Fil şeklinde çikolata arıyorum! Sizde de mi yok?”

1200px-Chocolate_Elephant_(8307189953)[1]

Bu yazı için Moris Leviye teşekkür ederim…

İstanbul’da bu günlerde (Hristiyanların Paskalya bayramı zamanları) bazı semtlerdeki pastanelerin vitrinlerine çiçek sepeti, hayvan, meyve hatta çocuk şekillerinde çikolatalar konulur.
İşte böyle bir pastaneye garip, hımbıl bir adam hızlı adımlarla girmiş, çikolataların sergilendiği vitrine hızlı bir göz attıktan sonra kasada oturan pastane sahibine dönerek azarlar gibi sert bir sesle; “Fil şeklinde çikolata arıyorum! Sizde de mi yok?” diye sormuş.
Pastane sahibi öfkenin nedenini anlamamış derin bir nefes almış, içinden “Müşteri her zaman haklıdır” diye kendi kendine söylenmiş ve yumuşak neşeli bir sesle; “Efendim hoş geldiniz. Sincap ve tavşan şeklinde çikolatamız var, ya da isterseniz çiçek sepeti şeklinde hem de üç değişik boyda çikolata çeşidimiz var” demiş.
Adam elleri paltosunun ceplerinde, hayal kırıklığı ile başını öne eğip iki yana sallamış ve dudaklarını bükerek “Yok…Ben fil şeklinde çikolata arıyorum” demiş. Pastane sahibi “Fil şeklinde kalıbımız yok, başka pastanelerde de bulabileceğinizi hiç sanmıyorum, size tavşan şeklinde çikolata verelim” deyince de kapıya doğru dönerek üzgün bir sesle “Hayır olamaz… Ben ne yapıp edip fil şeklinde çikolata bulmalıyım!” diye söylenmiş.
Pastane sahibi artık kendini tutamayıp alaycı bir bakış atıp, gülerek “İsterseniz ve bedelini öderseniz fil kalıbı yaptırırız” diye kapıya yönelen adamın arkasından bağırmış. İşte o zaman adam heyecanla dönmüş ve coşku ile “Gerçekten yapar mısınız bunu? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” demiş. Dükkan sahibi karşısındakinin ciddi olduğunu görünce hemen kağıt kalem çıkarmış ve “Bilesiniz ki ucuza çıkmaz.” deyip hesap yapmaya koyulmuş. Müşteri ise hesabı beklerken kendi kendine sürekli “Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diyormuş. Tabi her deyişinde pastaneci de hesap yapar gibi yaparken kafasındaki fiyatı yükseltiyormuş. Sonunda pastaneci heyecanını gizleyerek “Fil şeklindeki çikolatanız size …. liraya mal olur” demiş ve karşısındakinin vaz geçeceğinden de korkarak “Çikolatanızı çok güzel ambalajlarız götüreceğiniz yerde sükse yaparsınız” diye ballandırmış. Ama zaten adamda vaz geçecek göz yokmuş ki; “Tamam yapın. Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” demiş, pastane sahibi şaşkın “Peki yaparız ancak bunun bedelini önceden ödemeniz gerekir.” deyince de cebinden bir tomar para çıkarmış ve hemen çikolatanın bedelini ödeyip; “Ne zaman geleyim? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diye sormuş. Pastane sahibi “haftaya bugün gelin” demiş. Bir yandan da daha fazla para istemediği için kendi kendine kızıyormuş.
Öbür hafta adam pastane açılır açılmaz heyecanlı adımlarla yine eli ceplerinde pastaneye girmiş ve “Fil şeklinde çikolata geldi mi? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diye sormuş. Pastaneci hemen tezgahın arkasına dönmüş ve bir gün önce özene bezene yaldızlı kağıtlarla renkli kordelelerle bir sanat eseri niteliğinde hazırlanmış çikolata paketini adama uzatmış. “Buyruuun! İşte fil şeklinde çikolatanız.” diye de kıkırdamış. Adam paketi kaparcasına pastane sahibinin elinden almış, elleri ayaklarına dolaşarak paketi hoyratça yırtmış, fil şeklindeki çikolataya hızla bir bakmış ve sonra filin hortumunu kırıp ağzına tıkıştırıp şapur şupur çiğnemeye başlamış. Bir yandan da şaşkınlıkla gözlerini fal taşı gibi açmış olan pastane sahibine dönerek ağzı dolu dolu; “Azizim ben hep fil şeklinde çikolata istiyorum! Fil şeklindeki çikolataya bayılırım!” demiş.
——————-
Takıntı!
Kimilerini rezil ve bedbaht eder, kimilerine de eninde sonunda fil şeklinde çikolatayı yedirtir çünkü George Bernard Shaw demiş ki “The reasonable man adapts himself to the world; the unreasonable one persists in trying to adapt the world to himself. Therefore all progress depends on the unreasonable man.” (Makul / mantıklı insan kendini dünyanın gidişine uydurur; mantıksız olan ise dünyayı kendine göre değiştirmeye çalışır. Bu yüzden bütün gelişme / ilerlemeler, mantıksız insanlar tarafından yapılır)
Tarih boyunca pek çok insan kafasına koyduğunu yaptı ve bunun için epey bedel ödedi. Kimi sağlığından oldu, kimi çok azap çekti ama sonunda da istediği gibi -fil şeklinde çikolata -yaptırdı. İyi ki de böyle insanlar arasında faydalı olanlar oldu ve varlar.
İsveç Karolinska Enstitüsü’nün 2014 de yayınlanan bir raporuna göre, dans, edebiyat, fotoğrafçılık vsr gibi yaratıcı dallarda çalışmış olan (ve çalışan) çok başarılı, özgün düşünceli insanların arasında kendisinde ve/veya aile geçmişinde şizofreni gibi zihin hastalıkları bipolar bozukluk ve otizm olanların oranı küçümsenmeyecek boyuttadır.
Bugün olduğu gibi geçmişte de böyleydi ve bugünkü dünyamızın genellikle estetik ve düşünsel büyüsünü kısmen bu tip insanlara borçluyuz.
Size hemen yaşadıkları dönemlerde bir miktar deli olarak nitelendirilen, üretken ama yapıtları ve fikirleri olağanüstü başarılı, evrensel, zaman dışı bir kaç ismi sayayım; Vincent Van Gogh, Ludwig Van Beethoven, Michelangelo, Michael Jackson, Nietzsche, Newton, Leo Tolstoy, Charlie Chaplin, Tesla, Freddie Mercury,…. (Yerli isimleri tartışma açmamak için yazmadım)
Yalnız sanatçılar, mucitler ve düşünürler değil tabi devlet adamları arasında da böyleleri vardır. N.Carolina’da Duke Üniversitesi Psikiatri Merkezi’nin 2006 yılında yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını açıklayan Profesör Marvin Swartz’a göre, 1776-1974 yılları arasındaki 37 ABD başkanından (Washington-Jefferson-Lincoln-Roosevelt gibi en önemlileri dahil) 18 i en az bir akıl hastalığından muzdaripti.
Psikolojik psikiatrik problemler, hatta çılgınlık, büyük düşünür Desiderius Erasmus’a göre hiç de kötü bir şey değil. “Çılgınlığa övgü” isminde bir başyapıtı var.
Kitabın başında Bernard Shaw gibi o da şunları yazmış; “Bazı insanlar hayaller dünyasında yaşarlar, bazıları da sadece gerçeklerle ilgilenir. Birileri de vardır hayalleri gerçek kılarlar….Onlar söyleyemediklerimizi söyler, gösteremediğimizi gösterirler.” İşte bu üçüncü olağanüstü insanları “çılgınlar” diye adlandırdığı belli. Kitabın özeti sayılabilecek harika bir cümleyi paylaşayım; “İnsanlar var güçleriyle sizi ıslıklarken, siz kendinizi alkışlarsanız, zararı nedir? İşte kendinizi alkışlamanızı sağlayan bilgeliğinizin ismi “çılgınlık”tır . İnsanlar çılgınlık yapmanın utanç verici olduğuna inanıyor; ama deli olarak nitelendirilmek korkusu ile aklınıza geleni yapmamak çok daha büyük bir sıkıntıdır. Başınıza taş düşerse bu sahiden kötüdür; ama utanç, şerefsizlik, ayıp ya da hakaret, ancak siz aldırırsanız kötüdürler.”
Asimov demiş ki; “Man’s greatest asset is the unsettled mind.” (İnsanın en büyük varlığı huzursuz zihnidir) Aslında hepimiz azıcık takıntılıyız. Hatta bir kısmımız da bir miktar deliyiz. * En azından gel-gitlerimiz var.
Siz bu yazıyı okuyunca isyan edip “Ben öyle değilim!” diyebilirsiniz. Bunun için şükür edin ama etrafınızda böyle birileri var ise -çok zor biliyorum ama- değerlerini bilin.
————–
(Tazria-Metsora)

Belki bizlerin de görevi yaşadığımız sallantılı, hızı değişen, ürkütücü dünyada, kendi müziğimizi yapabilecek cesarete kavuşabilmektir…

--1830798[1]

Yirmi yıl önce; 18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman; Newyork’ta Lincoln Center’daki Avery Fisher Solonu’nda bir konser vermek üzere sahneye çıkıyordu…
Herhangi bir Perlman konserinde bulunduysanız, bilirsiniz ki onun için sahneye çıkmak “hiç de küçümsenmeyecek bir başarıydı…”
***
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmıştı Perlman…
İki bacağında da destekleyici ateller vardı…
Ancak koltuk değneğinin yardımıyla yürüyebiliyordu…
***
Onu sahnede, her defasında sadece bir adımı, zorlanarak ve kıvranarak atabildiğini görmek, hafızalarda unutulmayan hüzün veren bir görüntüydü…
Ağrılar içinde ama ihtişamla yürürdü sandalyesine erişinceye kadar Perlman…
***
Sonra yerine oturur, yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatırdı…
Daha sonra eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret eder ve çalmaya başlardı…
***
O zamana kadar izleyiciler Perlman’ın bu değişmez ritüeline alışmışlardı…
Sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken, sessizce oturur beklerdiler…
Bacaklarındaki klipsleri açarken, salonda inanılmaz bir sessizlik olurdu…
Seyirciler Perlman çalmaya hazır olana kadar çıt çıkarmadan saygıyla beklerlerdi…
*****
SALONDA PATLAYAN KURŞUN SESİNE BENZER SES…
Ancak o konserde daha baştan bir şeyler ters gitmeye başladı…
Perlman ilk birkaç satırı çalmıştı ki; kemanının tellerinden bir tanesi koptu…
Telin kopma sesini duymak mümkündü…
Salonun bir uçtan bir ucunu tabancadan fırlayan kurşun sesi gibi sarıvermişti ses…
***
Sesin ne anlama geldiğini anlamamak imkansızdı…
Akabinde ne yapmak gerektiğini bilmemenin imkansız olduğu gibi…
O gece konserde bulunan seyirciler kendi kendilerine şöyle düşündüler;
-“Anlamıştık ki Perlman’ın yeniden ayağa kalkması, bacaklarındaki atelleri bir daha takması, koltuk değneklerini alması, zorlana zorlana sahne arkasına gitmesi veya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması zorunludur…”
***
Ancak Perlman öyle yapmadı…
Onun yerine bir dakika kadar bekledi…
Gözlerini kapadı ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi…
*****
ÜÇ TELLİ KEMANI ÇALMAYA KALKMAK…
Orkestra başladı ve o kaldığı yerden bir teli kopmuş kemanıyla devam etti…
Kemanında sadece üç tel vardı…
Bu kez daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çalıyordu!..
Elbette herkes biliyordu ki, senfonik bir eseri sadece üç telle çalmak imkansızdır…
Bunu ben bilirdim, sen bilirdin, herkes bilirdi…
Ama o gece Itzhak Perlman bu gerçeği bilmeyi reddedecekti…
***
Onu; üç telli kemanıyla; parçayı kafasında modüle ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebiliyordunuz…
Bir noktada, neredeyse yeniden tonlamışcasına sesler çıkartıyordu kemanın üç teli…
Daha önce hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamaya çalışıyordu…
*****
KONSERİN SONU…
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı…
Akabinde seyirciler ayağa kalktılar ve tezahürata başladılar…
Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patlıyordu…
Herkes ayaktaydı ve bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor ve yaptığını ne kadar takdir ettiğini, beğendiğini anlatacak her hareketi yapmaya çalışıyordu…
***
Perlman gülümsedi; yüzünden akan terleri sildi…
Kemanını kaldırarak bizi susturdu…
Böbürlenerek değil, ancak sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi;
*****
“BAZEN SANATÇININ MİSYONU…”
-“Bilirsiniz bazen sanatçının misyonudur, elinde kalan aletlerle ne kadar daha müzik yapabileceğini keşfetmek…”
***
Tüm yaşamını bir kemanın dört teli ile müzik yapmak üzerine kuran Perlman, o gece yaşadığı bir talihsizliği, alışkanlığını bir kenara atacak bir cesarete çevirmiş; kemanın sadece üç teliyle müzik yapmaya o anda karar vererek, herkese unutulmaz bir gece yaşatmıştı…
***
Belki bizlerin de görevi yaşadığımız sallantılı, hızı değişen, ürkütücü dünyada, kendi müziğimizi yapabilecek cesarete kavuşabilmektir…
Tıpkı Perlman gibi…
Önce elimizde olan her şeyle…
Daha sonra bu imkansız olduğunda elimizde kalanlarla…
(Rabbi Wayne Dosick)

“Tarih boyunca atalarımıza son derece zarar vermiş olan büyük salgınlara neden olan o korkunç hastalıklar neden yok?” diye merak ettim …

93618547_267641620912079_5499455719855882240_n[1]

Bu güzel yazı için Moris Leviye Teşekkürlerimle…

“Tarih boyunca atalarımıza son derece zarar vermiş olan büyük salgınlara neden olan o korkunç hastalıklar neden yok?” diye merak ettim …
Veba-Kolera-Çiçek-Çocuk felci- Kuduz hastalıkları gibi tarihte yüz milyonlarca insanın ölümüne yol açmış bu hastalıklardan bugün korkmuyoruz. Çünkü aşıları var. Bu aşıları aşağıda isimleri yazılı insanlar geliştirmişler, hepsini minnetle anıyorum.
Birincisi, Osmanlı’da ve Çin’de ilkel bir şekilde aşı geliştirildiğini öğrenip bugünkü çiçek aşısını bulan İngiliz cerrah Edward Jenner (1749 – 1823),
İkincisi hepimizin bildiği kuduz aşısının mucidi Fransız biyolog Louis Pasteur (1822 – 1895)
Üçüncüsü veba ve kolera aşılarını bulan Ukraynalı bakteriyolog Sir Waldemar Mordechai Wolff Haffkine (1860 – 1930)
Dördüncüsü çocuk felci aşısını bulan Amerikalı bakteriyolog Jonas Edward Salk (1914 – 1995)
Gördüğünüz gibi bu dört bilim adamı da ayrı dönemlerde ayrı ülkelerde yaşamışlar. Ayrı kültürlerde yetişmişler ve dini inançları da farklı. Kimi ülkesinden hiç çıkmamış, kimi Afrika’da ve Hindistan’da epey zaman çalışmışlar ama hepsi de inanılmaz fedakar ve faydalı insanlarmış. Değerlerinin ne denli birbirlerininkine benzediklerini görmek beni şaşırttı. Sözlerini ve fikirlerini okudum sanki dört ayrı kişi değil tek bir kişi gibi düşünmüşler. Asıl garip olanın da birer bilim adamı olarak, pozitivizmin bütün entelektüel çevrelerde baskın olarak kendini hissettirdiği dönemlerde bu kadar inançlı olmaları. Şimdi size her birinin ağzından çıkanları alt alta yukarıdaki sıra ile dört paragrafta yazacağım;
İnsanların bana teşekkür etmemeleri beni şaşırtmıyor; fakat hemcinslerime yararlı olabilmemi sağlayan Tanrı’ya minnettar olmaları gerektiğini anlamamalarına şaşırıyorum.
Doğayı ne kadar fazla incelesem yaratıcının eserleri beni o kadar daha fazla büyülüyor. Bilim beni Tanrı’ya yaklaştırıyor. Azıcık bilim, insanı Tanrıdan uzaklaştırıyor ama daha fazla bilim insanı ona yaklaştırıyor.
Dünyadaki yolculuğumuz çok kısa. Nerede olduğumuzu anlamadan yaşamımızın sonuna geliyoruz ve içimizdeki ses bize soruyor “Yapman gereken işi yaptın mı?” Bu soruya “Evet” diye cevap verebilenlere, görevlerini tamamladıklarını düşünenlere ne mutlu.
“Bu aşının patentini niye almadınız?” diye soruyorlar. Onlara şu yanıtı veriyorum; “Beyler, bayanlar aşının patenti yok! Patent bütün insanların. Güneşin patenti mi var? En büyük sorumluluğumuz iyi birer “ata” olabilmektir.”
Tekrar ediyorum, yukarıdaki dört paragrafı dört ayrı zamanda dört ayrı ülkede dört ayrı inançtan dört ayrı bilim adamı söylemiş.
———-
Bugün bir alışkanlığımı yıktım ve aniden hafta içinde Cuma günü gelmeden bir yazı yazma isteği yakaladım. Malum, Coronavirus salgını yüzünden evdeyiz ve yapacak bir şey yok. Çok şükür ki araştırmak okumak ve yazmak gibi bir alışkanlığım var da saatleri dolduruyorum.
Sakın belli bir inanç katmanını vurgulamaya çalıştığım sanılmasın. Yukarıdaki bütünlüğü fark etmek beni çok şaşırttı, ilgimi çekti ve paylaştım, o kadar.
———–
İlgilenenler için;
I am not surprised that men are not thankful to me;but I wonder that they are not grateful to God for the good which he has made me the instrument of conveying to my fellow-creatures.
Edward Jenner
Plus j’étudie la nature et plus je suis émerveillé par les travaux de Notre Créateur. La science me ramène plus proche de Dieu. Un peu de science vous éloigne de Dieu. Beaucoup vous y ramène
Louis Pasteur
The journey we make here upon the earth is so short. Before we know where we are,we are at the end, and called upon to answer an inner voice: ‘Have you finished the work you had to do?’ Happy are they who can think, yes, they have finished their work.
Waldemar Mordechai Wolff Haffkine
“Who owns the patent on this vaccine?’ ‘Well, the people, I would say. There is no patent! Could you patent the sun? Our greatest responsiblity is to be good ancestors.”
Jonas Edward Salk

Bu güzel yazı için Moris Leviye teşekkürlerimle…

Nasıl hissedip davranacağıma başkalarının karar vermesine izin vermem…

93647468_280998729563195_3833191958730244096_n[1]

Bir iş adamı arkadaşıyla yürürken her zaman gazetesini aldığı bayide durur. Adama “Günaydın ” der güleryüzle. Satıcı ekşi bir suratla ve gayet kaba bir şekilde gazeteyi uzatır. İş adamı gülümseyerek, teşekkür eder, giderken de “iyi günler” diler. Arkadaşı şahit olduğu bu kabalıktan şaşkın “Bu satıcı hep böyle kaba mı davranır?” Diye sorar. “Evet ne yazık ki öyle” diye yanıtlar iş adamı. Arkadaşı “Peki sen hep böyle nazik ve kibar mı davranıyorsun bu adama?” Diye üsteler. “Evet” der iş adamı. “Peki o sana böyle kötü davranırken sen niye ona ısrarla iyi davranıyorsun?” Diye merak eder arkadaşı. İş adamı gülümseyerek ” Onun tavrının benim tavrımı etkilemesine izin veremem. Onun gibi davransaydım benim davranışımı o belirlemiş olurdu. Günümü ona öfkelenerek berbat etmeye hiç niyetim yok. O mutsuz olmayı seçiyorsa, bunu değiştirmeyi de yine sadece kendisi seçebilir. Ama bir şey kesin. Nasıl hissedip davranacağıma başkalarının karar vermesine izin vermem.”

İbn-i Sina Bir Deney Yapar…

92327009_891473001313061_7265400702644518912_n[1]

İki kuzuyu iki ayrı kafese koyar. Kuzular aynı yaşta, aynı kiloda, aynı cinstir ve aynı yemlerle beslenir. Tüm şartlar eşittir.

Ancak, yan kafeste de bir kurt vardır ve kurdu sadece kuzulardan biri görebilmektedir.

Aylar sonra kurdu gören kuzu huzursuz, zayıf ve çelimsiz olduğundan ölür. Kurt kuzuya hiç bir şey yapmamasına rağmen, kuzu yaşadığı korku ve stres yüzünden ölmüştür.

Kurdu görmeyen diğer kuzu ise oldukça huzurlu olduğundan besili ve kiloludur.

Bu deneyde İbn-i Sina, zihinsel etkisini, sağlık ve bünye üzerindeki olumlu ve olumsuz etkisini deneyimlemiştir.

Gereksiz korku, endişe, kayıp, stresin insan bünyesine verdiği zararı hiçbir şey veremez.

Bu salgın günlerinde en çok uzak durmanız gereken şeydir korku, endişe , kaygı, stres, panik. Kendiniz ve çevrenizin sağlığı için…

Fırtına Geçtikten Sonra…

91755703_899418873850729_4070804126663966720_n[1]

Düzenim Bozulur…

91059433_213958553188920_1470496686462730240_n[1]

Yerli Amerikan geleneğinde, kabilenin bir üyesi ”inanç koruyuculuğu” rolünü üstlenir…

91153591_556981748505781_9161507671520575488_n[1]

Bu kişinin rolü, kabile hangi olayları yaşarsa yaşasın, ruhsal vizyon merkezli, barış içinde kalmasını sağlamaktır. Kabilenin içindeki herkes acıya, korkuya ya da dağılmaya sürüklense bile, inanç koruyucusu, kabilenin Huzur’a bir yaşam çizgisi olarak güvenebileceği tek kişidir. Şu anlık bu hepimizin rolü.

Suzanne Sullivan

Neşeli İnsanlar Dizlerini Karınlarına Çekerek…

91220159_524430965115817_959125875767377920_n[1]

156 yıl önce yazılan şiir bugünü anlatmış

156_yil_once_yazilan_siir_bugunu_anlatmis_h463150_17550[1]

Kathleen O’Meara’nın Şiiri ,1864
Türkçeye çeviren:Juan Botella Lucas ve
Nurseren Tor
🌸🌸🌸
VE
İnsanlar evde kaldılar,
Kitap okudular ve dinlediler.
Dinlendiler, egzersiz yaptılar,
Sanat yaptılar, oyun oynadılar ve yeni var oluş yollarını öğrendiler,
Durdular ….
Daha derinden dinlediler , biri meditasyon yaptı,
Biri dua 🙏🏻etti, biri dans 💃🏾etti, diğeri kendi
gölgesini keşfetti , insanların düşünceleri değişti,
iyileştiler.👏

Cahilce, tehlikeli, anlamsız ve vicdansızca yaşayan insanların yokluğunda, dünya iyileşmeye başladı ,
ve tehlike sona erdiğinde insanlar ölüleri için ağladılar 😢😢ve yeni kararlar aldılar.
Yeni bir dünya hayal ettiler,
Yeni yaşam biçimleri yarattılar,
Dünyayı tamamen iyileştirdiler,
Tıpkı kendilerini iyileştirdikleri gibi .

Yürümeye Devam Et…

90562903_241579093684772_5176118079163203584_n[1]

Aynı Gökyüzü Altında Bir Direniştir Yaşamak…

90682949_491104298435536_938155801023873024_n[1]

Nietzsche’nin Akıl Hocası Arthur Schopenhauer’dan Özgürlük ve Mutluluk Üzerine Ufuk Açıcı 10 Alıntı

57jg69[1]
Ünlü Alman irrasyonalist filozof Schopenhauer, Nietzsche’nin akıl hocası olarak bilinmektedir. Karamsar bir düşünce profili çizen ve dünyanın mantık dışı dinamikler tarafından yönetildiğini savunan Schopenhauer 19. yüzyıl felsefesinin temellerini oluşturan düşünce insanlarından biridir. Özellikle mutluluk arayışı ile ilgili tezleriyle öne çıkan Schopenhauer’in mutlulukla ilgili sözlerine bakalım.

1) “Mutluluğu içimizde bulmak zordur, başka bir yerde bulmak ise imkansızdır.”
2) “Hayatımızı, hiçliğin mutlu sessizliğinde nafile yere rahatsız edilen bir dilim olarak addedebiliriz.”
3) “Mutluluk, hazzın sıklıkla tekrarlanmasına dayanır.”
4) “İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlemiştir.”
5) “Tüm sınırlamalar mutlu eder. Görüş, etkime ve dokunma alanımız ne kadar darsa o kadar mutluyuzdur. Bunlar genişledikçe kendimizi o kadar sıkıntılı ya da endişeli hissederiz.”

6) “Mutluluğumuzu ve esenliğimizi ilgilendiren her konuda hayal gücümüz dizginlemeliyiz. Yani öncelikle hayaller kurmamalıyız. Çünkü hemen ardından iç geçirerek tekrar yıkılacağımızdan fazla pahalıya mal olurlar.”
7) “Mutlu bir hayat olanaksızdır; insanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır.”
8) “Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır, o da mutlu olmak için burada olduğumuzu sanmaktır.”
9) “Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.”
10) “İnsan yalnız olduğu ölçüde kendisi olabilir; yalnızlığı sevmiyorsa, özgürlüğü de sevmeyecektir; çünkü insan sadece yalnızken gerçek manada özgürdür.”

Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…

11540474045149573501[1]

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor;
Neyi istediğini
Kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum……
Kaş yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor,
Aşk için,
Hayallerin için
Ve yaşıyor olma serüvenin için
Bir aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum
Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor
Kendine dürüst olmak için
Bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını;
İhanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip edemeyeceğini
Bilmek istiyorum..
Güvenebilir ve güvenilebilir olup olmayacağını bilmek istiyorum…
Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum…
Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor…
Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından,
Yorgun ve bitap da olsan,
Çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum
Kim olduğun buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor…
Çekinmeden, benimle ateşin ortasında durup duramayacağını bilmek istiyorum…
Nerede ve kiminle olduğun, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor…
Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…
Kendinle yalnız kalıp kalamadığını, o boş anlarda
Sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum….
Oriah Mountain Dreamer(Kanadalı Bir Kızılderili)

YENI BASLAYANLAR IÇIN NUMEROLOJIYLE AURA OKUMA

Numerolojide her sayi belli bir renkle iliskilidir.
1. Kirmizi
2. Turuncu
3. Sari
4. Yesil
5. Mavi
6. Indigo
7. Mor
8. Pembe
9. Bronz
11. Gümüs
22. Altin
Aura taban rengi kisinin yasam yolu numarasiyla belirlenir. Bu, Pisagor numerolojisininen önemli sayisidir ve kisinin yasaminda ne yapmasi gerektigiyle ilgili oldugunu animsayin. Kisinin taban rengi ve yasam yoluna bagli olan renk genellikle -ama her zaman degil- aynidir.
Yasam yolu, kisinin dogum tarihinin tümünü toplayarak hesaplanir. Diyelim ki 28 Nisan 1980 tarihinde dogmus birinin rengini belirliyoruz. Bu sayilari toplariz: 4 ay 28 gün 1980 yil 2012 toplam Bu toplam, yani 2012, her basamagi birbirine eklenerek tek basamakli bir sayi haline getirilir: 2+0+1+2=5. Bu kisinin yasam yolu numarasi bestir. Bes, mavi renge baglidir. Demek ki bu kisinin aurasinin taban rengi çok büyük bir olasilikla mavidir.
Simdi toplami tek basamakli bir sayiya indirmenin iki istisnasini görecegiz. Bu, indirgeme sürecinde 11 ya da 22 ile karsilastiginiz durumdur. Bu sayilara numerolojide ana sayilar adi verilir ve 2 ya da 4’e indirgenemezler. Bunun nedeni, bu sayilara sahip insanlara bizden çok daha fazla potansiyel bahsedilmis olmasidir. Benim size anlattigim hesaplama yoluyla hiçbir ana sayiyi kaçirmazsiniz.
29 Subat 1944 yilinda dogmus iyi bir arkadasim var. Benim anlattigim yöntemle yasam yolunu hesapladigimizda 22 çikiyor. 2 ay 29 gün 1944 yil 1995 toplam, ve 1+9+7+5=22 Eger sayilari sirayla toplarsak ana sayiyi kaçiririz: 2 (ay)+2+9 (gün)+1+9+4+4 (yil)=31 ve 3+1=4. Bu nedenle gün, ay ve yili toplama islemi yaparak eklemek önemlidir. Sayilari tek tek toplayarak bir basamakli bir sayiya indirgemeyin.
Kirmizi Potansiyel: Liderlik Bu güçlü bir renktir. Insana güçlü bir ego ve basarili olmak için güçlü bir arzu verir. Bu renk çocuklukta çok bastirilmistir, özellikle de çocuk, ailenin arzularini yerine getirmeye zorlaniyorsa. Sonuç olarak aura bazen ezik, sikici görünür. Bu kisi yetiskinlige erince ve kendi ayaklarinin üzerinde durmaya baslayinca aurasi genisler ve insanin yapmak zorunda olduklarini yapmaya muktedir oldugunu gösterir. Taban rengi kirmizi olan kisiler baskalarina esin verecek enerji, karizma ve dürtülere sahip olduklari için genellikle sorumluluk isteyen, liderlik konumlarina otururlar. Sevgi doldu ve sicak kalpli olurlar, ayrica fiziksel anlamda da cesurdurlar. Kirmizinin negatif çizgileri sinirlilik hali ve bencilliktir.
Turuncu Potansiyel: Uyum ve isbirligi Turuncu sicak, sefkatli bir renktir ve genellikle sezgisel, dokunmayi seven, anlasmasi kolay insanlarin taban rengidir. Bu kisiler baskalarinin kendilerini rahat hissetmesini saglar ve sik sik kendilerini ‘bulanik sulari aritma’ görevinde bulurlar. Düsünceli, ayaklari yere basan, yetkin ve pratik insanlardir. Saglam bir duruslari vardir. Turuncunun olumsuz çizgileriyse tembellik ve ‘hiç de umurumda degil’ tavridir.
Sari Potansiyel: Yaraticilik, zihinsel parlaklik Taban rengi sari olan kisiler heyecanli, degisken ve heveslidirler. Hizli düsünürler, baskalarini eglendirmeyi ve eglenmeyi severler. Sosyaldirler, uzun sohbetleri severler, her türlü konuda konusurlar. Ögrenmeye meraklidirlar ama bir konuyu derinlemesine incelemektense pek çok konunun yüzeyinde kalmayi yeglerler. Negatif çizgileri utangaçlik ve yalan söylemeye egilimdir.
Yesil Potansiyel: Sifa Yesil barisçil bir renktir ve taban rengi yesil olan insanlar barissever ve dogal sifacilardir. Katilimci, güven veren ve cömerttirler. Sakin ve anlasilmasi kolay insanlardir ama gerekli oldugu zaman son derece inatçi olabilirler. Taban rengi yesil olan kimselerin fikrini degistirmenin tek yolu, o fikrin onlarin kendi fikri olduguna inanmalarini saglamaktir. Yesillerin negatif çizgileri katilik ve olaylara bakislarinda esneklik olmamasidir.
Mavi Potansiyel: Degiskenlik Bu kisiler genellikle pozitif ve hevesli olduklari için mavi, taban rengi için harika bir renktir. Sonuç olarak da bu kimselerin auralari genis ve parlaktir. Herkes gibi inis ve çikislari çoktur ama nasilsa zorluklari daha bir kolay asarlar. Mavi taban rengine sahip kisilerin yürekleri her zaman genç kalir. Samimi, dürüst insanlar olup, genellikle akillarindakileri söylerler. Mavinin negatif çizgisi isleri bitirmede güçlük çekmesidir. Islere baslamak konusunda çok iyidirler, büyük bir hevesle baslarlar ama bitirmek konusunda ayni azmi gösteremezler.
Indigo Potansiyel: Baskalarina karsi sorumluluk Bu rengi taban rengi olarak belirlemek güç olabilir çünkü kimi zaman neredeyse mora kaçar. Sicak, sifa veren ve doyurucu bir renktir. Taban rengi indigo olan kisiler genellikle insani yardim konulariyla ilgilenirler. Baskalarina yardim etmekten hoslanirlar, sevdikleri insanlar çevrelerindeyken çok büyük mutluluk yasarlar. Indigonun negatif çizgisi “hayir” demeyi becerememeleridir. Bu tür insanlar baskalari tarafindan çok rahatça kullanilir.
Mor Potansiyel: Tinsel ve entelektüel gelisme Taban rengi mor olan insanlar yasamlari boyunca tinselliklerini gelistirirler. Ne kadar gelistikleriyse auralarindaki bu rengin kalitesiyle ortaya çikar. Taban rengi mor olan kisiler dogalarinin bu yönünü genellikle reddetmeye çalisirlar. Bu onlara mutluluk getirmez ve sonunda yasamlariyla ne yapmalari gerektigini kesfederler. Ögrenmeye ve bilgelikleri artmaya baslayinca, auralari da genisler ve parlaklasir. Bu rengin negatif çizgisi baskalarina itici gelen bir üstünlük taslama olabilir.
Gümüs Potansiyel: Idealizm Gümüs, aurada sik rastlanan bir renk olmasina karsin taban rengi olarak pek sik rastlanmaz. Taban rengi gümüs olan insanlar büyük fikirlerle doludurlar ama ne yazik ki bu fikirlerin pek çogu pratik degildir. Bu insanlarin genellikle yeterince motivasyonu yoktur, hayalperesttirler, düslerini gerçege dönüstüremezler. Ancak bir kez motive olup da takip etmeye deger bir fikir yakaladiklarinda, bu kisilerdeki gelismeler izlemesi sevinç veren bir basari haline dönüsür.
Altin Potansiyel: Sinirsiz Bu, taban rengi açisindan en güçlü renktir. Insanlara genis boyutlu projeleri ve kafalarina koyduklari herseyi gerçeklestirme becerisi verir. Karizmatik, çok çaliskan, sabirli ve kendilerine amaç belirleyen kimselerdir. Yasamda en büyük basarilarini geç kazanirlar. Azizlerin ve öbür tinsel kisilerin baslarinin çevresindeki halenin genelde altin rengi olmasi bosuna degildir, bu onlarin sonsuz potansiyelini gösterir.
Pembe Potansiyel: Finansal ve maddi basari Bu narin görünümlü renk inatçi, kararli insanlarin auralarinin taban rengidir. Bu kisilerin çitalari yüksektir ve sarsilmaz bir kararlilikla amaçlarinin pesinden giderler. Güç ve sorumluluk gerektiren konumlara gelmeleri rastlanti degildir ama derinlerinde alçakgönüllü, sakin bir yasamdan hoslanan kisilerdir. Sevgi dolu, ince ve kibar, nazik insanlardir ve çevrelerinde sevdikleri kisiler oldugu zaman çok mutludurlar.
Bronz Potansiyel: Insancillik Bu, genellikle bir sonbahar tonudur ve neredeyse pasli olan görünümü son derece çekicidir. Taban rengi bronz olanlar sevgi dolu, baskalarina özen gösteren, insancil ve yardimsever insanlardir. Yumusak kalpli ve cömerttirler. Sonuç olarak da sik sik baskalarinin baskisi altinda kaldiklarindan ‘hayir’ demeyi ögrenmeleri gerekir.
Beyaz Potansiyel: Aydinlanma ve esin Beyaz safligin rengidir ve seyrek olarak taban rengi olarak rastlanir. Tüm renkler beyazdan geldigine göre, beyaz isigin öteki adidir. Taban rengi beyaz olan kisiler kendilerini silen, alçakgönüllü, azizler kadar insancildirlar. Egolari neredeyse yok gibidir ve kendilerinden çok baskalarinin iyiligiyle ilgilidirler. Bu insanlar son derece sezgisel ve yaslarinin ötesinde bilgedirler.
Richard Webster’in “Yeni Baslayanlar Için Aura Okuma” kitabindan alintidir.