaçtı. Ne Martha’nın ailesinin onu bu okulda okutacak kadar parası vardı ne de genç kız bu okulu kazanacak kadar akıllı olduğuna inanıyordu.
Ancak Martha kendi içinden gelen bu sesin farklı olduğunu hissetti. Bu ses sanki onun dışından bir yerlerden gelmiş ve ona gelecekte neler olacağını söylemişti.
Aradan 20 yıl geçtikten sonra Martha Beck iki Harvard diplomasına sahip ünlü bir yazar, psikolog ve araştırmacıydı.
Martha yaşadığı bu deneyimden sonra, GİA’ların herkes için geçerli olabileceğini anlamıştı. Bu konuda bilimsel çalışmalarda yer aldı. İnsanların başlarına geleceği hissedebilmek gibi bir özelliği vardı. Bu durum deneylerle ispatlanmıştı.
Bu deneylerin birinde, deneklere üzeri kapalı resimler veriliyordu. Resimlerin bazılarında güzel görüntüler yer alırken bazılarında ise insanı rahatsız edecek kadar vahşi görüntüler vardı. Denekler kötü olan resimleri açmadan birkaç saniye önce bunu hissediyor ve buna bağlı olarak kan basınçları ve nabızları artıyordu.
Martha Beck her insanda bulunan bu özelliğin keşfedilip kullanılması için bilimsel yöntemler geliştirdi.
Evet şimdi bu yöntemleri öğrenmenin sırası sizde… Ne dersiniz içinizdeki büyülü sesi duymaya hazır mısınız ?
Öyleyse denemeye başlayalım.
Öncelikle bilmelisiniz ki GİA’lar normal düşüncelere benzeseler de aralarındaki benzerlik bir kediyle bir Sibirya kurdu arasındaki kadardır. Ne yazık ki üst beynimizin bu düşünceleri avlama yeteneği yoktur. Ama GİA’lar gelir ve sizi bulurlar.
İşte mucizelerinizi çağırmanın yöntemleri; sonuçları görünce kendiniz de şaşıracaksınız.
Önce boş bir kağıt ve kalem alın. Kalemi dominant elinize alarak cevabını bilmek istediğiniz soruları yazın. Ancak bunu yaparken dominant olan elinizi kullanmanız önemlidir. Yani sağ elinizi kullanıyorsanız, sağ elinizle, solak iseniz sol elinizle yazmalısınız.
Kendinize soracağınız sorular şöyle olsun:
– Neler hissediyorsun?
– Neye ihtiyacın var?
– Hayattan ne istiyorsun?
Bu ve benzer soruları yazdıktan sonra kalemi diğer elinize alın ve cevapları diğer elinizle yazmaya çalışın. Kargacık burgacık olması hiç önemli değil.
Beyniniz alışık olmadığı elinizi kullanmaya çalışmakla o kadar meşgul olacak ki, o güne kadar kendi kendinize hiç söylemediğiniz şeyleri bulacaksınız o kağıtta.
Yazmaya devam edin. Sonra yazdıklarınızı okuyun, gerçekleşmesinin imkânsız olduğuna inandığınız hayallerinizi, kargacık burgacık yazılarınızın arasında bulacaksınız. Bugüne kadar kendinize itiraf bile edemediğiniz arzular ve geleceğe dair önsezilerinizi kargacık burgacık yazılarınızın arasında görünce şaşıracaksınız.
Kalbinizden gelecek sesi duymaya çalışın.
İkinci olarak kendinize sakin ve sessiz bir ortam yaratın. Rahat bir koltuğa yerleşin ve gözlerinizi kapayın. Tarihin değişmiş olduğunu hayal edin. Aynı ayın aynı günündesiniz ama tarih 2005, 2012 veya 2020. Seçtiğiniz yılda kaç yaşında olacağınızı hayal edin. En yakın arkadaşınız kaç yaşında ? çocuklarınız, eşiniz kaç yaşındalar, neredeler ? Hayal ettiğiniz tarihi iyice benimsemeye çalışın. Gözlerinizi kapalı tutarak, yüksek sesle içinde bulunduğunuz şartları tasvir edin. Neredesiniz ? Dış görünüşünüz nasıl ?
Bulunduğunuz ortam sıcak mı soğuk mu ?
Şimdi içinde bulunduğunuz durumu bozmadan hayatınızı tasvir edin. Hayatınızdaki en önemli şey ne? Neyle meşgul oluyorsunuz? Yanınızda kimler var?
Bu deneyimi yaşarken lütfen hayal kurup bazı şeyleri uydurmaya çalışmayın! Burada önemli olan hayal gücünüzü zorlamak değil, bilinç altınızı serbest bırakıp geleceğinizi dışarıdan bir film gibi izlemeye çalışmak. Siz geleceğinizi kurgulamaya çalışmayın bırakın görüntüler kendiliğinden belirsin.
Eğer ilk denemede hayatınız gözünüzün önünde belirmezse ümitsizliğe kapılmayın, GİA’larınız sizden saklanabilirler. Ama merak etmeyin siz bir kere çağırdıktan sonra bilinçaltınız, gelecekle ilgili ‘olanaksız görülen ama gerçekleşecek’ hayallerinizi size gösterecektir. Belki dişinizi fırçalarken, belki araba kullanırken, ama mutlaka gösterecektir.
Olanaksız görülen ama gerçekleşecek olan hayallerinizle ilgili önseziler, diğer düşüncelerden farklıdır. Öncelikle onu ‘siz uydurmazsınız’ onlar adeta dışarıdan bir yerden gelir gibi beyninizin içinde beliriverirler. Duyduğunuz ses kendinize ait değildir sanki. Ve o ana, fiziksel tepkiler eşlik eder, kan basıncınız yükselir, ani bir heyecan duyarsınız. Kalbiniz çarpmaya başlar. Yüreğiniz sizden önce kaderini tanımıştır.
Üçüncü olarak gerçekleşmesini istediğiniz arzularınızı bir kağıda yazın. Ama tüm detaylarıyla yazmanız önemlidir. Çünkü yazma eylemini beynimiz emir olarak algılar ve çevrenizde sizi amacınıza ulaştırabilecek detayları algılamaya başlar. Hayallerinizi ve gerçekleşmesi imkansız görünen amaçlarınızı yazmaya başladığınız zaman beyniniz sizi ona ulaştıracak fırsatları bir olta gibi yakalamaya başlar. Aksi halde bu fırsatların kapınızı çaldığını fark edemeyebilirsiniz. Bazen de zihniniz siz farkına varmadan sizi dilediğiniz yöne doğru yöneltir. Kimi zaman bir davranışı niye yaptığınızı, ya da bir kararı neden aldığınızı bilemezsiniz. İşte o zaman bilin ki bilinçaltınız devrededir.
Martha Beck bu yöntemleri yalnızca kendi üzerinde değil, kendisine gelen hastalarında da denedi. Sonuç şaşırtıcıydı. Bu kişiler hayatlarında ‘mucize’ olarak adlandırdıkları, gerçekleşmesi imkansız görünen amaçlarına ulaşıyorlardı.
Martha Beck bu konudaki bilimsel çalışmalarını ve deneyimlerini ‘Kendi Kutup Yıldızınızı Bulmak’ (FINDING YOUR OWN NORTH STAR) adlı kitapta anlatınca, çalışması kısa zamanda ABD’de en çok satanlar listesine girdi.
Dileğim sizin de kendi kutup yıldızınızı bulmanız…
Unutmayın; Schiller’in dediği gibi ‘Kalbin atışı, kaderin sesidir’.
Alıntıdır.

O, Adamdı…

15349755_1686779694966578_3741820983508016015_n1

O, Adamdı…
1999’ un Eylül ayıydı, boşanmıştım.
Reklam ajansımdaki ortağımdan kazık yemiş, batmıştım.
Televizyonu bırakmıştım.
İftiralarla boğuşuyordum.
Savruluyordum.
Telefonum çaldı, tanımadığım numaraydı açmadım.
Mesaj geldi; “Beni ara”. İsim yoktu.
Aradım. “Benim ben Zeki abin” dedi. “Aramazsın diye ismimi yazmadım” dedi.
Daha once hiç ama hiç konuşmamıştık. Yani özel olarak.
Karşılaştıkça saygıdan selam o kadar.
Sanki akranıymışım, sanki kırk yıllık dostuymuşum, sanki Metin’mişim, sanki Ahmet’mişim, sanki Kandemir’mişim gibi konuştu benle.
“Sen şimdi sıkılıyorsundur, daralıyorsundur, kafan bozuk, bulanıktır, araba gönderiyorum, benim balıkçıya geliyorsun. Adresi mesaj at” dedi kapattı.
Gelen arabada, yeğeni, çocukluk arkadaşım, babası babamın gençlik arkadaşı Mesih Alasya’nın oğlu vardı.
O gece, beni, masadaki balığın yanına yatırdı, çatal bıçakla, ince ince, tüm kılçıklarımı ayıkladı.
Lop et kalana kadar uğraştı benimle.
Hayatı anlattı, hayatını anlattı. İnişleri, yokuşları anlattı.
İnişlerini, çıkışlarını anlattı. Tepeleri, çukurları anlattı.
Kayıp sanılan kazanımlarını, kazanç sanılan kayıpları anlattı.
Parayı, parasızlığı anlattı.
İnsana verdiği değeri, bu anlamdaki zenginliği, zenginliğini anlattı.
Parayı tutma gitsin, gerekince gelir dedi, gelir sahibi olmayı anlattı.
Çok borcum vardı, çok borcu vardı, vicdani borçsuzluğu anlattı.
Karides yedik, kalamar yedik, balık yedik, lakerda yedik, hak yememeyi anlattı.
Bir kedi geldi, girdi içeri, bir kaknem müşteri pist dedi, çatal fırlattı, kedi kucağına çıktı abimin, hayvanı anlattı, insanı anlattı.
Yalancı dolma yedik, doğru bildiğinden şaşmayı anlattı.
Bir gün öleceğiz dedik, dilediğince yaşamayı anlattı.
Babamın yeri ayrıdır elbette.
Ama bir Altan Erbulak,
Bir Cenk Koray,
Bir de ‘O’ yeniden varetti beni.
İçimdeki ‘Ben’ i görenlerdendi ‘O’.
Tanımadan güvenen, tanımadan sevenlerdendi ‘O’.
Ya da uzaktan bakıp en iyi görenlerdendi ‘O’.
Başlığa ‘adam’ yazdım ama ‘müebbet çocuk’tu o.
O geceden sonra kırk yıllık dost olmuştuk.
Seni kırıp da en dost görünenleri vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.
Bekle bizi teker teker geleceğiz yanına, belki yarın, belki yarından da yakın.
Umarım ardımızda senin gibi iyi nefesler verecek insanlar bırakırız.
Kendine iyi bak diyesim var.
Başka bir söz gelmiyor, gelemiyor dilime.
Kusura bakmayın, daha fazla yazamayacağım, gözlerim buğulu, göremiyorum harfleri.
İyisi mi siz; Zeki Alasya yazın ve altına insan olmanın tüm değerlerini sıralayın, sanatı arda kalsın.
Cem Özer