Arşivler

Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu”

anette inselberg sadoko ve kağıttan bin turna

 

Küçük Japon kız Sadako, 6 Ağustos 1945′ te Hiroşima’ya atom bombası atıldığında 2 yaşındaydı. 12 yaşına geldiğinde maruz kaldığı radyasyon nedeniyle kansere yakalanmış ve hastaneye yatırılmıştı. Ama durumu ümitsizdi.
Hastanedeki tüm doktorlar, küçük kızın ölümü için gün sayarken, küçük Japon kız hayat doluydu. Koridorlarda koşuyor, oynuyor ve diğer hastalara yardım ediyordu. Hastaların arasında en sevdiği kişi ise 80 yaşlarında, kendisi gibi kanser olan yaşlı bir kadındı.
Küçük Japon kızı, ölüm döşeğindeki bu yaşlı kadını hiç yalnız bırakmamıştı. Kadın ölmeden hemen önce “Benim için çok geç ama, bizim inanışımıza göre; eğer bir kişi kağıttan 1000 tane turna kuşu yaparsa, her istediği kabul oluyor. Ben yapamadım, sen yap ve kurtul” demiş ve son nefesini vermişti.
Küçük Japon kız çok üzülmüş ama hayatta kalma arzusuyla geleneksel Japon sanatı olan origamiyle kağıttan turna kuşları yapmaya başlamıştı. Neşe içinde çalıştığından ilk başlarda öyle hızlı yapıyordu ki,1000 tane turna kuşu yapması işten bile değildi.
Ama sağlığı da hızla bozuluyordu. Bu hazin öykü önce yerel, sonra da uluslararası basında yer almış; dünyanın dört bir yanından insanlar küçük kıza, binlerce turna kuşu göndermeye başlamıştı.
Ama ne yazık ki küçük Japon kız, haberler basında çıktığında artık elini kıpırdatamaz hale gelmişti. Hayattaki son saatlerini 644. kuşu yaparak geçirdi. Kuşu bitirmiş, gözleri kapanırken hemşireler ve hastabakıcılar, postadan çıkan yüzlerce origami kuşuyla odasına girmişlerdi. Ama küçük Japon kızı yüzünde bir tebessüm yatağında cansız yatıyordu. Postacılar aylarca kağıttan turna kuşu taşıdılar hastaneye.😔
Sayısı milyonlara ulaşan o turna kuşları Japonya’da bir müzede sergileniyor…
İşte bu hikaye Japonya’da 1943-1955 yılları arasında yaşayan Sadako Sasaki’nin hikayesidir. Arkadaşları, eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla birlikte gömdüler.
Turna kuşu, o zamandan beri barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesidir ve o gün bugündür dünyanın her yanından insanlar rengarenk kağıtçıklardan binlerce turna kuşu yapıp, 6 Ağustos’ta Japonya’ya; Sadako’nun heykeline konsun diye, turnalar barışa uçsun diye, nükleere karşı kanat çırpsın diye, nükleer silahsızlanma olsun diye, çocuklar ölmesin diye, şiddet bağımlısı dünya iyileşsin diye uçururlar.
Küçük kızın hayatı “Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu” adıyla 1977 yılında Eleanor Coerr tarafından kaleme alınmıştır.

SEN MUTLULUK ENERJİSİ YAYDIĞIN ZAMAN HERKES SANA YAKLAŞIR;

anette inselberg huzurlu ol

Sen huzurlu olduğunda, insanlar sana yaklaşır;
Huzursuz olduğunda uzaklaşır…
Bu o kadar fiziksel bir olaydır ki; kolaylıkla gözlemleyebilirsin.
Ne zaman huzurlu olsan, herkesin sana yakın olmak istediğini hissedeceksin;
Çünkü huzur, etrafında bir titreşim yaratır.
Etrafında huzur halkaları hareket edecek ve her kim yaklaşırsa, bir ağacın gölgesine
girip, rahatlamak ister gibi, sana daha yakın olmayı arzu edecek.
Unutma; başkalarına ancak sahip olduğun şeyi verebilirsin.
Sen mutluysan, sadece orada bulunman bile, diğer insanların mutluluğunu tetikleyecek.
Senin müziğin, senin dansın mutluluk dalgaları yaratacak, neşen sana yaklaşan
herkese bulaşacak

* Osho

İz bırakmak , farklı olmak, faydalı olmak, çözüm üreten olmak,

12144091_1639304149653748_915330299_n[1]

 

İki arkadaş bazı girişimcilerin nasıl olup da daha başarılı oldukları konusunda sohbet ediyorlardı. Bir tanesi şansın ve metotlu çalışmanın en önemli nedenler olduğunu söyledi. Diğeri ise şansın ve çalışmanın önemini yadsımadığını ama yaratıcı düşünme ve problem çözme becerisinin insanı bir adım öne götürdüğüne inandığını belirtti. Tartışma uzayınca arkadaşlardan ikincisi ” Gel sana bir şey göstereceğim ne demek istediğimi anlayacaksın” dedi ve arkadaşını bir züccaciye dükkanına götürdü. Dükkana girer girmez tezgahta bulunan dükkan sahibine şu soruyu sordu;
– Sizde sol el için fincan var mı?
Dükkan sahibi şaşkın baktı ve ;
– Ne istediğinizi anlamadım, dedi
– Solaklar için çay fincanı istiyorum, dedi adam.
Dükkan sahibi arkasındaki rafta duran fincanlara baktı sonra kafasını olumsuz anlamda salladı ve
– Yok, dedi, bizde normal çay fincanı var, dedi.
İki arkadaş ikinci bir dükkana gittiler ve aynı senaryo orada da tekrarlandı. Sonra da üçüncü dükkana gittiler ve yine aynı şey oldu. Anlaşılan hiç bir züccaciye dükkanında solaklar için fincan yoktu.
Arkadaşlardan birincisi bu anlamsız gezintiden sıkılmıştı ki ikinci adam,
– Bak şimdi ne olacak? deyip işinde oldukça başarılı olmuş bir başka zücaciyecinin dükkanına gideceklerini söyledi.
İçeri girer girmez dükkan sahibine aynı soruyu sordu;
– Sizde sol el için fincan var mı? Yani solaklar için çay fincanı…
Dükkan sahibi bir an tereddüt etti ve sonra gülümseyerek;
– Tabi ki efendim, dedi ve arkasındaki raftan olağan bir çay fincanını aldı kulpunu karşısındakinin sol elinin tarafına doğru döndürerek;
– İşte solaklar için fincan, dedi.
Arkadaşını dükkan dükkan gezdiren adam bu noktada “farkı gördün mü?” der gibi dostuna baktı ve ayıp olmasın diye “solaklar için olan” fincanı satın alıp birlikte dışarı çıktılar. Bir süre sessiz birlikte yürüdüler. Birinci adam bir anda durdu ve isyankar bir sesle.
– Bu yaptığın gösterinin hiç bir anlamı yoktu! Adam alt tarafı dükkanında daha fazla çeşit bulunduruyor, dedi…
———-
Bu öyküyü tekrar okuyunca bütün olanaksızlıklara rağmen dolapta buldukları az bir malzeme ile bile leziz bir şeyler pişiren büyükannelerimizi anımsadım. Şartlar onlara tel dolaplarına “yaratıcı bakış” ile bakmayı öğretmişti.
İçinde bulunduğumuz durum, birden bire karşımıza çıkıveren yeni koşullar, her gün yanı başımızda olanlar bile -bakmasını bilir isek eğer- yeni bakış açıları, yöntem, olanak ve fırsatlarla doludurlar. Peki, nedir onları fark etmekten bizi alıkoyan?
Düşünme tembelliğimiz, yenilikten / alışılmamıştan / bilinmezden korkmamız / kendimize güven eksikliğimiz / elimizi taşın altına koyup sorumluluk almaya gönülsüz olmamız / kafamızda sınırlar çizmemiz, ufkumuzu zaman içerisinde daraltır. Çocukluğumuzdaki merak, heyecan, enerji ve yaşama sevincini kaybettiğimizde yaşlı insanlar gibi düşünmeye başlar ve yaşamı keyifle keşfetmek yerine ondan korkar onu gemlemeye başlarız.Bir süre sonra çok basit fırsat ve keyifleri bile ıskalar sadece bizi engelleyen koşulları görür kendi kendimizi dar bir alana hapsederiz.
Büyük çoğunluğumuz denizlere fırtına korkusu ile açılmaktan korkup güvenli sığ sularda gezen ama öte yandan da kaptan üniformasını üstünden çıkarmayan tatlı su denizcileri gibiyiz. Alışılmış yöntemlere bildik bakış açılarına saplanmak / çoğunluğun her zaman yaptıklarına sığınmak / ağır aksak gitse bile sisteme körükörüne eleştirisiz kapılmak, güvenli limanlarda demir atmak gibidir.
Oysa gemiler limanlarda bağlı olmak için değil açık denizlerde fırtınalarda bile yolculuk yapabilmek için tasarlanır. Bizim yelkenlerimiz de düşünme ve hayal kurma yetilerimizdir. Onları açmadan yeni deryaları ve ülkeleri görme şansımız yok. Eğer değişime ayak uydurmaktan / yeni bakış açılarını reddetmeden anlamaya çalışmaktan / mücadeleye çalışmaya hazır olmaktan kaçınırsak, yüzümüzü her seferinde açık denizlerin güneşle parlayan farklı suları ile değil sadece köyümüzün kuyu suyu ile yıkarız.
2004 yılında çevrilmiş Truva filminde unutulmayacak bir diyalog vardır. Yunan ve Truva orduları karşı karşıya gelir ve çok kan dökülmemesi için her iki taraftan birer savaşçının ortaya çıkarak dövüşmesine karar verilir. Truvalılar dev gibi bir savaşçıyı öne sürerler. Yunanlılar onunla savaşabilecek tek savaşçının Aşil (Achilles) olduğunu düşünür ve onu çağırması için bir ulak gönderirler. Ulak Aşil’e şunları söyler.
– Dövüşeceğin adam hayatımda gördüğüm en iri adam. Onunla dövüşmek istemezdim.
Aşil’de hazırlanırken ona şöyle cevap verir;
– İşte bu yüzden seni kimse hatırlamayacak.
İz bırakmak , farklı olmak, faydalı olmak, çözüm üreten olmak, innovasyon yaratmak, her şeyden önce insiyatif alıp mücadele etmeye hazır olmakla başlar.
Ters gelecek kimilerine ama küçükken bahçeden / evden kaçmayı düşünmeyen çocukların iz bırakabildiklerini görmedim.
İngilizlerin “comfort zone” (Huzur alanı) dedikleri yere kaçış sadece sıradanlıkla ödüllendirilir.
————
Mikets

kAYNAK: Moris Levi Facebook Sayfası

Kim olduğunuza kendiniz karar verin.

kim olduğunuza kendiniz karar verin anette inselberg

 

Bugün annemin 33 yıllık bulaşık makinasını değiştirmek zorunda kaldık. Ne zamandır can çekişiyordu garibim. Son defa servisi çağırdığımızda, “Bir daha bozulursa boşuna bizi çağırmayın, gidin yenisini alın “ demişlerdi. Öyle oldu mecburen.
Çok efendi iki genç gelip yenisini yerleştirdiler. Annemin heyecanla bir gelişi var görülecek manzaraydı. Zannetmeyin ki yeni makinayı merakından… Eskiyi uğurlamak için! Çocuklar makinayı monte edip su bağlantısını halledene dek, “Benim emektar çıktı mı, hala burda mı ? “diye sordu durdu. Onlar bana bakınca da, “Veda edecek de…” dedim gülerek.
Şaşıracaklar zannederken çocuk demez mi, “Hanımefendi biz alışkınız, ağlayanlar oluyor eski makinayı çıkartırken…” diye.
Bizim ailede her bir şeye bağlanma hali vardır. Hatta beyaz eşyalara isim bile takar anneciğim. Eve ilk gelen çamaşır makinasının adı “Güllü” idi mesela. Güllü pek hamarat, Güllü yıkar, Güllü halleder, Güllü aşağı, Güllü yukarı… Neredeyse bir sene evin en önemli elementiydi diyebilirim.
Ben evlendim, anneannemin bulaşık makinası pırıl pırıl duruyor, tıkır tıkır çalışıyordu. Bizimkinden bile yeni kaldı o, çünkü anneannem kullanmaya kıyamadı resmen. Tam yerleştirmek için kapağını açarsın, “Evladım içini daha yeni yıkadım, hiç koyma kirli tabakları…” deyiverir. Yahu anneanneciğim, tabağı yıkayacak makinanın içini ne diye yıkıyorsun diyemezsin, üzülür çünkü… Ya da “Aaa unuttum, elimde yıkayıverdim…” ; bir diğer bahanesi de bu. Anlayacağınız tabak yıkayacağına kendi yıkanıp paklanarak bir evde yer tutan şanslı aletlerden biriydi kendisi. Bizim eve geçti ben evlenince, toplam 31 sene harıl harıl çalıştıktan sonra geçen yaz da onunla vedalaştık.
Şimdi niye anlatıyorum bunları?
Eski bir bulaşık makinası evden çıkarken insan neden ağlar? Avrupa’da, Amerika’da mümkün mü böyle bir şey? Bu kadar mı bugünümüzden memnun değiliz de, geçmişi temsil eden bir obje evden çıktığı an , daha iyisi geldi diye sevineceğimize ağıtlara oturuyoruz? Hani bunu bir mobilya için, bir giysi için hissedebilir insan da, toplum olarak geldiğimiz nokta eski buzdolabına, bulaşık makinasına bile bağlanmak ve bu sayede geçmiş güzel günlerle bağları canlı tutmak mı?
Daha geçen gün yayınevinde konuşuyorduk, insan şimdiki zaman ile sorunlar yaşadığında teselliyi geçmiş zamanda bulurmuş diye. Mesela masallar, mesela maniler, eski şiirler, eski şarkılar, anılar, hepsi bir çeşit direnme şimdiki zamanın hoyratlığına… Bir çeşit manevi işgal var çünkü. En çok da erdemlerimize karşı.
Engin Gençtan’ın müthiş yorumunu söylemeden geçemeyeceğim. Der ki, “Her figürün bir fonu olması gerekir. Fonu olmayan figür olmaz. Kimliğimiz, içinde yaşadığımız toplumun yarattığı fon üzerinde gelişir.”
Peki, neydi bizim fonumuz?
Aileye verdiğimiz, akrabalık bağlarına verdiğimiz değerdi. Kalabalık sofralardı. Üstünde sayısız tabak dizili masalardı. Binbir lezzette yemekti, “Ellerin dert görmesin” diye teşekkürler ederek yediğimiz.
Sonra hep birlikte, kirli tabakları “Allahaşkına bana bırak…” diye diye birbirimizin elinden kapıştırarak topladığımız , kahveyi kim yapacak diye çekiştiğimiz; cümbür cemaat yiyip, içip, gülüp, eğlendiğimiz o günlerdi… Fincanları üç kez başımızın üstünde çevirip, sonra içeri doğru kapattığımız, ilk yudumu almadan bir büyük kabarcık gördüysek eğer, göz var diye küçük parmağımızla çaktırmadan patlattığımız…
Kahve falıyla yetinmeyip, radyoda çalan şarkılardan fal tuttuğumuz…
Ailede, ahbaplarda, kim çayı nasıl içer, hangisi açık, hangisi koyu, hangisi kıtlama, hangisi limonlu; ezbere bildiğimiz… Daha önüne çay bardağını koyar koymaz başına dikip bitiren filan amcanın “Acaba ağzı teneke mi kaplı?” diye merak ettiğimiz… Herkesin aynı anda konuşup bir biçimde birbirini duyup anladığı… ( En çok da bu kısmı inanılmaz, bir o kadar da sevimli gelir bana.)
Fonumuz buydu bizim.
Şimdi o bulaşık makinası gidiyor ya evden, sanki o anılar da gidiyor hissine kapılıyoruz. Ağlatan o işte. Fonumuz gitmişti zaten, şimdi onun son gölgesi de çıkıyor dışarı duygusu.
Çünkü yeni fonda o kalabalık aile yok. O kocaman sofralar yok. Herkesin elinde bir cep telefonu tablet, önüne bakan insanlar var. Koca bir televizyon var dediğim dedik bir patron gibi sürekli dikkatleri üstünde tutan. O ekranda ise akla ziyan yemek programları var. Tepesinde kamera varken üç saatin içinde bilmemkaç yemek yaptıktan sonra sofrada oturup kendisini terbiyesizce eleştiren insanlarla kavga eden ev sahibi var . Yeni fonumuz bu olsun istiyorlar. Sanmayın ki artık böyleyiz. Kanmayın ne olur.
Yine Engin Gençtan’a vereyim sözü. Yukardaki tespitinin üzerine demiş ki, “Ben kimim” sorusuna doyurucu bir cevap ancak “Biz Kimiz” sorusuyla verilebilir”
Kimiz biz?
Bu ülkede, hiç bir kesim, bir eve gidip nimet yediği sofrada, kendisine ikram edilenleri terbiyesizce eleştirmez. Önüne kuru ekmek konsa teşekkür edilir. Bir tas tarhana çorbası dumanı üstünde önümüze konduysa “Eline sağlık”denir. Bu ülkede bu pespayelik maya tutmaz. Bu değiliz. Bunu geçelim.
O yüzden o kurguyu bize sunan o ekranı kapatalım bir kere. Onu görüp sinirlenip hayret etmenin bir anlamı yok.
Yeni bulaşık makinamıza gelince, kimse bizim elimizden kolumuzdan tutmuyor eve misafir çağırmayalım diye. Eskisi gibi toplanmıyor muyuz, buyrun siz çağırın ilk defa. Ha ailede sessiz gemiye binip giden çok mu diyorsunuz… Nur içinde yatsınlar. Kalanları toplayın etrafınıza. O bulaşık makinası yeni anıları, kahkahaları taşıyan tabaklarla dolsun taşsın.
Anlayacağınız, memnun değilsek var olan fondan, arzu ettiğimiz fonu, kendi yaşadığımız dört duvar içinde yaratmamıza kimse mani değil.
Bir zahmet o elinizdeki telefonları yavaşça yere bırakın. Televizyonu kapatın. Bir güzel Türk Sanat Müziği açıverin şöyle hafiften, “Ayrılsak da beraberiz” çalsın mesela. Bir güzel sofra kurun el birliğiyle.
Biz kimiz sorusunun yanıtını kimseye bırakmayın sevgili dostlar.
Hangi fonu özlüyorsanız, onu yaratın.
Kim olduğunuza kendiniz karar verin.
Bige Güven Kızılay
08.05.2019
( Fotoğraf, bulaşık makinasının esamesinin okunmadığı yıllardan… Annem henüz bebek, kucakta. Beybadedem masanın başında. )

İşte İsveçlilerin, dünyayı kasıp kavuran Hygge felsefesinden sonraki ikinci mutluluk sırları: Lagom

anette inselberg kararında hogard felsefe

 

İşte İsveçlilerin, dünyayı kasıp kavuran Hygge felsefesinden sonraki ikinci mutluluk sırları: Lagom

Nedir bu Lagom?
Lagom İsveç dilinde “Ne az, ne çok. Tam ayarında” anlamına geliyor. Yani Türkçe’deki “kararında” sözcüğünün Lagom’u şahane karşıladığını söyleyebiliriz.İsveç’te hala aşırı gösterişli bir hayat yaşamak; sahip olduğu maddi imkanları sosyal medyada göze sokmak, yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmemek ve sosyal sorumluluktan kaçmak ayıp kabul edilir.

Her şeyin özü denge!
Ancak Lagom felsefesini “Azla yetinmek” ile karıştırmamak gerekiyor. Çünkü İsveç’te toplumun her katmanına yayılan bu anlayışa göre kibir nasıl hoş karşılanmıyorsa, kendini ifade edemeyecek derecede silik ve sessiz olmak da aynı derece nahoş görülüyor. Yani İsveçliler, hayatın her alanında sarsılmaz bir denge arıyorlar.
Bahsettiğimiz bu denge arayışı, insanların birbirleriyle ilişkilerinden tutun da alışveriş alışkanlıklarına kadar her alana yansıyor. Örneğin insanlar dostluklarında, ilişkilerinde ya da evliliklerinde birbirlerine alan tanıyorlar; iş – yaşam dengesini sarsmamak için tatil saatlerinde asla çalışmıyorlar veya bir şeye fazla para harcamışlarsa diğer giderlerinden kısarak bütçelerini dengeliyorlar. İsveçliler pratikte uyguladıkları bu denge formülünün ruh hallerine de fazlasıyla yansıdığını her fırsatta ifade ediyorlar.

Yeni başlayanlar için Lagom
Ruhumuzla, tepkilerimizle ve yaşam alışkanlıklarımızla tipik bir Akdeniz toplumu olduğumuz için Lagom’u tam manasıyla uygulamamız belki zor ama bu naif denge politikasını ucundan da olsa hayatlarımıza katmak çok da imkansız değil. Nasıl mı?

  1. Yalnız başınıza kaliteli zaman geçirmeye çalışın. Tek başına sinemaya gidin, spor yapın; alışveriş yapın veya hiç konuşmadan sadece iç sesinizi dinleyebileceğiniz kişisel ortamlar yaratın.
  2. Kendinize bir kapsül gardırop oluşturun. İçinde fazlalığa ve kalabalığa yer olmayan işlevsel bir gardıroba sahip olmak hem zamandan hem de paradan kazanmanıza yardımcı olur.
  3. Gerçekten dinlemeyi öğrenin. Çünkü sohbetlerde sadece kendinizi anlatmak, karşı taraftan öğrenebileceğiniz şeylerin ve alınacak ilhamların önüne set çeker.
  4. Her zaman nazik ve duyarlı olun. Örneğin işe giderken yanınıza fazladan bir sandviç alın ve arkadaşınızla paylaşın; tanımadığınız insanlara verdiği hizmetlerden dolayı mutlaka teşekkür edin ve ihtiyaç sahiplerine onlara belli etmeden yardım edin.
  5. İş – yaşam dengenizi gözden geçirin. Eğer mümkünse iş saatlerinde sadece işe odaklanıp fazla mesailerden kurtulmaya çalışın. İş dışı zamanlarınızda sadece kaliteli vakit geçirmeye odaklanın.
  6. Yeterince yemek yiyin, yeterince uyuyun, yeterince hareket edin ama hiçbirinde asla aşırıya kaçmayın. alıntı

BİLİÇALTININ 11 ÖZELLİĞİ!

anette inselberg bilinçaltı

 

BİLİÇALTININ 11 ÖZELLİĞİ!
1- Bütün anıları depolar. Hiçbir şeyi silmez. Ana rahminden ölene kadar…
Geçici olan ve geçici olmayan her şeyi kaydeder. 0–7 yaş arasında kritik akıl faaliyette olmadığı için her şey doğrudan bilinçaltına kaydedilir, doğru-yanlış, güzel-çirkin, ahlaklı-ahlaksız ayrımı olmadan… Kayıt anında anlamsız olsa bile ilerleyen dönemlerde kaydedilene, yaşantılar sonucu bir anla…m yüklenir ve bu anlama göre kişinin tepki vermesi sağlanır.
2- İlişkilendirmeler, genellemeler yapar.
Benzer şeyler ve düşünceler arasında bağlantılar kurar ve hemen öğrenir. Bu özellik çoğu zaman kişiyi zor durumda bırakır.
Örneğin belli bir köpek yüzünden gerçekleşen korku yaşantısını bütün köpeklere genelleyerek bir fobi yaratabilir.
Bir başka örnek: bahar aylarında acı bir kayıp yaşayan kişinin bilinçaltı bu acı ile baharı birbirine bağlayarak kişiye yıllarca süren bir döngüsel depresyon yaşatabilir.
Çoğu zaman insanlar yıllar önce olan o olayı unutmuş olsalar bile bilinçaltı unutmaz.
3- Tüm anıları organize eder.
Bunun için de zaman çizgisini kullanır. Bilinçaltı geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı farklı yerlere kodlar.
Örneğin geçmiş zaman, bazıları için arkada, bazıları içinse sağ veya sol yanda olabilir. Gelecek ise önünde uzanmış olabilir.
Özellikle geçmiş ile ilgili hatıraların kodlandığı yer yaşanan birçok problemin kaynağı teşkil eder.
4- Çözümlenmemiş, olumsuz duygu yüklü anıları bastırır.
Amacı kişiyi korumaktır. Yine de baskılanmış bu anılar ile ilgili semptomlar yaratmaktan da geri kalmaz.
Örneğin kişinin yaşadığı taciz olayını bastırır ama kişinin kirlenmişlik hissini temizlik takıntısı ile dışa vurur. Bunu klasik bir obsesif-kompülsif durum olarak görürseniz tedavi şansınız kalmaz. Bu davranışı baskılasanız bile ya bir süre sonra yeniden ortaya çıkar ya da şekil değiştirir.
5- Bastırılmış anıları çözüm için sunar.
Bir davranışın neden yapıldığını açıklamak ve “sahibini” korumak için bunu yapar. Ama sunduğu anının, o davranışla ilgili olması gerekmez. Sadece mantığınıza yatması ve o duygusal tepki için “sahibine” hak vermeniz yeterlidir.
6- Bedeni işletir.
Bunun için detaylı bir planı vardır: Vücudun şimdiki halinin ve mükemmel sağlığın planına sahiptir. Bu nedenle bilinçaltının yarattığı psikosomatik rahatsızlıkları yine bilinçaltının yardımıyla gidermek mümkündür. Bazen bunu kendisi de yapar.
Örneğin sınav kaygısı yüksek bir öğrencinin bilinçaltı kaygıyı yaratan sınavdan sahibini korumak için bağırsak sistemini bozabilir, o geceyi acilde baygın geçirtebilir, elleri ayakları, sanki sinir ucu iltihaplanması varmış gibi tutmaz olabilir vs. Ve sınav saati gelip geçtiğinde sahibini tekrar eski haline getirebilir. Aynı zamanda Yüksek Benliğin işleyişini kontrol eder.
7- Bedeni korur.
Bedenin bütünlüğünü korur. Hücre düzeyinden sistemlere, sistemlerin uyumlu çalışmasına kadar bütün bedenin işleyişini bir an bile bırakmaksızın kontrol eder. Siz nefes almayı unutabilirsiniz ama o unutmaz.
8- Duyguların hâkimidir.
Bilinçaltı tüm duygularımızın kaynağı ve yerleştiği yerdir. İnsan duygudan bir an bile çıkamaz. Bir duygu durumundan bir başkasına geçer ve bütün davranışların altında duygular vardır. Bilinçaltı olaylar ve duygular arasında bağlantılar kurar. Kurulan bu bağlantılar ve yüklenen anlamlar davranışlarımızın gerçek sebepleridir. Bir davranışı değiştirmek için ona yüklenmiş anlamı göz ardı eden yaklaşımlar, bilinçaltı karşısında yetersiz kalmaktır.
Örneğin eğer sigaraya kendine güven gibi bir anlam yüklenmişse, bu anlamı yükleyebileceği yeni bir davranış seçeneği sunmazsanız sigarayı bırakmanıza izin vermez.
Bulunan davranış seçeneğinin de en az sigara kadar kolay ulaşılabilir olması gerekir.
9- Son derece ahlaklıdır.
Size öğretilen ve içinde yetiştirildiğiniz ahlaksal yapıya sıkı sıkıya bağlıdır. Tersi davranışlarda yaşanan suçluluk duygusu bazen bir ömür boyu sürer. Bu kez de bilinçaltı kişiyi cezalandıracak bir hastalık veya bir mahrumiyet yaratabilir.
10- Hizmet etmekten hoşlanır, gerçekleştirmek için net ifadelere ihtiyaç duyar.
Bilinçaltı sahibi ne isterse sahibine onu verir. Yalnız bilinçaltı çok istediğimiz veya hiç istemediğimiz şeylere, yani iyi konsantre olduğumuz şeylere ulaşmamızı çabuklaştırır. Bundan dolayı Hipnozda kişi hep olumlu olana, istenen duruma yönlendirilir.
11- İstenene ulaşılması için kaynaklar üretir, muhafaza eder, dağıtım yapar ve “enerji” iletir. İsteme noktasında dikkatli olmak gerekir. Sürekli ölmek istediğini söyleyen biri, sonunda bilinçaltını tedavisi çok zor ya da imkânsız bir hastalık yaratmaya itebilir.
Alıntı.

Genetik bilgi: Düşünce gücü ile genleri harekete geçirmek

anette inselberg genetik düşünce kodlama

 

Artık, uyuyan genlerin uyandırılabileceğini biliyoruz. “Kalıtsal” terimi, bundan 20-30 yıl öncesine kadar Kader ya da Alın yazısı ile neredeyse eş anlamlıydı. Bir kuşaktan diğerine aktarılan özellikler değiştirilemez görülmekteydi. Oysaki yetenek, büyük çabalar sonucunda elbette geliştirilebilir. Çevre ve diğer dış etkenler genlerimizin işleyişini değiştirebilir.

 

Genetik Kodumuzda Saklı Gizemler
Diğer bir mucizevi olan kısımsa; işleyiş ilkelerinin temelde aynı olmasına karşın, genlerin sonsuz sayıda kombinasyon olasılığından dolayı hiçbir varlığın birbiriyle tamamen özdeş olmamasıdır. Doğacak bir çocuk için yetmiş trilyon gen kombinasyonu olasılığı vardır. Dolayısıyla, güzel bir kadınla zeki bir adamın evliliğinden her zaman yakışıklı bir dahi doğmaz. Bu aynı zamanda sizin ne kadar eşsiz ve özel olduğunuzun da bir göstergesidir. Meseleye şöyle de bakabilirsiniz: Siz varsınız, çünkü yetmiş trilyon olasılık arasından denk gelip seçildiniz. İşte siz, bu kadar özelsiniz!
Yararlı genlerinizi harekete geçirin!
Japoncada, “hastalık zihinden ileri gelir” diye bir özdeyiş vardır. Başka bir ifadeyle, düşünce tarzımız bizi hasta edebilir ya da tam tersine iyileşmemize yardımcı olabilir. Bazı bilim adamları, genlerimizin ve işleyişlerinin mutlu bir yaşam sürüp sürmeyeceğimizi belirlediğine bile inanmaktadır. Bu, insanın mutluluğunun doğduğu anda genetik olarak belirlenmiş olduğu anlamına gelmemektedir.
Mutluluğu yöneten genler; herkesin içinde gizlidir ve sadece devreye alınmayı bekler. Bize düşen görev, onları harekete geçirmek ve yaşantımıza fayda sağlayacak biçimde çalışmalarını sağlamaktır. Bilindiği kadarıyla; genlerimizin yalnızca %5-10’luk bir bölümü gerçek anlamda çalışmaktadır. Geriye kalanlarının ne yaptığıysa meçhuldür. O halde, nasıl yaparız da genlerimizi mutlu olmamızı sağlayacak biçimde çalıştırırız? Bu sorunun cevabı: Her günü olumlu bir tutum içinde ve dolu dolu yaşamaktır.
Hayata karşı coşku dolu bir yaklaşımın, insanı başarıya götürme ve mutluluk duymaya yol açan genleri harekete geçirme olasılığı çok yüksektir. Olumlu bir tutum içerisinde, coşku dolu ve zindeysek yaşam kolay akar. Böyle bir zihinsel durum; iyi genleri harekete geçirirken, kötülerini hareketsizleştirir. Nasıl çalıştığı henüz tam olarak anlaşılmamış olmakla birlikte günümüzde yaygın olarak konuşulan ve benimsenen “pozitif düşünce” kavramının bu ilkeyle bağlantılı olduğu düşünülebilir.

Genetik bilgi: Düşünce gücüyle genlerimizi harekete geçirebilir miyiz?
Birçok insan hayata karşı olumsuz bir yaklaşım içindeymiş gibi görünmektedirler. Böyle bir yaklaşım genler açısından zararlıdır. “Fazla yememeliyim”, “fazla içmemeliyim”, “sigarayı bırakmalıyım”, “kilo vermeliyim” ve “daha iyi beslenmeliyim”… Yararlı genleri harekete geçirmeyen düşüncelere örnektir. Diğer bir deyişle, bu ifadelerde normalde bir hata olmamasına karşın; bizim için geçerli olduklarına inanmamız gereksiz gerginliğe yol açabilir ve bu gerginlik de, genlerimiz üzerinde olumsuz etki yapabilir.
Sonuçta size “neyin iyi geldiği” kendinize bağlıdır. Eğer canınız bir şey çekiyorsa, yiyin. Sizi hasta etmediği sürece onun tadını çıkarabilirsiniz. Önemli olan şey; mümkün olan en fazla sayıda zararlı geni “kapamak” ve yararlı genleri harekete geçirerek, size hizmet etmelerini sağlamaktır. Bunu başarmanın anahtarıysa, düşünce tarzınızdır.

Hücre ve genlerin yaşamsal gizemleri: “Açma/kapama” mekanizması
Hayatımız, bir anlamda DNA’larımızda kayıtlı olan uçsuz bucaksız bilgiye bağlıdır. Tek bir gende kayıtlı bilginin, bedenimizde bulunan altmış trilyondan fazla hücrenin her birinde kayıtlı bilgiyle birebir aynı olduğu gerçeği; bedenin herhangi bir kısmından alınacak bir hücrenin, yeni bir insan yaratmak için kullanılabileceğini ifade etmektedir.
Hücre çekirdeğindeki genler, içlerinde ucu bucağı bulunmayacak miktarda bilgi depolar. Bu bilgilerin arasında, genlerin belli durumlarda nasıl çalışacağına ve çalışmayı ne zaman durduracağına ilişkin talimat da vardır. Genetikçiler bunu “açma/kapama” mekanizması” olarak adlandırırlar. Bu “açma/kapama” mekanizmasının varlığı ise artık bir sav değil, gerçektir. Bundan kırk yıl kadar önce; Paris Pasteur Ensitüsü’nde çalışan iki iki bilim adamı, François Jacob ve Jacques Monod, genellikle bağırsaklarda yaşayan bir bakteri olan koli basili üzerinde deney yaparlarken, genlerin “açma/kapama mekanizmasına” çok benzer bir işlev keşfettiler.
Koli basilinin temel besin kaynağı glikozdur. Hem laktoz hem de glikozun bulunduğu durumlarda bakteri, şaşmaz olarak ikincisini seçmektedir. Yapılan deneyde, ortama önce glikozun yanı sıra laktoz da verildiğinde bakteriler laktoza ilgi göstermedi. Bir sonraki adımda, besin kaynağı tek başına laktozdu. Bakteriler başlangıçta bir şey yemediler ancak aradan kısa bir süre geçtikten sonra laktoz tüketerek hızla çoğalmaya başladılar.
Jacob ve Monod yaptıkları deneyle, bakterilerin laktoz tüketme yeteneğinin, bu maddenin ortama verilmesinden sonra mı edinildiğini yoksa hep mi var olduğunu belirlemeye çalışıyorlardı. Uzun araştırmalardan sonra, bu yeteneğin sonradan edinilmediği sonucuna vardılar. Başka bir deyişle; laktozun bozulmasını sağlayan laktaz enzimini üretme yeteneği, koli basilinin doğasında vardı. Ortamda glikoz bulunduğu sürece, enzimi üreten genin düğmesi kapalı oluyordu. Bakteri, besin kaynağı olarak sadece laktoz bulabildiğinde ve hayatta kalmak için laktozu sindirmek zorunda kaldığındaysa gen harekete geçiriliyordu.
Genetik bilgi nedir?
Genlerimizde kayıtlı olan ve “genetik bilgi” olarak adlandırılan bilgi, üç milyar kimyasal harfe eşdeğerdir ve basılmaya kalkılsa her biri biner sayfalık, üç bin cilt oluşturur.
Bedenimizde olup biten her şey kimyasal tepkimelerin sonucudur. Yaşamı bir kimyasal tepkime olarak tarif etmek hiç de iç açıcı olmayabilir. Ama ne yapalım ki bu bilimsel gerçekliğin en iyi göstergelerinden biri de insanların kriz anlarında kazandıkları insanüstü güçtür. Kaza ya da yangın gibi acil durumlarda, kaldırılması olanaksız eşyaları kaldırabilen kişiler olduğunu duymuşsunuzdur. İlk gereklilik enerjidir. Acil bir durumda, o zamana kadar hücreye elli kiloyu kaldırmaya yetecek kadar enerji üretmesini emretmiş olan genler, enerjinin iki katına çıkarılmasını buyurur. Aslında her bir yaşam süreci, belli bir durumla uğraşmaya yönelik kimyasal tepkimelerin sonucudur. “Yaşamak” bu anlama gelir.

Genetik bilgi: Düşünce gücüyle genlerimizi harekete geçirebilir miyiz?
Düşünün ve genlerinizi harekete geçirin!
“Olumlu” ve “olumsuz” düşünme kavramları bize artık öylesine tanıdık gelmektedir ki; “olumlu düşün” ifadesi gündelik dilimizin adeta bir parçası halini almıştır. Ancak, yaşamda hem iyi hem de kötü şeyler vardır. İşler ters giderken, olumlu bakışı yitirmemek her zaman kolay değildir.
İki kavram arasında ki farkın açıklığa kavuşmasına yardımcı olmak üzere “olumlu” ve “olumsuz” düşünmeyi entropi bağlamında karşılaştıralım. Suyla dolu bir küvete bir damla mürekkep eklerseniz ne olur? Mürekkep derhal suyun içinde yayılmaya başlar. Peki, neden bir noktada toplanıp orada kalmaz? Bu olayın altında derin bir açıklama vardır.
performanceNative

Firma Sahipleri İçin Vergi Avantajı
Firmalar yemek kartları sayesinde yemek masraflarına %50 devlet teşviği alıyor
Hemen Başvur
Fiziksel alemde, düzensizliğe doğru doğal bir eğilim olduğu düşünülür ve bu eğilim “artan entropi” yasası olarak bilinir. “Artan entropi” yasası, sadece mürekkep için geçerli olmayıp; bütünüyle madde alemini ilgilendiren bir yasadır. Genler ansızın bütün hızlarıyla çalışmaya başlasalardı, bu hemen ölmeleri anlamına gelirdi. Çünkü fazlasıyla yıpranırlardı. Oysa normal koşullarda genlerimiz, bizi hayatta tutmak ve bedenimizdeki entropinin artmasını önlemek için çalışmaktadır. Buna “entropi azalması” denir.
Entropi ilkesini olumlu ve olumsuz düşünme kavramına uyarlarsak; olumlu düşünmenin entropi azalmasına, olumsuz düşünmenin ise entropi artışına yol açtığı kabul edilebilir. Daha açık bir ifadeyle; neşe, heyecan, inanç ve dua gibi olumlu etkenler, yararlı genlerde bulunan belgeleri faal hale getirirken; kaygı, gerginlik, korku ve ağrı gibi olumsuz etkenler aynı belgeleri hareketsizleştirmektedir. Bedenimizdeki muazzam sayıdaki genin yalnızca %5-10’u işlev görmektedir.
Bilim adamları, geri kalan genlerin ne yaptığı hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Onlar, içlerinde belki insan evriminin tarihini, belki de insanın gelişimini sağlayacak gizli gücü saklamaktadır. Ve biz onların ne olduklarını henüz bilmiyoruz.
Vücudumuzda, genlerimizde yazılı olmayan hiçbir şey gerçekleşmez. Ne mutlu bize ki genlerimizin önünde sayısız seçenek bulunmakta; kullanılmayan genlerin büyük bir yüzdesi kendi kendilerini sağaltma gücünü elinde tutmaktadır. Bu yüzden genlerimizin şu anda bize söyledikleri, en son söyleyecekleri sözler değildir. İyi genler her an devreye girip, kötü genler de devreden çıkabilir. Bizi hasta eden genlerimizin yanı sıra, hastalığı bastıran genlere de sahibiz. Hem kansere yol açan hem de kanseri engelleyen genler olduğu kaydedilmektedir. Bunlar birlikte var oldukları sürece, denge korunmaktadır. Bu durum diğer hastalıklar için de geçerlidir. Önemli olan dengedir.

Genlerimiz biz düşünmeye başlamadan harekete geçer
Kendimizle, farkında bile olmadan konuşuruz. Endişeliysek, olumsuz bir bakış açısıyla düşünür ve düşündüklerimizi uygularız. Öte yandan güneşli bir sabah gezintisi, “Ne güzel bir gün!” Kendimi çok iyi hissediyorum!” diye haykırmamıza yol açabilir. O anda hücrelerimiz bu çığlıktan yarar görmektedir. Önce günışığını görsel olarak kaydedip, beynin bu mesajı bütün vücudumuza iletmesini beklememiz gerekmez.
Dışarı adım atar atmaz, hücrelerimiz güzel havaya yanıt verir ve harekete geçer. Hücreler, beyinden gelen talimata göre hareket etmelerine rağmen, aynı zamanda bağımsız bir organizmadır. Bu, “açma/ kapama” mekanizması üzerinde düşünülürken, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Gerçek yaşamda, hepimizin sağlıksız ya da enerji yüklü olmadığı zamanlar vardır. İş hayatında sorunlarla karşılaşabilir ya da başkalarıyla ilişkilerinizde zorlanabilirsiniz. Böyle zamanlarda karamsarlığa kapılmamak oldukça güçtür.
Size enerji veren genlerinizi harekete geçirin!
Kendinizi bu duygudan nasıl kurtarabilirsiniz? Size enerji veren genlerinizi harekete geçirerek… Bunu nasıl yapacağınızı, yaşayarak kazandığınız bilgelik sayesinde keşfedebilirsiniz. Bu yolda atılacak en önemli adımlardan birisi coşkulu olmaya çalışmaktır. Eğer yaşadığınız anda coşkunuzu arttıracak bir şeyler bulamıyorsanız, sizi derinden heyecanlandırmış olan geçmiş bir anı düşünün. Coşku; sevinç ve heyecan karışımı bir duygudur.
Coşkulu olmak, aynı zamanda gençliğin ve uzun yaşamanın yollarından biridir. İnsanlar, duygulandıkları zaman genellikle ağlarlar. Güçlü duygular gözümüzden yaş getirir ancak, fizyolojik olarak bu genlerin ortaya çıkardığı bir durumdur. Ve zihnimizin, genlerimizi nasıl etkilediğinin bir göstergesidir. Ağlayacak kadar heyecan duymak güzel bir şeydir. Üzüldüğümüz zaman ise, güzelce ağlamak bizi rahatlatarak kendimizi iyi hissetmemizi sağlar. Kendimizi iyi hissetmemiz, iyi genlerimizin harekete geçtiğinin işaretidir. Uzun ve dolu dolu bir ömür sürdürebilmek için; kalbinizin derinliklerinden gelen, içten duygular uyandıran işlerin ve ilişkilerin peşinden gitmek önemlidir.
Yetenek her yaşta ortaya çıkabilir
Genlerin harekete geçirilmesinde üç etken vardır. Genin kendisi, çevre ve zihin…
Dahi: Kendisine, geçmiş kuşaklardan miras kalan genleri bir etkiyle aniden harekete geçmiş kişidir.
Tüm insan ırkının gizil gücü, bireyin genlerinde saklıdır. Bu yüzden, olağanüstü yeteneklere sahip analar ve babalar, kendileri kadar iyi olmayan çocukları karşısında hayal kırıklığına uğramamalıdır.
Ne kadar yaşlanmış olursak olalım, hayatımızın herhangi bir döneminde gelişme gösterebiliriz. İçimizde bir şeyler başarma tutkusu ve enerjisi varsa, her şey mümkündür. Başarıya ulaşmanın önündeki tek engel “ben bunu yapamam” düşüncesidir. Gizli yetenekleri geliştirmeye başlamanın “erken” i de yoktur. “Doğum öncesi eğitim”, anne adayının bilinçli olarak iyi müzik dinlemesini, iyi kitaplar okumasını, sanata eğilmesini ve doğmamış çocuğuna sevgiyle seslenerek, eğitmesini içerir. Bu eğitim; cenin için zararlı sayılan, olumsuz duygular uyandıran şeylerden kaçınmayı da kapsar.
Doğanın hedefi çeşitliliktir. Ne, yüksek IQ’lu insanların birbiriyle evlenmesi önemlidir, ne de daha düşük IQ’lular arasındaki evlilikler… Olasılıklar her durumda eşittir. Herkes, içinde uyuyan muhteşem yetenekleri geliştirebilir. Yapmaları gereken tek şey, genlerini harekete geçirmeyi öğrenmektir. Uykudaki genler, yeni bir çevreyle karşılaştıklarında aktif hale gelebilir ve sanki bu fırsatı bekliyormuş gibi hemen işe koyulurlar.
‘Tutumunuzu verin ve kendinizi verin!’
Yeni bir çevrede bulunan herhangi bir uyarıcı, kişide ani bir başkalaşım yaratabilir. Japonlar: “tutumunuzu değiştirin ve kendinizi verin” derler. Kafa yapısının bu şekilde değiştirilmesi, varlığından haberdar bile olmadığımız genleri uyandırabilir. Zaman zaman normal yaşantınızın dışına çıkıp; size kimlerin, nerelerde, neler sunduklarına bir bakın. Eğer çevrenizin ve etkileşim halinde olduğunuz insanların hiç dışına çıkmaz, hep aynı yerde kalıp, hep aynı şeyleri yaparsanız, bakış açınız da dahil olmak üzere; her şey aynı kalacaktır. Hem zihinsel hem de bedensel olarak canlanmak için alışkanlıklarınızdan düzenli aralıklarla silkinin. Çevre değişikliği, yeni şeyler görmenizi sağlayarak, size yeni bir hayatın kapılarını açabilir.
Dolu dolu ve mutlu bir yaşam için zihnimizi kullanarak, genlerimizi harekete geçirmeliyiz. Yeni şeylerle, yeni bilgilerle, yeni çevrelerle karşılaşmak “kapalı” genlerin harekete geçirilmesi için mükemmel fırsatlardır. Gelişim ve büyüme için alıştığımız kalıpların dışına çıkmak, farklı düşünce biçimlerini benimsemek ve her zaman yaptıklarımızın dışında bir şeyler yapmak önemlidir.

Kaynak: indigo dergisi

İki Elinizi Birleştirin Ve El Çizgilerinizin Kesiştiği Noktaya Bakın Sonuç Sizi Çok Şaşırtacak

anette inselberg şifa el çigiler

Eller bazı inanışlara göre kişinin kaderi, seçimleri ve başına gelenlerle ilgili birçok ipucu gün yüzüne çıkarıyor. Özellikle el falında, elin içindeki uzun çizgiler büyük önem taşımakta. Filoji olarak, Brightside’dan alıntıladığımız bu yazıda el çizgilerinin birleşim şeklinin kişinin aşk hayatı ile ilgili ipuçları verdiği iddia ediliyor. Öncelikle bu yazının eğlence amaçlı yazılmış olduğunu ve sizinde bildiğiniz üzere hiçbir şekilde bilimsel dayanağı olmadığını unutmayın. Yani uzun lafın kısası eski bir deyişininde söylediği gibi; fala inanmayın ama falsızda kalmayın;

Düz bir şekilde birleşiyorlarsa;
Eğer yatay el çizginiz düz bir şekilde eşit olarak birleşiyorsa siz hayatında ciddi ilişkiler arayan ve sevdiği kişiye gönülden bağlanmak isteyen birisiniz. Rastgele ilişkiler sizin tarzınız değil ve dürüstlük kesinlikle olmazsa olmazınız. Sizinle ciddi düşünmeyecek ve size sıcak bir sevgiyle bağlanmayacak biriyle olma fikri size oldukça uzak. Ayrıca etrafınızca mantıklı bir insan olarak görülmektesiniz.

Sol el çizgisi daha altta ise;
Sol el çizgisi diğerinden daha aşağıda olan kişiler, romantik ve tutkulu aşk arayışındadırlar. Onlar için öylesine sevmek söz konusu olamaz. Bir ilişkide yüreğini ortaya koyup çabalayan taraf daima onlardır. Sevdikleri kişiler söz konusu olduğunda fedakardırlar. Ayrıca altıncı hisleri çok gelişmiştir ve önsezileri sayesinde çoğu insanın gerçek niyetini görebilirler.

Sağ el çizgisi daha altta ise;
Sağ yatay el çizgisi daha aşağıda olanlar, ciddi bir ilişki için kendilerini zorlamayı yersiz bulurlar. Onlara göre gerekli şartlar oluşmadan atılan adımlar yersizdir ve insanın mutluluğu bulması için başka bir insana değil sadece kendi içgörüsüne ihtiyacı vardır. Ancak hayatlarına gerçekten sevdikleri biri girdiğinde onları gerçekten önemserler. İlişkilerinde çok içli dışlı olmayı sevmezler ancak karşılarındaki kişiye davranışları ve konuşmalarıyla sevildiğini hissetirmeyi de başarmayı bilirler.

Kaynak: Filoloji

Kişiyi daha iyi tanımak için şu dört durumda nasıl davrandığını görmek isterdim.

ANETTE inselberg doğan cüceloğlu evlenmeden önce

 

Evlenmiş boşanmış, elli yaşlarında aklı başında biri olarak tanıdığım Hanımefendi’ye üzerinde çalıştığım EVLENMEDEN ÖNCE adlı kitaptan söz ettim. Doğan Bey, dedi, şimdiki aklımla yeniden evlenecek olsam, kişiyi daha iyi tanımak için şu dört durumda nasıl davrandığını görmek isterdim. Anlatmamı istermisiniz?
Anlatmasını rica ettim, kısaca şöyle açıkladı:
1- Aç olduğu zaman nasıl hissediyor ve nasıl davranıyor, ona bakardım. Duygusal bakımdan olgun değilse, aç insan sabırsız ve bencil davranmaya başlıyor.
2- Öfkeli olduğu zaman, bir şeye kızdığı zaman nasıl konuşuyor, nasıl davranıyor, dikkatle gözlerdim. Bencil insanın kızgınlığı ile olgun insanın kızgınlığı farklıdır. Diyebilirim ki bir insanın olgunluğunun en iyi göstergeci öfkesini nasıl yönettiğidir.
3- Kendini yalnız hissettiği zaman ne yapıyor? İçine kapanıp dünyaya küsen ve onu suçluyan bir tavır içine mi giriyor, yoksa yalnızlığıyla dost olup, hayatın bu hallerini de sakin bir olgunlukla kabul edebiliyor mu?
4- Yorgun olduğu zaman nasıl davranıyor? İnsanın bencil olup olmadığını en iyi yorgunken nasıl hissettiği ve davrandığı gösterir. İlişkinin önemini kavramış olgun insan ne kadar yorgun olursa olsun diğerlerini de düşünerek davranır.
Kendisine teşekkür ettim ve söylediklerini sizinle paylaşmaya karar verdim.
Yaşam deneyiminiz içinde yukarıda ifade edilenler size anlamlı geliyor mu?
DOĞAN CÜCELOĞLU

GÖZ SAĞLIĞI İÇİN TİBET EGZERSİZLERİ

ANETTE inselberg göz sağlığı tibet egzersizi

Bilgisayar ekranları, tabletler ve TV önünde tek bir noktaya bakarak çok fazla zaman harcıyoruz, gözlerimiz sağlıklı kalmak için egzersize gereksinim duyuyor. Aşağıdaki Tibetli rahipler tarafından tasarlanmış, göz sağlığı ile ilgili ilginç bir yaklaşım.
Bedeninize ve gözlerinize gereksinim duydukları besinleri verin!

Nesiller boyu, Tibet’in insanları görme zayıflığını düzeltmek ve görüşlerini geliştirmek için doğal yöntemler kullandılar. Bunların arasında uzun zaman periyotlarında faydalı olduğu kanıtlanmış olan bazı egzersizlerin kullanılması da var.
Bu göz kartındaki şekil, optik sistemin kaslarına ve sinirlerine canlandırma ve gerekli düzeltici egzersizleri vermek için Tibetli Lama Keşişler tarafından tasarlanmıştır. Göz kasları kamera objektif kapağına benzer odaklanır. Bu egzersizin amacı görmeyi geliştirmek için göz kaslarını kuvvetlendirmektir. Sabahları ve akşamları bir kaç dakika uygulama hemen etkiler sağlar ve aylar süren uygulamayla en belirgin gelişme sağlanır.

Göz Kartı Nasıl Kullanılır
Bu egzersizler gözlüksüz veya kontak lenssiz yapılır. Oturma pozisyonunda her hareketi 30 saniye yapın, omurganız dik olsun ve başınızı sağa sola hareket ettirmeyin. Sadece gözlerinizi hareket ettirin.
1) Gözlerinizi dıştaki noktaların etrafında saat yönünde döndürün.
2) Bu hareketi saatin tersi yönünde tekrarlayın.
3) Gözlerinizi karttaki saat 2 ve saat 8’in olduğu yerlerde aşağı yukarı hareket ettirin.
4) Bu hareketi saat 4 ve saat 10’un olduğu yerlerde tekrarlayın.
5) Gözlerinizi kısa bir süre kırpın.

Egzersizi istediğiniz kadar tekrarlayın. Bu egzersize başladıktan sonra gözlük ve kontaks lensleri mümkün olduğu kadar az takın. Zamanlar bunlar gereksiz olur. Gözün arkasının eğriliğinin onarılması ve düzeltilmesi işlemi spesifik egzersiz ve gözün tamiri için sadece göz tarafından kullanılan besinlerin artırılmasını gerektirir. Diğer kas egzersizleri gibi daha fazla egzersiz ve daha fazla besin gereklidir.
Kanak: Koşulsuz Sevgi