Arşivler

BAĞIŞLAMA TEKNİKLERİ

anette inselberg bağışlama
Zihninizi rahatlatın, iyice dinginleşin ve gevşeyin. Kozmik ışığı ve onun sizi koruduğunu düşünün ve şu olumlamalarda bulunun: “Şu an kendi isteğimle (sizi üzen kişinin adı)…’yı tamamen bağışlıyorum; onu hem zihinsel hem de spiritüel olarak özgür bırakıyorum. Söz konusu olayla ilgili her şeyi affediyorum. Ben özgürüm. O da özgür. Bu harika bir duygu. Bugün genel af çıkarıyorum. Şimdiye kadar beni kıran herkesi bağışlıyor ve onlara sağlık, mutluluk ve huzur diliyorum. Bunu neşeyle ve sevgiyle yapıyorum beni üzen herkese şöyle söylüyorum: Seni bıraktım, yaşamın bütün nimetleri seninle olsun. Sen de ben de özgürüz.” Gerçekten bağışlamanın büyük sırrı, o kişiyi bağışladığınız an bir daha o dileği tekrarlamamanızdır. Bu kişi bir kez daha aklınıza geldiğinde, ya da üzücü bir olayı hatırladığınızda ona iyi dilekler dileyin ve şöyle deyin: “içiniz huzurla dolsun.” O düşünceler aklınıza geldiğinde bunu yapın. Birkaç gün içinde o kişi ya da olayı daha az düşündüğünüzü, hatta kısa bir süre sonra hiç aklınıza bile gelmediğini göreceksiniz.
Bağışlamak için asit testi
Altının saf olup olmadığını anlamak için ona asit testi uygulanır. Bağışlayıp bağışlamadığınızı anlamak için de asit testi uygulayabilirsiniz. Diyelim ki bir yıl önce sizin canınızı çok yakan bir diş ameliyatı geçirdiniz. Birisi size öylesine “Hala ağrıyor mu?” diye sorsa otomatik olarak şöyle dersiniz: “Tabii ki, hiç ağrımıyor. O günleri hatırlıyorum ama şu anda hiçbir acı yok.” İşte bütün mesele bu. Olayı hala hatırlayabilirsiniz ama artık size hiçbir acı vermemektedir. Bu yaptığınız asit testidir, psikolojik ve ruhsal olarak bununla yüzyüze gelmelisiniz, aksi halde yalnızca kendinizi aldatıyor ve gerçek bağışlama sanatını uygulamıyorsunuz demektir.
Anlamak bağışlamaktır
Kişi kendi zihninin yaratıcı yasasını anladığı zaman, yaşamını değiştirdi diye insanları ya da koşulları suçlamaktan vazgeçer. Kendi kaderini belirleyen şeyin düşünceleri ve duyguları olduğunu da bilir. Dahası, kendi dışında gelişen olayların, yaşamını ya da yaşadığı olayları belirleyen neden ve koşullar olmadığını bilir. Başkalarının sizin mutluluğunuzu bozabileceğini düşünürseniz, sizi kötü bir kader bekliyor demektir; yaşamınız boyunca insanlarla mücadele etmek, onlara karşı çıkmak zorunda kalırsınız.
Oysa, düşüncelerin somut nesnelere dönüştüğünü anlayabilirseniz, bu korkuların hiçbir geçerliliği kalmayacaktır.
Bağışlamanıza yardımcı olacak noktaların özeti
Yaşam kimseyi kayırmaz. Onun için kimse özel değildir. Ama uyum, sağlık, neşe ve huzur ilkelerini benimseyen bir insan iseniz yaşamın sizi kayırdığını hissedebilirsiniz.
Yaşam asla hastalık, rahatsızlık, kaza ya da acı getirmez. Bunları kendi olumsuz ve yıkıcı düşüncelerimizle kendi başımıza biz getiririz. Ne ekerseniz onu biçersiniz.
Kozmik bilinç ya da özdoğa kavramı yaşamınızdaki en önemli şeydir. Gerçekten bu bilince ve sevgiye inanırsanız, bilinçaltınız size sayısız armağanlar gönderecektir.
Yaşam size kin tutmaz. Yaşam asla sizi kınamaz. Yaşam elinizdeki yarayı iyileştirir. Yanan parmağınızı bağışlar. Sizi yeniden kusursuz bir bütün haline getirmek için harekete geçer. Suçluluk kompleksi yaşam kavramını bilmemekten doğar. Yaşam sizi ne yargılar ne de ceza verir. Yanlış inançlarınız, olumsuz düşünceleriniz ve kendinizi kınamanızla bunu siz yapıyorsunuz. Yaşam sizi kınamaz, sizi cezalandırmaz. Doğanın güçleri kötü değildir. Bunların kötü sonuçlar vermesi, içinizdeki gücü nasıl kullandığınıza bağlıdır. Elektriği bir insanı öldürmek için veya evinizi aydınlatmak için kullanabilirsiniz. Suyu ister bir çocuğu boğmak için, ister susuzluğunuzu gidermek için kullanabilirsiniz. İyi ve kötü, bütünüyle insanın kendi zihnindeki düşünce ve amaçlardan kaynaklanmaktadır. Yaşam asla cezalandırmaz. Kişi, yaşam ve evren hakkında kendi yanlış düşünceleriyle kendi kendini cezalandırır. Düşünceleri yaratıcıdır. Kendi felaketini kendi hazırlar. Birisi sizi eleştirirse ve sizde de hata varsa, yapılan yorumları sevgi, anlayış ve minnettarlıkla karşılayın. Bu, yanlışlarınızı düzeltmeniz için sezi verilmiş bir fırsattır. Kendi düşünceleriniz, duygularınız ve tepkilerinizin kontrolü sizde olduğu zaman eleştirilerin sizi yaralamasına imkan yoktur. Bu size yeni bir fırsat verir; o kişilere iyi dileklerde bulunun, böylece kendiniz için de aynı şeyi dilemiş olursunuz.
Doğru olanı yapmak için size yol gösterilmesini istediğinizde, cevap olarak ne gelmişse kabul edin. Bunun iyi, hem de çok iyi olduğunu bilin. Bundan böyle artık kendinize acıma, eleştiri ve nefret olmayacaktır. İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, bunları o hale getiren şey, düşüncelerdir. Yemek yemekte, para kazanmakta, kendini rahatça ifade etmekte ve cinsellikte kötülük yoktur. Her şey bu dürtüleri ve arzuları nasıl kullandığınıza bağlıdır. Canınız yemek yemek istiyorsa, bir lokma ekmek için insan öldürmek zorunda değilsiniz. Öfke, nefret, kötü niyet ve düşmanlık bütün hastalıkların ve felaketlerin arkasında yatan sebeptir. Sizi üzenlere sevgi, yaşam, neşe dolu ve iyi niyetli olduğunuzu göstererek kendinizi ve bütün insanları bağışlayın. Bu acılar aklına her geldiğinde onlara huzur dileyin. Bağışlamak demek bir şeyleri azat etmek demektir. Karşınızdakiler için sevgi, huzur, neşe, bilgelik ve yaşamın tüm nimetlerini azat edin. Kafanızda hiç izi kalmayana dek buna devam edin. İşte bu bağışlama konusunda yapılacak en gerçek asit testidir. (alıntıdır)

Filiz Kılıçarslanla Yaşam Öğretiler Sayfasından Alınmıştır

Yapmış olmam gereken ve yapmadığım ve yapmamış olmam gereken ve yaptığım her şey için pişmanlıkla af diliyorum …

ANETTE İNSELBERG AF

 

Zerdüşlük öğretisinde Zend-Avista’da bir tövbe duası vardır ;
Düşünmüş olmam gereken ve düşünmediğim
ve düşünmemiş olmam gereken ve düşündüğüm her şey için;
Söylemiş olmam gereken ve söylemediğim
ve söylememiş olmam gereken ve söylediğim her şey için;
Yapmış olmam gereken ve yapmadığım
ve yapmamış olmam gereken ve yaptığım her şey için
pişmanlıkla af diliyorum …
Af dilemek yeterli değil. Birilerine kusur işleyince yapacak şey kusur işlediğimizi sevindirmektir. Sevindirmek fedakarlık gibi görünüyor ama, üzdüğünü sevindirince yarı mükemmel insanın benliğinde hissettiği duyguyu anlatmaya benim kelimelerim yetmez.
Yine bir Zerdüşt sözü ile bitirelim “Mutluluğu ve sevinci ancak başkalarının mutluluğunda ve sevincinde arar isen bulabilirsin”
——————
(Vayikra)

Yeni başlangıçlar ile hayatımızı değiştirecek 14 öneri

anette inselberg yeni başlangıçlar

Kişinin kendini yenilemesi, yeni hedefler koyması ve bu hedeflere ulaşması için yeni kararlar alması çok önemli. Hayatımızı değiştirecek 14 öneri…
Kişinin güçlükleri yenmesinde, zorluklar karşısında pes etmemesi için pozitif düşünce son derece önemli. Umudun anahtarı, pozitif düşüncedir. Umudu içinizde sürekli yeşertin. Duygularınızı yaşamaktan ve dile getirmekten korkmayın. Düşünceleriniz, duygularınızla kardeştir bunu unutmayın.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Psikolog Yıldız Burkovik, insanı yaşatan umudun ve umut etmenin yolunun pozitif düşünebilmek olduğuna dikkat çekti.
Umut etmenin yolu, pozitif düşünebilmektir
İnsanı yaşatan umuttur. Umut etmenin yolu ise pozitif düşünebilmek. Karamsarlığa düşmeden, olumsuzluklara yenilmeden sabretmek, gerekiyorsa yılmadan defalarca denemek ama asla vazgeçmemek.
Yorulma ve umutsuzluk, tükenmeye zemin hazırlar
Hayat boyu yaşanan birçok duygu olduğunu, bu duygu ve düşüncelerin birbiri ile anlaşmasının umuda, anlaşmazlığının ise insanı umutsuzluğa sürüklediğini ifade eden Burkovik, sözlerini şöyle sürdürdü:
Umudun yolu açık ve parlaktır
Ancak umutsuzluğunki kapalı ve karanlık… Karanlık yolda göz gözü görmez ve ilerleyemez insan. Ya da görmeden yürür ancak çarpa çarpa, belki de bir şeyleri yıkarak. Ya kendine ya da çevresindekiler zarar vererek, canını acıtarak, can acıtarak. Kırar, döker ve sonunda yorulur. Yorulma ve umutsuzluk ise tükenmeye zemin hazırlar. Yorgunluk ve sürekli yorgun hissetmek ise artık karamsarlık havasına girmeye sebep olur ve karamsarlık kaygı ile birleşince, pozitif düşünce ve duygular, sisin içinde kaybolur.

Işıklar birleşince
Birinin yaktığı sis ışığı, insana yol gösterebilir belki, eğer gözleri açıksa… Sisin içinde iken yola devam edecekse insan, o ışığa dikkat eder ve kendisi de bir ışık yakar ki bir başka karamsar da onun ışığını görüp kendi yolunu açsın diye. Böylece ışıklar birleşince, daha güçlü bir görüntü oluşur. İşte karanlıkta yakılan bu ışık, umudun ışığıdır. İnsan bir kere görsün yeter ki. O zaman pozitif düşünce kapıdan içeri girebilir.
Sabırlı olmak
Yavaş yavaş, sanki tarlada ekin eker gibi pozitif düşünceler ekilmeye ve umutla birlikte büyümeye başlar. Kimi zaman ekini büyütecek yağmur olmaz. Ancak birden başlayan yağmurla birlikte de ekinler canlanır ve büyürler an be an. Burada yapılması gereken tek şey ‘sabırlı olmak’tır. Sabırla çalışıp toprağı çapalarsak, toprak da istediğimizi verir bize, hem de doyurana kadar, mutlu edene kadar.
Pozitif düşüncede sabır ve çaba önemli
Atıl kalmak, hiçbir şey yapmadan öylece beklemek asla çözüm değil. Pozitif düşünen insan durmaz, yerinde ve doğru düşünmeye gayret eder. Doğru bilgiyi katar kendisine, bunun için çabalar.
Yanlış, hatalı ve çarpıtılmış düşünceleri ise kendinden uzaklaştırır sabırla. Kimi zaman çarpıtılmış düşünceleri düzeltmek kolay olmaz. Düşüncenin içindeki temel düşünceyi bulmak gerekir. O düşünce eğer hep imkansızlık üzerineyse, her şeyi imkansız olarak değerlendirir.
Zihni ve yüreği mutsuzluk yayar. Üzgün bakar hayata, şaşkın hisseder kendini; hele bir de hiç tanımadığı, aşina olmadığı bir düşünce ise bu. Fakat insanın içinde yaşanmışlıklarla birlikte olgunluk varsa, bunu sabır ve güç ile birleştirerek olumlu yönde adım atabilir.
Zihni umut yaymaya başlar ve karamsarlığın izlerini silebilir. Yine de bir zamanlar karamsar olduğunu hemen unutmamak gerekir. Çünkü olumsuz düşüncenin unutulması, olumluya sahip çıkılmasını engelleyebilir. Önemli olan tecrübelerden, yaşadıklarımızdan ders almaktır” diye konuştu.

Pozitif düşüncede vazgeçmek yok!
“Pozitif düşüncede umut vardır. ‘Asla yapamam’, ‘olmaz’ demeyen bir bakış açısı vardır” diyen Burkovik, “Düşünce yapısı, çözüm odaklıdır. Yol buldurur, yol açar. Yollar kapalı ve hiç açılmayacak gibi olsa bile sabırla beklenir ve tekrar tekrar denenir, asla vazgeçilmez. Umutsuzluk değil umut beslenir, duygu ve düşüncelerde.
Sizler de duygu ve düşüncelerinizde, umudu besleyen, büyüten olmalısınız. Bunu hak ediyorsunuz, buna inanmalısınız. Hak ettiklerinizi asla unutmamalısınız. Hafızanızı canlı tutmalı ve daima ileri bakmalısınız. Geçmiş tecrübelerinizi değerlendirin ama geçmiş duygularınızın esiri de olmayın. Onlardan ders çıkarın ve geleceğinizi tıpkı oya gibi işleyin” tavsiyesinde bulundu.

Yeni başlangıçlar ile hayatımızı değiştirecek 14 öneri:
Uzman Psikolog Yıldız Burkovik, pozitif düşüncenin hep var olması için önerilerini de şöyle sıraladı:
Umudu içinizde sürekli yeşertin.
Kelime dağarcığınızdan umutsuzluk kelimesini silin, yerine umudu koyun.
Yaşamaktan, doğruyu ve güzeli görmekten, iyiyi duymaktan asla geri durmayın.
Pozitif düşünceyi yaşam tarzınız haline getirin, hayata karşı zafer kazanın.
Duygularınızı yaşamaktan ve dile getirmekten korkmayın.
Düşünceleriniz, duygularınızla kardeştir bunu unutmayın.
Kendinizi olumsuz düşünenin bakışıyla yargılamayın.
‘Dürüstlük’ adınız ‘güven’ soyadınız olsun.
Tecrübelerinizin getirilerini birbirinizle paylaşın.
Birbirinizi saygıyla ve değer bilir biçimde dinleyin.
Birbirinize verdiğiniz ve birbirinizden aldığınız hep umut olsun.
Birbirinizi gönlünüze alırken, içinizde olumsuz düşünce varsa eğer temizleyin.
Söylediğinizin, inandığınızın arkasında durun ve ellerinizi birbirinize sevgi ile uzatın.
Hatalarınızı da paylaşın ki tekrar yapmamak üzere size bir hatırlatma, başkalarına ise bilgi olsun.

Kaynak: indigo

Mutluluk Güzel Kokar

anette inselberg mutluluk nasıl kokar

 

Mutluluk Güzel Kokar
Dostum birden soruverdi:
– Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?
Şöyle düşünmüş olmalıyım:
– Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.
Dostum hepsini kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:
– Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar, bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.
– Mutluluğun kokusu mu?
Doğrusu duymamıştım.
Dostum anlayışla baktı:
– Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek farketmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.
– Yani, önceden biliyorlar mıydı?
– Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar…
– Evet ama konuşamadıkları için… Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
– İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?
Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm.
Dostum:
– Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan, gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.
Onu biraz kışkırtmayı denedim.
– Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?
Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
– Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var…
Günümüz insanını savunmak istedim:
– Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.
Dostum biraz dalgınlaştı:
Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri…
* * *
Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti:
– Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir.
Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur.
Bu özel kokuyu kadının kadının giydiği eşyaların durduğu gardropta, çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız. Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün “mutluluğun kokusunu” tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz. Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan, güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan, hep havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere <<Sende bir şey var, aşıksın galiba>> dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı… Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İ
nsanı rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan <<mutluluk kokusunu>>nu duyun. Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı koku budur. Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, günışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek gerekiyor. <<mutluluk kokusu>> dağlarda, ırmaklarda değil. Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu. <<İyi ki sen varsın>>ın kokusu. <<Keşke şimdi yanımda olsaydın>>ın kokusu. <<Seni Seviyorum>>un kokusu. <<beni seviyor>>un kokusu. Bir gün mutluluğun kokusunu tanıyacaksınız. O zaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum.
” Kırmızı Işıkta Yürümek … Erdal Atabek “

Eğer kendinizi yitik ve kafası karışmış hissediyorsanız hayatınızı tamamıyla değiştirebilecek insanlarla tanışmaya yakın olabilirsiniz

anette inselberg insanlar öğretmek

 

Bu güzel dünyada, hayatınıza giren her insanın bir sebebi vardır. İster ilahi yolla olsun ister ibretlik olsun, herkes hayatınıza bir sebep için girer ve daima ortada daha büyük bir amaç vardır. Bazen biriyle tanışırsınız ve öyle bir şey olur ki ikinizin hayatı da bir anda değişiverir ya da bu insan her şeyi allak bullak eder. İster iyi ister kötü algılayın ama her rastlantı size en iyiyi sunabilmek için gelir.

Bu gibi farklı ilişki tipleri hayatınızı ilginç hale getiren ve değiştiren şeylerdir. Bazen birileriyle tanışırsınız ve bunu hayatınız boyunca yaşadığınızı veya tevafukun(eşzamanlılık) gücünü tecrübe ettiğinizi hissedersiniz. Eşzamanlılık(tevafuk), Carl Jung’un anlamlı rastlantıları açıklayan, evrenin bize yardım etmek için işaretler ve insanlar gönderdiği inancına sahip bir kavramıdır. Kimse kimseye tesadüfen gönderilmez
Böyle derin manaları anlamak sizi daha ileriye yol almanıza ve kendiniz hakkında daha fazla şey öğrenmenize yardımcı olur.

Eğer kendinizi yitik ve kafası karışmış hissediyorsanız hayatınızı tamamıyla değiştirebilecek insanlarla tanışmaya yakın olabilirsiniz. Belki onların gelişi size ilk bakışta pek fayda etmeyecek ve daha fazla acıya sebep olacak, belki siz de alışılmadık şekilde davranacaksınız ve ancak o kişiyle yollarınız ayrıldığında bir şeyler öğreneceksiniz, Unutmayın bu tecrübelerin hepsi sizi büyütmek ve tekrar kendi yolunuza koymak içndir.

Sebep
Hayatınıza giren insanın bir sebebi vardır ve bu sebep sizin içinizde saklı bazı şeyleri ifade edebilmenizi sağlamak içindir. Hayatınızda zor bir süreçten geçiyorsanız bazı ruhsal bağlantılar gelebilir ve size bu düşünceli anlarınızda çok yardımcı olabilir. Ancak bunun için işaretleri görmelisiniz. Kendi beyninizin içine tıkılıp kalmayın. Örneğin, otobüste yanınıza oturan ve konuşmaktan kaçındığınız o yaşlı teyzenin sizinle sohbet etme çabası, size yeni ufuklar açacak bir koridorun anahtarı olabilir…

Süre
Hayatınıza sadece bir süreliğine giren insanlar olacaktır. Hayatınıza belli süreliğine giren bu insanlar sizi uyandıracak kıvılcımı ateşleyecek kişiler olabilir ya da sizin iyiliğiniz adına takip ettiğiniz yolda size bariyerler koyabilir veya yeri geldi mi sizi durdurabilir. Genellikle bu enerjik bağ o kadar güçlüdür ki çok rahatlıkla hissedersiniz. Bu kişiler bir süreliğine hayatınızda kaldıktan sonra, giderler…
Ömür
Ömürlük ilişki çok özeldir, huzur içinde akar gider ve neşe verir. Sakindir ve çılgın enerjilere ya da telaşa gerek yoktur. Bu ilişkiler size hep iyi hissettirir ve iki taraf da hayat amaçlarına ulaşmak için birbirlerine hizmet ederler. Bu ilişki tipleri bir ömür sürer, çok nadirdir ve değerlidir. Bu bir aşk vasıtasıyla da olabilir, bir arkadaş hatta aile bile olabilir.
Bu gibi bağları tecrübe ederken, insanları etkilemenin en iyi yolu rahatlayıp, kalbinizi sevgiyle doldurmaktır.

Asla ilişkileri zorlamayın, akışına bırakın. Affedin ve karşılaştığınız herkese sevgi yollayın. Hiçbir şey tesadüfen yaşanmaz; her durum, her insan ve her tecrübe sizi olmanız gereken yere götürür. Ömürlük tabir edilen, bu kişilerle ilişkileriniz bu sebepl çok ama çok özeldir.

Etrafınızdaki Bazı Kişilere Dikkat Edin: Hayatınıza Giren Bazı İnsanlar Size Bir Şeyler Öğretmek İçin Gönderildi..Anette

“Söylediğim gibi yaratacağım!”

 

 

Abrakadabra” Ârâmîce bir kelîmedir.
“Abra” Ârâmîce’de “yaratacağım” anlamına gelir. “Alef, Bet, Reş ve Alef” harfleriyle yazılır. Fiilin kökü “B-R-Alef”dir. Bu kök İbrânîce’de de Tevrat’ın ilk cümlesi olan “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı”da “Bereşit Bara Eloim et Aşamayim veet Aarets” cümlesinde “Bara”, yani “yarattı” olarak karşımıza çıkar.
Aynı kök Arapça’da da -çoğunlukla yerine H-L-K kökü tercih edilse de- bulunur ve kullanılır. “Abra” sözcüğü de bu kökten az önce sözü edilen gelecek zaman veznine göre türetilmiş bir sözcüktür ve “yaratacağım” anlamına gelir.
“Kadabra” kısmını ise açıklamadan önce bir kez daha bölmek gerekiyor, “Ke’dabra” şeklinde. Buradaki Ke ya da Ki, Ârâmîce’de bir bağlaçtır. Arapça’da “Key”, İbrânîce’de “Ki” şeklinde görülen bu bağlaç İngilizce’deki “like, as, that”, Fransızca’daki “afin que” ya da Farsça’daki “Ke” bağlaçlarıyla benzer ya da aynı anlamdadır. Türkçeye de “ki” olarak çevrilebilir. Kef ve Yod harfleriyle yazılır.
“Dabra”, sözcüğü ise yine Ârâmîce ve İbrânîce’de ortak olan bir kökten, söz, söylemek, demek anlamındaki D-B-R kökünden gelmektedir. Aynı kök İbrânîce’de Tevrat’ın Tesniye Kitabı’nın İbranice adı olan DeVaRim sözcüğünde karşımıza çıkmaktadır ki: bu ad, “sözler” anlamına gelir. Abrakadabra’nın “dabra”sı ise “söyledim, dedim” anlamına gelir Ârâmîce’de…
Netice olarak; Abrakadabra ile ilgili buraya kadarki bilgileri bir araya toplarsak elimizde şu cümlenin olduğunu görürüz: “Söylediğim gibi yaratacağım!”
Abrakadabra, kanımızca Ârâmîce’de “söylediğim gibi yaratacağım” anlamına gelir ve henüz sihirbazlara, “illüzyonist” denmediği dönemlerde, bu türden sihirbazların, bu cümleyi dillendirdikleri anlaşılmaktadır. Arapça, Farsça bir birleşik sözcük olan sihr (büyü) ve baz (oyun, oynayan)’ın böyle bir oyun oynamış olması mümkündür…
Dolayısıyla; bazı sözleri ve söylemleri dillendirirken, ne manaya geldiklerini bilmeden söylediğimizden olacak alışagelmiş bir şekilde kullanıyoruz. Çok değil, az bir araştırmayla “yarı cahilliğimizi cahillik seviyesine” çekebiliriz. Sonrası için ise okumak, okumak, okumak… Ve araştırmak… Belki de edindiğimiz bu bilgiler bizleri aydınlatacak ve söylediğimiz kelîmelerden kurduğumuz cümlelere kadar daha titiz davranmamıza vesîle olacaktır.
Çok fazla uzatmak istemiyorum fakat bir misâl ile noktalayalım yazımızı… Çoğunlukla futbol ve basketbol maçlarında spiker arkadaşlarımız, bir oyuncu için, “pozisyonu yoktan vâr etti” diyerek; aslında ne kavrama, ne kelîmelere, ne de akıl ve mantığa uygun bir cümle kuramadığını her defasında cümle âleme îlân etmektedirler. Bu örnekleri günlük hayatımızdan yola çıkarak da çoğaltabilirsiniz.
Kalın sağlıcakla… İrfan Atasoy- Türkiye Gazetesi yazısıdr.
***
Not: Bu köşe yazım; yazar, dil uzmanı ve çevirmen Mahir Ünsal Eriş’in notlarından derlenmiş olup, konu hakkındaki çeşitli araştırmalarımı kapsamaktadır.
İrfan Atasoy- Türkiye Gazetesi yazısıdr.
Kaynak: Filiz Kılıçarslanla Yaşam Öğretileri

Fırtınadan Sonra…

53764486_402858097166867_699219662176518144_n[1]

Fırtına geçtikten sonra nasıl atlattığınız hatırlamayacaksınız. Nasıl hayatta kaldığınızı da… Hatta, fırtınanın dinip dinmediğinden bile emin olamayacaksınız. Ancak bir şey kesindir, fırtınadan çıktıktan sonra fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız…

Hariku Murakami

“Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”

ekran-gc3b6rc3bcntc3bcsc3bc-148[1]

 

Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamıyacağından emin olur, geri kalanlar da aynı kaderi yaşarlar.” yanıtını alır. Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış imkansızlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Sonunda kimse kazanamaz. Bu durum, Yengeç Sepeti Sendromu’nun çıkış noktasıdır
Filipinliler arasında popüler olan kavram, ilk olarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılıyor. “Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”, “Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.” anlayışını ifade eder. Bazı insanlar, bencilce davranarak hırslarını ön plana alarak başarmanın yolunun başkalarını geride tutmak olduğunu düşünürler. Kendileri ulaşamıyorsa, sizin de hayalleriniz, hedefleriniz uzak olmalıdır. İstekleri budur. Rekabetçi duygularla, hasetlik ve kıskançlıkla çabalarınızı sabote etmeye çalışırlar.
Yengeç Sepeti Sendromu, her alanda yaşanabilir. Örneğin, kurumsal hayattaki tam zamanlı işinizden ayrılıp yolunuza girişimci olarak devam etmek istiyorsunuz. İş çıkışlarında kendinizi geliştirecek kurslara katılmayı planlıyorsunuz. Kilo vermeyi düşünüyorsunuz. Daha farklı, daha iyi şartlara yöneldiğinizde, değişim yapmaya henüz hazır olmayan, korkan kişilerin eleştirilerine maruz kalabilirsiniz. Kendi başarısızlık korkularıyla, sizin başarılarınıza, gelişim olanaklarınıza ket vurmaya çalışanlar; yeni bir şey denemek istediğinizde baltalamaya, caydırmaya niyetlenenler olabilir. “Ne gerek var?”, ”Boşver.”,”Zaten beceremezsin, hiç uğraşma.”, “Bu saatten sonra meslek değiştirilir mi?” sözlerini duyabilirsiniz. Ofis tavsiyesi kisvesi altında size kendinizden şüphelendirecek önerilerde bulunabilirler, iş stresini artırabilirler.
Yengeç zihniyetine sahip kişiler, gruplarında diğerlerini aşarak başarılı üyelerin önemini azaltmayı hedeflerler. Onlar başarısızken başkalarının başarısını izlemek yerine, çökmelerini beklerler. Mutlu anlarda bile eleştirecek noktalar bulabilirler, ama eleştiri duymak istemezler. Empati ve merhametten yoksundurlar. Başkasına yardımcı olmak, kendimize yardımcı olmaktır aslında. “Love your neighbour as thyself.” sözü aklınızda bulunsun. Paylaştıkça çoğalır insan.
Kurbana dönüşmemek için:
Zamanınızın çoğunu birlikte geçirdiğiniz insanlara dikkat edin. Jim Rohn; “İnsan, en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır.” Aile üyeleriniz, çalışma arkadaşlarınız, yakınlarınız size yengeç sepeti sendromu yaşatan kişiler olabilirler. Zorunlu nedenlerle ilişkimizi tamamıyla koparmamızın mümkün olmayacağı durumlar varsa da hayatınıza yön verecek olan kişi sizsiniz. Kiminle, ne kadar vakit geçireceğinizi iyi belirleyin. Benzer hedeflerinizin olduğu kişilerle bir aradaysanız, başarınız katlanır.
Durumun farkına varmak gerekiyor. Olumsuz düşüncelerle dolu ortamda kalmak yerine, enerjinizi yardımlaşabileceğiniz, birbirinize ilham verebileceğiniz kişilere yönlendirin.
Yengeçlerin sizi hedeflerinizden ve hayallerinizden uzaklaştırmalarına, üretkenliğinizi azaltmalarına izin vermeyin. Bizim hayatımız, bizim seçimlerimiz. Kovadaysak da çıkmayı başarmak bizim elimizde
http://www.instagram.com/dusunenakil

“Agnès Hakkında Her Şey” programı 7-24 Mart tarihleri arasında sinemaseverleri bekliyor.

İstanbul Modern Sinema’nın Michael Haneke ile başlayan, Krzysztof Kieślowski, Chantal Akerman ve François Ozon’la devam eden retrospektif serisinin beşincisi, Agnès Varda’ya odaklanıyor. Varda’nın bugüne kadar yapılmış en geniş kapsamlı toplu gösterimi olan “Agnès Hakkında Her Şey” programında 33 film gösterilecek.

agnes varda
Kendisini “yaratıcı-tanık” olarak tanımlayan yönetmenin, sürekli kendini yenileyen bir enerjiye sahip filmografisinin tamamına yakını “Agnès Hakkında Her Şey” programında izleyiciyle buluşuyor.
Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden Varda’nın 19’u uzun metraj, 14’ü kısa olmak üzere 33 filmi program kapsamında gösterilecek.
Programda yer alan filmler arasında, Agnès Varda’nın büyüdüğü Sète yakınındaki bir kasabada yaşayan balıkçıların öyküsünü anlattığı ve sinemaya adım attığı filmi “Paralel Yaşamlar” bulunuyor.

paralel yaşamlar
La Pointe-Courte isimli bir balıkçı kasabasında yaşananları merkezine alan film, iki farklı hikâyeye odaklanır. Birinci hikâye balıkçı kasabasının olağan sorunlarını, buradaki gündelik yaşamı bir belgesel havasında ele alırken diğer hikâye, kasaba hayatının basit günlük koşturmacası ile zıtlık oluşturan bir ciddiyetle ilişkileri ve hayat üzerine sohbet eden genç bir çiftin konuşmalarını, yönetmenin fotoğrafçı geçmişinin izlerini taşıyan eşsiz bir görsellikle perdeye yansıtır.
Varda’nın henüz 26 yaşındayken çektiği ilk filmi “Paralel Yaşamlar” Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden kabul edilir.
Varda, ünlü sinema tarihçisi Georges Sadoul tarafından Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden biri olarak değerlendirilen Paralel Yaşamlar’dan sonra beş kısa belgesel yaptı.
Başyapıtı “5’ten 7’ye Cléo” Cannes Film Festivali Altın Palmiye adayı oldu.

beşten yediye
Zamanla eskimeyen, hep taze kalan film, genç ve güzel bir şarkıcı olan başkahramanı Cléo’nun kanser olduğunu öğrendikten sonraki iki saatini gerçek zamanlı olarak perdeye taşıyor.
Varda’nın sinemayı ve sinefilleri büyük bir sevgi ve neşeyle selamladığı bir film: “101 Gece”

101 gece
Filmde Michel Piccoli, duvarları film afişleri ve sinema tarihine dair hatıralarla bezeli, gösterişli, büyük bir evde yaşayan yüz yaşındaki eksantrik sinema delisi Simon Cinéma rolünde karşımıza çıkıyor.
Simon, hatıralarını kaydetmesine yardımcı olmak üzere 101 gün boyunca onu ziyaret edecek genç bir sinema öğrencisini işe alır. Bunun üzerine film bizi Simon Cinéma’nın sinemaya dair hatıralarında baş döndürücü bir yolculuğa çıkarır.
Onlarca filmden parçaların yanı sıra sinema sohbetlerinin de yer aldığı eğlenceli bir şova dönüşen bu yolculuğa Catherine Deneuve, Jeanne Moreau, Jean-Paul Belmondo, Robert De Niro, Harrison Ford ve Harry Dean Stanton gibi birçok ünlü oyuncu kendi sinema kariyerlerine ve deneyimlerine dair anılarını paylaşmak üzere bizzat katılıyor.

“İnsanların içi incelense, manzaralar bulunur orada. Bana gelince, içimi açarlarsa eğer, plajlar bulurlar…”
Varda “Agnès’in Plajları” adlı yapımda kendini böyle anlatıyor.
Bu otobiyografik belgeselde yaşamının bölümlerini oluşturan plajlara dönen Varda, kendi filmleri, imgeleri ve röportajları arasında sahneye çıkıyor. Yaşamı boyunca küçük defterlerde biriktirdiği notların ve topladığı fotoğrafların damga vurduğu filmde yönetmen, bir sahne fotoğrafçısı olarak çalışmaya başlamasını, sonra dünya sinemasında büyük etki yaratan Fransız Yeni Dalgası’nın erken dönem yönetmenlerinden biri oluşunu, kendisi de yönetmen olan eşi Jacques Demy ile yaşadıklarını, feminizmini, Küba, Çin ve ABD’ye yolculuklarını, bağımsız yapımcı olarak yaşamını ve ailesini mizahi ve duygulu bir dille paylaşıyor.
“Agnès Hakkında Her Şey” programı 7-24 Mart tarihleri arasında sinemaseverleri bekliyor.
91 yıldır “hayatta olan ve merak eden”, 65 yıldır sinema yapan Agnès Varda’nın programda izleyiciyle buluşacak filmleri arasında 1990’lı yıllarda, kaybettiği eşi, ünlü yönetmen Jacques Demy’e adadığı belgeseller de yer alıyor.

kaynak: onedio

AYNA ÇALIŞMASI

anette inselberg ayna çalışması
Bir kişiye kızdığımız ya da bir olaya üzüldüğümüz zaman, burada kendi içimize dönüp aramamız gereken üç şey vardır.1. Bu olay, negatif bir bilinçaltı kaydımı değiştirmem gerektiğini mi haber veriyor?
2. Bu olay ya da kişi, hangi korkumun düğmesine basıyor?
3. Bu kişi bana aynalık mı yapıyor?
….Birinin bize aynalık yapması ne demektir?
Birinin bize aynalık yapması demek, bize kabul etmediğimiz ve kimse fark etmesin diye büyük bir gayretle kendimizden bile sakladığımız yönlerimizi göstermesi demektir. Hayatımızda bu işle görevli kişiler genellikle çocuklarımızdır. Çocuğu olanlar, çocuklarındaki beğenmedikleri davranışları kendileri nerede, ne zaman ve ne şekilde yaptıklarını bularak kendilerini önemli ölçüde değiştirebilirler.
Birine bir sıfat söylüyorsanız, örneğin kıskanç diyorsanız, siz nerede, ne zaman ve nasıl kıskançlık yaptığınızı bulup bu huyunuzu ya değiştirir ya da kıskançlık yapan kişileri de, kendiniz gibi kabul edersiniz.

Bir arkadaşım ayna çalışması yaparken dolandırıcılara çok kızdığını, fakat kimseyi dolandırmadığını ısrarla iddia ediyordu. Halbuki bir saat önce birlikte yemek yerken bize şöyle bir olay anlatmıştı:
Birbirlerine çok benzeyen ikiz kızlarından birisi hastalanmış. Hasta olanın gidip bir resmi dairede imza atması gerekiyormuş. Arkadaşım da hasta olanı evden çıkarmamak için, sağlıklı olan ikizini götürüp onun adına imza attırmış.
Ne kadar masum bir dolandırıcılık örneği! Dolandırıcılığın iyisi kötüsü olmaz. Herkesin yaptığı şeyi yapmak için nedenleri vardır. Herhalde arkadaşım bunu bulduktan sonra dolandırıcılara o kadar da kızmıyordur, ya da masum dolandırıcılıklar yapmıyordur. Her şey insanlar içindir ve bütün insanlar sevgiyi ve kabul edilmeyi hak eder.
Ayna çalışması ruhsal temizlik için çok önemli bir çalışmadır. Sadece bu çalışmayla bile hepimizin her şey olduğumuzu, aslında ne kadar aynı ve bir olduğumuzu anlayabiliriz.
Elinize bir kağıt kalem alın. Bütün yakınlarınızın ve birlikte çok vakit geçirdiğiniz kişilerin ismini alt alta yazın. Anne, baba, eş, çocuk, kardeş, çok sık görüştüğünüz yakın dostlar. Şimdi de her bir ismin yanın onların beğenmediğiniz yönlerini yazın. Sonra da bunları bir bir nerede, ne zaman ve nasıl yaptığınızı bulun. Bulamazsanız gözlerinizi kapatıp medite hale geçin, birkaç kez derin nefes aldıktan sonra cevabı alacağınıza inanarak içinize sorun. Mutlaka bir görüntü ya da his alıp nerede böyle olduğunuzu bulacaksınız. Bulamıyorsanız, inanmıyorsunuz demektir. Çünkü bugüne kadar benim hiç bulamadığım olmadı. Kimin hakkında ne dediysem, kendimde buldum.
“Niye etrafımda bu tip insan dolu?” diye soruyorsanız. Biliniz ki o tip insan sizsiniz ama bunu kabul etmiyor, içinizde bir yerlerde böyle olduğunuz için kızıyor ve değilmiş gibi davranıyorsunuz. Sizinle aynı enerjide olan insanları etrafınıza çekersiniz. Siz onlara, onlar size aynalık yaparsınız. Siz enerjinizi çözdüğünüz zaman, ya hayatınızdan çıkacaklar ya da size karşı davranışları değişecektir. Onlar değişmeyecekler, diğer kişilere yine eskisi gibi davranacaklar, ama size karşı davranışları değişecektir. Siz enerjilerinizi değiştirdiğiniz zaman karşınızdaki kişilerin size karşı olan davranışlarını da değiştirmiş olursunuz. Sizden giden mesaj değiştiğinde, karşıdan yansıyıp size dönen mesaj da değişmiştir.

Ayna çalışmasını sevmediğim günlerde, bunun iki sebebi vardı:
1. Ayna çalışması o kadar aydınlatıcıdır ki, egonuz sizi bu çalışmadan kaçırmak ister.
2. Hiç kimse kendi karanlık yüzünü kabul etmek kolay değildir. Biz kolayca başkalarını karalayabiliriz ama iş kendimize gelince, hep aynı tür davranışlarımız için makul bir açıklamamız vardır. “Ben onun gibi yapmıyorum ki! Belki de hayatımda bir kere yapmışımdır.” Sonuçta siz aynı durumu niye ve kaç kere yapmış olursanız olun, yaptınız ve başka kişilere de yapma hakkını verin. Onların sebepleri de kendilerine göre makul.

Herkese eşimin beni aldattığını söylemem kolaydır.
Peki ben niçin bu aldatan kişiyle yaşıyorum, niçin deneyim yapmak için onu seçtim? Çünkü aynı enerjilere sahibiz. O halde ben kimi aldatıyorum? Kendimi?
Bir kadın bunca aldatılır da hissetmez mi? Bu mümkün değildir. Ama ben gerçekten hiç hissetmemiştim. Benim kocam asla böyle bir şey yapmazdı. Evlenmeden önce pazarlık yapmıştım ya. Yapacak olsa söyler ve giderdi. Ben her zaman kendimi bu düşüncelerle kandırdım. Çünkü hissetmek hiç işime gelmezdi. Bu evliliğin sonu demek olurdu ki, benim için hayatta daha korkunç bir şey yoktu. Ben nasıl kaybetme korkusuyla kendimi aldatıyorsam, o da esir olma korkusuyla beni aldatıyordu. Suçlanma korkusuyla suratıma bakamıyor, bana soğuk davranıyor ve bu da benim değersizlik korkuma basıyordu. Ne anlaşma!

Peki ben niye bu kadar bencil bir insanla yaşıyorum?
En az onun kadar bencil olduğumu anlamak için.
Bu inançla geçmişime baktığımda hayat boyu çevremdeki insanları benim istediğim şekilde olmaları için sinsice yönlendirdiğimi ve olaylar benim kontrolümden çıkarsa da öfke krizine girdiğimi farkettim. Öfke bencilliktendir. Eşimin hayatımdaki rollerinden biri benim içimde sakladığım bencilliği ortaya çıkarmaktı ve bunu da başarıyla yaptı. Gittiğinde o kadar kontrolden çıktım ki, artık bencilliğimi gizleyemedim. Çevremde benim istediğim gibi davranmayan herkesten nefret ettim.
Artı bencillik yapmam sebep olan korkularım yok, dolayısıyla bencillik kelimesi lûgatımda yok. Eski eşimde bana hiç bencil görünmüyor. Kimse bu özelliği ile dikkatimi çekmiyor.
Affetme meditasyonlarını yaparken eşimden daha zor affettiğim biri vardı. Adının geçmesi midemi bulandırmaya yetiyordu. Bana kaypak, kişiliksiz, nabza göre şerbet veren, iki yüzlü, hesapçı, yalancı, yılan gibi görünen biri. Bu kişinin bana yaptığı aynalıklara bakar mısınız? Kabul edilebilir gibi değil. Ayna çalışması sevmediğimden, bu sıfatların kendimdeki yerini bulmadığımdan tabii ki onu bir türlü affedemiyordum. Bunların hepsini nerelerde, nasıl yaptığımı bulduğumda pes ettim. Gerçekten bizim olmadığımız bir şey yok, biz her şey olduk. Şimdi o kişinin de varlığına şükrediyorum.
Eğer çevrenizde yalancı insanlar varsa ve sizi bu huyları ile rahatsız ediyorlarsa, ya “Yalancı benim” demeyi öğreneceksiniz ya da onlara kızıp köpürerek çevrenizde kendinize çektiğiniz yalancı insanların sayısını artıracaksınız. Siz yalancı olduğunuzu kabul ederseniz, ya yalan söylemekten vazgeçeceksiniz (beyaz yalan bile olsa) ki size de yalan söylenilmesin, ya da yalan söyleyen insanlara kızmaktan vazgeçeceksiniz. Çünkü onlar da aynı sizin gibi bir takım korkuları yüzünden yalan söylüyorlar.

Eğer peşin peşin her şey olduğunuzu kabul ederseniz ayna çalışması kolaylaşır ve hatta zevkli hale gelir. Belki de sadece ben bu kadar kötüyüm, ne dersiniz?
Kaynak: Hilal Dilek -İçimdeki Yolculuk-I kitabından

Onun Sesi Kocaman Bir Orkestra: Urna Chahar-Tugchi

anette inselberg Urna-Chahar[1]

 

Çin’in iç Moğolistan özerk bölgesi. Yüksek otlar ile donanmış yaylalarda bir çoban aile hayatı. O geçmişten gelerek köklerine kazınan bu özgün serin sesleri kolay kolay bırakmak istememekte.
Bu yazıda Moğol şarkıcı Urna Chahar-Tugchi’yi anlatmak istiyorum sizlere.

‘’Onun sesinde rüzgârın ıslığını duyarsınız, taşların sertliğini, kayaların soğukluğunu ve güneşin parıldamasını hissedersiniz, bazen sesi bir şelale gibi gürül gürül akar, sonrasında adeta kelebeğin kanatları kadar ince haliyle seslenmeye koyulur’’
Dünyaca bilinen eleştirmenlerin ve tabi dinleyicilerin ‘Urna’nın sesi kocaman bir orkestradır’ demesinin nedeni işte budur, o her zaman orkestrasıyla dinleyiciye ulaşır.


Henüz küçük bir çocukken annesi ve büyükannesinden yüzlerce Moğol şarkısı öğrenen Urna Chahar-Tugchi, Çin’in özerk bir bölgesi olan İç Moğolistan’da, Ordos ilinin Grassland yani otlar diyarı olarak adlandırılan bölgesinde doğmuş. Çoban bir ailenin çocuğudur.
Şarkı söylemenin ve dinlemenin özel bir değerinin olduğu bir ortamda geçer çocukluğu. Çünkü binlerce yılın kuşaktan kuşağa aktarılarak ve zenginleştirilerek gelen söyleme alışkanlıklarını, kendi sesine katmanın başka bir yolu yok.
Şangay konservatuarında dört yıl boyunca aralıksız olarak, bir çeşit santura benzeyen Çin geleneksel çalgısı olan ‘Yangqin’ eğitimi alır Urna. Konservatuarda çalgı bölümünde eğitim almış olmasına rağmen yine de sesiyle ön plana çıkmaya başlar: Yanggin ise şarkı söylemenin peşi sıra gelmektedir. En önemli sahne özelliği şairimsi sesi ve yorumu diyebiliriz.
İşte Urna insanları bu yapısıyla etkiledi.
Neredeyse bütün müzik eleştirmenleri ses yapısından övgüyle söz eder. Etkili Pianissimo pasajlardan başlar Urna Chahar-Tungchi’nin tarzı, yoğun ve melodili Moğol şan stiline doğru kolayca evrilir, dönüşür. Asaletini hafifçe koruyarak yükselir ve işte 4 oktava kadar çıkmıştır. Doğaçlamada ise melodik düşünceleri sonsuza kadar yükseltecek, çoğaltacak kadar başarılıdır. Her ne kadar profesyonel kalıplarda, düzenli ve eğitimli sese sahipse de yine de şarkılarını doğal ve kendine has bir üslupla söylemekte.
Sahnedeki görüntüsü müzikal kalitesini tamamlıyor. Etkileyici karizması ile seyircilere elini uzatıp hiç umulmadık bir anda transı anımsatan bir yakınlıkta konsantre oluşturabiliyor.
Bugün, işaret ettiğim ve belki de dinlemekte olduğunuz şarkıların yer aldığı albümün kayıt süreci ünlü Alman plak şirketlerinden olan “Network Medien” tarafından itina ile hazırlanmış. İtalyan saksofon ustası Luigi Cingue’nin yanı sıra Amilal adlı projesinde Zoltan Lantos ve İranlı perküsyon üstadı Keyyam ve Djamshid Chemirani Urna’ya eşlik etmiş örneğin. Dahası var; özellikle Moğolistan’ın gizemli sesleri’ portresi için birçok ödül sahibi olan Polonyalı Kroke Band ile birlikte kayıtlar alınmış.
Urna Chahar-Tungchi’nin söyleme tarzını -her ne kadar müziğinin dinsel bir yönü bulunmasa da- dini seremoninin insana verdiği hissiyata benzetenler olmakta. Kendisi bu durum için; gösterilerden sonra kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum, belki de şarkıları hayatta edindiğim deneyimler üzerine biriktirdiğim enerjim ile yorumladığımdandır demekte.
Burada bir Rus eleştirmeninin basında yer alan iddialı bir kritiğinden söz etmem gerekiyor. Eleştirmen, Urna Chahar-Tugchi ve Tuva’lı ünlü sanatçı Sayınhöö Namtchylak’ı Asya’nın divaları olarak tanımlamakta. Her iki sanatçıyı onaylamak gerek ama bir eklenti daha yaparak, Gong Linna’yı da bu övgülü Asya divalarına dahil etmeliyiz. Bugün dinlediğiniz Urna Chahar-Tugchi’den sonra bir başka yazıda Çinli Gong Linna ve Avusturya’da yaşayan Tuva’lı Sainkho Namtscylak’ın sesini anlatmak/duyurmak istiyorum size. Şimdi Urna ve şarkılarına geri dönelim.
Almanya’da ‘Global Ruth‘ en iyi uluslararası sanatçı ödülünü aldıktan sonra dünya müziğinin en iyi temsilcilerinden biri olarak görülmeye başlandığını bu paragraftaki sözlerimize ekleyelim.
Almanya’nın büyük gazetelerinden Frankfurter Algemeine Zeitung’dan Urna Chahar-Tungchi’nin sesi ve tarzı üzerine okuduğum bir yorumu paylaşmak istiyorum sizlerle ‘Bu sanatçıyı sevmek için birçok neden var’ diyerek konuya giren gazete, ‘’O bir başkadır, Budist felsefesinin getirdiği bir karizması, doğal geleneksel bilinci ve duruşu, Orta Asya’daki kökenleri ve melodilerin sürrealliği anımsatan kapsamı’’ diyerek sanatçının derinliğini vurgular.
Urna bizi harikalar diyarına ve rüya aleminde bir geziye götürüyormuş gibi. Olağanüstü geniş ve kapsamlı sesi büyülüyor. 4 oktav bir ses. En üst tonlardan, en sıcak ve buğulu pianissimo pasajlara kadar her rengi bulabilirsiniz. Hem de hiç zorlanmadan.
2008 yılında Urna Chahar, Das Lied von den zwei Pferden adlı filmin çekimlerine başladı. İzleyenleriniz oldukça başarılı bir film olduğunu hatırlayacaktır. Filmin dokusu sadece seslerden oluşmuyor, görsel zenginlikler içe dokunur esasta. ‘Başka ne isteyebiliriz ki bir filmden’ sorusunu sormamıza neden olan da budur işte. Orada, onun içinde kalıyor ve bir daha hiç çıkmak istemiyoruz. Burası bizim olsun, benim olsun demeden, ben buranın olayım, buradan bir parçayım, dedirten sahneler ile yapılmış. İzleyin.
Tüm her şeyin yanı sıra Urna Chahar-Tungchi memleketi Ordos’ ta var olan kültür yaşamı ile de ilgilenmekte. Örneğin şarkılarının kayıtları için sık sık memleketine gider. Avrupa’da ise okullarda ve kültür derneklerinde yaptığı Ordos’ta müzik ve kültür yaşamı üzerine sunumlarıyla Avrupa’ya Moğol bozkırlarını yaşatıyor. Gelenekselliği ön plana aldığı çalışmaları müziğine ve metinlerine yansımakta Urna’nın. Özellikle Moğol dilindeki şiirlerle ve sonsuz gökyüzünü anımsatan Moğol melodileriyle ilgilenir.
İşte bu sır dolu seslerin sahibi şarkıcı, derin ve gizemli şarkılarıyla size seslenmekte. Yitirmeden duymalısınız onun sesini.
Bu yazımda size Urna Chahar-Tungchi’yi anlatmaya çabaladım. Bu bir radyo programı olsaydı adını ‘Göksel sesler’ koyardım. Bu yazının bir adı yok tabi. Bir tadı varsa da ne mutlu diyorum. Umarım amacına ulaşmış ya da ulaşmaktadır.

Kaynak: akılfikir.net