Uğur böceği, avrupa halkları arasında “Tanrı’nın Mucizesi” olarak bilinir.

filiz kılıçarslan yaşam öğretileri sayfasından alıntıdır…

 

Uğur böceği, avrupa halkları arasında “Tanrı’nın Mucizesi” olarak bilinir.
Bu takma ad, 10. yüzyıla kadar uzanan, bir efsaneden alınmıştır.
Masum olduğunu iddia eden adamın biri, Paris’te işlenen bir cinayet nedeniyle ölüme mahkum edilir.
Kamu idaresi hükmü gereğince, cellat tarafından adamın kafası kesilecektir.
İnfazdan hemen önce bir uğurböceği gelip adamın boynuna konar.
Cellat onu ordan uzaklaştırmaya çalışır ama böcek birkaç kez aynı yere geri döner.
Bunun üzerine, Kral II. Robert (972-1031) bunu ilahi bir müdahale olarak kabul edip, adamı affeder.
Birkaç gün sonra, gerçek katil bulununca da bu hikaye hızla yayılır ve o günden beri uğurböceği “ezilmemesi gereken” şanslı bir cazibe olarak kabul edilir.

Zoom Temizliği…

82355773_262340344830790_8903497180288809051_n[1]

Biraz da beyin jimnastiği…

104431226_283619769669779_8594078344842034260_n[1]

Sun Tzu Wu’nun Hayatı ve Savaş Sanatı Kitabı

Savaş, insanın yaratılışından beri varolan bir olgudur. Tarih boyunca yaşanan bütün maddi ve manevi gelişmeler, bilimsel ve ahlaki ilerlemeler, insanlar arasında süregelen savaşları yok etmeyi başaramamış; hatta gerek teknolojik gerekse fikrî bakımdan kuvvetlenmesine, yayılma alanı ve yıkım gücünü artırmasına sebep olmuştur. İnsanlık tarihini bir savaşlar tarihi olarak nitelendirmiş birçok düşünür, asker ve devlet adamı, savaşın ne olduğu, tarihi seyir içerisindeki yerini, toplumsal ve ekonomik döngü üzerindeki etkisini kaleme almışlardır.

Bu eserlerin başında, dünyanın en eski savaş stratejileri kitabı olarak bilinen, Sun Tzu’nun Savaş Sanatı (The Art of War) adlı eseri gelir. Çin klasiklerinden biri olan ve modern askeri stratejilerin hepsinin temelini oluşturduğu kabul edilen bu eserin, Çin’de M.Ö. 5. – 3. yüzyıllar arasında yaşanan “Savaşan Eyaletler” döneminde (Chou Hanedanı’nın parçalanma dönemi) yazıldığı bilinmektedir. Taocu felsefenin hâkim olduğu eserde savaş, devletler için hayati önem taşıyan bir konu, bir ölüm-kalım meselesi, hayata ya da yok oluşa giden yol olarak değerlendirilmekte ve bu sebepten onu derinlemesine incelemenin kaçınılmaz olduğu söylenmektedir.

Sun Tzu
Sun Tzu Wu (Sun Tzu, Sun Usta anlamına gelir ve Sunzi olarak da yazılır) Wu devletinde (Çin) yaşamış, general, filozof ve askeri stratejisttir. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmez. Kaynaklar Sun Tzu’nun yaşadığı zamanı genellikle M.Ö. 6. yüzyıl olarak kabul eder, kimi kaynaklar bu tarihi M.Ö. 545 – 470 aralığı olarak gösterir. Gerçek adının Sun Wu olduğu ve kuzeydeki güçlü Qi Beyliği’nde dünyaya geldiği bilinmektedir. Çin Ansiklopedisi’nde Sun Tzu’nun hayatı hakkındaki bilgiler şu şekildedir:
“Sun Wu, MÖ 551 yılında kral, prens ve derebeylerin birbiriyle savaştıkları İlkbahar ve Sonbahar döneminde dünyaya geldi. Qi Devleti’nde yaşayan Sun Wu, 19 yaşında Çin’in doğu kesimindeki Wu Devleti’ne geldi. Wu Devleti’nin başkenti Suzhou’nun varoşunda kendini tamamen askerlik kitabının yazılmasına adadı. Sun Wu, sonra Wu Devleti’nin veziri Wu Zixi tarafından Kral Wu’ya tavsiye edildi. Sun Wu, Kral Wu’ya hazırladığı askerlik ilmine dair 13 yazıyı sundu. Kral Wu, bunları okuduktan sonra övgü yağdırdı.”
Çin Askeri Müzesinde Sun Tzu tablosu
Kitabın yazıldığı dönem, Çin’in sürekli birbiriyle savaşan çok sayıda eyalete bölündüğü ve Çin tarihinde “Savaşan Eyaletler” dönemi olarak bilinmektedir. Savaşan Eyaletler’de çok sayıda kralın ortaya çıkmasıyla toplumsal düzenin korunmasına yönelik ağır ceza kanunlarına ağırlık verilmeye başlanır. İstihbarat, planlama, komuta ve idari usulleri kapsayan pratik öğretinin tutarlı bir stratejik teorisi olarak adlandırılan bu dönemde, Sun Tzu böyle bir doktrini ilk sunan kişi olur.
Antik Çin’in ilk dönemlerinde savaşlar, dört savaş arabası ve piyade askerlerle oldukça ucuza mal edilmekteydi. Ordu ise köylü/serflerin oluşturduğu, yeterince eğitim almamış askerlerden ve farklı soylu ailelere mensup yöneticilerden oluşuyordu. Savaşan Eyaletler dönem ile disiplinli, iyi eğitim almış askerler ve profesyonel subayların yönettiği büyük, daimi ordular kurulur. Personel ise hava tahmini, harita çizme, tünel/maden kazmayı planlayan mühendisler, karada ve suda hareketleri düzenleme, yangın çıkarma konusunda uzman kişilerden oluşur. Özetle bu ordular, bilimsel yönetim tekniklerini uygulayan profesyonel yöneticiler tarafından yönetilen büyük işletmelerin kurulmasına benzer. Bu örgüt yapısı, Sun Tzu’nun savaş sanatını ve liderlik teorisini geliştirmesine yardımcı olur.
Sun Tzu heykeli, Yurihama, Tottori, Japonya
Bunun yanında, Sun Tzu’nun teorisini etkileyen farklı felsefi yaklaşımlarının doğduğu bir dönemdir. Sun Tzu’nun yaşadığı ilkbahar-sonbahar dönemi, aynı zamanda “101 Düşünce Okulu Dönemi” olarak da bilinir. Bu dönemdeki felsefi gruplarından biri de Fetihçiler idi. Onlar “Madem dünyada bir kaos var, o zaman dünyanın kontrolünü ele geçirmeli ve yönetmeliyiz” anlayışına sahiptiler. Bu dönemde krallar, rekabet üstünlüğü kazanmak için askeri stratejilerde uzmanlaşmış farklı düşünce okullarının kurulmasını cesaretlendirmişlerdir.
Sun Tzu’nun etkilediği temel düşünce okulları Konfüçyanizm, Taoizm ve Yasallıktır. Konfüçyüsçü düşünce, yardımseverlik, doğruluk, uygunluk ve bilgelik kavramlarına odaklanır ki; Sun Tzu Savaş Sanatı’nda, liderliğin, stratejinin tanımlanması ve değerlendirilmesinde kullanmıştır. Taoist düşüncenin ise, ying-yang birbiriyle çelişen güçler ve savaşta beş elementin (ateş, toprak, ağaç/tahta, su ve metal) öneminin anlaşılması konusunda bir etkisi vardır. Temel unsurları kanun (fa), otorite (shi) ve taktik (shu) olan yasallık ise, Sun Tzu’nun stratejik liderlik ve taktiklerinin temel unsurlarını oluşturmaktadır.
Savaş Sanatı (M.Ö 5. yy)
M.Ö. 5. yüzyılda Çin’de yazılmış bir askeri strateji kitabı olan Savaş Sanatı, aslında Çin’de eski dönemlerden beri kullanılan savaş teknikleri üzerine Sun Tzu’nun yaptığı sohbetlerin bir araya getirildiği bir eserdir. Kitap 13 bölümden oluşur ve her bölüm savaşla ilgili bir konuyu ele alır. Devlet yönetimi ile Taoculuğu kaynaştıran ve genel olarak askeri strateji ve savaş taktiklerini temel alan bu yapıt, bir yandan askeri stratejinin başyapıtı olarak kabul edilirken; bir yandan da askeri konular dışında, iş ve hukuk dünyasında da etkili bir kaynak olarak kabul edilmiştir.
Sun Wu, doğduğu Qi eyaletini terk edip Wu Krallığı’na gider. Burada, zarif saray kadınlarını bile savaş konusunda eğitebilmesiyle kralın gözüne girer. Wu ordularını güçlendirip, batıdaki rakip Chu eyaletini tehdit eder hale getirir. Sima Qian, M.Ö. 1. yüzyılda kaleme aldığı Büyük Tarihçi’nin Kayıtları adlı eserinde, Sun Wu tarafından askeri bir metin yazıldığı ve bu metnin Wu kralı Helu tarafından okunup çalışıldığını anlatır.
Sun Tzu sarayda kadınları eğitirken
Sun Tzu’nun Savaş Sanatı incelendiğinde, her şeyden önce olanaklı olduğu ölçüde savaşmaktan kaçınmayı önerdiği görülür. Ona göre savaşmadan kazanmak en iyi strateji olup, liderliğin en hayran olunacak biçimi olarak kabul edilir. Sun Tzu’ya göre savaşmanın çeşitli biçimleri vardır:
“En usta komutan, düşmanın planlarını boşa çıkarır. Ondan daha az deneyimlisi, düşmanın destekçilerini yok eder. Daha sonra geleni, düşmanın askeri güçlerine saldırır. En kötü komutan ise surlarla çevrili kentleri kuşatmaya kalkar.”
Eğer savaş kararı alınacaksa, sürat, maliyet ve ganimetin paylaşılması, savaşın sonucunu belirleyen önemli unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Savaş Sanatı’nın girişinde yer aldığı gibi “Savaş, bir ülkenin varlığını devam ettirmesinde hayati önem taşır. Bu bir ölüm-kalım meselesi olup tam anlamıyla planlanması gerekmektedir.” Sun Tzu prensiplerinin en önemli unsurlarından olan bu görüş, sağduyu ve planlamaya vurgu yapmaktadır.

Sun Tzu
Komutanın temel özellikleri, Sun Tzu için büyük bir önem taşımaktadır. İyi bir lider yoksa, askerde disiplin ve yönlendirme eksikliği olur ve savaşma şevkini kaybeder. Sun Tzu’ya göre iyi bir komutan beş temel yeteneğe sahip olmalıdır: “Bilgelik, içtenlik, cesaret, adil olmak ve katılık.” Bilgelik, durumları değerlendirme, değişen koşulları gözlemleme ve onlara uyum sağlama yeteneğidir. İçtenlik, astların güvenini kazanma ile ilgidir. Sun Tzu’un adil olma anlayışı askere karşı derin bir ilgiyi içerir. Onların sorunlarını anlama ve onların refahı ile ilgilenmeye vurgu yapmaktadır. Cesaret, komutanın cesur, kararlı ve tereddüt etmeden fırsatlardan yararlanmasını gerektirir. Katılık ise disiplin uygulamasıyla ilgili olup birliklerin emre itaatsizlik yapmasına engel olmak için cezaların belirlenmesini içermektedir.
Sun Tzu iyi bir komutanın özelliklerini belirttiği gibi, bir komutanı felakete sürükleyecek beş olumsuz özelliği de şu şekilde sıralamıştır:
“Dikkatsizse öldürülür.
Korkaklık esarete neden olur.
Aceleci ise çabuk provoke edilir.
Gurura aşırı düşkünlük utanmaya götürür.
Adamlarına aşırı düşkünlük; endişe ve tereddüde götürür.”
Savaş Sanatı’nın Jean Joseph Marie Amiot’un 1772 baskısından orijinal sayfalar
Sun Tzu’ya göre “Kendisini ve düşmanını bilen, yüzlerce savaşa girse bile yenilme tehlikesi yoktur. Kendini bilen ama düşmanını bilmeyen yenebilir de yenilebilir de. Ancak ne kendisini ne de düşmanını bilmeyen her savaşta yenilmeye mahkûmdur.”
Sun Tzu, iklim kavramıyla mevsimleri, havayı, sıcaklığı, günleri ve geceleri kasteder. İklimsel koşullar, askeri koşulların kontrol edilemeyen unsurlarıdır. Ancak bilge bir komutan, savaş için en uygun zamanı belirleyerek kötü hava koşullarını, düşmanları için nasıl dezavantaja dönüştüreceğini bilir.
“Her savaş aldatmaca üzerine kuruludur. Bu nedenle, saldırabilecek güçteyken acizmiş gibi gözükmemeli; güçlerimizi harekete geçirirken, hareketsizmiş gibi durmalı; düşmanı yakınındayken uzakta, uzaktayken yakında olduğumuza inandırmalıyız. Düşmanı kızdırmak için yemler sun. Kargaşa içindeymiş gibi görün ve onu yok et. Eğer düşman her cephesini güvenlik altına almışsa, onun saldırısına hazır ol. Eğer senden çok daha büyük bir güce sahipse ondan kaç. Eğer rakibin çabuk sinirlenen mizaçtaysa, onu kızdırmaya çalış. Zayıf gibi görün ki kibri büyüsün. Eğer dinlenmeye çalışıyorsa, ona rahat verme. Eğer güçleri birlik içindeyse, onları böl. Ona hazır olmadığı yerden saldır, ummadığı yerden karşısına çık. Zafere götüren bu askeri yöntemler önceden açığa vurulmamalıdır.”

Askeri stratejist Sun Bin
Savaş Sanatı ilk olarak 1772’de Fransızca’ya Cizvit Jean Joseph Marie Amiot tarafından çevrilmiş, daha sonra İngiliz subay Everard Ferguson Calthrop tarafından 1905’te kısmi bir çeviri denemesi yapılmıştır. İlk açıklamalı İngilizce çeviri ise 1910 yılında Lionel Giles tarafından gerçekleştirilmiştir. Mao Zedong, General Võ Nguyên Giáp, General Douglas MacArthur ve Japon İmparatorluğu liderleri bu eserden ilham almışlardır.
Ünlü stratejist, şair ve kumandan Cao Cao, Savaş Sanatı hakkında bilinen ilk yorumu kaleme almıştır. Cao’nun yazdığı giriş yazısından metni elden geçirdiği ve bazı bölümleri çıkardığı anlaşılır; ancak yaptığı değişikliklerin boyutu belli değildir. Savaş Sanatı, Çin kraliyet tarihçelerinin bibliyografik kataloglarında sürekli yer almıştır; fakat bu kataloglarda eserin bölümleri ve boyutları hakkındaki bilgiler büyük farklılıklar gösterir.

Orhun Yazıtları
Çinli yazar, filozof Liang Qichao, metnin aslında M.Ö. 4. yüzyılda Sun Wu’nun soyundan geldiği düşünülen Sun Bin tarafından yazıldığını öne sürmüştür. Uzun yıllar Sun Wu’nun varlığı sorgulanmıştır. Bunun temel nedeni, o dönem tarihçisi Zuo Qiuming’in, İlkbahar ve Sonbahar Dönemi Tarihi Olayları adlı eserinde adının geçmemesidir. Sima Qian’ın Büyük Tarihçi’nin Kayıtları adlı eserinden önce Sun Wu ismine rastlanmamaktadır. Bu yüzden de Sun Wu’nun gezgin savaşçı anlamına gelen bir takma ad olduğu düşünülmüştür. Buna karşın Sun Bin, askeri konularda tanınan gerçek bir kişiliktir ve belki de sadece efsane olan Sun Tzu’nun ortaya çıkmasına ilham olmuştur.
Bunun yanında, Türk yazı dilinin en eski ürünlerinden olan ve sadece edebi bir metin ya da tarihi bir belge olarak değil; aynı zamanda ilk askeri stratejik metinlerimiz olarak değerlendirilen Orhun yazıtları ile Savaş Sanatı metninin örtüştüğü pek çok nokta bulunur. Bu örtüşme, Göktürkler ile Çin’in arasındaki kültürel ilişkiyi göstermesi bakımından önemlidir.
Kaynak: leblebi tozu

Modern mimarlık tarihinin en önemli kişilerinden biri sayılan Frank Lloyd Wright hakkında…

 

Modern mimarlık tarihinin en önemli kişilerinden biri sayılan Frank Lloyd Wright, 1867 yılında Wisconsin’de doğmuştur. Ailesinin geçim sıkıntıları üzerine lise eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalan Wright, Wisconsin Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Allan Conover’in yanında yarı zamanlı çalışmaya başladı. Aynı üniversitede teknik resim ve matematik dersleri aldı. Gördüğü derslerden sonra evinden ayrılarak teknik ressam olarak çalışmaya Chicago’ya gitti. 20’li yaşlarında ünlü mimar Joseph Lyman Silsbee’nin yanında çalışarak konut mimarlığı ile ilgili tecrübe kazandı. Daha sonra Wright, Şikago Okulu’nun en iyi temsilcisi sayılan Louis Sullivan’ın bürosunda (Adler-Sullivan) yardımcı mimar olarak çalıştı. Sullivan’ın mimarlık anlayışı üzerinde büyük etki bıraktı.
1889 yılında Şikago’nun banliyösü olan Illinois Oak Park’ta kendi evini tasarladı ve mimarlık kariyerine başlamış oldu. Bu kariyer sayısız konut, ticaret, eğitim ve kamu yapıları ile devam etti. Frank Llyod Wright’in bilinen 1.141 tasarımının 532’si inşa edildi. Wright daha sonrasında Henry Hobson Richardson’ın geliştirdiği konut mimarlığı ile Uzak Doğu’nun plastik mimari anlayışına ilgi duydu. Japon evleri gibi esnek mekân dağılımları olan “kır evleri” üzerine çalışmalarını yönlendirdi. Yapıtları 1906’dan sonra, özellikle Adolf Loos’un kendisi hakkındaki yayınlarının desteğiyle Avrupa’da da büyük yankı uyandırdı.
Frank Llyod Wright, basit ve sade iç mekanlara, düzenli ve geometrik cephelere sahip tasarımlar gerçekleştirmiştir. Doğa ile yapının kendiliğinden bir uyum içinde olması gerektiğini savunmuştur. Organik mimarinin ilkelerini ortaya koymuştur. Her zaman bütünlüğün ideal olduğunu düşünen Wright, mobilyadan aydınlatma donanımına, masa örtüsünden yerdeki halılara kadar iç mekan tasarımı sürecinin hemen her aşamasında yetkin olmaya çalışmıştır. 20. yüzyılın en önemli mimarlarından Frank Lloyd Wright’ın çoğu eseri günümüze gelmiş, orjinalliğini korumaktadır.
Frank Lloyd Wright Eserleri
Şelale Evi
1935-1973 yılları arasında inşa edilen bu yapı Kaufmann Evi olarak da anılmaktadır. Modern konutların en önemli temsilcilerinden birisidir.
Kaufmann ailesi küçük bir şelale yanında bulunan araziye sahipti. Buradaki kulübeleri yıktırıp yerine başka bir yapı yapılmasını istiyorlardı. Bunun için Edgar J. Kaufmann Frank Lloyd Wright ile iletişime geçti. Şelale manzarası olan bir ev istediği hakkında konuştu.
Wright, kamu binalarında kullanılan uluslar arası stilin dilini, doğanın içinde yer alan özel bir konut yapısına uygulamıştır. Organik mimarinin en başarılı örneklerinden biri olan bu ev bir şelalenin “üzerinde” yer almaktadır. Mimar Wright evi inşa etmeden önce aileye; “Ben sizin şelale ile yaşamanızı istiyorum ona sadece bakmanızı değil. O hayatınızın bir parçası olmalı.“
demiştir. Sesi yapının her yerinden duyulabilen şelale, yakın çevre ve mevcut arsadan çıkan taşlardan oluşturulmuş taş duvarlar ve konsol çalışan teraslar birlikte harika bir ahenk yaratmaktadır. Tasarım büyük pencereler ve balkonlarla doğaya olan yakınlığı vurgulamaktadır. Şelale; sesinin evin her yerinde duyulmasına rağmen sadece dışarıya çıkıldığı zaman görülmektedir. Bunun için oturma odasından su seviyesine kadar inen bir merdiven inşa edilmiştir.
Şelale Evi Kaufmann ailesi tarafından 1937’den 1963’e kadar hafta sonu ve tatil evi olarak kullanılmıştır. 1964’te bir mimari simge olan Şelale Evi müze haline getirilmiştir. Günümüze kadar 4 milyon ziyaretçi aldığı kaydedilmiştir.
Prairie Evleri
Geniş saçakları, yayvan ve yatık hatları, düz yüzeyleri, teras ve gizli bahçeleri olan bu evler yeni bir mimari dilinin doğmasına neden olmuştur. Prairie tarzındaki ilk ev, 1902’de Illinois Highland Park’ta inşa ettiği Willits Evi idi. 1909’da Şikago’da inşa ettiği Robie Evi ise bir başyapıt oldu. Wright’in bütün bir çevreyi, evin içinin detaylarını da yaptı. Evle birlikte mobilyalarını, aksesuarlarını, kumaşları, halıları da tasarladı.
Larkin Yönetim Binası
Frank Lloyd Wright, New York’ta 1904’te Larkin Sabun Fabrikası için yönetim binası tasarladı. Taylorist Açık Plan ofis tipinin ilk örneği kabul edilen bu binada Wright her yapısında olduğu gibi ofis mobilyalarının, duvarları kaplayan gömme dolapların tasarlanması gibi her detayla ilgilendi.
Solomon R. Guggenheim Müzesi
Solomon R. Guggenheim Müzesi’nin inşatı 1959’da tamamlanmıştır. Modern sanat yapıtlarından oluşan koleksiyonun sergilendiği bir müzedir. Geleneksel müzecilik mimarisinden oldukça farklıdır. Müze binasının dışı, yukarı doğru açılarak yükselen beyaz renkli betondan sarmal bir bant oluşturur. İç mekanda ise yine sarmal formda rampa kullanılmıştır. Rampanın ortasındaki boşluk tepede, paslanmaz çelikten bir konstrüksiyonu olan cam bir kubbeyle örtülmüştür. Sarmal dış duvarın iç yüzüne asılmış resimler, en yukarıdan başlanıp rampadan döne döne inilerek izlenir.
Taliesin Okulu
Ünlü mimar Wright, 1932’de bir vakıf kurarak tasarım alanında eğitim görenlere burs ve Taliesin’de staj olanağı sağladı. “Otobiyografi” isimli kitabının da yayınlanmasıyla okula birçok başvuru geldi. 1932’de 23 stajyer gelip Taliesin’de onunla yaşayıp çalışmaya başladı. Okul “yaparak öğrenme” metoduyla bir mimarlık okuluna dönüştü. Okula kabul edilen öğrenciler, çizim elemanı olmadan önce bazen bir-iki yıl, sadece inşaatlarda çalışıyor, tarımla uğraşıyorlardı. Mimar, en tanınmış eserlerinden kimisini burada öğrencileri ile birlikte üretti.

Kaynak: .fovart.net/frank-lloyd-wright/

Piet Mondrian…


Hollandalı ressam Piet Mondrian, geliştirdiği yeni-plastizm (neo-plasticism) kuramı ile Avrupa’da soyut sanatın öncülerinden olmuştur.
Piet Mondrian, 7 Mart 1872’de Amersfoort’ta doğmuştur. Asıl adı Pieter Cornelis Mondriaan’dır. Sanat eğitimini 1892-1894 arasında Amsterdam Akademisi’nde yapmıştır. 1903 dolaylarında teosofi (bireyle Tanrı ve melekler arasında doğrudan ilişki kurmayı öngören felsefi anlayış) ile ilgilenmeye başladı. 1911 ’de Paris’e gitti. Burada önce simgeci (sembolist), sonra da kübist sanata ilgi duydu. 1914’te ülkesine geri döndü. 1916-1917 yıllarında yeni-plastizm kuramını geliştirdi. van Doesburg ve Anthony van der Leck (1876-1958) ile birlikte De Stijl grubunu kurdu. 1919’da yeniden Paris’e gitti, ancak De Stijl dergisine yolladığı yazılarla gruba katkıları devam etti.

Kırmızı Ağaç (1910)
Denemeleri, Le neo-plasticisme adı ile ilk kez 1920’de Paris’te basıldı. Aynı yapıtın Almanca çevirisi 1924’te Nene Gestaltung adı ile Bauhaus yayınları arasında çıktı. Mondrian o yıllarda, van Doesburg’un öğecilik (elemantarizm) kuramını geliştirmesine tepki göstererek De Stijl’den ayrıldı. 1938’de Londra’ya gitti. II. Dünya Savaşı sırasında atölyesi bombalanınca ABD’ye giderek 1940’ta New York’a yerleşti.
Önceleri manzara resimleri yapan Mondrian, Paris’e gittikten sonra, oradaki Hollandalı ressam Jan Toorop’un etkisiyle çizgiye önem vermeye başlamış ve simgeci nitelikli eserler üretmiştir. Daha sonra, Cezanne’la tanışmasının ve o günlerde Paris’te egemen olan Kübizm’in etkisiyle soyutlamaya yönelmiştir. Şematik bir figüratiften düz çizgilere ve ufak yay biçimlerine geçişi, 1909-1911 arasında yaptığı ağaç resimlerinde izlenir. Bu dönemde kesik çizgileri ve oval biçimleri kullandığı resimler de yapmıştır. Bu gelişim içinde, salt geometrik soyuta varabilmek için, Kübizm’in doğalcı çağrışımlarından uzaklaşarak dörtgenler üstünde yoğunlaşmaya başlamıştır. Beyaz bir zemin üstüne yalnızca temel renkleri kullanarak yaptığı bu düzenlemelerle De Stijl’in temel ilkesi olan yeni-plastizm kuramını geliştirmeye başlamıştır. Ancak beyaz zeminin, bir mekânı çağrıştırdığı düşüncesiyle, resimden üçüncü boyutu tümüyle yok edebilmek için, 1920’lerden başlayarak tuvali yatay ve dikey siyah çizgilerle bölmüş ve bunların arasında kalan dörtgenleri sarı, kırmızı ve mavi ile boyamıştır.

Kaynak: artkolıik

Kırmızı, Sarı ve Mavili Kompozisyon (1929)
Mondrian yeni-plastizm kuramını mistik ve teo-sofist düşünceye dayanarak geliştirmişti. Amacı, yaşamın temelinde yatan, ancak doğada anlatımını bulamayan, denge ve uyumun evrensel ilkelerini dile getirmekti. Doğal biçimleri yatay ve dikey ilişkilerinin değişmeyen öğelerine, doğal renkleri ise temel renklere indirgemekti. Böylece kişisel öğeler, evrensel öğelere dönüştürülebilecekti. 1930’larda kullandığı yatay ve dikey çizgilerin sayısını artırmış, bunları bir kafes örgüsüne dönüştürerek resimlerine birtakım kent adları vermeye başlamıştır. 1940’larda ise siyah rengi kullanmaktan vazgeçerek bu kafes örgüsünü, ufak boyutlu, renkli dörtgenleri birbiri ardına dizerek elde etmiş, böylece çizginin görevini renge yüklemiştir.
Mondrian’ın yapıtları ve kuramsal çalışmaları resimde olduğu kadar mimarlık alanında da etki yapmıştır.
Sanatçı, 1 Şubat 1944’te New York’ta ölmüştür.

Nelerin Üstesinden Geldim…

100743001_2921509394628690_1280064330548641792_n[1]

Venüs 28 Nisan’da en parlak hale gelecek!

5ea6805fadcdeb12c007f30e[1]

 

Venüs 28 Nisan’da en parlak hale gelecek!

Son zamanlarda birbiri ardına yaşanan gök olayları arasında Süper Ay’dan sonra yeni bir olay daha yakın bir zamanda yaşanacak. 28 Nisan Salı günü gökyüzünde Ay’dan sonra en parlak cisim olan Venüs, ışıldayacak ve kendi çapında en parlak haline bürünecek.
Dünya’ya benzerliği ile bilinen ve ikiz gezegen olarak da isimlendirilen Venüs, aynı ay gibi kendine ulaşan Güneş ışınlarını yansıtıyor. Bu sayede Ay’dan sonra en parlak gökcismi konumunda.
Venüs, geçtiğimiz pazar günü 26 Nisan tarihinde Ay’ın yanında görülmeye başladı. Bir süre boyunca Ay ile çok yakın olan ve rahat bir şekilde görülen Venüs yarın yani 28 Nisan tarihinde bugüne kadarki en parlak görüntüsüne kavuşacak.

Venüs 28 Nisan’da Jüpiter’den dokuz kat ve en parlak yıldız olan Sirius’tan ise 20 kat daha parlak olacak. Venüs mayıs ayına kadar en parlak görüntüsünde kalacak.

Kaynak: milliyet

Telefon Numaranızın Son Üç Hanesine Göre…

92258837_2920081998045280_6952072410220724224_n[1]

Adminle Otogarda Uyuduk…:)

Ben, biz olduğumuz zaman ben olurum…

90551247_1141991552814263_5431491023492612096_n[1]

Kıştan Sonra Baharı Verdiğin Gibi…

90618176_558705401666301_3036387422658101248_n[1]

Önce tedbir sonra takdir…

90178575_240671603763422_4642138204139421696_n[1]

Dostlarıma Duam…

89516748_193016918790035_258333121689157632_n[1]

Kazancınız bol ve bereketli olsun

Geleceğiniz sağlık ve sıhhatli olsun

Yolunuz açık gönlünüz pak olsun

Her gününüz huzurlu ve şen olsun

Yüreğiniz ferah ilhamınız bol olsun

Rabbim yar ve yardımcınız olsun

Yaptığınız tüm dualar kabul olsun…

İlk Gördüğün Üç Kelime Mart Ayı İçin Sana Gelsin…

89352694_730781197328658_8242072340154810368_n[1]

10 Soruda Gustav Mahler

images[4]
.’Trajediyle uçarılığın bir arada olduğu’ besteleri, ancak 1950’lerden sonra anlaşılmış ve Mahler hak ettiği ilgiyi görmeye başlamıştı

1. Nasıl bİr aİlede büyüdü?
Gustav Mahler 1860 yılının 7 Temmuz günü, Bohemya’nın Kalischt köyünde doğar. Aile, Gustav’ın doğumundan hemen sonra, Almanca konuşulan İglau’ya taşınır. Baba Bernhard başarılı bir müteşebbis, anne Marie ise tam 14 çocuk doğuracak, çilekeş bir kadındır. Baba Bernhard, karısına karşı kaba tavırları ve otoritesiyle, küçük Gustav’ın üzerinde olumsuz etkiler bırakır.

2. Eserlerİne damga vuran bando müzİğİyle ne zaman tanıştı?
Çocukluğunun geçtiği İglau’daki askeri alayın bandosunun çaldığı marşların etkisi, Mahler’in sonraki yıllarda besteleyeceği senfonik eserlerde bariz biçimde görülecektir. İglau sokaklarından geçen bandoyu her duyuşunda, elindeki küçük akordiyonla evlerinden fırlayıp askerlerin arkasına takılan Gustav tüm askeri marşları daha o yıllarda ezberine alır.

3. Karİyer basamaklarını nasıl tırmandı?
Viyana Konservatuvarı’nda piyano ve şeflik eğitimi aldıktan sonra, o dönemde adet olduğu üzere, küçük opera orkestralarını yöneterek deneyim kazanma yoluna gider. 1880’den itibaren sırasıyla Hall, Laibach, Olmütz, Kassel operalarında çalışır. 1885-97 yılları arasında Prag, Leipzig Budapeşte, Hamburg gibi daha önemli operaları yönettikten sonra 37 yaşında, Brahms’ın desteğiyle Viyana Saray Operası’nın başına geçer.

4. Karİyerİnİn zİrvesİne hangİ şehİrde çıktı?
Viyana Operası’na önce orkestra şefi olarak giren Mahler kısa sürede tüm dizginleri eline alıp kurumda bir numaralı adam olur. Repertuvarı ve şancıları seçen, pek çok temsilde orkestrayı bizzat yöneten, rejisörlük yapan bu ‘inatçı Yahudi’ görevde kaldığı 10 yıl boyunca elde ettiği tüm başarılara rağmen, Viyana’nın had safhadaki antisemitik basını ve entelijansiyasına kendini kabul ettiremez. Mahler’in bu göreve gelebilmek için 10 yıl önce dininden vazgeçip Katolikliğe geçmiş olması bile kendisine duyulan tepkiyi dindirmez. Ama ırkçı yaklaşımlar bir yana, Mahler’in dâhi bir müzisyen olduğu ve Viyana Operası’nı rakipsiz konuma taşıdığı üzerinde herkes hemfikirdir.

5. Son yıllarını nasıl geçİrdİ?
1907 yılı, Mahler’in yaşamında dönüm noktasıdır. O yıl Viyana Operası’nın başından ayrılır, kızı Maria 5 yaşında difteriye kurban gider, kendisinin de ciddi bir kalp rahatsızlığı taşıdığı ortaya çıkar. Huzuru yeni dünyada bulma ümidiyle 1907 yılında New York’a taşınan Mahler burada önce Metropolitan Operası, ardından New York Filarmoni Orkestrası’nı yönetir. Viyana Operası’nda kendi elleriyle yarattığı kusursuz işleyen makineyi Met’e taşımasının -biraz da Toscanini faktörü yüzünden- olanaksız olduğunu görünce burayla ilişkisini kesip Filarmoni’ye yönelir. Ne var ki dört yıllık New York macerası, hastalığının ilerlemesiyle yarım kalır. Viyana’ya dönen Mahler 18 Mayıs 1911 tarihinde Löw Sanatoryumu’nda yaşama veda eder ve Grinzing Mezarlığı’na gömülür.

6. Freud Mahler’e neden terapİ uyguladı?
Yaşamının son 10 yılına damga vuran Alma Schindler’le 1901’de tanışıp bir yıl sonra evlenen Mahler karısına ‘evinin kadını’ olmasını şart koşar. Mahler’e boyun eğen Alma müzik eğitimini ve çok yetenekli olduğu şarkı besteciliğini bırakır. 1910 yılında genç mimar Walter Gropius’un Alma’ya âşık olmasıyla bunalıma giren Mahler çareyi Sigmund Freud’dan ‘ayaküstü terapi’ almakta bulur. Freud, Hollanda’nın Leiden kentinde (‘Leiden’in Türkçe karşılığının, Mahler’in müziğini anlatırken sıklıkla başvurulan ‘acı çekmek’ olması, kaderin cilvesi olarak da tanımlanır) buluştuğu Mahler’in ‘ödipus kompleksi’ne sahip olduğunu ortaya çıkarır. Mahler bunu, küçüklüğünde babasının kötü davrandığı annesine yönelik duyduğu düşkünlük olarak açıklar. Freud’a aktardığı bir çocukluk anısında, evdeki kavgalardan kurtulmak için kendini attığı sokakta rastladığı çalgıcının söylediği halk şarkılarının üzerinde derin izler bıraktığını söyler. Müzikbilimciler, Mahler’in müziğinin her anına sinmiş ‘trajediyle uçarılığın bir arada oluşu’nu bestecinin bu deneyimine bağlarlar.

7. Mahler eserlerİnİ ne zaman bestelerdİ?
Ailesini geçindirebilmek için, para getirmeyen bestecilik yerine orkestra şefliğine ağırlık veren Mahler’in, anıtsal senfonilerini hep yaz aylarında bestelediği için adı ‘yaz bestecisi’ne çıkar. Steinbach, Maiernigg ve Toblach’da bulunan sayfiye evlerinde daima küçük bir kulübe bulunur ve kendine ayırabildiği yaz mevsimleri boyunca bu kulübelere kapanıp devasa eserlerini yaratır.

8. Hangİ eserlerİ ne tür özellİkler taşır?
Sonuncusunu tamamlayamadığı 10 senfonisi birbirinden çok farklı dünyalara sahiptir. Herkesin favorisi olan ‘Titan’ başlıklı 1. Senfoni, kıyamet günündeki ‘diriliş’i tasvir eden 2. Senfoni, 100 dakikayı bulan süresiyle en uzun eseri olan 3. Senfoni, cenneti tasvir eden soprano solistiyle 4. Senfoni, Visconti’nin ‘Venedik’te Ölüm filminin baş aktörü sayılan meşhur ‘Adagietto’ bölümünü içeren 5. Senfoni, kaderin darbelerini simgeleyen çekiç vuruşlarına yer verdiği ‘Trajik’ lakaplı 6. Senfoni, tuhaf yapısından dolayı en anlaşılmaz bulunan 7. Senfoni, ilk icrası 1000 kişi tarafından yapıldığı için ‘Binler Senfonisi’ diye bilinen 8. Senfoni, yer yer kromatik diliyle İkinci Viyana Okulu’nu müjdeleyen 9. Senfoni… ‘Yeryüzü Şarkısı’ adlı şarkılı senfonisi, ‘Çocuğun Sihirli Av Borusu’, ‘Çocuk Ölümü Şarkıları’, ‘Bir Gezginin Şarkıları’ adlı vokal dizileri de bugün tutkuyla dinlenen eserleri arasında yer alır.

9. Hangİ bestecİden ne öğrendİ?
Deryck Cooke’a göre Mahler, Beethoven’in 9. Senfoni’sinden senfoniye koro ve vokal solistler yerleştirmeyi, Beethoven’in Pastoral Senfoni’si ve Berlioz’un ‘Fantastik Senfoni’sinden alışıldık dört bölümlü yerine gerekirse beş bölümlü senfoni yazmayı, Wagner’den ifade gücünü artırmak için orkestrayı genişletme özgürlüğünü, Wagner ve Bruckner’den güçlü tonlar elde edebilmek için bakır nefesli çalgılara ayrıcalıklı yer vermeyi öğrendi.

10. Eserlerİ neden uzun yıllar İlgİ görmedİ?
Mahler’in ciddi sanat müziğiyle sokağın müziğini, trajediyle askeri marşları, Bohemya halk danslarını, Çigan ve klezmer müziklerini birbirine son derece özgün biçimde doladığı devasa senfonileri, ne yaşadığı yıllarda ne de ölümünün ardından geçen 30 yıl içinde anlaşılabildi. Kitlelerin Mahler’in müziğini özellikle 1950’lerden itibaren keşfedip ona tutkuyla bağlanmasının en bariz nedenleri olarak, bu eserlerin, 20’nci yüzyılın türlü bunalım ve nevrozlarla malul insanının küçüklü büyüklü trajediler karşısında içine düştüğü çaresizlik ve acı çekişin, endüstri toplumlarının bireyleri ittiği yalnızlık, tekinsizlik, şüphecilik gibi duyguların kusursuz sanatsal dışavurumları olduğu gerçeği üzerinde durulur.