Arşivler

Bir İşten Sonuç Alana Dek Neden O İşi Çevremizden Gizlemeliyiz?

Birçoğumuzun sıkça yaptığı bir eylemdir bir işten sonuç alana kadar onu başkalarından gizleme olayı. Bilimsel bir nedeni bile varmış hatta bu mevzunun. Sözlük yazarı ”larker” anlatmış.

LiGv5h3GlBjLo2In-636298362502420443

2009 yılında dünyaca ünlü psychological science dergisinde bu tavsiyeyi destekleyecek nitelikte bir makale yayınlanmış:
“when intentions go public does social reality widen the intention-behavior gap?”

makaleyi daha detaylı incelemeye başlamadan önce izninizle başka bir şeyden bahsedeceğim.
bir kere şunu söylemek istiyorum. fiziksel olarak evrende gerçek manada bir boşluk yoktur. uzayın en karanlık görünen ve içinde hiçbir şey barındırmadığı düşünülen yerlerinde dahi çok ufak da olsa parçacıklar bulunmaktadır. aynı zamanda her madde (ne kadar yoğun ya da seyrek olursa olsun) içinde bulunduğu şeyi dolduracak şekilde hareket etme eğilimindedir. söz gelimi -yaygın bir şekilde bilindiği üzere- herhangi büyüklükteki bir kap içerisinde bulunan gaz molekülleri kabı tamamen dolduracak şekilde yayılırlar.

7skc1DXw8EyNjOYc-636298363910812109

buradan insan zihnine bir analoji kurulabilir kanısındayım. ne kadar çok ya da az şeyle ilgilenirsek ilgilenelim (beynimiz ne kadar dolu ya da boş olursa olsun), ilgilendiğimiz şeyler zihnimizin hepsini kapsayacak şekilde yayılmaya başlar. buradan hareketle hayatta tek bir şeye odaklanmanın çoğu zaman doğru bir karar olmadığı söylenebilir. tek bir şeyle uğraşırsanız bu şey sizin hayatınızın %100’ünü kapsar, başarısızlık anında amaçlarınızın %100’ünden geri kalırsınız.
bu nedenle de “riski dağıtmak” genellikle daha makul bir seçenektir. bir yerine on farklı şey ile uğraştığınız takdirde (eşit ağırlıklarda olduğunu düşünelim), bu durum olası bir başarısızlıkta geriye hala en azından %90’ın kaldığı anlamına gelecektir:
– tek bir şeye odaklanmak, beyninizin yalnız o tek şeye odaklanacak ve diğer şeyler için ayrıl(ması gerekli ol)an boşlukları dolduracak şekilde çalışmasına, bu nedenle de hayatınızdaki diğer şeyleri göz ardı etmenize neden olabilir: (bkz: fırsat maliyeti)

1c9E2P3at63KSVAU-636298365210288983.gif

– aynı zamanda geri dönüşü olmayan bir noktaya geldiğiniz hissine kapılabilirsiniz. bu da aslında artık o işle ilgilenmeyi bırakmanız gerektiği halde, bu durumdan kurtulamamanıza ve zorunlu olarak devam etmenize neden olabilir: (bkz: batık maliyet) & (bkz: point of no return)
öte yandan asıl mevzuya gelirsek, herhangi bir hedefinizi sürekli dile getirmek, beklendiğinin aksine çok başarılı sonuçlar vermeyebilir:
– hem kendinizde hem de başkalarında gereğinden fazla beklenti yaratabilirsiniz. bu da üzerinizde gereksiz bir baskıya sebep olacaktır. üstüne bir de başarısız olursanız şayet, kendinizi ve sevenlerinizi üzecek, sizi sevmeyen insanları ise sevindireceksiniz.
– başarılı olmanızı istemeyen insanlar önünüze set çekmek isteyebilirler.

6vwUfZ4Rpah6lVXp-636298365950503255

– beyniniz, sanki o iş gerçekleşmiş gibi tatmin olarak (false alarm) dopamin salgılayabilir. bu da ilgilenmeniz gereken işe yeterince odaklanamamanıza neden olabilir. burada verdiğim linkten kısa bir alıntı yapacağım:
“bir hedeften bahsetmek ve övgü beklemek geri tepebilir. hedefleri olan bir insan olmak ve övgü almak sizi iyi hissettirecektir. psikologlar bu duruma social reality (sosyal gerçeklik) adını vermiştir. öte yandan, bu durumda beyniniz sanki hedeflerinize ulaşmışsınız gibi yatışır, gereksiz bir rahatlama hissedersiniz ve rehavete kapılırsınız. sonuç olarak da başarmanız için atılması gerekli adımları sağlayacak kimyasal motivasyondan mahrum kalırsınız.”

artık makaleye geri dönmek istiyorum. muhtelif sayıdaki denekler ve dört farklı çalışma sonrasında aşağıdaki verilere ulaşılmış:
“gerçekleştirilmesi arzu edilen bir hedeften başkaları haberdar olduğunda, kişinin söz konusu hedefle ilgili performansı sekteye uğrar.”
(çenenizi kapalı tutun.)
“hem hemen gerçekleşecek hem de bir hafta sonra hayata geçirilecek performanslarda da benzer etki görülür.”
(hedefin beklenen gerçekleşme tarihinin pek bir önemi bulunmamakta.)

“diğerlerinin söz konusu hedefi bilmesi, hedefe ulaşmışçasına gereksiz ve zamansız bir şekilde tatmin duygusu yaratabilir.”
(övülmek ve takdir toplamak için işin bitmesini bekleyin.)

kolaylıkla anlaşılabileceği gibi bir işten sonuç alana değin o işi gizlemek gayet makul bir tercihtir. çenenizi kapayın, işinize odaklanın ve övgüyü başarı sonrasına saklayın

Kaynak: EKŞİ SÖZLÜK

0RvhDNOzyX6BVz5E-636298370659466158.gif

Beyninizi Pozitif Düşünceye Alıştırmak İçin 7 Yöntem

positifdusunce[2]

Y apılan araştırmalar pozitif düşünen insanların daha huzurlu ve sağlıklı olduklarını söylüyor. Pozitif düşünmek psikolojimize olduğu kadar motivasyonumuza da iyi gelen bir eylem.

Pozitif düşünce için 7 yöntem.

Pozitif Çerçeve
Düşüncelerinizi pozitif çerçeveye yerleştirmek için öncelikle uygulamayı anlamamız gerekiyor. Öncelikle tüm düşüncelerinizi içine alan bir pozitif bir çerçeve imajine edin. Her düşüncenizin bu çerçeveden geçerken pozitife döndüğünü hayal edin. Zihninizde bir tür güvenlik çemberi gibi de düşünebilirsiniz. Negatif düşündüğünüz anda bu imajinasyonunuzu hatırlayın ve çerçeveyi devreye koyun.

Zihnin merkezine odaklanın.
Gerçek şu ki hepimiz kontrolsüz düşüncenin elindeyiz. Kontrolsüz düşünmek ne demek mi? Şöyle düşünün. Otobüste bir insan durup dururken kendi kendiyle konuşmaya başlıyor. Bir şeylerden bahsediyor ve kızıyor yada gülüyor. Ne hissedersiniz? Deli dersiniz değil mi? Peki biz bütün gün zihnimizde aynı şeyi yapmıyor muyuz?

Özellikle negatif düşünerek zihnimizi ve bedenimizi yormuyor muyuz? Zihnin bir düşünce merkezi vardır. Buraya odaklanmak için meditasyon yapabilirsiniz. Derin nefes terapileri uygulayabilirsiniz. Ya da doğada bir yürüyüş yapın…

Zihnin düşünce merkezine odaklandığınızda zihin tüm düşüncelerden üstün olan şeyi fark edecektir. O ne mi? Tabii ki sizsiniz.

Negatif şeylerden uzaklaşın.
Bazı dostlarım negatif düşünceye engel olamadıklarını söylüyor. Onlara sadece basit üç soru soruyorum.
Ne izliyorsun?
Ne dinliyorsun?
Ne okuyorsun?
Sizde kendinize bu soruları sorun lütfen. İzlediklerimizden etkilenmiyor gibi durabiliriz. Ama bilinçaltımız negatif düşünce ile yüklenmiş oluyor. Negatife odaklanmak zorunda hissediyoruz. Hayatımızda pozitif düşünce için negatif şeylerden uzaklaşmalıyız ve bunu hemen yapmalıyız.

Şükretmek pozitif düşüncenin anahtarıdır.
Pek çok insanın farkında olmadığı şey aslında şükredecek çok şeyimiz olmasıdır. Mesela sağlığımız için şükretmeliyiz. Kafamızın üstünde bir dam olduğu için şükretmeliyiz. Aç yatmak zorunda olmadığımız için şükretmeliyiz. Şükür eylemi pozitif düşüncenin anahtarıdır. Şükrettiğimiz an huzur ve iç barış bizi bulur.

İnsanlara Yardım Edin.
İnanın bir insana yardım etmek size pozitif enerji yükleyecektir. Bunu mutlaka deneyin. Yardıma muhtaç pek çok insan var. Onlara bağışta bulunabilirsiniz. Kan bekleyen pek çok hasta var. Yardımın sınırları o kadar geniş ki sadece ihtiyacı olan insana yardım elinizi uzatmanız yeterli. Pozitif düşünce iyilik ile güçlenen bir enerjidir.

Farkındalık yapın.
Pozitif düşünmek için farkındalık egzersizleri çok önemlidir. Eğer negatif düşüncenin sizin içinizde nasıl ilerlediğini fark ederseniz pozitif düşünceyi seçebilirsiniz. Farkında olun. Ne yapıyorsanız yapın kendinizi yaptığınız işe verin. Yavaş ve keyfini çıkararak yapın ve yeni bir şeye başlamadan önce bir mola verin.

Ters Aynalama Metodu (Pozitif Yansıtma)
Negatif bir düşünce zihinizi sardığında yapmanız gereken aynı cümlenin pozitifini düşünmektir. Mesela “İşimde mutsuzum ve çok geriliyorum” düşüncesi zihninize geldiğinde aynı cümlenin pozitifini üreterek işe başlarız. “İşimde mutluyum ve çok huzurluyum” Bu cümle ile Ters Aynalama veya pozitif yansıtma yaptık. Aynı şekilde bir cümleden çok negatif bir imaj geldiyse zihninize bu şekilde pozitif imajını oluşturmalısınız.
Kaynak: bilgierdemdir.com

Not: Hayatı olduğu gibi alın bazen insan negatife kapılıyorsa ondan da öğreneceği bir şey vardır mutlaka. Önemli olan zamanı gelince  negatiften pozitife geçecek motivasyona ve isteğe sahip olmaktır. A.i.

Zeytinyağı ve tuz ile baş ağrısına çözüm:

Zeytinyağı-ve-tuz-ile-baş-ağrısına-çözüm

Zeytinyağı ve tuz ile baş ağrısına çözüm: İnatçı baş ağrısına ve eklem ağrılarına Zeytinyağı – tuz ile masaj yaparak çare bulmak mümkün. Boyun ağrıları dediğimiz tıpta Boyun osteokondrozu olarak bilinen şikayetler ölümcül değildir fakat yaşam kalitenizi düşüren can sıkıcı sağlık sorunlarıdır. Zeytinyağı tuz karışımı ile boyun osteokondrozu tedavisi mümkündür. Üstelik 5 yıl boyunca tekrarlamamak üzere.
Uzmanlar yapılan karışımın 10 gün boyunca uygulanması durumunda değişikliğin hemen fark edileceğini ve ağrıların geçeceğini bildiriyor. Zeytinyağı ve tuz ile baş ağrısına çözüm uygulaması ile baş ağrınız geçecek, Kan akışınız düzelecek ve kendinizi mükemmel hissedeceksiniz. Vücudu toksinlerden arındıran bu tedavi metabolizmanızı en yüksek noktaya ulaştıracak. Hiçbir yan etkisi olmayan bu Zeytinyağı ve tuz karışımı hoş olmayan kokusundan rahatsız oluyorsanız eğer içine bebek pudrası koyabilirsiniz.
Zeytinyağı ve tuz karışımı gerekli malzemeler
Tek yapmanız gereken 10 çorba kaşığı kaliteli tuz ve 20 çorba kaşığı rafine edilmemiş zeytinyağı ya da ayçiçek yağı.

İki malzemeyi karıştırın ve cam bir kavanozda 2 gün boyunca bekletin. 2 gün sonra açık renkli bir karışım elde edeceksiniz. Karışımı sabahları uygulanacak bölgeye sürün ve 20 dakika masaj yapın. İşlem bitince nemli bir havlu ile silin. 10 gün içinde bu tedavi kemik ve kıkırdaklarda kan dolaşımını arttıracak ve kas yenilenmesini teşvik edecektir.

Kaynak: Bayanlar bilir

 

 

 

Evet SEN!!!

18556939_10155454878147376_1291102808033161454_n[1]

Evet SEN! Bugün başkasından beklediğin ilgiyi ve onaylanmayı sen kendine vereceksin. Ve hiç bir şeye üzülmeyeceksin. Çünkü sen çok DEĞERLİSİN ve ÇOK GÜÇLÜSÜN:)

Benim bugün sizin için duam, tüm dualarınızın gerçekleşmesidir.

th84AY0QOA

 

Bir yolcu gemisi yolculuk esnasında kopan bir fırtınada batar ve içindekilerden sadece iki adam küçük ve ıssız bir adaya yüzmeyi başarırlar.
Ne yapacaklarını bilemeyen bu iki kazazede Allah’a yalvarmaktan başka çarelerinin olmadığına karar verirler. Fakat kimin duasının daha güçlü olduğunu anlamak için adayı ikiye bölmeye karar verirler ve adada karşılıklı olarak yaşamaya başlarlar.
İlk diledikleri şey yiyecektir. Ertesi sabah, birinci adam kendi tarafında dalları meyve dolu bir ağaç bulur ve ağacın meyvelerinden yer. Diğer adamın alanı ise hala çoraktır!
Bir hafta sonra, birinci adam yalnız olduğu için kendisine bir eş diler. Ertesi gün bir kadın yüzerek birinci adamın tarafına gelir. Diğer tarafta yine hiçbir şey yoktur!
Hemen sonra birinci adam bir ev, giysiler ve daha fazla yiyecek diler. Sihirli bir değnek değmişçesine tüm istedikleri kendisine verilir. Fakat ikinci adam hala hiçbir şeye sahip olamamıştır!
En sonunda birinci adam bir gemi diler böylece karısıyla birlikte adayı terk edebilecektir. Sabahleyin kendi tarafına demirlenmiş bir gemi bulur. Birinci adam karısıyla birlikte gemiye biner ve ikinci adamı adada bırakmaya karar verir. Onun hiç bir dileği gerçekleşmediği için Allah’ın nimetlerine layık biri olmadığını düşünür.
Gemi kalkmak üzereyken birinci adam cennetten yankılanan bir ses duyar, “Neden arkadaşını adada bırakıyorsun?”
“Bana gönderilen nimetler sadece bana aittir çünkü onlar için ben dua ettim,” diye cevap verir birinci adam. “Onun duaları kabul edilmedi o yüzden o hiçbir şeyi hak etmiyor.”
“Yanılıyorsun!” diye azarlar ses birinci adamı. “Onun sadece tek bir dileği vardı ve kabul ettim. Eğer etmeseydim sen gönderdiğim nimetlerin hiç birine sahip olamazdın.”
“Allah’ım ne olur söyle bana” dedi birinci adam, “Ne diledi de ona minnettar olmam gerekiyor?”
“Senin tüm dileklerinin gerçek olmasını diledi.”
Hepimizin bilmesi gerekir ki; Bize gönderilen nimetler sadece bizim dualarımızın sonucunda değil bizim için dua edenler sayesinde de gerçekleşir.
Bu göz ardı edilemeyecek kadar güzel bir hikâye…

Benim bugün sizin için duam, tüm dualarınızın gerçekleşmesidir.

Kendini Sevmenin 12 Yolu

  1. Bir şey sana yanlış geliyorsa yapma
  2. Ne demek istediğini tam olarak söyle
  3. İnsanları memnun etmek senin görevin değil
  4. Sezgilerine güven
  5. Asla kendin hakkında kötü konuşma
  6. Asla hayallerinden vazgeçme
  7. ”HAYIR” demekten korkma
  8. ”EVET” demekten korkma
  9. Kendine karşı ŞEFKATLİ ol
  10. Kontrol edemediğin şeyleri hayatından çıkar
  11. Dram ve negatiflikten uzak dur
  12. Sevdal-ve-yaprak[1]

Zihinsel Gürültüyü En Aza İndirmenin 6 Yolu:

meditacion26[1]

 

Eski bir yazımı buldum. Bir kez daha paylaşayım:
Zihinsel Gürültüyü En Aza İndirmenin 6 Yolu:
1- Kişiliğiniz hakkında konuşmayın. Beğendiğiniz ve beğenmediğiniz yönleriniz hakkında konuşmayın. Sağlığınız hakkında konuşmayın, acılarınız ve sevinçleriniz hakkında konuşmayın. Kendi kişisel tarihçeniz hakkında konuşmayın.
2-Başkaları hakkında -olumlu veya olumsuz fark etmez-konuşmayın. Başkaları hakkında hiç düşünmeyin. Hiç düşünmemek başlangıçta zor olacağı için başkalarıyla ilgili zihinsel mesainizi mümkün olan en aza indirin.
3-Sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeyler konusunda konuşmayın. (Şampanya severim, sarışın sevmem, kabalıktan hiç hoşlanmam, kitap okuyanlara bayılırım, geveze insanlardan çok sıkılırım…)
4- Sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeyler konusunda esnek olun. (kırmızı giymem, yoga yapmam, o kitabı okumam, uçağa binmem, o adama asla selam vermem)
5-Şikayet etmeyin. (Hava çok sıcak, dünya kötüye gidiyor, insanlar çok cahil, evde ekmek kalmamış…)
6- İçsel ve dışsal gevezeliğe son verin. Yalnızca çok gerekli ve çok önemli şeyleri söyleyin. Bunun dışında konuşmayın. Her konuda fikir beyan etmeyin.
Spiritüel yaşam zihni anlamaya çalışmaktan ibarettir. Diğer bütün safsataları bir kenara bırakın ve bütün dikkatinizi, bütün enerjinizi sahip olduğunuz en kıymetli şeye yani zihninize yöneltin. Kısacık hayatınızı boş ve anlamsız şeylerle tüketmeyin. Bedeninizi ve zihninizi çöple doldurmayın.
Zihin daima dışsal bir objeyle ilgilenmeye çalışır. Sessiz kalmayı öğrenirseniz ve dikkatinizi dışsal objelere yönlendirmeyi bırakırsanız zihin kendini izlemek zorunda kalır.
Diğer bütün oyuncakları elinden alındığı zaman zihin başka bir obje bulamadığı için dönüp kendine bakmak zorunda kalır.
Spiritüel yaşam bu kadar basittir, meditasyon budur. Zihin kendine bakar ve kendini anlamaya başlar.
Sessiz olun, sessiz kalın. Siz kimsiniz? Nesiniz? Sahip olduğunuz bilinç nasıl bir şeydir?
Kendinizi biraz olsun tanımaya çalışmadan ölmeyin.

Berrak Yurdakul

KÜP İLE KÜRE…İnsan gençliğinde bir küpmüş. Düştü mü düştüğü yerde kalırmış ilk zamanlar.

hqdefault[1]

 

 

KÜP İLE KÜRE
“İnsan gençliğinde bir küpmüş. Düştü mü düştüğü yerde kalırmış ilk zamanlar. Ama her düşüşte bir köşesi kırıla kırıla, sonunda bir küreye dönüşür, yuvarlanııııır, gidermiş. Anlayacağın ilk düşüşlerin acıtır. Ama her düşüşün sana bir dahasında daha usturuplu düşmeyi öğretir kızım…”
Babam ne zaman bir şeye çok üzülsem, kızsam bu örneği verirdi.
Yani evet, tam da böyle aslında.. Gençken başımıza ne geldiyse, olay mahallinde kalır, niye oldu, neden beni buldu, ben ne yaptım bunu hak etmek için diye sızlanır dururuz ya.. Yuvarlanır gidemeyiz bir türlü oradan. Ha bire o anı düşünür, kurar dururuz. Hani küp şeklindeyiz ya, düştüğümüz yerden kalkamayız bir türlü.
İlk kırılan köşeler çok acıtır, öyle böyle değil..!!
Ve hayat bu , illa ki düşürür.
Üniversiteye giriş sınavında bir problem olur, löönk düşersin. Aman hayatının en önemli sorunu o’dur. Ölüm kalım meselesi adeta.. Halbuki ne olur bir sene sonra girsen di mi? Öyle gelmez işte..
Aşık olursun misal. Kavga ettiniz, küstünüz. Allah.. Kıyamet! Nasıl da mutsuzsun. Ya bir daha hiç… ?? Yaşayamam ki onsuz. E yaşarsın be güzelim. Hem de nasıl yaşarsın. Aslında bu oduna üzüldüğüne üzüleceksin 2 sene sonra da, şimdi söylesem anlayamazsın. Ha canım, ağla, açılırsın..
Amaaan bu hoca sana taktı di mi? O adam öyledir zaten. Kaç kişinin hayatını karartmış. Ya benim de?? Yani, üniversiteye girmeyi başardıysan , bir de bitirmeye kararlıysan o hocayla bu olmuş, bununla şu olmuş, boşver diyemiyor kimse sana o yaşta.
Hem de sana bir sır vereyim mi? 20 sene sonra, adamı fena halde haklı bulacaksın üstelik. Gıcık olan sendin aslında.. Da hadi yine iyisin bir köşen daha törpülendi, bu iyi bişey de haberin yok. 
Vay efendim yaz tatiline arkadaşlarınla bilmem nereye gitmene ailen izin vermedi.. Oo haklısın aslında çok fena bir durum. Sen anne –baba olduğunda onlara hak vereceksin ama, hadi kızma, köpürme hakkını kullan sonuna kadar.
En fena düşüşlerden biri.. “Beni kimse anlamıyor.”! Ah be canım.. Sen kendini anlıyor musun acaba? Ruhundaki fırtınaları sen çözdün de başkaları çözemiyor diye mi kızıyorsun.. Hadi ben tutmayım seni..
Annen ya da baban hastalandı. Tam köşenin üstüne düştün bu defa.. Bu defa var ya.. Ne desen haklısın. İşte bununla başa çıkmanın yolunu bulmak ileri yaşlarda bile zor.
Tek tavsiyem, kendine acıma. Zor bir sınavdır, ejderhalarla kaplı bir dapdar yol gibi.. Git üstlerine, aslanlar gibi yürü geç. Başka çaren yok.
Ooo iş hayatına hoş geldin. Burada çok sık düşeceğin garanti. İş hayatı tek başına, genel hayatın minik bir demosu gibidir aslında. İyisiyle, kötüsüyle, başarısıyla, hayal kırıklığıyla, mücadelesiyle, zaferiyle.. Sana vadediyorum, çok bol düşüş var burada.. Ama birkaç sene sonra kondisyon kazanırsın inan. Her düşüş sana bir takla gibi gelir, kalkar bir daha koşarsın.
Zaten artık eski küp de değilsin yani.. Köşeleri kırık, bir garip şekle dönüştün.. Bu iyi bişeydir. Keskin hatların yumuşadı yani.. Yumuşamıyorsa zaten oyun dışı kalırsın ona göre..
Evlilik, çocuklar, ele güne karışma durumları.. İşte yükseliş.. Önemli seçimler yapma.. Sağlık problemleri, ülke meseleleri derkeeeen…
Günün birinde bir bakıyorsun ki hayat aslında bu düşüşlerden ibaret.
Ne zaman sen küre haline geliyorsun, o zaman asıl yolculuğun başlıyor.
Bir öncesi, yani küp halin, hayatın duraklarında beklemekten ibaret aslında.
Küreysen akıyorsun hayatla beraber.
Ama küp olmadan küre olamıyor insan.
Ve ne yazık ki küp olarak kalanlar da mevcut.
Nasıl dersen, ilk düştüğün yerden kalkmazsan başka köşen kırılmıyor arkadaşım..
Tek yarayla ömür geçirmeye çalışırsan, hani risk almadan, hani kendini akıllı, temkinli sanarak, öyle köşe köşe bir küp olarak yaşayıp gidiyorsun.
Çok incinmiyorsun, darbe yemiyorsun, doğrudur.
Ama tüm hayatını yeknesak bir durakta geçiriyorsun.
Yuvarlanıp gitmek mi, durakta beklemek mi, işte hayat dediğin bunun kararını vermek.
Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım – Hayykitap Edebiyat
Sayfa 183 ( Küp ile Küre )

Başladıktan Sonra Elinizden Bırakamayacağınız 30 Mükemmel Kitap

“İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız, okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar ki” demiş Franz Kafka. İşte sizi ısıracak ve bir yumruk gibi uyandıracak 30 mükemmel kitap.
Aspidistra, George Orwell, Can Yayınları, 280 sayfa

Aspidistra[1]

Daha çok Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı ünlü yapıtlarıyla bilinen İngiliz yazar George Orwell, bu romanında 1930’lar İngiltere’sinde sınıf atlama özlemini  benzersiz bir kara mizahla eleştirir. Bir reklâm ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklâmcılıktan nefret eder ve orta sınıfın bu boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Hatta bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır. Ancak romanın sürpriz sonunu yine sevgilisi yaratacaktır.
İntihar, Jack London, Oda Yayınları, 238 sayfa

İntihar-–-Jack-London

Jack London‘un yapıtları arasında edebi değeri en yüksek ve içki tutkusu üzerine yazılmış son derece yalın, gerçekçi, gerilim dolu bir roman. Kitap, o kadar geniş bir yankı yapmış ki, 1919’da Amerika’da içki yasağının uygulanmasına yol açan etkenlerden biri olmuş. Din adamları, içki içenleri kınamak için romanı dayanak olarak kullanmışlar. Jack London, kendi yaşam öyküsü olan bu roman üzerine Irving Stone’a şu satırları yazmış: “İntihar’da gerçeği tüm çıplaklığıyla yazamadım. Yazamadım, çünkü bu kadarına cesaretim yoktu.”
Animal Triste, Monika Maron, Alef Yayınları, 160 sayfa

Alman yazar Monika Maron‘un mükemmel romanı. Temelde bir aşk hikâyesini anlatsa da bundan çok daha fazlasıdır ve kitabın anlatıcısı ismini bilmediğimiz oldukça yaşlı bir kadındır. İkinci Dünya Savaşı, Doğu Almanya’da geçen gençlik ve yetişkinlik yılları, Berlin Duvarı’nın yıkılması, yaşayamadığı gençlik aşkı ve yaşadığı değişimler… Tam bir Almanya dramı…
Kayboluş, Georges Perec, Ayrıntı Yayınları

Kayboluş-Georges-Perec

Bu kitapla ilgili iki inanılmaz gerçek var. Birincisi Fransız sosyolog ve yazar Georges Perec, bu kitabı Fransızcanın en çok kullanılan sesli harfi olan “e”yi hiç kullanmadan yazmış. İkincisi kitabı çeviren Cemal Yardımcı romanı hiç “e” harfi kullanmadan Türkçeleştirmiş. İkinci Dünya Savaşı’nı, anasının, babasının kayboluşuna tanık olan bir çocuk olarak yaşayan yazar, hayatına damgasını vuran boşluğu bu olağanüstü romanında bir harfi ortadan kaldırarak yansıtmış. Ama daima yaptığı gibi, hüznünü coşkulu bir mizahla sarıp sarmalayarak, acı olanı gülünç, anlamsız olanı kurgusal kılarak, sıkıntılarından oyunlar çıkararak… Bu paradoksal yaklaşım baştan sona romana sinmiştir. Bir açıdan hoş bir fantastik komplo öyküsüdür.
Zeno’nun Bilinci, Italo Svevo, Can Yayınları, 488 sayfa

İtalyan yazar Italo Svevo‘nun başyapıtı. Yarıda kalan bir ruh bilimsel çözümleme olan bu roman, Zeno Cosini isimli hastanın psikanaliz seanslarına inancını yitirmesi sonucu doktorunu yüzüstü bırakmasını ve bunun üzerine doktorun ondan öç almak için seanslar sırasında not ettiği Zeno’nun öz yaşam öyküsünü kamuoyuna sunmasını anlatır. Kitap, doktorun durumu açıklayan önsözü ile başlar. Ardından hastalık hastası, evhamlı, hileci, tekbenci (solipsistik), kararsız ve aylak Zeno’nun yaşamı ile baş başa kalırız. Ancak ondan nefret etmeden …
Onca Yoksulluk Varken, Emile Ajar, Agora Kitaplığı, 197 sayfa

Onca-Yoksulluk-Varken

Fransız yazar Romain Gary‘in Emile Ajar takma adıyla yayımladığı kitap. 1975’te Fransa’da Goncourt Ödülü almış. Kitap, bir hayat kadınının oğlu olan Momo (Muhammed’in kısaltılmışı) isminde Arap bir çocuğun, annesi fahişelik yapan sahipsiz çocuklara bakan Yahudi Madam Rosa‘yla birlikte geçen hayatını anlatıyor.
Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü, Thomas Mann, Can Yayınları, 666 sayfa

Yazarın 25 yaşında kaleme aldığı ilk romanı. Kuzey Almanya’da yaşayan zengin bir burjuva ailenin ve aile ticarethanesinin birkaç kuşak boyunca geçirdiği değişimi ele alır. Buddenbrooklar, modern yaşama ayak uyduramayan saygın bir ailenin çöküşünün öyküsüdür: Doğumlar, evlenmeler, boşanmalar, ölümler, başarılar, başarısızlıklar… Orta sınıf yaşamının ustalıklı bir portresini çizen roman, aynı zamanda kaybolan burjuva değerler için bir ağıt niteliğindedir. 1929’da Nobel Edebiyat Ödülü‘ne değer görülen roman modern edebiyatın klasikleri arasında…
Filin Yolculuğu, Jose Saramago, Kırmızı Kedi, 200 sayfa

jose_saramago_filin_yolculugu-kapak

16. yüzyılda, Portekiz kralı III. João, kuzeni Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Maximilian’a hediye olarak fil (Süleyman) göndermek ister. Bunun üzerine fil terbiyecisi Subhro ve Süleyman kendilerine eşlik eden korumalarla birlikte yola çıkarlar. Kitap genel olarak bu yolculuk sırasında Subhro ve Süleyman’ın başından geçenleri anlatmaktadır. Hinduizm, mistisizm ve Hıristiyanlık hikâyeleriyle bezenmiş bu romanda Subhro‘nun erdemli ruh hali, pasifist felsefesi ve yaşama bakışındaki doğallık ile Süleyman’ın emir kabul etmeyen doğası çok şey öğretiyor.
Sıfır Noktasındaki Kadın, Neval El Seddavi, Metis Yayıncılık, 112 sayfa

Sıfır-Noktasındaki-Kadın

Dünyanın herhangi bir köşesinde herhangi bir insan sıfır noktasında kıskıvrak bekliyor. Umutsuz, çaresiz, ölümle yaşam arasındaki sınırda. Neval El Seddavi, ölüm hücresinde Mısırlı fahişe Firdevs‘le konuşuyor ve onun yaşam öyküsünü aktarıyor. Bu dünyada kadın olmanın, “fahişe” olmanın ne anlama gelebileceğini anlatıyor.
Dostoyevski’nin Hatıraları, Anna Dostoyevski, İhsan Kitap, 500 sayfa

Dostoyevskinin-Hatıraları-Anna-Dostoyevski

Sizi hiç bilmediğiniz bir Dostoyevski ile tanıştıracak olan bir kitap. Kitapla ilgili fikir sahibi olmak için de şu alıntı yeterli sanırım: “O zamanki kişiliğimi göz önüne aldığımda evliliğimizin felaketle son bulması bana pek mümkün geliyor. Fiyodor Mihayloviç’i hakikaten büyük bir aşkla seviyordum, fakat bu aşk, birbirine denk yaşlarda olmayı gerektiren fiziki bir aşk veya tutku değildi. Tamamen platonik bir aşktı benimkisi. Daha çok bir tapınmaydı, son derece yüksek ruhi değerlerle mücehhez mükemmel bir varlık karşısında secdeye kapanmaydı. Bütün hayatını yakınlarına adamış, sırf bunun için bile olsa sevgi ve ihtimam göstermesi gerekenler tarafından ihmal edilmiş; gün yüzü görmemiş mustarip bir adama karşı içten bir acımaydı benimki. Onun hayat yoldaşı olmak, yükünü paylaşıp hayatını kolaylaştırmak ve ona mutluluk vermek gibi hayallerim vardı; fakat o bunların da ötesinde benim tanrım, benim putum olmuştu. Sanırım bütün hayatımı onun ayakları önünde secdeye kapanarak geçirebilirdim. Ne var ki bütün bu yüksek duygu ve hayaller taarruza geçen katı gerçekler tarafından yerle bir edilebilirdi.” Anna Dostoyevski.
Fedailerin Kalesi Alamut, Vladimir Bartol, Koridor Yayıncılık, 510 sayfa

Fedailerin-Kalesi-Alamut

Hikaye 11. yüzyıl İranında, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah‘ın, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılgınca ve aynı zamanda zekice bir plan tasarladığı Alamut Kalesinde geçmektedir. Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düşünür. Sabbah kendi deyimiyle insanların saflığını kullanıp dine adanmışlığı politik emellerine alet eder. Artık kapılar onun için ardına kadar açılmıştır.
Ufuk Çizgisi, Antonio Tabucchi, Can Yayınları, 90 sayfa

Gerilim romanı. Romanın kahramanı Spino, İtalya’nın bir liman kentinde, morgda görevlidir. Getirilen cesetleri, özelliklerine göre sınıflandırıp bir deftere kaydetmekte, ancak bunu yaparken cesetlerle arasında duygusal bağlar kurmaktadır. Bir gün kendi gençliğine çok benzettiği bir delikanlının cesedi getirilir. Ardından bu cesedi kimse arayıp sormaz. Spino, ölen bu delikanlının hayatını çok merak eder ve delikanlıyı araştırmaya başlar. Delikanlıyı tanıdığını umduğu bazı insanlarla iletişime geçer. Ancak ardından, kimden geldiği belli olmayan gizli mesajlar ve bilinmedik yerlerde randevu teklifleri alır…
Dişi Kurdun Rüyaları, Cengiz Aytmatov, Ötüken Neşriyat, 390 sayfa

Dişi-Kurdun-Rüyaları-Cengiz-Aytmatov

İç içe geçmiş farklı öyküleri anlatan romanda; fiziksel ve karakteristik olarak diğer kurtlardan ayrılan Akbar ve Taşçaynar isimli iki kurdun Mujunkum Ovası’ndaki yaşam mücadelesi, bu yaşam mücadelesi ile zaman zaman kesişen uyuşturucu kaçakçılarının ve Kırgız çobanlarının hayat hikâyeleri anlatılmaktadır.
Dublinliler, James Joyce, Aylak Adam, 285 sayfa

Dublinliler

Yazarın 22 yaşında kaleme aldığı ilk önemli yapıtı. Kentin yoksullarının canlı bir portresini sunan ve onların “kaba saba” dillerini kendi edebiyatının ögelerinden biri haline getiren emsalsiz bir roman. Bozguna uğramış yaşamların gözünü budaktan sakınmayan bir gerçekçilikle kaleme alınışı ve toplumsal çöküş, cinsel arzu, istismar ve yozlaşmayı usta bir dille aktarıyor.
Denizi Yitiren Denizci, Yukio Mişima, Can Yayınları, 156 sayfa

Yukio Mişima, bir yıl öncesinden hazırlanarak gerçekleştirdiği intiharı ile dünyada yankı uyandıran tanıyabileceğiniz en ilginç Japon yazarlardan biri. Romanları da kendi gerçekliği kadar ilginç ve cesur. Yazdığı 40’a yakın kitap arasında en güzellerinden biri Denizi Yitiren Denizci. Dul bir kadın ile ergenlik çağındaki oğlu Noboru‘nun hayatına giren bir denizciyi anlatan romanda, yaşıtlarıyla bir çete kuran Noboru‘nun ilk tanıştığında denizler fatihi bir kahraman olarak gördüğü denizcinin annesiyle evlenerek sıradan birine dönüşmesinin şokunu atlatamaması mükemmel bir şekilde işleniyor…
Düşüş, Albert Camus, Can Yayınları, 99 sayfa

Düşüş-Albert-Camus

Bu kitap, herhangi bir düşünce ya da savı özellikle öne çıkarmaya çalışmadan, yalın bir anlatım ve özgün bir kurgu içinde, zengin bir düşünce duygu yüküyle, çağdaş dünyayı ve insanlarını derinlemesine sorgulayıp yargılar, çirkinliklerini ve düşkünlüklerini sergiler. Ama, aynı zamanda, bu dünyada yaşayan, dolayısıyla şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ölçüde onun sorumluluğunu taşıyan bireyler olarak tek tek her birimize bir ayna tutar, eski avukat Jean-Baptiste Clamence’ın öyküsü aracılığıyla, bize kendini tehlikeye atmadan yaşayanların, yani hepimizin ve her birimizin benzersiz öyküsünü anlatır. “Düşüş”ün yayımlanmasından bir yıl sonra Camus’nün Nobel Ödülünü kazanması da bir rastlantı olmasa gerek…
Doğu Avrupa’da Yolculuk, Gabriel Garcia Marquez, Can Yayınları, 144 sayfa

Doğu-Avrupada-Yolculuk-Gabriel-Garcia-Marquez

Márquez’in 1950’lerde gazeteci olarak Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelere yaptığı seyahatin bir güncesi olan bu kitap, Doğu Almanya’dan başlayıp Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği’ne uzanan bir serüveni anlatır. Márquez’in yol arkadaşları, gözlemleri, dönemin toplumsal ve siyasi gelişmeleri, yorumları her şeyi bir gerçeklikten gelmektedir.
Boşluk, Barbara Kingsolver, Pegasus, 672 sayfa

Boşluk-Barbara-Kingsolver

Meksika’nın sıcak kalbi ve 1950’lerin soğuk McCarthy Amerikası arasında kalan bir adamın güvenlik arayışının, insanın içine işleyen hikayesini anlatan bir roman. Amerika’da dünyaya gelip Meksika’ya giden Harrison Shepherd, sosyetenin basamaklarını tırmanmaya çalışan uçarı annesi Salomé için bir yüktür. Meksikalı ressamlar Diego Rivera ile Frida Kahlo’nun ve Frida’yla aşk yaşayan, sürgündeki Bolşevik lider Lev Troçki’nin evlerinde çalışmaya başlayan genç Shepherd, kendini istemeden de olsa sanat ve başkaldırının içinde bulur. Şiddetli bir ayaklanma onu II. Dünya Savaşı’na yeni kapılmış Amerika’ya sürükler. Ancak siyasi rüzgârlarla gerçek ve yalan, kuzey ve güney arasında savrulmaya devam edecektir…
Algernon’a Çiçekler, Daniel Keyes, Koridor Yayıncılık, 325 sayfa

Algernona-Çiçekler-Daniel-Keyes

Çok düşük bir IQ ile doğan Charlie, bilim adamlarının, zeka seviyesini artıracak deneysel ameliyatı gerçekleştirmeleri için kusursuz bir adaydır. Bu deney Algernon adındaki laboratuvar faresinde test edilmiş ve büyük bir başarı elde edilmiştir. Ameliyattan sonra, Charlie’nin durumu günlüğüne yazdığı raporlarla takip edilmeye başlanır. İlk yazdığı raporlara çocuksu bir dil ve imla hataları hakimdir. Ve sonra ameliyat etkisini göstermeye başlar. Charlie artık, insanların kendisiyle dalga geçemeyeceğini ve bir sürü arkadaş edineceğini, aşık olduğu kadına açılabileceğini düşünür. Fakat zekası normalin çok üstüne fırladığından, çevresinde yadırganır, kıskanılır ve istemiş olduğu arkadaşları edinmekte yine başarısız olur ve yine yalnızdır… Bu deney, son derece önemli bir buluş olarak görülüyordu, ta ki Algernon’da ani bir gerileme baş gösterene kadar…
Sybil, F. R. Schreiber, E Yayınları

Sybil

Gerçek bir yaşam öyküsünden alınan kitap, küçük yaşlarda geçirdiği travmalar sonucu çoklu kişilik bölünmesi yaşayan ve 16 farklı kişiliğe sahip olan Shirley Ardell Mason‘un Doktor Cornelia B. Wilbur ile gerçekleştirdiği terapi seansları ve bu seanslarda Wilbur‘un çeşitli hipnoz yöntemleri kullanarak Mason’un kişilikleriyle iletişime geçmesini ve hayatıyla ilgili bilgiler toplamasını anlatıyor. Ancak o dönemMason’un ismi, kimliğinin korunması amacıyla  kitaba Sybil Dorsett olarak geçirilmiş. Dolayısıyla biz Mason’u kitapta Sybil olarak tanıyoruz. Psikanaliz konusuna meraklıysanız mutlaka okumalısınız.
Yaşam ve Ölüm Yorgunu, Mo Yan, Can Yayınları, 936 sayfa

 

Mo Yan’ın epik romanı Yaşam ve Ölüm Yorgunu, Mao Zedong’un toprak reformu hareketiyle Çin kırsalının geleneksel düzenini altüst etmesinden yaklaşık iki yıl sonra, 1 Ocak 1950 günü başlıyor. Bu iki yıl boyunca Cehennemin Efendisi Yama, ırgatlarına iyi davranmasıyla nam salmış Ximen Nao’ya, iktidarı yeni ele geçirmiş köylülerin kendisini neden idam ettiklerini itiraf ettirmek için her türlü işkenceyi uyguluyor. Ama Ximen Nao, cehennem ateşinde yakılma cezasını çektikten sonra bile masum olduğu iddiasını sürdürünce Cehennemin Efendisi Yama pes ederek onun eski topraklarına dönmesine izin veriyor. Ne var ki, Ximen Nao yeniden hayata geldiğinde insan olarak değil eşek olarak doğduğunu anlıyor. Çünkü Cehennemin Efendisi Yama kalpleri kinle dolu ruhların yeniden insan olarak doğmalarını istemiyor ve o ruhları hayvan olarak yeniden dünyaya gönderiyor. Romanın beş bölümü, kahramanımızın altı reenkarnasyonla eşek, boğa, domuz, köpek ve maymun kimliğindeki yaşamlarında, eski ailesinin, dostlarının, rakiplerinin, düşmanlarının yazgısına tanık oluşunu aktarıyor. Ximen Nao son reenkarnasyonunda da şaşırtıcı bir bellek gücüne ve dil öğrenme yeteneğine sahip olan koca kafalı bir oğlan çocuğu olarak dünyaya geliyor.Roman bu farklı kimliklerin bakış açılarından Çin’in çalkantılı tarihindeki son elli yılın öyküsünü dile getiriyor.
Seni İçime Gömdüm, Andrew Jolly, Ayrıntı Yayınları, 128 sayfa

Romanın kırık dökük bir İngilizce’yle konuşan başkişisi Kabrero, Kızılderili karısının cesedini dağlardan indirdikten sonra şöyle düşünür: “Eline tüfeğini alıp, fişeklikleri göğsüne çaprazlamasına asıp, atını üstlerine sürse, kasabanın sokaklarında ölüm saçarak, önüne geleni yağmalayarak, yakıp yıkarak dolaşsa, kasabayı yerle bir etse bile, gözlerinden okunan bu sevginin ürküttüğü kadar ürkütmezdi onları.” Bu roman, aşkın yırtıcı inceliğine inanan tiryakilere sesleniyor: “Şiddetin kol gezdiği bir dünyada aşkınızı nereye gömersiniz?”
Kör Baykuş, Sadık Hidayet, Yapı Kredi Yayınları, 100 sayfa

Kör-Baykuş-Sadık-Hidayet

Bu romanı anlatması çok zor. Çünkü zamandan, mekandan, çoğu ez de olaylardan kopuk aynı zamanda da ağır bir bunalım kitabı. Modern İran Edebiyatı’nın önemli isimlerinden biri olan Sadık Hidayet’in karmaşık ve karanlık olarak niteleyebileceğimiz eseri. Basitçe yüreği acılarla dolu, hem ruhsal hem fiziksel bir takım hastalıkla boğuşan bir kişinin ağır, acı dolu, yorucu ve bazen de ürkütücü düşüncelerini anlatıyor…
Yitik Adanın Öyküsü, Jose Saramago, Kırmızı Kedi, 320 sayfa

Nobel Edebiyat Ödüllü yazar José Saramago‘nun romanı. İber Yarımadası anlaşılmaz bir şekilde anakaradan ayrılmıştır. Dünyanın her yerindeki gazeteler Yarımada’nın o tarihi fotoğrafını kocaman manşetlerle yayınlarken birbirinden ilginç rastlantılarla bir araya gelen beş kişinin her biri de bu kopuşun kendi davranışlarının sonucu olduğunu düşünmektedir. İki atla bir köpeği de yanlarına alarak koyuldukları serüvende, bir karaağaç dalı ile toprağa şekiller çizen Joana Carda, yerin sarsıldığını duyan Pedro Orce, sürekli sığırcıklar tarafından takip edilen José Anaiço, çok ağır bir taşı denize attığının nasıl görüldüğüne bir türlü akıl erdiremeyen Joaquim Sassa ve tavan arasında bulduğu bir çorapla uğraşıp duran Maria Guavaira…
Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk, Maia Szalavitz, Bruce D. Perry, Okuyan Us Yayınları

Köpek-Gibi-Büyütülmüş-Çocuk

Bruce D. Perry, çocuk psikolojisi ve travma üzerine uzmanlaşmış bir psikiyatrist olarak, yıllar içerisinde deneyimlediği sarsıcı, yaralayıcı aynı zamanda ilham verici, en önemlisi sevmek ve kaybetmek üzerine çok şey öğreten iyileşme hikayelerini anlatıyor. Kitap, çocukluktan başlayarak hayatımız boyunca hissettiğimiz iyi kötü bütün duyguları tekrar tanımlıyor ve kendi duygularımıza, sevdiklerimizin duygularına bakışımızı yeniliyor. Kitaptaki hikâyeler insanda empatinin nasıl oluştuğu ile birlikte bunun tersi zalimlik ve kayıtsızlığa yol açan şartların ne olduğunu anlamamız konusunda bize yol gösteriyor. Çocukların beyinlerinin nasıl geliştiğini ve çevrelerindeki yetişkinler tarafından nasıl belli kalıplara sokulduğuna şahit oluyoruz. Ayrıca bu hikâyeler cehalet, fakirlik, şiddet, cinsel taciz, kaos ve kayıtsızlığın yeni gelişen beyinlerde ve küçük çocukların karakter oluşumunda ne gibi etkileri olduğunu ortaya seriyor.
Hauptbahnhof’dan Bir Trene Bindim, Erje Ayden, Piramid Yayınları, 132 sayfa

Hauptbahnhofdan-Bir-Trene-Bindim

Bol küfürlü bir roman olduğunu baştan belirtelim. Bukowski sevenlerin çok seveceği türden. Sokak kızları, sosyetikler, askerler, Almanlar, sahte pasaportlar… Bitmez tükenmez ikili üçlü, beşli seks sahneleri… Makinalı tüfekler, tecavüzler… Göçmen büroları, Luger silahlar, güzel kızlar, tele kızlar… Oran, Barselon, Pennyland… Araplar, İrlandalılar, Yunanlılar, Türkler… Para hikayeleri… Castro’nun asileri… ve daha neler neler…
Baobab Ağacına Yolculuk, Wilma Stockenström, Everest Yayınları, 130 sayfa

Baobab-Ağacına-Yolculuk

Kitabın anlatıcısı eski-köle bir kadın. Afrika’nın içlerine yol alan bir sefer sırasında, bir kaza sonucu tek başına kalan ve vahşetin dur durak bilmediği dünyada çareyi ormanın derinlerine çekilmekte bulan kadın, dev bir baobab ağacının kovuğuna sığınıyor. Zaman içinde bir yandan korkunç geçmişiyle hesaplaşırken bâkir doğanın gücüyle arınan, kişiliğini, cinsel kimliğini, ağacını, hayvanları ve dünyayı yeniden tanıyan kadının mücadelesi bir türlü bitmiyor…
Tatar Çölü, Dino Buzzati, İletişim Yayıncılık, 232 sayfa

Tatar-Çölü-Dino-Buzzati

İç karartıcı Bastiani Kalesi’ne vardığında genç teğmen Giovanni Drogo tarifsiz bir sıkıntıya kapılır. İlk görev yeri olan bu kaleyi bir gece bile kalmadan terk etmeyi ister, ama harekete geçemez. Sonunda en fazla dört ay kalabileceğine karar verir. Alışkanlıkların uyuşturucu etkisi, askerlik gururu, gündelik ritüellerle dolan bir hayat boşluğuna bağlanması ve Tatar Çölü’nün vahşi cazibesi bu dört ayı yıllara çevirir. Giovanni Drogo kimsenin gelip geçmediği, öte tarafında ne olduğunu, kimlerin yaşadığını bilmediği bir çöl sınırını beklemeye bırakır kendini…
Tarumarname, Meriç Eryürek, Epsilon Yayınları, 640 sayfa

 

Aşkın, okültizmanın ve kadim sırların romanı. Nev’i şahsına münhasır “tanzimat tipi” Tevfik Efendi ve bu efendinin acaib-ül garayıb irfanıyla perişan ettiği beyzade Kıyam Bey‘in İstanbul’dan Kahire’ye, Paris’ten New York’a, musibetten musibete uzanan maceraları. Bir tarafta Galata Ritüeli’nde palûze edilmiş şehzade Halim, Eskişehir’de havaya uçan tren vagonları, çöken piramitler, cereyana kapılıp çarpılan Tesla ve Edison, infilak eden malikâneler, yanan saraylar, yıkılan tapınaklar ve olanları gölgelerden seyreden karanlık Seth Teşkilatı… Öteki tarafta okültizma ritüelleri, büyü celseleri, simya deneyleri, pertavsızlı arkeologlar, simetri tutkunu bir haham, piramidinden uzak kalmış bahtsız mumya Amen-Ra, parlamentoyu barutla berhava etmeye çalışan Guy Fawkes, duran taşların sırrını keşfeden fizik âlimi Al Harazmi, satranç oynayan yeniçeri heykeli ve sonsuz yaşama kavuşmak için kendini mumyalayan hekim Albertino Ferrante… Tekmilinin ortasında bu hengameyi orkestra şefi misali yöneten, kendine okültizma ilminin yaşayan en le grande üstadı unvanını yakıştıran Tevfik Efendi. Tevfik Efendi’nin peşinde kainatı tarumar edecek nihai ritüeline mani olmaya ant içmiş eli palalı bedeviler, piştovlu zabitler, yeraltı örgütleri, Osmanlı hafiyeleri, suikastçi rahipler, Tuaregler, Fransız lejyonerleri… Ve, elbette, belanın yıldırımını yağmurda paratoner misali çekmekle mükellef biçare dostu Kıyam Bey…
Amok Koşucusu, Stefan Zweig, Can Yayınları, 189 sayfa.

Amok-Koşucusu-–-Stefan-Zweig

 

Stefan Zweig daha üniversite yıllarında yaşamanın bir anlamı kalmadığını anladığı anda yaşamına kendi eliyle son verebileceğini söyleyen, ilk evliliğinde karısını kendisiyle birlikte intihar etmeye zorlayan ancak daha sonra bundan vazgeçen, bu isteğini İkinci Dünya Savaşı sırasında ikinci karısıyla başaran, yani intihar konusuna hayatı boyunca kafa yoran bir yazar. Yaşadığı süre içerisinde yazdığı tüm romanlara da bu intihar olgusu üzerine düşüncelerini ve hislerini yansıtmış elbette. Amok Koşucusu kitabı da bunlardan birisi. Kitapta yer alan öykülerin ortak noktası intihar. İnsanı en zayıf ve savunmasız yönleriyle ele alan, Zweig’in gerçek yaşamından da izler taşıyor.
Okumak güzeldir

ENERJİ BAĞLARIMIZ

18034153_1176860949103178_5717524924112542717_n[1]

 

ENERJİ BAĞLARIMIZ
Kordonlar, kesinlikle fiziksel olmayan ,iki veya daha fazla insan arasında enerji seviyesinde gerçekleşen bir iletişim türüdür.
Astral ve eterik enerjiden oluşur ve duygusal anlamda ilişkili olduğumuz insan ile süptil bedenlerimizi birbirine bağlar.
Genelde yakınlarımız ;baba, anne, eş, eski eş, eski sevgililer, şimdiki sevgili, arkadaş, çocuklar gibi iki farklı insan arasında göbek kordonuna benzer şekilde uzanarak duygusal enerji ve chi aktarırlar.Bu kordonlar esenlik duygusu veren pozitif bağlar olduğu gibi,enerjimizi aşağı çeken, tüketen negatif bağlarda olabilirler..
Paylaşılan bağlar
çevremizdeki dünyamızla enerjik iletişimin doğal bir sürecidir.
Bağlar, ilişkinin doğasına bağlı olarak
farklı enerji merkezleri ( çakralar )
ve farklı zamanlarda paylaşılabilir.
Kordonlar genelde çakra merkezlerimiz aracılığıyla bağlanır
ve diğer kişiyle takılı olduğumuz baskın çakra merkezine karşılık gelir.
Kordonlarla kodlamanın en temel biçimi,
yeni doğmuş bir çocuk ile annesi arasındadır.
Omurganın tabanındaki çocuğun ilk çakrası ile annenin ilk çakrası arasında göbek kordonu gibi bir enerji kablosu vardır.
Bazen ikizler arasında ilk çakra enerji kablosu kalır,
ki ikizler binlerce mil ayrılmış olmalarına rağmen
birbirleriyle samimi bir iletişim içinde kalabilirler.
Geçici kodlama, yaşam boyu insanlar arasında gerçekleşir. Kodlamada ilke yedi çakradan herhangi birisi arasında gerçekleşir
ve her iki taraftan biri tarafından başlatılabilir
veya karşılıklı olarak ikisi tarafından da başlatılabilir.
Bu kablo, başka biriyle psişik bir bağlantıdır.
Çoğu insan bu yolla ne kadar psişik olduklarından habersizdir.
Psişik bir bağ, bilgi gönderen ve alan iki insan arasındaki
göbek bağı gibidir.
Düşünce ve duyguların değiş tokuş edildiği bir telefona benzer.
Sağlıklı ilişkilerde bu harika bir şeydir;
Sevgi, koruma, şifa, bakım ve niyet gönderilebilir ve alınabilir
Aşıklar cinsel ilişki içine girdiklerinde enerji alışverişi daha da artar ve birçok durumda bağ bir bağımlılık haline gelir.
Bir aile üyeleriyle ya da yakın dostlukla paylaşılan bir bağ,
bir ya da daha fazla üst spiritüel çakranın ve bazı alt çakraların bir bağlantısı olabilir.
Biriyle çok güçlü bir entelektüel ilişki,
diğerinin boğaz çakrası ile bağlanan
fikirlerin ve zihinsel enerjinin değişimini temsil eden bir kablo olarak görülebilir
(bu, öğrencilere öğretmenler veya eğitimciler için tipiktir).
Öğretmenler ve öğrenciler beşinci çakradan daha üst seviyede
altıncı veya yedinci çakralara kablolanabilir
( yüksek öğrenim merkezleri)
Aşıklar sıklıkla dördüncü çakralar arasına bağlanır
Rakipler, üçüncü şakra aracılığıyla itaatkar tipleri kontrol etmeye veya birbirlerine hakim olmaya çalışabilirler.
Aksine, başkasına güçlü bir cinsel ilişki (veya cinsel ilişki arzusu), cinselliği ve arzuyu temsil eden temel çakra veya 2. çakradan kaynak olarak algılanabilir.
Kordonlar fiziksel bir ilişki olmadan da oluşabilir.
Enerji, basitçe birisini düşünmenin sizi enerjik alanına bağlayabileceği düşüncesini takip eder.
Medyumlar ve gözlemcilerin, başkaları hakkında bilinçli olarak herhangi bir şey bilmeden bilgi toplamaları olayı budur.
Düşünce niyeti kişinin adını duyunca gönderilir
ve sonra diğer kişinin aura ve çakra merkezlerine bağlanır
ve böylece sezgisel bilgiler gelir.
Hiç birini düşündüğümüz
ve birkaç saniye sonra bizi aradığı bir durum yaşamadık mı?…
Paylaşılan bağ tüm çakraların farklı zamanlarda bir bağlantısı olabilir.
Paylaşılan bağın gücü, bağ yoluyla değiştirilen enerjiye bağlıdır ve dünya çapında veya bu boyutun ötesinde bir kaç metreden uzanabilir.
Mistikler, çakra merkezleri aracılığıyla insanları birbirine bağlayan altın kordonlar olarak görülür.
İnsanlar, onlara her zaman pozitif ve negatif enerji sağlayan binlerce (ya da milyonlarca) kodlamaya sahipler.
Bir kordon temel olarak iki veya daha fazla varlığın
astral ve eterik bedenleri arasındaki bir bağlantıdır ki
bu da duygusal ve / veya eterik enerji alışverişine izin verir.
Kordon fiziksel bir madde olmadığı ve mesafenin alakasız olduğu bu yüzden gezegenin öteki tarafında da etkili olduğu için, diğer kişinin ne kadar uzakta olduğu önemli değildir.
Bazen paylaşılan bağ,
eterik bir kordona dönüşebilir
ve bu eterik kordonlar sağlıksız olabilir.
Eterik kordonun gücü, kordondan çekilen enerjiye bağlıdır
Tüm bebekler, fiziksel göbek kordonu kesildikten sonra göbeklerinden annelerine giden bir kordonla yine bağlıdırlar.
Bazılarının, kalpten, güneş sinir ağından veya hatta başından annenin enerji bedeninin çeşitli yerlerine giden fazladan kordonları olabileceği belirtilir.
Bebeklik döneminde var olan kordonlar veya kablolar
birkaç yıl sürer ve çocuğun anneden daha bağımsız hale gelmesiyle giderek azalır ve zamanla bağlantıya artık ihtiyaç duyulmaz.
İdeal olarak böyle olur,
ama burada Dünya’da birçok insan duygusal sorunlara sahiptir ve bu da kordonların yetişkinliğe kadar süreceğini gösterir.
Gerçekte birçok anne duygusal açıdan muhtaç durumda
ve aslında kendisini bebeğin taze ve bol enerjisinden beslemek için bu kordonu kullanır (Tabii ki bu bilinçaltı ) 😦
Oysa bebek genellikle neler olup bittiğinin farkındadır
ve hatta anneye istediği gibi kabloyla enerji ve duygusal destek vermektedir…
Bebekler, bu aşamada, çok az miktarda astral enkarnasyon ve çok az ego yapısı ile çok saf ve sevecen varlıklardır
bu nedenle,
anne için ellerinden gelen her şeyi yapmak isterler.
Ne yazık ki bebek büyüdükçe,
bu tür metafiziksel algıları yavaş yavaş kaybettiği
ve bu yüzden ipi unuttuğu belirtilir.
Anneniz tarafından, negatif duygular ve duygusal isteksizlik ile kalınlaşmış ve brüt hale gelen bir kordon yoluyla, 30 yıl boyunca enerjiden kurtulduğunuzu hayal edin.
Neler olup bittiğini tam olarak bilmiyorsun ama bir şekilde onun tarafından boşaltıldığını hissediyorsun.
Gitmek için başka bir ülkeye taşınıyorsunuz ama nereye giderseniz gidin neredeyse sanki sizinle birlikte olduğu gibi hissediyor – sizi uzaktan boşaltıyor.
Yakınlarımıza bağımlı olmak da negatif yönde bir eterik kordondur
Bu durum sadece bir örnektir;
Bir diğer ortak ip
iki sevgili arasındadır.
Her biri kendi enerjisini diğeriyle paylaşmak ister
ve birliktelik esnasında bu güçlendirilir.
Aşk ve paylaşım duyguları
genellikle bir kablo kurmak için yeterlidir.
Bu kordonlar genellikle karınlar arasında bulunur,
ancak kalp ya da diğer bölgeler de olabilir.
Kordonlar, herhangi iki kişi veya hatta duygusal ilişkileri olan insanların grupları arasında oluşturulabilir;
Dostlar, iş arkadaşları, düşmanların hepsinin ipleri olabilir.
Ya da diğer boyutsal varlıklar tarafından
bizimle iletişime geçilip enerjimizi boşaltmak için kullanılabilirler.
Bu enerji hatları fiziksel ve duygusal ilişkilerimizi yansıtan
enerjik bir goblen yaratırlar
Örneğin, hayatta kalma temelli (birinci çakra),
cinsiyete dayalı (ikinci çakra),
iletişim tabanlı (boğaz çakrası),
görme esaslı (boğaz çakrası) gibi
veya diğer çakraların neredeyse herhangi biriyle bağlantılı olan alışverişlere de dayanabilirler.
(Üçüncü göz ya da manevi bazda taç çakra.)
Genellikle bunlar, ilişkilerimizin kendilerinin karmaşık doğasını yansıtır ve çoğunun birleşimidir.
Çok sıklıkla, eşeysel birliktelik yaşadığımız insanlar
bizin sakral (2 nci) çakramıza bağlanmıştır.
Tartışmamızın olduğu insanlar ise solar pleksusumuza bağlanır.
Üzüntü duyduğunuz/bizi mutsuz eden insanlar da
kalp çakramıza bağlanır.
Acı verici ilişkiler yaşadığımız insanlar
veya tüm yükü omuzlarınızda taşıdığımız bir ilişki yaşadığımız insanlar omuzlarımıza bağlanır.
Kodlamanın kabul edilmesi gerekmez.
Bununla birlikte, çok ince olduğu için,
alıcı genellikle bunu fark etmeden gerçekleşir.
Çakra sisteminizi aşırı yüklenmiş bir santral gibi sıkışan birçok insandan gelen kablolarla sonuçlanabilirsiniz.
Aşırı derecede yorgun veya bunaltılmış hissedebilirsiniz
Duygusal açıdan muhtaç kişiler,
bağımlı olduklarını düşündüklerine kordonlar gönderirler.
Bu, alıcıda yorgunluk veya boşalma hissi ile sonuçlanabilir.
Öğretmenler, danışmanlar, ebeveynler ve sağlık çalışanlarının her türü bu biçimdeki strese yatkındır.
Bazen de birini aklınızdan çıkaramazsınız.
Uykunuzu, tanıdığınız birinin ya da bir gün önce yeni tanıştığınız birinin görüntüsüyle rahatsız bulabilirsin.
Bu, genellikle, ilgili kişinin sizinle bir kablo aracılığıyla iletişim kurmaya çalıştığının bir işaretidir.
Tanımak istediğimiz yabancı birine
bir kablo gönderilmesinin mümkün olduğu ,
bilinçli bir şekilde başka birine bir kordon oluşturmanın da mümkün olduğu belirtilir,
ancak bu kara büyü alanı olarak nitelenir.
Bir başkasının enerjisini kendi izniyle bilerek kontrol etmek
veya etkilemek için psişik araçlar kullanmamalıdır.
Bu kuraldan muafiyet yoktur ve karmik etkilerinin çok fazla olduğu belirtilir.
Kordon zihinsel / duygusal enerjiden başka bir şey olmadığından ve enerji düşüncesinden yola çıkarak bazen kordonu koparmak için yeterli olabilir.
Bununla birlikte, bazı kordonlar kötü bilinen bir şekilde yapışkantır ve yinelenebilir.
Bazı kordonlar da ilgili kişi / mekan / şeyle olan karmik sözleşmeniz nedeniyle parçalanamaz.
Buna ek olarak bir kabloyu kesmeye karar verebilirsiniz,
ancak diğer kişi enerjik olarak kabloyu kesmek istemiyorsa tekrar tekrar dönebilir.
Hatırlanması gereken önemli bir nokta,
bu hatları dengelemek
ve enerjik sınırları zorlamamaktır.

Kaynak: Hülya Reis

NATURA BİZE DER Kİ; “ Bu Dünyaya doğan her canlının bir görevi vardır !

536147_orig[1]

 

NATURA BİZE DER Kİ; “ Bu Dünyaya doğan her canlının bir görevi vardır ! (Böcek,çiçek,insan,kedi ,köpek vs )”
Yaratılan her canlının bir amacı vardır,bir görevi vardır,bir misyonla gelmiştir bu Dünyaya…
Kimi bilgi veren,kimi bilgi alan ,kimi de bilgiyi satan …
Kimi can yakacak ,kimi can kurtaracak…
Kimi dert dinleyecek,kimi dertli edecek,kimi de dertten delirecek…
Kimi zengin olacak,kimi fakir kalacak…
Kimi gül koklarken ,kimi dikenine katlanacak…
Kimi doğurduğuna sahip çıkmayacak,kimi evlat diye aranacak…
Kimi geniş sofrada karnını doyuracak,kimi bir ekmeğe muhtaç olacak…
Kimi toprağa birini vererek üzülecek,kimi bir doğana sevinecek…
Birileri var biryerlerde muhteşem hayatlar yaşıyor,birileri var biryerler de acıdan kıvranıyor…
Her varlık bir sınav ,tekamül için gelmiştir bu hayata…Kimimiz tamamlamak ,kimimiz bitirmek adına ama hep diğerlerine birşeyler katmak adına gelmişizdir …Tabiat birbirine görünmeyen bir bağ ile bağlıdır aslında,Evren bir bütündür ! bizlerde o bütünün parçalarıyız…
Hep sorarız kendimize ;” NEDEN HEP İYİLER,KİMSEYE ZARARI OLMAYANLAR,HATTA FAYDASI OLANLAR ERKEN ÖLÜRLER ?“ diye…
Cevap basittir ! “ Onlar insanlığa birşeyler öğretmek üzere gelen ruhlardır”
Neden hayvanlar erken ölür ? neden yaşam süreleri insanlar kadar uzun değildir?
Çünkü; Onlar biliyorlar,onlar insan oğlunun eksiğini biliyorlar,onlar bizim neye ihtiyacımız olduğunu biliyorlar…Bilerek geldikleri için ,insanlar gibi öğrenecek deneyimleri yoktur,bu yüzden de yaşam süreleri kısadır…Onlar bize ;Sevgiyi,şefkati,merhameti,konuşmadan anlaşmayı ,bakışarak konuşmayı,güven duymayı öğreten ve öğretmek üzere gelen yegane varlıklardır…
Bazen bir tekmeye maruz kalarak,bazen aç kalarak,bazen donarak,bazen de bilinçli öldürülerek tüm insanlığa “ merhameti,şefkati ve sevgiyi unutan kitleler olduğunu vurgularlar,diğer kitlelerinde birleşmesini sağlarlar”
Bir görevi tamamlarlar,insan oğluna hatırlatması gerekilenleri hatırlatır,mesajlarını verip giderler…
Tıpkı Vaidata katkısı olan ,ilkesi olan,bir duruşu olan ve tabi ki mesajı olan o “ İYİ İNSANLAR “ gibi…
Bazen nefret ettiğimiz,bize acı veren birileri olacak hayatımızda ,acı tecrübelerde yaşayacağız,diplerde de dolaşacağız,bazen en sevdiklerimiz bizi terk edecek,bazen beş kuruşsuz kalacağız.Hayat bu ya hep gülemeyiz ,tabi ki ağlayıp üzüleceğizde …Bunların hepsi tekamülümüz için gerekli olan deneyim alanları ve duygu yoğunluklarıdır…
Yaşanan acı olaylardan alınan dersler vardır ,kimi ruh bunu alır ve içselleştirir,kimi de “ neden bunlar benim başıma geliyor” diye sorgularlar…Halbuki kişiyi yaşadıkları acılar olgunlaştırır …
MATHESİS;Bilgiyi eğitimle öğretimle alma şeklidir(okullarda veya kurslarda)
PATHESİS;Bilgiyi ızdırap ,acı çekerek öğrenme şeklidir…Ancak ve ancak o acıyı çekerek içindeki bilgiyi içselleştirebiliriz.Manevi olgunluğa ancak acı ve ızdırapla ulaşırız…
PATHESİS sayesinde idrak etmeyi öğreniriz…
URANÜS,SATÜRN VE PLUTON işte bu yüzden gökyüzünde süzülürler…
CARL GUSTAV JUNG ;HİÇBİR BİLGİ ,BİLİNÇALTINDAN BİLİNÇDIŞINA ACI VE IZDIRAP OLMADAN ÇIKMAZ ! Diyerek ,PATHESİS’İ ve gerekliliğini bu sözleriyle çok net anlatmıştır…
Bazen bu acı çekme şekli ,acı vererekte olur .Karşımızdaki kişinin idrak etmesi ve olgunlaşması için acı çekmesi gerekiyordur ve bu görevde diğer kişiye misyonlanmıştır…
Burada önemli olan kişinin etrafını değil kendini yargılamayı öğrenmesidir.Yaşanan her olaydan ders çıkarmak ,bilgiyi almak ve hayatında o bilgiyi içselleştirmek adınadır tüm yaşananlar…
ATEŞİN YAKICI OLDUĞUNU BİLİRİZ,ÖĞRENMİŞİZDİR AMA ACISINI, KALACAĞI İZİ VE ALACAĞIMIZ BİLGİYİ ANCAK ELİMİZ YANDIĞINDA ANLARIZ.BİR DAHADA ELİMİZİ ATEŞE SOKMAYIZ

Kaynak: Sema Yavuz

Simyacı’nın meşhur yazarı Paulo Coelho`dan bir hikaye …

the-last-supper1[1]

 

LEONARDO ve SON AKŞAM YEMEĞİ
‘Simyacı’nın meşhur yazarı Paulo Coelho`dan bir hikaye …
Leonardo da Vinci `Son Akşam Yemeği` isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi`yi İsa`nın bedeninde, Kötü`yü de İsa`nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda`nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.
Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti. `Son Akşam Yemeği` neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.
Leonardo`nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu..
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: `Ben bu resmi daha önce gördüm…`
`Ne zaman?` diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı..
`Üç yıl önce` dedi adam. `Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce… O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa`nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…`
İyi ve Kötü`nün yüzü aynıdır…
Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır.
ALINTI

Yeni Bir Hayat İçin 40 Öneri…

945386_520945787967786_2120748923_n[1]

 

*SAĞLIK:*
1. Çok su için.
2. Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de
dilenci gibi yiyin.
3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok ve
fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
4. 3 E ile yaşayın — Energy, Enthusiasm, and Empathy *(enerji, *
* heyecan ve duygu paylaşımı).*
5. *Meditasyon, yoga ve dua yapacak zaman yaratın*.
6. Daha çok oyun oynayın.
7. 2011’de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun .
8. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.
9. 7 saat uyuyun.
10. Hergün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken
gülümseyin.

KİŞİLİK:

11. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. Onların
seyahatinin ne hakkında olduğuna dair hiçbir fikrin yok.
12. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere
sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi olumlu şekilde şu an
için harcayın.
13. Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.
14. Kendinizi çok da ciddiye almayın.
15. Kıymetli enerjinizi gevezelikle, dedikoduyla boşa harcamayın.
16. Uyanık iken daha fazla hayal kurun.
17. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır.
İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.
18. Geçmiş meseleleri unutun. Partnerinizin geçmiş hatalarını
hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar..
19. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok
kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
20. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
21. Sizden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu
değildir.

22. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada
olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip
giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam
ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
23. Daha fazla gülümseyin ve gülün.
24. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı
fikirde olmamak için anlaşın.

SOSYAL YAŞANTI:

25. Ailenizi sık arayın.
26. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin.
27. Herkesi herşey için affedin.
28. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit
geçirin.
29. Hergün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız en az 1
kişiye “GÜNAYDIN” deyin.
30. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü sizi
ilgilendirmez.
31. Hasta olduğunuz zaman işin sana bakmamalı. Arkadaşların
bakmalı. Onlarla temasta olun.

HAYAT:

32. Doğru şeyi yapın!
33. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan herşeyden uzak
durun.
34. ALLAH herşeyi iyileştirir.
35. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir.
36. Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve
ortaya çıkın.
37. En iyisine henüz sıra gelmedi.
38. Sabah canlı olarak uyandığınız zaman, bunun için ALLAH’a
şükredin.
39. Maneviyatınız daima mutludur. Öyleyse mutlu olun.
*SONUNCU ANCAK ÇOK ÖNEMLİ:*
40. Lütfen bu dilekleri önemli saydığınız herkese iletin.

Üç Günlük Dünya

th3R3YX8Y5

 

Üç Günlük Dünya
by.Julia Grigorieva
“Nereye koşuyorsun öyle! Yetişebilecek misin sanki gerçekten? Bir yere, birine yetiştiğinde mutlaka başka bir şeye gecikiyorsun aslında, bunu bilip unutarak koşuyorsun. Koşuyorsun da bu kadar hızlı koşmak niye?
Nereye koşuyorsun? Kaşların devrilmiş, yüzünde yüksek bir duvarın grisi, cümlelerini kısa ve buyurgan fiillerden seçiyorsun. Varacağın yer sana ne vaat ediyor? Ayaklarından, yüreğinden ve yüzünün renginden çaldığını geri alabilecek misin yetiştiğin yerde?
O kadar acelen var ki, kime kızacağını, kimi seveceğini, neye ilgi gösterip, neden uzak duracağını başkaları öğretmiş sana. Eh doğru ya, keşfetmek demek başka bir hayat demek… Keşfetmek başka türlü olmaya niyetlenmek… Senin bunlara ayıracak vaktin yok.
Bir de aşkına koşanlar vardır, evladını kucaklamak için koşanlar… Onların yüzünde ılık, kayısı renginde bir telaş… Bakışları kış bahçesi gibidir onların: Etrafın hoyratlığına, serinliğine ilişmeyen saydam bir hat… Bunu ayrıştırdın mı, senin de o telaşa kapılasın gelir. Onlar bir ırmaktır, sen de o devinimde sürüklenebilirsin, onlar nereye gidiyorsa peşlerinden gidebilirsin.
Hayır… Bu yangından kaçma hali… Tabakhaneye bok yetiştirmece oyunu…
Gideceğin yere ulaşmak için, geçtiğin her köprüyü atabilir, çiçekleri ezebilir, kalpleri kırabilirsin… Sonunda dokunacağın, elde edeceğin her ne ise, bu saçma sapan koşuyu aklamak için onu yüceltebilirsin. Herkesten ve her şeyden değerliymiş gibi gösterebilirsin, kendinden ve kaybettiklerinden… Kendinden ve ıskaladıklarından… Kendinden ve olabileceğin başka insandan…
Öfkeler biçer, kırgınlıklar dikersin… Gerçekten nedir peki senin istediğin? Böyle sakil bir entari gibi giyinmeyi mi düşlemiştin hayatı? Sonu gelmez koşular, kutu içinden çıkan kutular gibi, seni hiçbir yere taşımazken aslında, sen uydurduğun bu telaşla avunup duracak mısın?
Yer yer yakınıp, acıtıp kendini devam edeceksin öyle mi?
Hiçbir zaman “senden kıymetli mi kardeşim!” diyemeyeceksin, çünkü sahip olduğun, tanık olduğunu, imrendiğin, bir vakitler arzu ettiğin, hayalini kurduğun her şeyin tepesine yerleştirdin şimdi bu amaçlarüstü şeyi…
Belki de bu yüzden kırdığın, parçaladığın, kızdırdığın herkes yanlış sen doğrusun…
Kimse bilmiyor hakikati sen biliyorsun.
Eğer aksini söylersen kendine, bütün o yıkıcı acelelerin boşa çıkacak… Hayatını bir yerine kadar başa sarıp, yeniden okuyacaksın gözucuyla bakıp koştuğun bütün satırları, telafi etmeye çalışacaksın belki adamakıllı… Yorucu iş bu canım! Yorucu iş… Koşmaktan daha yorucu! Bu emeğin en hası çünkü…
Sen kaptırıp aktığın gibi devam edeceksin. Geri dönüp durarak, tadarak, damağında ezerek, anlayıp görerek, tamir ederek, kurarak başlayamazsın çünkü… Işık hızı diye bir şeyden söz ediyorsa fizik, sen karanlığın yoğunluğunda ve onun kendine has kör süratinde yok olacaksın. Başka türlüsüne üşeneceksin.
“Kırdıysam affet…” diyemeyeceksin, çünkü sahiden kırdın.
“Ben bir bok yedim” diyemeyeceksin, çünkü sahiden yedin o boku…
Tozunu attırarak koşuyorsun sen, üstünü örterek o tozlarla hakikatlerin…
“Şu üç günlük dünyada değer mi?” diyemeyeceksin, çünkü sahiden hayat kısa ve sen hâlâ deli bir telaşla koşuyorsun.
Yetişebileceğini mi zannediyorsun? Yetişsen de göreceğini mi zannediyorsun bu karanlığınla?”

Hayallerine ulaşmak mı istiyorsun?

18447541_425512374483866_1563953640581950958_n[2]

 

Hayallerine ulaşmak mı istiyorsun?
Bu 5 sebebi atlama…
1- Hayal kurarak balık tutamazsın.
Bir balıkçı sabah erken kalkar, tüm hazırlıklarını yapar ve öyle tekneye adım atar. Kimse size yattığınız yerden balık vermez. Kısaca hayal kurarak balık tutamazsınız. Ancak tekneye biner ve harekete geçerseniz balık tutarsınız.
2- Bazen ne yaparsan yap balık tutamazsın. (Rastgele)
Her şey hazır olduğu halde bazen balık olmaz. Kısaca rast gelmez işte. Ama bir balıkçı o gün balık tutamadığı için balıkçılıktan vazgeçmez.
3- Balık tutmak istiyorsan balık tutmayı öğrenmen gerekir.
Eğer balık tutmak istiyorsan bunu öğrenmen gerekir ve onun için de sıfırdan başlaman gerekir. Bir balıkçının yanında çalışman, tekneyi temizlemen, pis ve ağır işleri yapman gerekir. Kimse sana kolay olacağını söylemedi. Unutma!
4- Eğer o bölgede balık tutamıyorsan rotanı yeni yerlere çevir.
Her gün aynı denizlerde balık tutamazsın. Rotanı değiştirmen gerekebilir.
Yeni şeyler denemekten korkma. Hep aynı şeyleri deneyerek başarılı olmak imkansızdır…
5- Balık tutarken bu işten zevk almıyorsan çok fazla başarı bekleme. Hemen balıkçılığı bırak ve başka bir hayal bul.
Her zaman sevdiğin şeyi yap ve böylece başarın %100 olur.
Hayallerin balık tutmayla ne alakası var dersen…
Balık “amacın ve hayallerindir”
Balıkçı ise “sensin”…
Bilgi Erdemdir …