Her gününüz bayram olsun..!

Kurban Bayramı Tebriği

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan…
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık…
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek…
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
ilişkiyi bitirmek de öyle…
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.
“Ona güvenmiştim, yanılmamışım” sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram…
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!
Can Yücel

Biri Sana Yalan Söylüyorsa…

110155042_3051954771584151_7165448850695931227_n[1]

Çevremizdeki her insana yardım elini uzatıp, yukarı çekelim. Hoşgörüyü, merhameti ve sevgiyi yayalım…

2rKWkU1_IUmhyE9ZT5VJKw[1]

Bir balıkçı dostum bana tuttuğu yengeçleri içine koyduğu sepetin bir kapağı olmasına gerek olmadığını söylemişti.

Yengeçlerden biri sepetten yukarı doğru tırmanmaya başlarsa ikinci bir yengeç onun arkasından tırmanır ve onu aşağı doğru çekermiş.
Biz böyle yapmayalım.

Çevremizdeki her insana yardım elini uzatıp, yukarı çekelim. Hoşgörüyü, merhameti ve sevgiyi yayalım…

“Tahsilin ne?”

 

 

Moris Levi facebook sayfasından alıntıdır…

İngiltere’de birinci dünya savaşından önce ülkenin gençleri gönüllü orduya katılmaya başladılar. Adayları çeşitli yerlerde kurulan çadırlarda önce göstermelik bir sağlık muayenesinden geçiriyorlardı sonra da bir kaç sorunun sorulduğu bir görüşme ile birliklerine kaydediyorlardı.
Yine böyle bir kayıt sırasında, bir aday, doktorun sırtını yasak savar gibi dinlemesinden sonra çavuşun ve yazıcının önünde durdu.Önce ismini sordular sonra ikinci soru geldi; “Tahsilin ne?”
Aday gururla yanıt verdi; “Ben Londra’da King’s College da Liberal Arts doktorası yaptım”
Çavuş boş gözlerle adaya baktı. Adayın dediği hakkında en ufak bir fikri yoktu ama aptal gibi görünmek de istemiyordu. Yalnızca, “Ufuklarında Güneş Batmayan imparatorluğun” bekası için “Liberal” kelimesinin “komünist” gibi tehlikeli bir kelime olduğunu hatırlıyordu.
Ağzındaki sigaranın ucunu ısırarak ve küçümser gibi bakarak tekrar sordu; “Yani ? ”
Aday devam etti “Öncesinde Oxford üniversitesinde Linguistik dalında da master yapmıştım”
Sigaranın dumanından mı bilinmez çavuş gözlerini kıstı, derin bir nefes aldı ve; “Nedir o yaptığın, anlamadım ?” diye sordu .
“Dilbilim” dedi aday ve ilave etti “Karşılaştırmalı gramer konusunda 3 kitap yazdım, hatta birini Latince yazdım”
Çavuş irkildi sanki ipucunu yakalamıştı ; “Ne dedin, ne dedin? Yazdım mı dedin ?” diye sordu. Diyalogu başından beri ağzı açık şaşkın şaşkın dinlemekte olan yazıcıya döndü, önce “Yazıcı” diye bağırdı sonra kendi kendine; “bir araba lüzumsuz laf söylüyor züppe,” diye söylendi ve yüksek sesle;
“Oraya yaz oğlum; Aday okuma yazma bilir…Birlik çamaşırhanesi ! Sıradaki gelsin!”
—————-
Çavuşun saptamasına “dar” demeyin son derece doğru, aday okuma yazma biliyor … (çamaşır yıkamayı öğrenebilir)
Geniş bir bakış açısı insana nasıl kazandırılabilir? Anne ve babamızdan aldığımız kalıtsal özelliklerimiz mi, yoksa eğitim ve çevre mi bizi biz yapar?
Bu sorulara şöyle cevap verelim. Anne ve babalarımız doğduğumuz anda kalıtsal özellikleri ile piyanomuzu (Vücudumuzu, zihnimizi, karakterimizi ve yeteneklerimizi) bize verirler. Eğitim ve çevrenin de yönlendirmesi ile piyanoda ne çalacağımıza karar verecek, piyano çalmayı öğrenecek olan biziz. Öğrenmek için de beynimizi çalıştıracağız. Piyano istediği kadar iyi olsun ya da biz daha annemizin karnında bile Mahler dinleyelim kafa çalıştırmadan “tavşan kaç” bile çalamayız.
Tarih boyunca pek çok ülkede defalarca bebekken hayvanlar tarafından kaçırılmış ve ormanda senelerce kalmış vahşi çocuklar bulundu. Yaşamlarının ilk 7-8 yılını hayvan davranışlarını taklit ederek büyümüş bu çocuklara daha sonra kurtarıldıktan ve çevreleri değiştikten sonra insanlar içerisinde konuşmayı öğretemediler. Konuşmayı öğrenemedikleri gibi hemen hiç bir şey öğrenemiyorlardı. Çünkü diyalog kurma, çok boyutlu karmaşık düşünme, anlam biriktirme, bağdaştırma, kıyaslama yetilerini geliştirememişlerdi. Hayvanlar gibi içgüdülerine ve görerek öğrenmiş bulundukları davranış kalıplarına göre yaşamayı sürdürmek istiyorlardı. Çünkü insan gibi düşünemiyorlardı. Buddha demiş ki; “All that we are is the result of what we have thought” ( Biz sadece kendi düşüncelerimizin sonucuyuz) .
Bir şeylerin tutsağı / önyargılısı / kölesi olmaya alışmış bir insan bırakın vizyon sahibi olmayı asla kendi kendinin sahibi olamıyor.
Çocuklarımıza en başta düşünmeyi, beyinlerinin kapasitesini kullanmayı öğretmek zorundayız.
Adam doktora soru sorar;
– Bir insanın zihinsel saplantıları olduğuna nasıl karar veriyorsunuz ?
– Su dolu bir küveti boşaltmak için bir kaşığı, bir fincanı ve bir kovası olduğunu söylüyor ve ; “Nasıl boşaltmayı tercih ediyorsun?” diye soruyoruz .
Adam:
– Anladım. Kovayı tercih etmeli çünkü büyük.
– Hayır, der doktor, Kafasını özgür çalıştırabilen bir insan kendisine verilen referanslara takılmadan küvetin tıpasını çekmesi gerektiğini düşünür.
Peki çocuklarımıza düşünmeyi nasıl öğreteceğiz?
Çocuklara “çözümü düşün sen bul” diye sormadığımız ve önlerine kova, kaşık ve fincanı dayayıp birini seç dediğimiz (ve bunun adına da “eğitim” dediğimiz) sürece öğretemiyeceğiz. Çünkü aslında istediğimiz onların “vizyoner” değil “bizim gibi” olmaları.
Babam bende, kardeşimde, yeğenlerinde ve torunlarında bunu öykülerle yapmayı denemişti. Bugün geriye dönüp baktığımda öykülerin önemli özelliklerini fark ediyorum ve babamı minnetle anıyorum.
Çoğunlukla uydurduğu öyküler genellikle günlük yaşamla ilgili idi. Öykülerde yarattığı tiplemeler öyle olağanüstü filan değillerdi, hep günlük yaşamda karşılaştığımız tiplerdi. (Bir satıcı, bir garson, bir öğretmen, bir büyükanne vsr vsr hatta bir kısmı da tanıdığımız insanlar, çizgi roman kahramanları olurdu) Heyecan verici basit, teatral, detaylı tasvirler (renkli şapkalar, abartılı duruşlar, eğlenceli ifadeler) anlatarak kahramanlarını tanıtır, ilgimizi çeker, hayal kurmamızı tetiklerdi. Daha sonra öyküdeki insanları komik bir sorunun, bir çatışmanın, bir sıkıntının içine düşürürdü. İşte o an bir yerlerden öyküyü dinleyen çocuk (örneğin ben) birden öykünün içine girerdik ve soğukkanlı, zeki, doğru bir çözümü yaratırdık. Yani tıpayı çekmeyi dinleyici akıl etmiş olurdu. Çözüm hep kimsenin düşünemediği, kesinlikle adil ve zekice idi. Sonra da gururlu kahraman geldiği gibi çabuk öyküden çıkar boş çekişmeler ve çatışmalarla asla yıpranmazdı.
Çocuklarımızı, kalıpların dışında bir dünya olduğu gerçeğinin, özgürlüğün değerinin, çözüm üretmenin, adil ve faydalı olmanın, kendine güvenmenin, korkmadan sorunların üstüne gitmenin, insanları oldukları gibi kabul etmenin, bilginin ve bilgiyi kullanmanın, düşünmenin, hayal kurmanın öğretildiği öykülerle büyütmemizi öneriyorum. Bilmediklerinden ve ilk kez duyduklarından ne korksunlar ne de anlamadıklarını / bilmediklerini açıkça söylemekten çekinmesinler. Vizyon sahibi olan insanların değerlerini aşağılık duygusuna kapılmadan teslim etsinler. Ve en önemlisi öykülerle düşünmenin ve kavramanın olağanüstü büyüsünü öğrensinler.
————-
(Şelah Leha)

Kendin Olmayı Yeniden Öğrenmek…Oruç Aruoba

2a3ba6cd1a2d27a63bbbd2b6ee3737a3[1]

Belki de konuşuyordur gözlerin

97248608_1567864666721096_6949429867167350784_n[1]

 

Belki de konuşuyordur gözlerin
Ama ben gözce bilmiyorum ki;
Sessizce biliyorum
Usulca biliyorum
Masumca biliyorum…
Cemal Süreya 💗
Bruno Cerboni’nin Cam Mozaik eseri..

1 kişi ne yapabilir ki diyenlere !!!!

96238092_10219494398164558_1373144513895202816_n[1]
1 Aralık 1955 Perşembe… ABD’nin Alabama
eyaletinin Montgomery şehrinde Rosa Parks adında 42 yaşındaki ufak tefek siyahi bir kadın terzi şehir fuarında ki işinden akşam saat 6’da çıktı. Çok yorgun du ve tek istediği bir an önce evine ulaşmaktı. Belediye otobüsünün ortasındaki “değişken” statülü koltuklardan birine oturdu. Montgomery belediye otobüslerindeki ilk 4 sıra koltuklar beyazlara aitti. Siyahlara en arka koltuklar ayrılmıştı. Ortadaki değişken statülü koltuklarsa beyazların sıraları doluncaya kadar siyahların da oturabilecekleri koltuklardı. Beyazların sıraları dolduğunda siyahlar oturdukları bu koltukları boşaltıp daha arkaya geçmek zorundaydılar. Eğer arkada da yer yoksa ayakta durmaları, eğer ayakta duracakları yer de yoksa otobüsten inmeleri gerekiyordu.
O akşam bazı beyazlar ayakta kalınca şoför arkaya doğru yürüyerek değişken statülü koltuklardaki siyahlara “kalkın” şeklinde bir el işareti yaptı. Değişken statülü koltukların ilk sırasındaki üç siyah erkek kalkıp arkaya yöneldi. Rosa Parks’ın yanında cam kenarında oturan siyah erkek de kalktı. Rosa Parks ise cam kenarındaki koltuğa kaydı ve kayıtsızca şoförün gözlerine bakmaya başladı. Herkes büyük bir şok yaşıyordu. Şoför kızgınlıkla neden kalkmadığını sordu. Rosa Parks yerini bir başkasına vermesi gerektiğine inanmadığı söyledi. Şoför polis çağırdı, Rosa Parks tutuklandı ve 5 Aralık Pazartesi günü mahkemece kamu düzenine itaatsizlikten 14 dolar para cezasına çarptırıldı.
381 gün boyunca Montgomery’de bir tek siyah bile otobüse binmedi. İşlerine, okullarına yürüdüler. Buldukları her özel araçla belediye otobüsü bileti fiyatına siyahları taşımaya başladılar. Bazı beyaz ev kadınları da arabalarıyla destek verdi. Belediye otobüslerini işleten şirket büyük maddi zarar yaşadı. Bazı otobüsleri adeta çürüdü. Şehirde öfke yükseldi. Beyaz çeteler işe yürüyerek giden siyahlara saldırmaya başladı. Bazılarını linç ettiler. Ancak siyahlar boykota devam etti. Eylem sonunda zafere ulaştı ve 21 Aralık 1956’da Yüksek Mahkeme’nin siyahların otobüslerde istedikleri yere oturabilecekleri yönünde karar vermesiyle siyahlar otobüs boykotunu sona erdirdiler. Beyaz ırkçıların tepkisi sert oldu. Otobüslere silahlı saldırılar gerçekleştirdiler. Siyahları dövdüler. Rosa Parks 1957’de ölüm tehditleri ve beyazların ona iş vermemesi nedeniyle önce Virginia’ya, bir yıl sonra da Detroit’e taşındı. Bir yandan çalışmaya bir yandan da sivil haklar hareketinde mücadelesine devam etti. Martin Luther King’in başını çektiği hareket giderek büyüdü ve 1964’te çıkarılan yasa ile başarıya ulaştı. Direnişin sembolü haline gelen Rosa Parks 24 Ekim 2005 günü 92 yaşında hayatını kaybetti.
Rosa Parks’ın o akşam bindiği otobüs günümüzde Detroit’teki “Henry Ford Müzesi”nde sergileniyor. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz otobüs işte o otobüs. ABD başkanı Barack Obama’nın oturduğu koltuk da işte o koltuk. O akşam Rosa Parks’ı siyah olduğu için belediye otobüsünün koltuğundan kaldırmak isteyen insanların ülkesinin başkanlık koltuğunda bugün bir siyah oturuyor.
Tarih kendiliğinden değişmez, onu değiştirmek için yüreği tutuşmuş insanlar gerekir. Yıldız yürekli kadın Rosa Parks gibi…

Türkiye’nin yetiştirdiği başarılı bir heykeltıraş olan İlhan Koman…

Türkiye’nin yetiştirdiği başarılı bir heykeltıraş olan İlhan Koman, bilim ve sanatı bir arada buluşturan, yaşatan eserleriyle sanat dünyasında edindiği kendine özgü yerden sebep, Türkiye’nin Da Vinci’si olarak anılıyor.
Figüratif soyutlama alanında en ünlü, üzerine en çok konuşulan eseri Akdeniz Heykeli ise, Türkiye’de bulunuyor. Bir dönem Galatasaray Meydanı’nda duran heykeli, daha sonra Levent’ten geçenlerimiz her gün selamladı. Şimdilerde ise, İstiklal Caddesi’ndeki Yapı Kredi Kültür Sanat Binası’nda. Yolu düşen bir selam göndersin sanatçının ruhuna…

Çocukluğu
İlhan 17 Haziran 1921’de, Edirne’de, Sevinç Leman Hanım ve Fuat Bey’in oğulları olarak dünyaya geldi. Doktor olan babasından tarafı ailesi, Mohaç Savaşı’ndan sonra Konya’dan Balkanlar’a kadar yerleştirilmiş Türk köylülerindendi. 1880’lerde ise, Yugoslavya’dan Edirne’ye göç etmişlerdi. Anne tarafından ailesine baktığımızda ise, dedesi Mehmet Şeref Aykut Bey, II. Abdülhamid dönemi devrimcilerindendi. Ayrıca Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucuları arasındaydı.
İlhan, 1940’a kadar ailesiyle Edirne’de, Kaleiçi’nde yaşadı; çocukluğu, ilk gençliği hep burada geçti. Ailesinin ortak noktası özgürlüklerine düşkünlükleriydi. Dolayısıyla İlhan’ı da özgür bir çocuk olarak yetiştirdiler. Her yaz İstanbul’a, dedesini ziyarete giderlerdi. İlhan’ın burada en çok ilgisini çeken şey Haliç’ten geçen vapurlardı. Onları, öylece durup hiç bıkmadan izleyebilirdi. 5-6 yaşlarındaydı İlhan maket gemiler yapmaya başladığında. En büyük ilhamı ise, hiç kuşkusuz Haliç’te seyre daldığı vapurlardı. Bu gemi sevgisinden sebep, lise sıralarında dahi düşlediği meslek Gemi İnşaatı Mühendisliği idi…
Oysa eğitim hayatının akışı onu bambaşka yollardan geçirdi. Bu aslında tamamen hayatının akışıydı…
İlhan, 17 yaşında tüberküloza tutuldu. Durumu günden güne ağırlaşıyor, ailesinin de umudu tükeniyordu. Tedavi için İstanbul’a daha sık gider oldular. Bu giderek uzayan bir süreçti. Askerlikten de muaf oldu. Çok uzun zamandır resim yapıyordu. Önünü göremediği süreçte, en azından yeteneğini değerlendirmeye karar verdi ve Akademi’ye başvurdu. Resimlerini ilgili yerlere ulaştırdığında İlhan, artık Güzel Sanatlar Resim Bölümü öğrencisiydi…
II. Dünya Savaşı’nın en kasvetli günlerinde, bu başlangıç İlhan’ın yaşamına güneş gibi doğan aydınlık bir başlangıçtı…
Eğitim hayatı
Liseyi de Edirne Lisesi’nde tamamladıktan sonra 1941’de, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne kaydoldu. Çok geçmeden hocalarının dikkatini çekmeye başladı. Antik heykellerden kopya ettiği ve süsleme çalışmaları, gözden kaçacak gibi değildi. Yeteneği hemen fark edilen bir öğrenci olarak hocalarının tavsiyesiyle gelecek yıl Heykel Bölümü’ne geçiş yaptı. 1945’te okuldan birincilikle mezun olurken İlhan, Rudolf Belling’in öğrencisiydi…
1947’de, Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavla devlet bursu alarak Paris’e giden sayılı öğrenciler arasında onun da adı vardı. Diğer burslu öğrenciler Neşet Günal, Sadi Öziş ve Refik Eren ile Paris’e doğru yola çıktı. Burada başladığı atölyeye sadece 2 ay dayanabilmişti. Çünkü klasik eğitimi Akademi’de almış ve burada bir daha tekrar etmeyi anlamsız buluyordu. Çoktan başladığı soyut çalışmalarında ilerlemeyi alanında gelişimi açısından daha sağlıklı buluyordu. Burada onun okul bellediği en değerli yerler, Louvre ve Rodin Müzesi oldu.
Özellikle Louvren Müzesi’ndeki çalışmaları sırasında Mezopotamya ve Mısır sanatının etkisindeydi. Burada geçirdiği süreçte çağdaş akımlara ilgi duyan İlhan Koman, ilk sergisini de 1948’de, Paris’te açtı. 1951’de bursunun bitmesiyle İstanbul’a, mecburi hizmetle Akademi’sine döndü.
Dönmeden hemen önce Paris’te yapacağı son bir şey daha vardı. Mediha Kaptana ile evlendiler. Bu evlilik, onlara bir erkek çocuk verdi…
Türkiye zamanları
İlhan, Türkiye’ye döner dönmez İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi mecburi hizmetine başladı. Buradaki görevi 1958’e kadar sürecekti…
Bir yandan da özel işler peşindeydi. 1952’de, “Anıtkabir Heykel Yarışması”nda, “Şeref Holüne çıkan merdivenlerin sağındaki kabartma kompozisyonu” birinciliğini elde etti ve rölyefleri Anıtkabir’in çıkış merdivenlerinin doğu kanadını süsledi. 1952-1954 yılları arası bu proje kapsamında gerçekleştirdiği “Sakarya Meydan Muharebesi” konulu rölyeflerini hazırlarken, yine Paris zamanlarından izler taşıyan, Mezopotamya ve Mısır sanatının etkisindeydi.
1953’te, Akademi bünyesinde kurulan metal atölyesinde Ali Hadi Bara, Sadi Öziş ve Zühtü Müridoğlu ile çalışmaya başladı. Yine aynı yıl buradan bağımsız olarak Sadi Öziş ve Şadi Çalık ile “Karametal” adını verdikleri mobilya atölyesini kurarak, burada modern mobilyalar tasarladılar. Bu atölyenin maddi kaynağını ise, fabrikatör Mazhar Süleymangil sağlıyordu. Bu işe biraz da ek gelir elde etmek amacıyla girişseler de asıl amaçları elbette sanatsal anlamda büyümekti. Ancak bir yandan maddi yetersizlikler, bir yandan da ülkenin genel durumu sebebiyle Türkiye sınırları dışına çıkamadı. Ancak genel bir perspektifle bakıldığında, bu girişim, Türkiye’de tasarım tarihi açısında önemli bir adımdı…
Hep çok çalışmak ve sanat için üretmek istiyordu. 1955’te, Ali Hadi Bara, Şadi Öziş ve Mimar Tarık Carım ile bir araya gelerek Fransız Grup Espas’tan esinlendikleri, resim, heykel ve mimarinin iş birliğini savunan işler üretecekleri Türk Grup Espas’ı kurdular…
İlhan, 1967’de, Stockholm Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu’na öğretim üyesi olarak kabul edildi. Yine bu dönemde yel değirmenleri ve geometrik türevler gibi bilimsel buluşları tescillendi.
1969’da, İsveç’te Sundsvall’da bir alan düzenlemesi yarışmasında ve 1970’te de Örebro Belediye Sarayı önüne konulmak üzere yapılan heykeller için açılan yarışmada da birincilik ödüllerine layık görüldü…
İsveç’e yerleşti
İlhan Koman, yaptığı çalışmalar ile 1954’te Ankara Devlet Sergisi’nde ikincilik, 1955’te ise, birincilik ödülünün sahibi oldu.
1958’de, Brüksel’de düzenlenen uluslararası bir sergide Türk paviyonunu o yaptı. 6 ay süren bu çalışma sürecinde tanıştığı Mimar Ralph Erskine, mimari tasarımlar için form araştırmaları ve yeni çalışmalar için İlhan Koman’ı, İsveç’e davet etti.
Davete olumlu bakan İlhan, bu sırada eşinden de boşanıyordu. Güzel Sanatlar Akademisi görevinden de istifa etti ve 1959’da, tamamen İsveç’e yerleşti.
1965’te, yaşamını restore ettirdiği bir gemide yaşamaya başlayacaktı. Hulda adlı bu gemi, İsveç’te bir tersanede Baltık ticaret gemisi olarak üretilmiş ve uzun yıllar da Baltık Denizi’nde amacına uygun olarak kullanıldı. İlhan Koman, 1965’te bu gemiyi satın aldı; bundan böyle ailesiyle yaşayacağı ev ve eserlerini üreteceği atölyesine dönüştürdü. Ölene dek burada yaşadı. Hulda, 2010’da, İlhan Koman Vakfı’nın düzenlediği Hulda Festivali kapsamında, Stockholm’den İstanbul’a, Güzel Sanatlar Akademisi rıhtımına getirilecekti…

İlhan Koman’ın sanat anlayışı
Tüm eserleri dinamik olan İlhan Kaman, madde ve doğanın dengesindeki sonsuz devinimin heykellerini yaptı. Türkiye’de son ve İsveç’e gittiği ilk yıllarda, vazgeçilmez malzemesi kesinlikle vazgeçilmeziydi. 1956-1965 yılları arası ise, İlhan Koman’ın sanat yaşamında Demir Çağı oldu. Demir, onun sanatında Orta Çağ’daki demirci ustalarının yaklaşımıyla metal unsurları da ekleyerek işlediği eserlerinde en temel malzemesi oldu. Ona baktığında bambaşka şeyler gördüğü muhakkaktı…
Demire olan düşkünlüğü 1965’ten sonra yerine giderek ahşaba bırakmaya başladı. Tabii demirden vazgeçmiş de değildi. Bunun yanında bronz, duralit, plastik gibi pek çok malzemeye de izin veriyordu ellerine eşlik etmesi için. Bu dönemde iç içe geçmiş objelerle konstrüktif etkinin yanında geometrik kullanımı da görülüyordu.
İlhan Koman, hangi etkiyi, hangi malzemeyle yatmaya çalışırsa çalışsın hepsinde ortak olan, eserin seyircisinin de bu sürecin bir parçası olmasıydı. Kaynakların verdiği örneğe göre, -eserlerini takip edenler de hemen örneği kavrayacaktır- İlhan Koman’ın, Yuvarlanan Kadın ve Derviş adlı heykellerinde hareketi başlatan seyircinin fiziksel müdahalesiydi…
Derviş adını verdiği heykeline, ağaçta olduğunu inandığı mistik yaklaşımlar sebebiyle bu adı vermişti. İlhan Koman, ağacı büsbütün canlı bir malzeme olarak niteliyordu. Bu eserinde de başrolde yine sonsuzluk vardı…
İlhan Koman’ın bakış açısını en çok açıklayan eseri kuşkusuz Leonardo idi. Leonardo Da Vinci’nin insan bedenini üç çemberin içine yerleştirdiği eserinden ilham alarak şehrin boyutlarının insan bedeninin oranlarına uyması gerektiğini gösteren Vitruvius’a göndermede bulunarak desene eklediği dördüncü çemberle, insan bedenini soyutlayarak barış işaretine dönüştürmüştü. Çünkü ona göre, insan her şeyin ölçüsü olduğu zaman şehir, gerçekten yaşanılır bir yer olacaktı…
Akdeniz Heykeli
Akdeniz Heykeli, İlhan Koman’ın Türkiye’deki en önemli ve en bilinen eseri. İstanbul’da yaşayanlarımız onu, hemen her gün görüyoruz. En azından kendi adıma ben görüyorum ve şimdi bu heykelin hikâyesini de özellikle anlatmalıyım…
İlhan Koman, Akdeniz Heykeli’nde yine seyircisini de ona dahil ederek yapmıştı. Onu izleyerek önünden geçen seyircisinin hareketiyle rüzgarda savrulmaya başlıyordu. Çünkü bu heykelin yarısı metalden, yarısı boşluktandı. İçinde bulunduğu mekan da onun bir parçasıydı. Tanımı şudur ki, “Akdeniz Heykeli, dalgalanan, titreşen, deniz kokulu bir ilahedir.”
İlhan Koman, 1981’de Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü’nü kazanan bu heykeli, 1980’de, Halk Sigorta için yapmış, Akdeniz Heykeli, Zincirlikuyu’da inşa edilen Genel Müdürlük binasının önüne yerleştirilmişti. Aslında İlhan, heykeline ayrılan bu yerden memnun değildi. Zaten heykelini istediği gibi renklendirememişti de. Ancak maddi imkansızlıklar sebebiyle şirketin şartlarını da kabul etmişti. Ömrü vefa ettiğince Akdeniz Heykeli için gördüğü bunlardı.
2000’de, Halk Sigorta’nın adı Yapı Kredi Sigorta A.Ş olarak değiştirilince heykelin mülkiyeti de yeni şirkete geçti. Artık Akdeniz Heykeli de bu şirketin herhangi özel mülkünden biriydi ve onun üzerinde haklarını istediği gibi kullanabilirdi. Heykel, bir süre Galatasaray Meydanı’nda sergilendi. Daha sonra da Levent’teki Yapı Kredi Binası’nın önüne, beton bloklar ile otoyol arasına getirildi. Ancak 2014’te yaşanan protestolar sırasında İsrail ile ilişkilendirilerek kolu kırılan heykel, 2017 itibarıyla İstiklal Caddesi’ndeki Yapı Kredi Kültür Sanat Binası’nda, kapalı alanda sergilenmeye başlandı. Denize nazır sergilenmesi hayal edilen heykel, binanın üçüncü katının Galatasaray Lisesi’ne bakan tarafında dışarıdan görünür şekilde, en azından İlhan Koman’ın yakın arkadaşı Sadi Çalık’ın, Galatasaray Meydanı’ndaki soyut heykeliyle de göz göze konumlanmıştı…

Bu eseri yaparken esin kaynağını kendisi şöyle açıklıyordu İlhan Koman: “İnsanın kucaklaşması, sevgisi anlatılırken Akdeniz aklıma geldi. Akdeniz büyüktü, bizden bir denizdi. Kucak açmayı bu adla anlatmak istedim. Sevgiyi ve kucaklaşmayı anlatırken bir kadının bütünlüğünden yararlanmak istedim.”
İlhan Koman’ın yakın dostu Güneş Karabuda ise, heykelin konulması gereken yerle ilgili hatırladığı dostunun hatırladığı görüşünü şöyle ifade ediyordu: “Şöyle güneyde bir Akdeniz kentinin liman girişine konsa, gelen geçen gemiler ona düdük çalsa, selam etse; güzel olurdu.”
İlhan Koman öldü
İlhan Koman, 1986’da, İsveç’in başkenti Stockholm’de hayata veda etti. Yaşamını önce özgürlüğü, sonra sanatı üzerine kuran sanatçı, dünya yaşıyla 65 yaşındaydı. Vasiyet ettiği gibi cesedi yakıldı ve külleri yaşamının büyük bir bölümünü yaşadığı konum itibarıyla üzerinde geçirdiği Baltık Denizi’ne savruldu…
Ülkemizde en bilinen eseri Akdeniz Heykeli! Çoğunluğu ise, Stockholm’de 20 kadar şehrin sokak ve meydanlarını süslüyor. En ünlü, en beğenilen eseri Leonardo’ya Selam ise, Stockholm Mimarlık Yüksek Okulu’nun önünde… Heykellerine duyduğu tutku, hayatında ve eserlerindeki dinamizm ve sanat dünyasında kendine özgü edindiği yer ile bir İlhan Koman geçti bu dünyadan…
En çok sanat adına,
İyi ki…
Damla Karakuş
damla.karakus@ensonhaber.com

Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır.

varlik-yayinlari-etkili-insanlarin-7-aliskanligi-stephen-r-covey-23907-270x390[1]

 

Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.
Örneğin;
Trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç, susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.
Prof.Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek te çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” demiş.
Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu?
Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri ; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor:
Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu asma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?
ÇÖZÜMSÜZ gibi gördüğünüz sorunlar konusunda PARADİGMA değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…”
Stephan R. Covey – Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk.

95072561_10159085626194879_4862870072563073024_n[1]

 

Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak
dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie’yi
yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie’nin kaderi ne
yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist
çıkar. Bu İtalyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp
sistematik biçimde işkence eder. Dışarıdan bakıldığında normal ve
çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve
Marie adeta cehennemden geçer.
Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halüsinasyonlar
da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl
hastanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve
çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur.
Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.
Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie’nin durumunu yeniden
değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıkar.
O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuz dört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.
Yetkililer “Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız” dedikleri
halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadelesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi’nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır,
konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody’s
Child). Bir çok ödüle layık görülür.
Elli sekiz yaşındayken, ‘vay be’ dedirtecek bir şey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanır.
Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: “Eğer affetmeyi
öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan
edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak
dönemezdim.”
Marie Rose Balter’in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: “En uzun yolculuk, beynimizden
yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır.
Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda
kalsak bile…”

Fil şeklinde çikolata arıyorum! Sizde de mi yok?”

1200px-Chocolate_Elephant_(8307189953)[1]

Bu yazı için Moris Leviye teşekkür ederim…

İstanbul’da bu günlerde (Hristiyanların Paskalya bayramı zamanları) bazı semtlerdeki pastanelerin vitrinlerine çiçek sepeti, hayvan, meyve hatta çocuk şekillerinde çikolatalar konulur.
İşte böyle bir pastaneye garip, hımbıl bir adam hızlı adımlarla girmiş, çikolataların sergilendiği vitrine hızlı bir göz attıktan sonra kasada oturan pastane sahibine dönerek azarlar gibi sert bir sesle; “Fil şeklinde çikolata arıyorum! Sizde de mi yok?” diye sormuş.
Pastane sahibi öfkenin nedenini anlamamış derin bir nefes almış, içinden “Müşteri her zaman haklıdır” diye kendi kendine söylenmiş ve yumuşak neşeli bir sesle; “Efendim hoş geldiniz. Sincap ve tavşan şeklinde çikolatamız var, ya da isterseniz çiçek sepeti şeklinde hem de üç değişik boyda çikolata çeşidimiz var” demiş.
Adam elleri paltosunun ceplerinde, hayal kırıklığı ile başını öne eğip iki yana sallamış ve dudaklarını bükerek “Yok…Ben fil şeklinde çikolata arıyorum” demiş. Pastane sahibi “Fil şeklinde kalıbımız yok, başka pastanelerde de bulabileceğinizi hiç sanmıyorum, size tavşan şeklinde çikolata verelim” deyince de kapıya doğru dönerek üzgün bir sesle “Hayır olamaz… Ben ne yapıp edip fil şeklinde çikolata bulmalıyım!” diye söylenmiş.
Pastane sahibi artık kendini tutamayıp alaycı bir bakış atıp, gülerek “İsterseniz ve bedelini öderseniz fil kalıbı yaptırırız” diye kapıya yönelen adamın arkasından bağırmış. İşte o zaman adam heyecanla dönmüş ve coşku ile “Gerçekten yapar mısınız bunu? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” demiş. Dükkan sahibi karşısındakinin ciddi olduğunu görünce hemen kağıt kalem çıkarmış ve “Bilesiniz ki ucuza çıkmaz.” deyip hesap yapmaya koyulmuş. Müşteri ise hesabı beklerken kendi kendine sürekli “Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diyormuş. Tabi her deyişinde pastaneci de hesap yapar gibi yaparken kafasındaki fiyatı yükseltiyormuş. Sonunda pastaneci heyecanını gizleyerek “Fil şeklindeki çikolatanız size …. liraya mal olur” demiş ve karşısındakinin vaz geçeceğinden de korkarak “Çikolatanızı çok güzel ambalajlarız götüreceğiniz yerde sükse yaparsınız” diye ballandırmış. Ama zaten adamda vaz geçecek göz yokmuş ki; “Tamam yapın. Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” demiş, pastane sahibi şaşkın “Peki yaparız ancak bunun bedelini önceden ödemeniz gerekir.” deyince de cebinden bir tomar para çıkarmış ve hemen çikolatanın bedelini ödeyip; “Ne zaman geleyim? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diye sormuş. Pastane sahibi “haftaya bugün gelin” demiş. Bir yandan da daha fazla para istemediği için kendi kendine kızıyormuş.
Öbür hafta adam pastane açılır açılmaz heyecanlı adımlarla yine eli ceplerinde pastaneye girmiş ve “Fil şeklinde çikolata geldi mi? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diye sormuş. Pastaneci hemen tezgahın arkasına dönmüş ve bir gün önce özene bezene yaldızlı kağıtlarla renkli kordelelerle bir sanat eseri niteliğinde hazırlanmış çikolata paketini adama uzatmış. “Buyruuun! İşte fil şeklinde çikolatanız.” diye de kıkırdamış. Adam paketi kaparcasına pastane sahibinin elinden almış, elleri ayaklarına dolaşarak paketi hoyratça yırtmış, fil şeklindeki çikolataya hızla bir bakmış ve sonra filin hortumunu kırıp ağzına tıkıştırıp şapur şupur çiğnemeye başlamış. Bir yandan da şaşkınlıkla gözlerini fal taşı gibi açmış olan pastane sahibine dönerek ağzı dolu dolu; “Azizim ben hep fil şeklinde çikolata istiyorum! Fil şeklindeki çikolataya bayılırım!” demiş.
——————-
Takıntı!
Kimilerini rezil ve bedbaht eder, kimilerine de eninde sonunda fil şeklinde çikolatayı yedirtir çünkü George Bernard Shaw demiş ki “The reasonable man adapts himself to the world; the unreasonable one persists in trying to adapt the world to himself. Therefore all progress depends on the unreasonable man.” (Makul / mantıklı insan kendini dünyanın gidişine uydurur; mantıksız olan ise dünyayı kendine göre değiştirmeye çalışır. Bu yüzden bütün gelişme / ilerlemeler, mantıksız insanlar tarafından yapılır)
Tarih boyunca pek çok insan kafasına koyduğunu yaptı ve bunun için epey bedel ödedi. Kimi sağlığından oldu, kimi çok azap çekti ama sonunda da istediği gibi -fil şeklinde çikolata -yaptırdı. İyi ki de böyle insanlar arasında faydalı olanlar oldu ve varlar.
İsveç Karolinska Enstitüsü’nün 2014 de yayınlanan bir raporuna göre, dans, edebiyat, fotoğrafçılık vsr gibi yaratıcı dallarda çalışmış olan (ve çalışan) çok başarılı, özgün düşünceli insanların arasında kendisinde ve/veya aile geçmişinde şizofreni gibi zihin hastalıkları bipolar bozukluk ve otizm olanların oranı küçümsenmeyecek boyuttadır.
Bugün olduğu gibi geçmişte de böyleydi ve bugünkü dünyamızın genellikle estetik ve düşünsel büyüsünü kısmen bu tip insanlara borçluyuz.
Size hemen yaşadıkları dönemlerde bir miktar deli olarak nitelendirilen, üretken ama yapıtları ve fikirleri olağanüstü başarılı, evrensel, zaman dışı bir kaç ismi sayayım; Vincent Van Gogh, Ludwig Van Beethoven, Michelangelo, Michael Jackson, Nietzsche, Newton, Leo Tolstoy, Charlie Chaplin, Tesla, Freddie Mercury,…. (Yerli isimleri tartışma açmamak için yazmadım)
Yalnız sanatçılar, mucitler ve düşünürler değil tabi devlet adamları arasında da böyleleri vardır. N.Carolina’da Duke Üniversitesi Psikiatri Merkezi’nin 2006 yılında yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını açıklayan Profesör Marvin Swartz’a göre, 1776-1974 yılları arasındaki 37 ABD başkanından (Washington-Jefferson-Lincoln-Roosevelt gibi en önemlileri dahil) 18 i en az bir akıl hastalığından muzdaripti.
Psikolojik psikiatrik problemler, hatta çılgınlık, büyük düşünür Desiderius Erasmus’a göre hiç de kötü bir şey değil. “Çılgınlığa övgü” isminde bir başyapıtı var.
Kitabın başında Bernard Shaw gibi o da şunları yazmış; “Bazı insanlar hayaller dünyasında yaşarlar, bazıları da sadece gerçeklerle ilgilenir. Birileri de vardır hayalleri gerçek kılarlar….Onlar söyleyemediklerimizi söyler, gösteremediğimizi gösterirler.” İşte bu üçüncü olağanüstü insanları “çılgınlar” diye adlandırdığı belli. Kitabın özeti sayılabilecek harika bir cümleyi paylaşayım; “İnsanlar var güçleriyle sizi ıslıklarken, siz kendinizi alkışlarsanız, zararı nedir? İşte kendinizi alkışlamanızı sağlayan bilgeliğinizin ismi “çılgınlık”tır . İnsanlar çılgınlık yapmanın utanç verici olduğuna inanıyor; ama deli olarak nitelendirilmek korkusu ile aklınıza geleni yapmamak çok daha büyük bir sıkıntıdır. Başınıza taş düşerse bu sahiden kötüdür; ama utanç, şerefsizlik, ayıp ya da hakaret, ancak siz aldırırsanız kötüdürler.”
Asimov demiş ki; “Man’s greatest asset is the unsettled mind.” (İnsanın en büyük varlığı huzursuz zihnidir) Aslında hepimiz azıcık takıntılıyız. Hatta bir kısmımız da bir miktar deliyiz. * En azından gel-gitlerimiz var.
Siz bu yazıyı okuyunca isyan edip “Ben öyle değilim!” diyebilirsiniz. Bunun için şükür edin ama etrafınızda böyle birileri var ise -çok zor biliyorum ama- değerlerini bilin.
————–
(Tazria-Metsora)

Belki bizlerin de görevi yaşadığımız sallantılı, hızı değişen, ürkütücü dünyada, kendi müziğimizi yapabilecek cesarete kavuşabilmektir…

--1830798[1]

Yirmi yıl önce; 18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman; Newyork’ta Lincoln Center’daki Avery Fisher Solonu’nda bir konser vermek üzere sahneye çıkıyordu…
Herhangi bir Perlman konserinde bulunduysanız, bilirsiniz ki onun için sahneye çıkmak “hiç de küçümsenmeyecek bir başarıydı…”
***
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmıştı Perlman…
İki bacağında da destekleyici ateller vardı…
Ancak koltuk değneğinin yardımıyla yürüyebiliyordu…
***
Onu sahnede, her defasında sadece bir adımı, zorlanarak ve kıvranarak atabildiğini görmek, hafızalarda unutulmayan hüzün veren bir görüntüydü…
Ağrılar içinde ama ihtişamla yürürdü sandalyesine erişinceye kadar Perlman…
***
Sonra yerine oturur, yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatırdı…
Daha sonra eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret eder ve çalmaya başlardı…
***
O zamana kadar izleyiciler Perlman’ın bu değişmez ritüeline alışmışlardı…
Sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken, sessizce oturur beklerdiler…
Bacaklarındaki klipsleri açarken, salonda inanılmaz bir sessizlik olurdu…
Seyirciler Perlman çalmaya hazır olana kadar çıt çıkarmadan saygıyla beklerlerdi…
*****
SALONDA PATLAYAN KURŞUN SESİNE BENZER SES…
Ancak o konserde daha baştan bir şeyler ters gitmeye başladı…
Perlman ilk birkaç satırı çalmıştı ki; kemanının tellerinden bir tanesi koptu…
Telin kopma sesini duymak mümkündü…
Salonun bir uçtan bir ucunu tabancadan fırlayan kurşun sesi gibi sarıvermişti ses…
***
Sesin ne anlama geldiğini anlamamak imkansızdı…
Akabinde ne yapmak gerektiğini bilmemenin imkansız olduğu gibi…
O gece konserde bulunan seyirciler kendi kendilerine şöyle düşündüler;
-“Anlamıştık ki Perlman’ın yeniden ayağa kalkması, bacaklarındaki atelleri bir daha takması, koltuk değneklerini alması, zorlana zorlana sahne arkasına gitmesi veya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması zorunludur…”
***
Ancak Perlman öyle yapmadı…
Onun yerine bir dakika kadar bekledi…
Gözlerini kapadı ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi…
*****
ÜÇ TELLİ KEMANI ÇALMAYA KALKMAK…
Orkestra başladı ve o kaldığı yerden bir teli kopmuş kemanıyla devam etti…
Kemanında sadece üç tel vardı…
Bu kez daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çalıyordu!..
Elbette herkes biliyordu ki, senfonik bir eseri sadece üç telle çalmak imkansızdır…
Bunu ben bilirdim, sen bilirdin, herkes bilirdi…
Ama o gece Itzhak Perlman bu gerçeği bilmeyi reddedecekti…
***
Onu; üç telli kemanıyla; parçayı kafasında modüle ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebiliyordunuz…
Bir noktada, neredeyse yeniden tonlamışcasına sesler çıkartıyordu kemanın üç teli…
Daha önce hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamaya çalışıyordu…
*****
KONSERİN SONU…
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı…
Akabinde seyirciler ayağa kalktılar ve tezahürata başladılar…
Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patlıyordu…
Herkes ayaktaydı ve bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor ve yaptığını ne kadar takdir ettiğini, beğendiğini anlatacak her hareketi yapmaya çalışıyordu…
***
Perlman gülümsedi; yüzünden akan terleri sildi…
Kemanını kaldırarak bizi susturdu…
Böbürlenerek değil, ancak sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi;
*****
“BAZEN SANATÇININ MİSYONU…”
-“Bilirsiniz bazen sanatçının misyonudur, elinde kalan aletlerle ne kadar daha müzik yapabileceğini keşfetmek…”
***
Tüm yaşamını bir kemanın dört teli ile müzik yapmak üzerine kuran Perlman, o gece yaşadığı bir talihsizliği, alışkanlığını bir kenara atacak bir cesarete çevirmiş; kemanın sadece üç teliyle müzik yapmaya o anda karar vererek, herkese unutulmaz bir gece yaşatmıştı…
***
Belki bizlerin de görevi yaşadığımız sallantılı, hızı değişen, ürkütücü dünyada, kendi müziğimizi yapabilecek cesarete kavuşabilmektir…
Tıpkı Perlman gibi…
Önce elimizde olan her şeyle…
Daha sonra bu imkansız olduğunda elimizde kalanlarla…
(Rabbi Wayne Dosick)

“Tarih boyunca atalarımıza son derece zarar vermiş olan büyük salgınlara neden olan o korkunç hastalıklar neden yok?” diye merak ettim …

93618547_267641620912079_5499455719855882240_n[1]

Bu güzel yazı için Moris Leviye Teşekkürlerimle…

“Tarih boyunca atalarımıza son derece zarar vermiş olan büyük salgınlara neden olan o korkunç hastalıklar neden yok?” diye merak ettim …
Veba-Kolera-Çiçek-Çocuk felci- Kuduz hastalıkları gibi tarihte yüz milyonlarca insanın ölümüne yol açmış bu hastalıklardan bugün korkmuyoruz. Çünkü aşıları var. Bu aşıları aşağıda isimleri yazılı insanlar geliştirmişler, hepsini minnetle anıyorum.
Birincisi, Osmanlı’da ve Çin’de ilkel bir şekilde aşı geliştirildiğini öğrenip bugünkü çiçek aşısını bulan İngiliz cerrah Edward Jenner (1749 – 1823),
İkincisi hepimizin bildiği kuduz aşısının mucidi Fransız biyolog Louis Pasteur (1822 – 1895)
Üçüncüsü veba ve kolera aşılarını bulan Ukraynalı bakteriyolog Sir Waldemar Mordechai Wolff Haffkine (1860 – 1930)
Dördüncüsü çocuk felci aşısını bulan Amerikalı bakteriyolog Jonas Edward Salk (1914 – 1995)
Gördüğünüz gibi bu dört bilim adamı da ayrı dönemlerde ayrı ülkelerde yaşamışlar. Ayrı kültürlerde yetişmişler ve dini inançları da farklı. Kimi ülkesinden hiç çıkmamış, kimi Afrika’da ve Hindistan’da epey zaman çalışmışlar ama hepsi de inanılmaz fedakar ve faydalı insanlarmış. Değerlerinin ne denli birbirlerininkine benzediklerini görmek beni şaşırttı. Sözlerini ve fikirlerini okudum sanki dört ayrı kişi değil tek bir kişi gibi düşünmüşler. Asıl garip olanın da birer bilim adamı olarak, pozitivizmin bütün entelektüel çevrelerde baskın olarak kendini hissettirdiği dönemlerde bu kadar inançlı olmaları. Şimdi size her birinin ağzından çıkanları alt alta yukarıdaki sıra ile dört paragrafta yazacağım;
İnsanların bana teşekkür etmemeleri beni şaşırtmıyor; fakat hemcinslerime yararlı olabilmemi sağlayan Tanrı’ya minnettar olmaları gerektiğini anlamamalarına şaşırıyorum.
Doğayı ne kadar fazla incelesem yaratıcının eserleri beni o kadar daha fazla büyülüyor. Bilim beni Tanrı’ya yaklaştırıyor. Azıcık bilim, insanı Tanrıdan uzaklaştırıyor ama daha fazla bilim insanı ona yaklaştırıyor.
Dünyadaki yolculuğumuz çok kısa. Nerede olduğumuzu anlamadan yaşamımızın sonuna geliyoruz ve içimizdeki ses bize soruyor “Yapman gereken işi yaptın mı?” Bu soruya “Evet” diye cevap verebilenlere, görevlerini tamamladıklarını düşünenlere ne mutlu.
“Bu aşının patentini niye almadınız?” diye soruyorlar. Onlara şu yanıtı veriyorum; “Beyler, bayanlar aşının patenti yok! Patent bütün insanların. Güneşin patenti mi var? En büyük sorumluluğumuz iyi birer “ata” olabilmektir.”
Tekrar ediyorum, yukarıdaki dört paragrafı dört ayrı zamanda dört ayrı ülkede dört ayrı inançtan dört ayrı bilim adamı söylemiş.
———-
Bugün bir alışkanlığımı yıktım ve aniden hafta içinde Cuma günü gelmeden bir yazı yazma isteği yakaladım. Malum, Coronavirus salgını yüzünden evdeyiz ve yapacak bir şey yok. Çok şükür ki araştırmak okumak ve yazmak gibi bir alışkanlığım var da saatleri dolduruyorum.
Sakın belli bir inanç katmanını vurgulamaya çalıştığım sanılmasın. Yukarıdaki bütünlüğü fark etmek beni çok şaşırttı, ilgimi çekti ve paylaştım, o kadar.
———–
İlgilenenler için;
I am not surprised that men are not thankful to me;but I wonder that they are not grateful to God for the good which he has made me the instrument of conveying to my fellow-creatures.
Edward Jenner
Plus j’étudie la nature et plus je suis émerveillé par les travaux de Notre Créateur. La science me ramène plus proche de Dieu. Un peu de science vous éloigne de Dieu. Beaucoup vous y ramène
Louis Pasteur
The journey we make here upon the earth is so short. Before we know where we are,we are at the end, and called upon to answer an inner voice: ‘Have you finished the work you had to do?’ Happy are they who can think, yes, they have finished their work.
Waldemar Mordechai Wolff Haffkine
“Who owns the patent on this vaccine?’ ‘Well, the people, I would say. There is no patent! Could you patent the sun? Our greatest responsiblity is to be good ancestors.”
Jonas Edward Salk

Bu güzel yazı için Moris Leviye teşekkürlerimle…

Nasıl hissedip davranacağıma başkalarının karar vermesine izin vermem…

93647468_280998729563195_3833191958730244096_n[1]

Bir iş adamı arkadaşıyla yürürken her zaman gazetesini aldığı bayide durur. Adama “Günaydın ” der güleryüzle. Satıcı ekşi bir suratla ve gayet kaba bir şekilde gazeteyi uzatır. İş adamı gülümseyerek, teşekkür eder, giderken de “iyi günler” diler. Arkadaşı şahit olduğu bu kabalıktan şaşkın “Bu satıcı hep böyle kaba mı davranır?” Diye sorar. “Evet ne yazık ki öyle” diye yanıtlar iş adamı. Arkadaşı “Peki sen hep böyle nazik ve kibar mı davranıyorsun bu adama?” Diye üsteler. “Evet” der iş adamı. “Peki o sana böyle kötü davranırken sen niye ona ısrarla iyi davranıyorsun?” Diye merak eder arkadaşı. İş adamı gülümseyerek ” Onun tavrının benim tavrımı etkilemesine izin veremem. Onun gibi davransaydım benim davranışımı o belirlemiş olurdu. Günümü ona öfkelenerek berbat etmeye hiç niyetim yok. O mutsuz olmayı seçiyorsa, bunu değiştirmeyi de yine sadece kendisi seçebilir. Ama bir şey kesin. Nasıl hissedip davranacağıma başkalarının karar vermesine izin vermem.”

İbn-i Sina Bir Deney Yapar…

92327009_891473001313061_7265400702644518912_n[1]

İki kuzuyu iki ayrı kafese koyar. Kuzular aynı yaşta, aynı kiloda, aynı cinstir ve aynı yemlerle beslenir. Tüm şartlar eşittir.

Ancak, yan kafeste de bir kurt vardır ve kurdu sadece kuzulardan biri görebilmektedir.

Aylar sonra kurdu gören kuzu huzursuz, zayıf ve çelimsiz olduğundan ölür. Kurt kuzuya hiç bir şey yapmamasına rağmen, kuzu yaşadığı korku ve stres yüzünden ölmüştür.

Kurdu görmeyen diğer kuzu ise oldukça huzurlu olduğundan besili ve kiloludur.

Bu deneyde İbn-i Sina, zihinsel etkisini, sağlık ve bünye üzerindeki olumlu ve olumsuz etkisini deneyimlemiştir.

Gereksiz korku, endişe, kayıp, stresin insan bünyesine verdiği zararı hiçbir şey veremez.

Bu salgın günlerinde en çok uzak durmanız gereken şeydir korku, endişe , kaygı, stres, panik. Kendiniz ve çevrenizin sağlığı için…