Jorge Luis Borges’in Eserleri ve Hayatı

 

Jorge Luis Borges, 24 Ağustos 1899’da Buenos Aires’te doğdu. Kardeşi Norah’ın doğumunun ardından Borges Ailesi, gangsterleri, bıçaklı dövüşçüleri ve tango dansçılarıyla ünlü bir mahalle olan Palermo’ya taşındı. Bu mahallenin tehlikeli, tutkulu, düşük kahramanları gelecekte onun öykülerinde karşımıza çıkmak üzere belleğine kazınacaktı.

Ailesi bu mahalleye pek uymayan orta sınıf bir aileydi. Babası Jorge Guillermo Borges bir avukat ve psikoloji eğitmeniydi, annesi Leonor Acevedo Suárez ise bir çevirmen. Babasının annesi İngiliz olduğu için evde iki dil konuşuluyordu, İngilizce ve İspanyolca’yı aynı anda öğrendi. Babası ise satranç tahtası üzerinde ona felsefeyi ve edebiyatı öğretti.
Borges, 1902
Edebiyatla ilk tanışıklığı, babasının kütüphanesindeki İngilizce kitaplar sayesinde oldu. Kütüphane ona kutsal kitapların, mitolojinin, masalların da kapısını açar. Yedi-sekiz yaşlarında Don Kişot’tan esinlenerek hikayeler yazmaya başlar. Dokuz yaşındaysa Oscar Wilde’ın Mutlu Prens eserini İngilizce’den İspanyolca’ya çevirir, bu çeviri yerel gazete El Pais’te yayınlanır.
Jorge Luis Borges kızkardeşi Norah Borges ile
Borges’in babasının gözlerindeki rahatsızlığı nedeniyle aile 1914 yılında Cenevre’ye taşınır. Bunun ardından 1919’dan sonra birer yıl Majorca ve İspanya’da yaşadılar, bu dönemde Fransızca ve Almanca da öğrenir. 1921 yılında Buenos Aires’e geri dönerler. Cenevre’de 15-16 yaşlarındayken babasının, kadınlarla bir sorunu olduğunu düşünerek oğluna hayat kadını olan metresini sunması Borges’in hayatı boyunca kadınlarla ilişki kurmakta zorluk çekmesine sebep olur.

Jorge Luis Borges annesi, babası ve kızkardeşiyle
1923’te ilk şiir kitabı olan Buenos Aires Tutkusu’nu (Fervor de Buenos Aires) çıkarır.
Anlar
Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
oturup saymazdım eski yanlışlarımı.
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi.
Neşeli olurdum, geçmişte olmadığım kadar,
ve elbette çok daha coşkulu olurdu sevdalarım,
içine de yeterince ciddiyet katardım.
Bu denli temiz, titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer.
Hiç çekinmezdim daha fazla riske girmekten de…
Daha çok yolculuklara çıkar, gündoğumlarını kaçırmazdım asla;
hele dağlara tırmanmanın, ırmaklarda yüzmenin keyfini…
Hiç bilmediğim yerlere giderdim, gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boşverirdim kuru nimetlere.
Öyle bir şansım olsaydı eğer, dertlerim de
yalnızca düşlerin değil, yaşamın gerçeğini taşırdı.
İşte onlardan biriydim ben ömrü boyunca hani, her saniyesini
verimli kılmaya çalışan insanlardan biri.
Ama aynı an’lara yeniden geri dönebilseydim eğer,
yalnızca iyi ve güzel olanları tatmak isterdim, mutlu an’ları…
Farkında değilseniz hâlâ, öğrenin artık:
Yaşam an’lardan oluşur, sadece anlardan, ŞİMDİ’yi yakalayın.
Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi
ve paraşütsüz yerinden kıpırdamayan bir insandım ben.
Ama yeni baştan yaşayabilseydim eğer,
yüksüz, iyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
İlkbahara yalınayak girer, sonbahara dek unuturdum ayakkabıyı.
Hiç bilinmeyen yolları keşfeder, tadına varırdım günışığının,
Çocuklarla daha çok oynardım, yeniden bir şansım olsaydı eğer…
Ama ne çare.. İş işten geçmiş ne yazık ki!
85’indeyim artık ve biliyorum ki… Ölmekteyim.
(Çeviri: Gönül Gönensin)

“Gerçek öykücülüğüm ilk kez 1933’te basılan Alçaklığın Evrensel Tarihi ile başlar” der. Critica Gazetesi’ne yazdığı yazıları topladığı bir kitaptır. Borges, kitabın adında geçen alçak sözünün ağır olduğunu ifade etse de, hikayelerin ardında başka bir şey olmadığını da ekler. Serseriler, kabadayılar, kaçakçılar, çeteler, korsanlar, köle tacirleri, katiller, fahişeler, darağaçları, sahtekarlar, düzenbazlar… Çoğunlukla da hikayesi anlatılan alçak karakterin öldüğüne ya da maskesinin düştüğüne tanıklık ediyoruz.
“Açgözlülükle ekilip hoyratça işlenen, kötü kullanılan toprak, çok geçmeden bitkin düşüp tükenir, yerini ayrıkotları ve yosunlarla kaplı bir bataklığa bırakırdı. Terkedilmiş çiftliklerde, kasabaların kenar mahallelerinde, sık kamışlıklarda, ırmağın bataklığa dönüşmüş kollarının kıyılarında yoksul Beyazlar yaşardı. Bunlar genellikle balıkçılıkla geçinirler, zaman zaman avcılık yaparlardı, ama at çaldıkları da olurdu.” (Zalim Kurtarıcı Lazarus Morell, Alçaklığın Evrensel Tarihi)
Asıl Borges stili ise 1935’te yazdığı ve hayali bir romanı eleştirdiği Al-Motasim’e Bir Bakış isimli öyküsüyle ortaya çıkar. Kitap yayımlandığı tarihte edebiyatın bir dönüm noktası olarak nitelendirilir. Borges, İl Kütüphanesi’nde dokuz yıl çalıştı ve en güzel öykülerini o dönemde kaleme alır. Bu öyküleri 1942’de yayımlanan Yolları Çatallanan Bahçe’de toplar. Yıllar sonra iki ana kitabım dediği Ficciones (Anlatılar) ve El Aleph, bu öykülerin seçilmiş ve geliştirilmiş hallerinden oluşur.
“- Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen geçmeyen tek sözcük hangisidir?
Bir an düşündükten sonra cevap verdim.
– Satranç sözcüğü.
– Tam üstüne bastınız, dedi Albert. Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel, bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor. Bir sözcüğü hiç kullanmamak, onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur.” (Yolları Çatallanan Bahçe)

1943
Labirent sözcüğü ise neredeyse Borges’le özdeşleşen bir sözcüktür. Borges’in öykülerinde yaşama karşılık gelir. En çok kullandığı ikinci simge ise aynadır. Kendinde olmayan bir gerçekliği göstermesiyle kişisel bir yanı vardır aynaların. Borges, evrenin sonsuzca büyüyen, birbirini yineleyen, birleşen, ayrışan, paralel giden baş döndürücü bir zaman ağı olduğuna inanmıştır. Bu ağ, bütün zamanların olasılıklarını içinde barındırmaktadır. Labirent gibi her dönüş, muhtemel değişik geleceklere açılmaktadır. Borges’in küçük bir çocukken, bakır bir gravürde fark ettiği labirent, merkezinde bir canavarın beklediği kapısız bir evin korkusuyla içini kaplamış ve yaşamı süresince de kurtulamamıştır.
1930’dan 1940’ların başına kadar Borges, aşk hayatı bakımından son derece yalnızdır. Ayrıca 1938 Noeli’nin arifesinde geçirdiği ölümcül kaza (kafasını açık bir pencerenin köşesine çarpar) uzun haftalar yatakta kalmasına sebep verir, böylece yalnızlığı perçinlenir. Nekahet döneminin ardından da Ficciones ortaya çıkar. Jorge Luis Borges, 1944’te yayımlanan kendisine dünya çapında tanınırlık sağlamış olan öykü kitabı Ficciones’in önsözünde “Sözle birkaç dakikada açıklanabilecek bir düşünceyi beş yüz sayfaya yazmak zor ve yorucu bir iş” diyor. Bu yüzden düşsel kitaplar üzerine notlar yazmayı daha akla yakın bulduğunu söylüyor. Borges öykücülüğünün ikinci dönemini oluşturan bu kitap, Borges’in yazınsallığının özgün kısımlarını içeren hikayelerden oluşur. Çünkü edebiyat dünyasında Borgesvari olarak tanımlanan durum, bu hikayelerdeki kısır döngüler, ironiler, kozmik metaforlar, sonsuzluk ve labirent gibi motiflerinin kullanılmasıyla oluşur.
“Gözlerinin önünde, sanki bir rüyadaymış gibi Hindistan haritası be­lirdi. Sonra birden kendine güveni yerine geldi, sayfanın üzerindeki en küçük harflerden birine dokundu. Aynı anda her yerde birden bulunduğu belli olan bir ses, “Çalışmak için istediğin zaman bağışlandı” dedi. Rüyanın burasında uyandı Hla­dik. İnsanların rüyalarının Tanrı’ya ait olduğunu hatırladı, Maimonides rüyalarda duyulan sözlerin, açık seçik duyuldukları ve onları söyleyen, göze görünmediği takdirde, Tanrı sözü olduklarını ileri sürmüştü.” (Gizli Mucize, Ficciones)
Borges, kızkardeşi Norah Borges ile
İkinci Dünya Savaşı’nda Borges Nazilere karşı ve müttefiklerden yana tutum takınarak Juan Perón yönetimindeki Arjantin’de muhalifler arasında yer alır. Annesi ve kızkardeşi Peron hükümetine karşı çıkıp hapse atılınca, Borges de Peron’a karşı bir bildiriye imza attığı gibi Juan Peron’u zalim, karısını ise sıradan bir fahişe olarak niteleyecek kadar keskin eleştirilerde bulununca kütüphanedeki görevinden uzaklaştırılır ve belediye pazarında gıda müfettişi olarak çalışmak zorunda kalır.
1955’te Peron Hükümeti devrildikten sonra, Arjantin İngiliz Kültür Derneği’nde İngiliz Edebiyatı öğretmenliğine getirilir, o kent senin bu kent benim dolaşmaya başlar. Uzakdoğu din ve öğretileri, Kabala mistisizmi, İran tasavvufu, İzlanda destanları ve dünyanın her yerinden garip metaforları böylece derlemeye başlar.

Jorge Luis Borges, Estela Canto
Alef (El Aleph), Jorge Luis Borges’in birçok eleştirmen tarafından en iyi eseri olarak kabul edilir. Borges 1949’da kitabın çıkışının ardından Arjantin’in edebiyat dehası olarak anılmaya başlamıştır bile. Bu eser, 17 öykülük bir yapıttır ve içerisinde kadın karakterleri barındıran birden fazla öykü vardır. Simgeler dünyası, harfler ve bilinmedik işaretler, tıpkı Musevi mistikleri ve İbranice gibi hep ilgi alanındaydı. Kabala öğretisinde Tanrı’nın bu dünyayı yaratırken kullandığı üç öncü sesin ilki İbrani alfabesinin ilk harfi, arapçadaki Elif’in karşılığı olan Alef kitabına ad olur.
Alef söz konusu olduğunda Estela Canto adını anmamak olmaz. Borges, Estela ile 1944 yılında tanışır ve onunla birkaç yıl süren bir arkadaşlıkları olur. Bu birkaç öpücüğün ötesine geçmeyen bir ilişki ve kitaptaki öyküleri Borges, Estela Canto’ya kur yaparken yazar. İlk iki kitaba göre kadın karakter sayısının Alef’te daha fazla olması belki de bu sebeptendi. Zaten kitaba adını veren öykü Alef’i Estela Canto’ya ithaf eder ve öykünün olay örgüsünde ikinci planda bir aşk hikayesi vardır.
“Beatriz Viterbo 1929’da öldü. O zamandan beri evine gitmemezlik ettiğim tek bir otuz nisan geçmedi. Genellikle tam yediyi çeyrek geçe gider ve yirmibeş dakika kadar kalırdım. Sonraları her yıl biraz daha geç gitmeye ve biraz daha uzun kalmaya başladım. 1933’te şiddetli bir sağanak imdadıma ye­tişti ve beni yemeğe alıkoymak zorunda kaldılar. Tabii bu olayı örnek alma fırsatını kaçırmadım. 1934’te sekizi biraz geçe, büyük bir kutu Santa Fe şekerlemesiyle gittim ve çok doğal bir şey yapıyormuşum gibi yemeğe kaldım. İşte yavaş yavaş Carlos Argentino Daneri’nin güvenini kazanmam, bu hüzünlü ve umarsız aşk yıldönümleri aracılığıyla oldu.” (Alef)
1950’de kalıtımsal bir hastalık nedeniyle giderek artan görme yeteneğini de tamamen kaybetti. Tıpkı babası gibi… Buenos Aires Üniversitesi’nde edebiyat profesörü olan Borges’in yazı yazmasına annesi, arkadaşları ve sekreteri yardımcı oluyordu. Düş Kaplanları, Düşsel Varlıklar Kitabı, Brodie Raporu ve Kum Kitabı bu dönemin ürünleriydi. Giderek iç dünyasının derinliklerinden gelen fantastik öğeler, türlü çeşit oyunlar ve alegorilerle bezenmiş ama yine de yalın bir masal üslubunda dile gelen öyküler…

Jorge Luis Borges ve annesi Leonor, 1962
Jorge Luis Borges her zaman derin, hırçın, romantik ve bir o kadar da bilge bir adam olarak bilindi. Kimileri hepsini aynı anda yaşayıp yansıtabildiği bu özelliklerinden birini ya da birkaçını öne çıkardı. Bazıları onun yaptığı politik hataları gündeme taşıdı. Latin Amerika solunun Sovyetler Birliği’ne verdiği koşulsuz desteği hiçbir zaman anlayamadı. Borges’in sola olan yoğun antipatisi onu 1970 başlarında askeri cuntayı desteklemeye götürdü. Kısa zamanda hatasını anladı. Bu kez de cunta karşıtı oldu. Diktatör Pinochet’in elinden ödül alması hataların en büyüğüydü belki de.

Borges ve annesi Leonor
1975’te yayımlanan son öykü kitabı, Kum Kitabı’ndaki öykülerde biyografik öğeler bolca. Bunların dışında öykülerin çoğunda karşılaşılan yaşlı adam motifi Borges’i düşündürüyor ve her öyküde biraz Borges buluyorsunuz.
“Yarım yüzyıl boşu boşuna geçmiyor, bizim gibi değişik şeyler okuyan ve değişik zevkleri olan kişiler arasında geçen bu konuşmadan sonra birbirimizi anlayamayacağımızın ayrımına vardım. Hem çok farklıydık birbirimizden, hem de çok benzer yanlarımız vardı. Her ikimiz de birbirimizi aldatamazdık, bu da söyleşimizi güçleştiriyordu. Her birimiz ötekinin karikatürleştirilmiş öykün tüsüydük. Durum, çok uzun süremeyecek denli anormaldi. Öğüt vermek de tartışmak da yararsızdı, çünkü onun kaçınılmaz yazgısı ben olmaktı.” (Öteki, Kum Kitabı)

Jorge Luis Borges, annesi Leonor ve Elsa Astete
Borges’in tek büyük aşkı baskın karakterli annesiydi. Leonor edebiyatla ilişkisi kuvvetli, Kafka, Faulkner çevirileri yapan, Borges’in öykülerini ilk elden gören, körlüğünde Borges’e kitap okuyan ve bazı öykülerini dikte eden bir annedir. 45 yaşında annesinden gelen bir telefonla, hazır ola geçip telefonda “Tabii ki anneciğim, nasıl isterseniz anneciğim” diye soluksuz kaldığı ve aşık olduğu, birlikte olduğu hiçbir kadını annesinin onaylamadığı da bilinir.
Annesi 90 yaşına geldiğinde Borges’in evlenmesi için ona baskı yapmaya başlar. Ona Elsa ismindeki ne edebiyatla ne de Borges’in düşünce tarzıyla ilgisi olmayan birisini önerir. Borges evlenir. 1967 yılında evlenen Borges’in evliliği tam bir faciadır. Evlendikleri gün birlikte uyumak istemez. 68 yaşındaki Borges, alıştığı yatağında tek başına uyumak ister. Balayı için otele gidilecekken karısına Borges değil, Borges’in annesi eşlik eder. Borges’in yaptığı evlilik sadece 3 sene sürer.

Borges ve María Kodama
Annesinin 1975’te ölümünün ardından Borges, İzlandalı sevgilisi María Kodama ile dünya yolculuğuna çıkar. María Kodama, Borges’in üniversitede ders verdiği zamanlarda öğrencisi olan, sonradan Borges’in öykülerini dikte eden biridir. Annesinin ölümünden sonra Borges’in hayatında baskın bir figür olur. María Kodama’nın etkisiyle, vasiyetini değiştirir Borges ve kızkardeşi ve akrabalarını çıkarıp tüm varlığını María’ya bırakır.
1986 yılında artık öleceğini hisseden Borges, kitaplarla ilk tanıştığı yer olan Avrupa’ya dönmek ister. Bir şiirinde söylediği gibi, Cenevre’ye ölmek üzere giden Borges Nisan 1986’da María Kodama ile evlenir, Haziran 1986’da yaşama veda eder. Kızkardeşinin, atalarının yanına gömülmesi ısrarına rağmen bugün İsviçre’de Krallar Mezarlığı’nda gömülüdür.
Kaynak

Bir zamanlar bir delikanlı bir bilgeye talebe olmak istedi…

 

 

 

Bir zamanlar bir delikanlı bir bilgeye talebe olmak istedi…
-”Bana öğrenci olmak zordur…” dedi bilge…
“Korkarım sen bunu başaramazsın…”
Fakat genç kararlıydı…
Kendisinden ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyledi…
Bilge de ona manevi yoldaki ilk görevini verdi:
-”Bir yıl boyunca, seni kim kızdırmaya çalışırsa ona bir lira vereceksin…”
Genç denileni yaptı ve tam bir yıl boyunca kendisini öfkelendirmeye çalışan insanlara para verdi…
Bir yılın sonunda genç bilgeye geldi ve bundan sonra kendisine verilecek vazifeye hazır olduğunu bildirdi…
-”Önce şehre git ve bana biraz yiyecek al…” dedi bilge…
Genç yanından ayrılır ayrılmaz, bilge dilenci kıyafetine bürünüp, sadece kendisinin bildiği kısa bir yoldan gençten önce şehre ulaştı…
Gencin geçeceği yola oturdu, onu beklemeye başladı…
Bir süre sonra genç göründü…
Tam yanından geçerken, dilenci görünümündeki bilge ona hakaret etmeye başladı…
Başkalarının duyacağı kadar yüksek sesle, onun ne kadar aptal göründüğünü söyledi…
Fakat gençte hiçbir öfke işareti yoktu…
Tam aksine,
-”Ne kadar harika…” diye karşılık verdi genç sakin bir şekilde…
-”Tam bir yıl bana hakaret eden herkese para ödemek zorunda kaldım…
Şimdi tek kuruş ödemek zorunda değilim…”
Bunun üzerine bilge üzerindeki dilenci kıyafetini çıkardı ve gence dönerek şöyle dedi.
-”Başkalarının ne dediğine aldırış etmemeyi başaran bir kişi bilgelik yoluna adım atmış demektir…”

Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir.

 

 

Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.
Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar… Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan… Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş…
Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük…
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara…
Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.
Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.
Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.
Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkûm olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.
Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.

Doğum Taşına Göre Nasıl Birisin…

 

 

OCAK (LAL):
Doğum taşına göre sen inançlı,pozitif ve iradeli birisin. Hayata her zaman pozitif bakıyorsun ve sahip olduğun değerlerin kıymetini biliyorsun. Kimseyi kırmaktan hoşlanmıyorsun. İradeli ve güçlü kişiliğin ile karşılaştığın tüm zorlukların üstesinden geliyorsun. Daima bardağın dolu tarafını görmeye çalışan birisin. Herkes senin ne kadar iyi niyetli ve yardımsever olduğunu bilir.
ŞUBAT (AMETİST):
Doğum taşına göre sen iyi kalpli,cesur ve kararlı birisin. Herkese karşı çok nazik ve saygılı birisin. Hayattan ne istediğini biliyorsun ve hedeflerine ulaşmak için azimle çalışıyorsun. İnsanlara karşı asla önyargılı davranmıyorsun. Ama sürekli negatif düşünen ve hayattan kolay vazgeçen insanlara tahammülün yok. Çünkü sen,her zaman mücadele etmeye devam etmekten yanasın.
MART (AKUAMARİN):
Doğum taşına göre sen merhametli,inançlı ve gerçekçi birisin.Senin için her şeyin kusursuz olmasına gerek yok.Hayatının geri kalanını sevdiklerin ile birlikte mutlu bir şekilde geçirmek sana yeter de artar bile.Yaşadığın tüm zorluklara ve karşılaştığın kötü insanlara rağmen her şeyin iyi olacağına dair inancını hiç kaybetmiyorsun.Çünkü sen,gülmek kadar ağlamanın da bu hayata dahil olduğunu biliyorsun.
NİSAN (ELMAS):
Doğum taşına göre sen hassas,güvenilir ve cesur birisin.Senin gönlünün güzelliği gözlerinden okunuyor.Etrafına bolca huzur ve mutluluk yayıyorsun.İnsanlar senin her sözünde samimiyeti hissediyor ve güven duyuyor.İşler kötüye gittiğinde ise,sen gayet sakin bir şekilde düşünür ve mutlaka bir çözüm yolu bulursun.Senin için her zaman bir çıkış yolu vardır.Ümitsizliğe kapılmaz ve tüm cesaretini toplayarak inandığın yolda ilerlemeye devam edersin.
MAYIS (ZÜMRÜT):
Doğum taşına göre sen uysal, merhametli ve dürüst birisin.Sen nazik ve uysalsın.Herzaman zarif,asil ve düşünceli davranabilen birisin.İlişkilerini ciddiye alır ve yönetilmekten nefret edersin.Olmadığın biri gibi görünmek istemezsin hislerinde her zaman çok samimi ve dürüstsün.Kusursuz bir eş ve ebeveyn olabilmek senin için önemlidir ve gerçekçi yaklaşımlarınla bunu başarıyorsun.
HAZİRAN (İNCİ):
Doğum taşına göre sen inançlı,azimli ve zeki birisin.Hangi iş ile uğraşırsan uğraş,sen daima özenli ve çok dikkatli davranıyorsun.Karşılaştığın sorunları derinlemesine irdeler ve ağırbaşlılığını koruyarak ne yapılması gerektiğine karar verirsin.Örnek gösterilen ve tecrübeleri ile birçok insana ilham veren birisin.
TEMMUZ (YAKUT):
Doğum taşına göre sen çalışkan,iradeli ve özgüvenli birisin. Kendine güvenen ve her zaman sağlam adımlar atabilen birisin.Belirsizliklerden hoşlanmıyorsun.Başarılı olmayı istiyorsun ve en iyisini yapabileceğine inancın tam.Rahat ve huzurlu bir hayat sürdürebilmek için elinden geleni yapıyorsun.Kötü niyetli insanlar ile karşılaşsan bile sen her zaman inandığın yolda ilerlemeye devam ediyorsun.
AĞUSTOS (PERİDOT):
Doğum taşına göre sen sabırlı,iradeli ve özenli birisin. Senin gönlünün güzelliği gözlerinden okunuyor.Etrafına bolca huzur ve mutluluk yayıyorsun.İnsanlar senin her sözünde samimiyeti hissediyor ve güven duyuyor.İşler kötüye gittiğinde ise sen gayet sakin bir şekilde düşünür ve mutlaka bir çözüm yolu bulursun.Senin için her zaman bir çıkış yolu vardır.Ümitsizliğe kapılmaz ve tüm cesaretini toplayarak inandığın yolda ilerlemeye devam edersin.
EYLÜL (SAFİR):
Doğum taşına göre sen hoşgörülü,dürüst ve saygılı birisin.En kötü gününde bile gülümsemekten asla vazgeçmeyen eşsiz bir kişiliğe sahipsin.Sana güvenen ve düşüncelerine saygı gösteren birçok insan var.Sözünün arkasında durabilen ve mantık çerçevesinde hareket eden birisin.Huzursuzluktan ve gereksiz tartışmalardan hiç hoşlanmıyorsun.
EKİM (OPAL):
Doğum taşına göre sen neşeli,dürüst ve sağduyulu bir insansın.Senin için her şeyin kusursuz olmasına gerek yok.Hayatının geri kalanını sevdiklerin ile birlikte mutlu bir şekilde geçirmek sana yeter de artar bile.Yaşadığın tüm zorluklara ve karşılaştığın kötü insanlara rağmen her şeyin iyi olacağına dair inancını hiç kaybetmiyorsun.Çünkü sen,gülmek kadar ağlamanın da bu hayata dahil olduğunu biliyorsun.
KASIM (TOPAZ)
Doğum taşına göre sen şefkatli,inançlı ve sabırlı birisin.Hayattan ne istediğini biliyorsun ve hedeflerine ulaşmak için azimle çalışıyorsun.İnsanlara karşı asla önyargılı davranmıyorsun.Ama sürekli negatif düşünen ve hayattan kolay vazgeçen insanlara tahammülün yok.Çünkü sen,her zaman mücadele etmeye devam etmekten yanasın.
ARALIK (FİRUZE):
Doğum taşına göre sen iradeli,güçlü ve sabırlı birisin.Hayata her zaman pozitif bakıyorsun ve sahip olduğun değerlerin kıymetini biliyorsun.Kimseyi kırmaktan hoşlanmıyorsun.İradeli ve güçlü kişiliğin ile karşılaştığın tüm zorlukların üstesinden geliyorsun.Daima bardağın dolu tarafını görmeye çalışan birisin.Herkes senin ne kadar iyi niyetli ve yardımsever olduğunu bilir.
Baykushsite

DOĞUM TAŞINA GÖRE NASIL BİRİSİN?

 

 

OCAK (LAL):
Doğum taşına göre sen inançlı,pozitif ve iradeli birisin. Hayata her zaman pozitif bakıyorsun ve sahip olduğun değerlerin kıymetini biliyorsun. Kimseyi kırmaktan hoşlanmıyorsun. İradeli ve güçlü kişiliğin ile karşılaştığın tüm zorlukların üstesinden geliyorsun. Daima bardağın dolu tarafını görmeye çalışan birisin. Herkes senin ne kadar iyi niyetli ve yardımsever olduğunu bilir.
ŞUBAT (AMETİST):
Doğum taşına göre sen iyi kalpli,cesur ve kararlı birisin. Herkese karşı çok nazik ve saygılı birisin. Hayattan ne istediğini biliyorsun ve hedeflerine ulaşmak için azimle çalışıyorsun. İnsanlara karşı asla önyargılı davranmıyorsun. Ama sürekli negatif düşünen ve hayattan kolay vazgeçen insanlara tahammülün yok. Çünkü sen,her zaman mücadele etmeye devam etmekten yanasın.
MART (AKUAMARİN):
Doğum taşına göre sen merhametli,inançlı ve gerçekçi birisin.Senin için her şeyin kusursuz olmasına gerek yok.Hayatının geri kalanını sevdiklerin ile birlikte mutlu bir şekilde geçirmek sana yeter de artar bile.Yaşadığın tüm zorluklara ve karşılaştığın kötü insanlara rağmen her şeyin iyi olacağına dair inancını hiç kaybetmiyorsun.Çünkü sen,gülmek kadar ağlamanın da bu hayata dahil olduğunu biliyorsun.
NİSAN (ELMAS):
Doğum taşına göre sen hassas,güvenilir ve cesur birisin.Senin gönlünün güzelliği gözlerinden okunuyor.Etrafına bolca huzur ve mutluluk yayıyorsun.İnsanlar senin her sözünde samimiyeti hissediyor ve güven duyuyor.İşler kötüye gittiğinde ise,sen gayet sakin bir şekilde düşünür ve mutlaka bir çözüm yolu bulursun.Senin için her zaman bir çıkış yolu vardır.Ümitsizliğe kapılmaz ve tüm cesaretini toplayarak inandığın yolda ilerlemeye devam edersin.
MAYIS (ZÜMRÜT):
Doğum taşına göre sen uysal, merhametli ve dürüst birisin.Sen nazik ve uysalsın.Herzaman zarif,asil ve düşünceli davranabilen birisin.İlişkilerini ciddiye alır ve yönetilmekten nefret edersin.Olmadığın biri gibi görünmek istemezsin hislerinde her zaman çok samimi ve dürüstsün.Kusursuz bir eş ve ebeveyn olabilmek senin için önemlidir ve gerçekçi yaklaşımlarınla bunu başarıyorsun.
HAZİRAN (İNCİ):
Doğum taşına göre sen inançlı,azimli ve zeki birisin.Hangi iş ile uğraşırsan uğraş,sen daima özenli ve çok dikkatli davranıyorsun.Karşılaştığın sorunları derinlemesine irdeler ve ağırbaşlılığını koruyarak ne yapılması gerektiğine karar verirsin.Örnek gösterilen ve tecrübeleri ile birçok insana ilham veren birisin.
TEMMUZ (YAKUT):
Doğum taşına göre sen çalışkan,iradeli ve özgüvenli birisin. Kendine güvenen ve her zaman sağlam adımlar atabilen birisin.Belirsizliklerden hoşlanmıyorsun.Başarılı olmayı istiyorsun ve en iyisini yapabileceğine inancın tam.Rahat ve huzurlu bir hayat sürdürebilmek için elinden geleni yapıyorsun.Kötü niyetli insanlar ile karşılaşsan bile sen her zaman inandığın yolda ilerlemeye devam ediyorsun.
AĞUSTOS (PERİDOT):
Doğum taşına göre sen sabırlı,iradeli ve özenli birisin. Senin gönlünün güzelliği gözlerinden okunuyor.Etrafına bolca huzur ve mutluluk yayıyorsun.İnsanlar senin her sözünde samimiyeti hissediyor ve güven duyuyor.İşler kötüye gittiğinde ise sen gayet sakin bir şekilde düşünür ve mutlaka bir çözüm yolu bulursun.Senin için her zaman bir çıkış yolu vardır.Ümitsizliğe kapılmaz ve tüm cesaretini toplayarak inandığın yolda ilerlemeye devam edersin.
EYLÜL (SAFİR):
Doğum taşına göre sen hoşgörülü,dürüst ve saygılı birisin.En kötü gününde bile gülümsemekten asla vazgeçmeyen eşsiz bir kişiliğe sahipsin.Sana güvenen ve düşüncelerine saygı gösteren birçok insan var.Sözünün arkasında durabilen ve mantık çerçevesinde hareket eden birisin.Huzursuzluktan ve gereksiz tartışmalardan hiç hoşlanmıyorsun.

EKİM (OPAL):
Doğum taşına göre sen neşeli,dürüst ve sağduyulu bir insansın.Senin için her şeyin kusursuz olmasına gerek yok.Hayatının geri kalanını sevdiklerin ile birlikte mutlu bir şekilde geçirmek sana yeter de artar bile.Yaşadığın tüm zorluklara ve karşılaştığın kötü insanlara rağmen her şeyin iyi olacağına dair inancını hiç kaybetmiyorsun.Çünkü sen,gülmek kadar ağlamanın da bu hayata dahil olduğunu biliyorsun.
KASIM (TOPAZ)
Doğum taşına göre sen şefkatli,inançlı ve sabırlı birisin.Hayattan ne istediğini biliyorsun ve hedeflerine ulaşmak için azimle çalışıyorsun.İnsanlara karşı asla önyargılı davranmıyorsun.Ama sürekli negatif düşünen ve hayattan kolay vazgeçen insanlara tahammülün yok.Çünkü sen,her zaman mücadele etmeye devam etmekten yanasın.
ARALIK (FİRUZE):
Doğum taşına göre sen iradeli,güçlü ve sabırlı birisin.Hayata her zaman pozitif bakıyorsun ve sahip olduğun değerlerin kıymetini biliyorsun.Kimseyi kırmaktan hoşlanmıyorsun.İradeli ve güçlü kişiliğin ile karşılaştığın tüm zorlukların üstesinden geliyorsun.Daima bardağın dolu tarafını görmeye çalışan birisin.Herkes senin ne kadar iyi niyetli ve yardımsever olduğunu bilir.
Baykushsite

Dolunayda Hayatınızda Düğümlenmiş Sorunları Çözme Ritüeli:

47499536_2136326716683744_2296410603901681664_n[1]

Hayatınızda Düğümlenmiş Sorunları Çözme Ritüeli:

Bazen hayatınızın düğüm düğüm olduğunu, tıkandığını görür ve yine de bir şey yapamazsınız. İşte böyle bir durumdaysanız aşağıdaki ritüeli uygulamanız. Feraha çıkmanızı hızlandıracaktır.

Öncelikle siyah bir kurdele alın ve aralıklı olarak yedi tane düğüm atın. Ve arkasından sırasıyla düğümleri çözmeye başlayın. Düğümleri çözerken şu cümleleri tekrar edin:

1. Düğümü çözerken: Bu düğümü açarken hayatımdaki tüm olumsuzların bu düğümü açtığım gibi olumluya dönmesini seçiyorum.

2. Düğümü Çözerken: Bu düğümü açarken hayatımdaki tüm acıların bu düğümü açtığım gibi olumluya dönmesini niyet ediyorum.

3. Düğümü Çözerken: Bu düğümü açarken hayatımdaki tüm beklemede olan olayların hızlıca olmasına ve hayrıma dönmesine niyet ediyorum.

4. Düğümü Çözerken: Bu düğümü açarken hayatımdaki tüm başarısızlıklarımın başarıya dönmesine niyet ediyorum.

5. Düğümü Çözerken: Bu düğümü açarken hayatımdaki sıkıntı, kırgınlık yaşadığım aşkla ilgili tüm beklentilerimin mutluluğa ve olumluya dönmesine niyet ediyorum.

6. Düğümü Çözerken: Bu düğümü açarken hayatımda sağlıkla ilgili yaşadığım her türlü sıkıntımın iyileşmesine ve olumluya dönmesine niyet ediyorum.

7. Düğümü Çözerken: Bu düğümü açarken hayatımdaki tüm kapalı düğümlerin açılmasına ve olumluya dönmesine niyet ediyorum.

Ve düğümlerini çözdüğünüz siyah kurdeleyi kırmızı saplı bir makasla yedi parçaya bölün. Yedi parçaya ayrılmış kurdeleyi elinizde tutarken “hayatımdaki tüm olumsuzların kolayca ve en hayırlı şekilde olumluya dönmesine niyet ediyorum deyin”.
Ve kurdele parçalarını üç gün içinde evin dışındaki bir toprağa gömün…

Bu ritüeli Youtube’da Anette İnselberg kanalımda “Hayatımızdaki Düğümleri Çözme Ritüeli” başlığıyla bulabilirsiniz.

Şifa olsun,

Anette İnselberg

MÜRÜVVET SİM ❤💯

50107956_2258248604420025_2921010036853440512_o[1]
Tarlada doğmuşum ben… Annem göbeğimi ‘çekme’ bıçağı ile kesmiş, şalvarına sarıp, atmış atının terkisine, getirmiş eve… 23 Nisan 1929’da, Tekirdağ’ın Büyükyoncalı köyünde.
Mürüvvet Sim, yarım asırlık ömrünün başlangıç noktasını böyle özetliyor… Fakir bir aile oluşlarını, iki yaşındayken İstanbul’a göçüşlerini, köyle İstanbul arasında mekik dokuyuşunu ve bir sokak çocuğu gibi büyüyüşünü.
Topkapı Takkeci Mahallesi’nde oturuyorduk. Annem hizmetçilik yapıyor, babam bahçelerde çalışıyordu.. Hep söylerler, çok yaramazmışım küçükken… Mahalleli, ‘Korkunç Mürüvvet’ adını takmış bana.
Hangi evde balık pişse,kendi kendini davet edermiş küçük Mürüvvet. Hele bir dediği olmasın, camı çerçeveyi indirirmiş… Herkesi o kadar yıldırmış ki mahalleli, aralarında para toplar, Mürüvvet’i sinemaya gönderirlermiş… Hiç değilse iki saat başlarını dinlemek için.. Sinema dönüşü, mahallenin tüm kadınlarını başına toplar, gittiği filmi oynayarak anlatırmış.
Mürüvvet Sim, yoksul annesi Esma ile babası Mehmet’i, sanatçı olduktan sonra, sultanlar gibi yaşatmıştı.
Bende artistlik merakı işte o günlerde başladı,” diyor Sim.. Ve ilginç bir sır veriyor bize… Hani Filiz Akın-Türker İnanoğlu evliliğinin meyvesi İlker İnanoğlu’nun, bir zamanlar gişe rekorları kıran “Yumurcak” filmi var ya, işte o filmin senaryosu, Mürüvvet Sim’in bir gün sette çocukluk anılarını anlatmasından kaynaklanmış.. Kısacası, “Yumurcak” filminin yumurcağı, Mürüvvet Sim’den başkası değilmiş.
Mahalle terzisinin ona arkadaşlarının elbiselerinin artıklarından diktiği süslü elbiseleri anımsıyor… Gözlerindeki çocuksu pırıltılar yaşlara dönüşüyor… Ağlıyor… Tıpkı Topkapı’nın Takkeci Mahallesi’nin Yumurcak’ı gibi… Elindeki minicik örgü yeleğe dalarak… Ve anlatıyor bu gözyaşlarının nedenini ;Her gün akşamüstü, günbatımı zamanı bir gariplik çökerdi içime… Mahallenin her anası, çocuğunu çağırır, üzerlerine yelek giydirirlerdi.. Bir ben kalırdım yeleksiz… Üşümesinden korkulmayan, kenarda, terkedilmiş… Anacığım, karanlıklarda dönebilirdi çalıştığı yerlerden eve… Hiçbir zaman da yeleğim olmamıştı… Hep yelek özlemi içinde idim… Kıskanırdım, sırtlarına yelek geçirilen arkadaşlarımı… O yaramaz Mürüvvet gider, bir köşede sessizce ağlayan zavallı bir çocuk gelirdi o saatler…”
Bu yelekler yaşamında öylesine önemli bir iz bırakmış ki, Mürüvvet Sim’in… Tam 38 yıldır, durmadan yelek örer o… Ördüklerini sokaktaki kimsesiz çocuklara elleriyle giydirir, bakımevlerine bağışlar, armağan olarak, Anadolu’nun dört bir yanındaki köy çocuklarına gönderir… Yaşamının bir parçası bu yelekler… Eline geçen en küçük bir yün parçası, eski hırkaların sökülmüşleri, hep miniklere yelek oluyor Mürüvvet Sim’in becerikli ellerinde..

“Aman evladım , birlikte olduğun kişilerin beyin dalgalarına dikkat et !”

 

 

 

“Aman evladım , birlikte olduğun kişilerin beyin dalgalarına dikkat et !”
Gülmeyin ama, bundan sonra böyle uyaracağız çocuklarımızı. Hatta sadece onları değil, mümkünse kendimizi de.
Nöroloji profesörü Dr. Moran Cerf’e göre uzun süre beraber olan kişilerin beyin sinyalleri birbiri ile uyum sağlayarak bir nevi senkronize oluyor. Hatta bazı vakalarda birebir aynı bile olabiliyormuş. Duyduk duymadık demeyiniz efendim…
Bu Moran Cerf enteresan adam. Gençliğinde bildiğiniz “hacker” ! Bunu resmen meslek edinecek derecede hem de… Bir gün fizikçi ve nörobilimci Crick ile tanışıyor. Koskoca bilim adamı benimle niye bu kadar ilgilendi diye şaşırırken bakıyor ki, adamın derdi bir hacker beyninin nasıl çalıştığını anlamak.
Bu acaip etkiliyor Cerf’i. Tuhaf işini bırakıp fizik ve nörobilim okumaya girişiyor. On yıldır da , beyinle ilgili bilumum başka konuların yanında; “insanların karar alma süreçlerini “ inceliyormuş.
Öncelikle beyin röntgenlerini kullanarak insanların farklı olaylara tepki verdiklerinde hangi beyin bölgelerinin faaliyete geçtiğini tespit etmiş. Bununla da kalmamış, iki farklı insanın beynindeki senkronizasyonu incelemiş.
Geldiği nokta şu : “Biriyle birlikte sürekli vakit geçirdiğinizde, her iki beyinde de uyum oluşuyor”
Mesela film özeti izletiyor genelde birlikte vakit geçiren iki ayrı insana. Bir bakıyorlar ki beyinleri aynı faaliyet kalıplarını izliyor ikisinde de.
Hatta dahası var, “Sadece iki hafta sonra, aynı filmi izleyen, aynı kitapları okuyan, aynı tecrübeyi paylaşan ve sadece birbiriyle konuşan iki kişi; dil, duygu ve bakış açısında ortak kalıplar geliştiriyorlar.”
Bu yüzden , hayatta alabileceğiniz en doğru karar, kiminle vakit geçirdiğinizi akıllıca seçmek.
Yani efendim, dostlarınız, iş arkadaşlarınız, eşiniz… Aman diyeyim, çok dikkatli seçin.
Hani olur ya bazen, aslında kendisini seversiniz de, bazı huyları rahatsız eder sizi. Hah işte onlar çok tehlikeli. Çünkü o beğenmediğiniz alışkanlıklarını kopya etmeniz an meselesi. Bu sizi karaktersiz yapmıyor sakın alınmayın; beyin dalgalarınız sizden bağımsız uyum sağlayıveriyor onunkine.
Bu mantıktan bakarsak huysuz biriyle sürekli beraberseniz aynı huysuz tepkileri vermeniz, ya da sürekli şikayet eden karamsar biriyle devamlı vaktinizi geçiriyorsanız, sizin de olaylara aynı umutsuz gözle bakmanız çok olası. Sonra, “Ay ben böyle değildim, ne oluyor bana? “ demeyin, benden söylemesi…
Hele ki eşler söz konusu olduğunda durum iyice ciddileşiyor. Şimdi yazarken düşünüyorum da, hani bebeğin sarışın mı esmer mi olacağını belirleyen baskın olan genler misali, iyimser zihin mi, yoksa kötümser zihin mi baskın çıkıyor acaba?
İlla kötü etkileri değil, iyi etkileri de konuşalım.
Hani derler ya, “Kimin yanında kendini ferah , kimin yanında sıkıntılı hissediyorsun?” diye.
İşte o ferah hissettirenlere yapışın, asla ayrılmayın derim. Belli ki o insancıkların beyin frekansları, tertemiz, berrak, huzurlu, size de o elektriği yolluyor.
Kimisi de, birer enerji vampiri. Bana oluyor bazen. Yanından ayrıldığımda değil konuşacak, elimi kaldıracak halim kalmıyor. Sadece ses tonunu duyunca bile öyle hissettiklerim var. Topuklayarak kaçasım geliyor onların yanından. Asla kötü insan değiller, ama öyleler işte. Benim beyin onlarla olmayı bir çeşit reddediyor sanırım.
Konu öylesine derin ki , mesela bir annenin beyin frekansları bebeğini nasıl etkiliyor? Örneğin çok ağlayan, huzursuz bir bebeğin aslında derdi annesinin beyin dalgaları mı? Demek ki çocuklarımızın bazı tepkilerin şikayet ediyorsak, önce kendimizi sorgulayacağız.
Aklımda deli deli sorular…
Çok da tehlikeli olabilir bu. Ucu taaa kitleleri topluca etkilemeye, hatta kodlamaya kadar gidebilir.
Hani var ya, “aynı filme aynı tepkiyi verenler”. Bu kısmı beni gerçekten dehşete düşürüyor mesela.
Diyorum ki içimden, o zaman bunca akla ziyan televizyon dizisi tesadüf değil. Kötülüğün iyilikmiş gibi servis edildiği onca senaryo. Eli silahlı erkekleri, kötü kalpli entrikacı kadın karakterleri rol model yapmaya çalışan, örfümüzü, adetlerimizi, aile terbiye anlayışımızı saçma sapan gelin kaynana kavgalarına indirgeyen, içkiyi sigarayı buzlayıp her türlü şiddeti öne çıkartan hikayeler. İzlerken isyan edip, “edep ya hu” dediğimiz… Dengesiz insanları sırf rating artırıyor diye iyice delirtip, o sahneleri defalarca yeniden yeniden gösteren magazinel yayınlar.
Almışlar ellerine kocaman bir enjektör, beynimize umutsuzluk zerk ediyorlar sanki.
Biz de bunu dalga dalga birbirimize aktarıp köpürtüp duruyoruz.
Ey beyin dalgaları temiz, berrak, iyimser insanlar…
Yan yana durun, birleşin, bol bol birlikte vakit geçirin lütfen. 🙂
Bu ülkenin, bırakın yüreğini, beyninden ne geçtiğinin bile farkında olan, onu kontrol edebilen, o nefis terbiyesini geliştirmiş bireylere ihtiyacı var.
Pir Sultan Abdal boşuna dememiş,
“Ne mutlu eğri zamanda
Doğru yerde durabilene…”
Bige Güven Kızılay
16.01.2019

Bugün beni mutlu eden ne olay oldu?

 

Gün içinde ne kadar çok olay oluyor değil mi? Bazen sinirden yerimizde duramaz olurken, bazen de tatlı bir gülümseme yüzümüzü kaplamış oluyor.
O zaman günü kapamadan önce gece yatağa yattığımızda, kendimize şu soruyu soralım..
Bugün beni mutlu eden ne olay oldu?
Böylece uykuya mutlu bir şekilde dalalım, ertesi günde mutlu bir şekilde uyanalım. Ne dersiniz?
Yazması benden, uygulaması sizden…
Sağlıcakla,
Anette İnselberg

Bugün beni mutlu eden ne olay oldu?

 

 

Gün içinde ne kadar çok olay oluyor değil mi? Bazen sinirden yerimizde duramaz olurken, bazen de tatlı bir gülümseme yüzümüzü kaplamış oluyor.

O zaman günü kapamadan önce gece yatağa yattığımızda, kendimize şu soruyu soralım..

Bugün beni mutlu eden ne olay oldu?

Böylece uykuya mutlu bir şekilde dalalım, ertesi günde mutlu bir şekilde uyanalım. Ne dersiniz?

Yazması benden, uygulaması sizden…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Dağınıklığın Enerjiye Etkisi!!!Daha Okurken Kafanız’ın Dağınıklığı Gidecek Mutlaka Okuyun!

 

Dağınıklığın Enerjiye Etkisi!!!Daha Okurken Kafanız’ın Dağınıklığı Gidecek Mutlaka Okuyun!
Enerji durağanlaştığında dağınıklık yığılır, dağınıklık büyüdükçe de enerji durağanlaşır.
DAĞINIKLIK TIKALI ENERJİDİR
Dağınıklığın karşılığı olan “Clutter” sözcüğü, Ortaçağ İngilizcesindeki donma, pıhtılaşma anlamındaki “clotter” kelimesinden gelmektedir. Arttıkça sizi içine alması, yolunuzu tıkaması da aynı şeye işaret eder.
Dağınıklık arttığı oranda mekana düşük seviyeli enerjiler de çekilmiş olur.
Benzer benzeri çeker, prensibi burada da geçerlidir.
Bunu her insan bilir; Sokakta yürürken birinin bir kenara bir izmarit veya boş bir sigara paketi attığını görürsünüz. Ertesi gün aynı yerden geçerken bir de bakarsınız, izmaritin/paketin yanında daha başka atıklar da birikmiş. Çok geçmeden burada bir çöp tepesi oluşur. Dağınıklık evlerde de aynı şekilde çoğalır. Başta az bir şeyle başlar, derken büyüdükçe büyür, çevresindeki durağan enerji de ona bağlı olarak çoğalır ve yaşamınız üzerindeki durağanlaştırıcı etkisini hissettirir.
İnsan yaşamında yeni bir sayfa açmak istediği zamanlarda, ya da sıkıntı bastığında kendini, evindeki veya odasındaki dağınıklığı toparlarken ya da bazı eşyaların yerlerini değiştirirken bulabilir.
Fakat insanların büyük çoğunluğu dağınıklıklarıyla yaşamaya alışabilmektedirler. Tıkalı enerji son derece yapışkandır ve gerçekten silkelenip bir şeyler yapmak için esaslı bir çaba gerekir.
DAĞINIKLIK NEDİR?
Oxford sözlüğünde “düzensizce birikmiş nesne kalabalığı” olarak tanımlanan dağınıklık, dört sınıfta ele alınıyor:
* Kullanmadığınız ya da sevmediğiniz nesneler
* Dağınık ya da düzensiz eşya
* Çok küçük bir alanda çok fazla eşya
* Tamamlanmadan yarım bırakılmış her şey
KULLANMADIĞINIZ YADA SEVMEDİĞİNİZ NESNELER
İnsan sahip olduğu her şeye görünmeyen kılcal enerji damarlarıyla bağlanır. O eşyaya verilen değer, yüklenen anlam, onun hakkındaki düşünce ve duygular eşya ile insan arasında bir alışveriş meydana getirir. Pozitif anlamda kullanılan, yararlı olan, bir fonksiyon gören veya sevilen nesneler olumlu enerjinin yayılmasında yararlı olabilir. Bunun tersine evdeki kullanılmayan, bozuk, sevilmeyen, kurtulunmak isteyip de atılmayan, başkasına ait olan, bir kenarda unutulan her şey, enerjinin durağanlaşmasına yol açar.
Sizin için bir anlam ifade etmeyen, önemi olmayan, kullanılmayan şeylerden kurtulunduğunda insan kendini bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak da hafiflemiş hissedecektir.
DAĞINIK YA DA DÜZENSİZ EŞYA
Sadece sevilen ve kullanılan eşyaları evde tuttuğumuzu varsayalım, eğer bu eşyalar dağınık duruyorlarsa, mekan dağınık sıfatını korur, aradığımızı bulmamız zorlaşır.
Neyin nerede olduğunu bildiğinizde yaşam kolaylaşır.
Örneğin hepimiz evimizde yatağımızın nerede olduğunu biliriz. İnsanın yatağıyla arasındaki enerji bağı dolaysız ve açıktır. Bir de ev anahtarınızı veya şemsiyenizi veya başka bir şeyi düşünelim. Yeri genellikle tam olarak biliyor muyuz, yoksa zihinsel olarak ortalığı ayağa kaldırdığımız oluyor mu? Ya yanıtlamamız gereken mektup, ya da zarfa koyup atılmayı bekleyen bir mektup? Bazen haftalar sonra gazetelerin arasından elimize geçebilir.
Neyin nerede olduğunu bilmekten kaynaklanan huzur ve açıklık, bu durumlarda stres ve karmaşaya dönüşür.
Cüzdanımız veya çantamız o an için önemli gelen ama birkaç gün sonra işlevini yitiren telefon, adres ve not kağıtlarıyla, gerekli gereksiz broşürlerle dolup taşıverir.
Ya ani bir itilimle otomatik olarak alınan veya toplanan şeyler…
Eve getirir, “Şimdilik şuraya koyayım da sonra kaldırırım.” deriz. Ancak koyduğumuz yerde kalır. Kimi zaman aylarca kimi zaman yıllarca kalabilirler. Akla geldikçe veya gördükçe zihnimizin bir köşesinde belli belirsiz bir bıkkınlık yaratırlar.
Burada önerilen elbette abartılı bir titizlik veya düzenlilik hastalığı değildir.
KÜÇÜK BİR ALANDA ÇOK FAZLA EŞYA
Kimi zaman sorun yerden kaynaklanabilir. Aile büyür veya eşyalar çoğalır ama mekan aynı kalır. Dağınıklık zamanla evde nefes almakta güçlük yaratan bir hal alabilir. Çözüm büyük bir yere taşınmak ya da evde ciddi bir ayıklama yapmaktır.
TAMAMLANMADAN BIRAKILMIŞ ŞEYLER
Dağınıklığın bu türünü görmek daha zor, bilmezden gelmek daha kolaydır. Ancak sonuçları birçok alana yayılır. Tamamlanmadan bırakılmış her şey fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal alanda dağınıklık ve tıkanıklık yaratır.
Evinizdeki veya çekmecenizdeki ele alınmamış şeyler, yaşamınızda ele almadan bıraktığımız şeyleri yansıtır ve sürekli olarak enerjimizi çeker. Kırık çekmecenin tamiri, bozuk bir saatin veya aracın onarımı, damlayan musluğun contasının değiştirilmesi gibi ufak tefek tamiratlar bile mekanın enerji akışında önemli roller görür. Ve mantal alanda da ümit ve uyanıklık hallerine ulaşmada yararlı olabilir.
Dikilecek düğmeler, aranması gereken telefonlar, koparılması gereken ilişkiler ve diğer her tür belirsizlik, dönüp yüzleşmediğimiz sürece ilerlememize engel olur. Eğer istenirse insandaki tevil ve savunma mekanizmaları bunları gayet güzel bastırıp kamufle edebilir, ama bunu yapmak için daima enerji tüketir. Bitmeyen her iş yaşam enerjimizden çalar, adeta bir enerji vampiri gibi bizi sömürür.
DAĞINIKLIK BİZİ NASIL ETKİLER?
Çoğu insan dağınıklıktan nasıl etkilendiğini bilmez. Dağınıklığıyla yaşamaktan memnunluk bile duyabilir. Dağınıklığın etkisi ancak ondan kurtulunduğunda duyulacak rahatlama ve huzur ile anlaşılabilir.
DAĞINIKLIK KENDİNİZİ YORGUN VE UYUŞUK HİSSETMENİZE NEDEN OLUR
Çoğu dağınık insan ortalığı toparlamaya hali olmadığını söyler. Kendilerini sürekli yorgun hissederler. Oysa yorgunluğun nedeni dağınıklığın çevresindeki durağanlaşmış enerjidir.
DAĞINIKLIK SİZİ GEÇMİŞE BAĞLI KILAR
Bütün boş alanlarımız dağınıklıkla dolarsa yaşamımıza girecek hiçbir yeniliğe yer kalmaz. Düşüncelerimiz geçmişe takılıp kalır. Bakışlar ileriye bakmaktan çok geriye çevrilir. Sorunlarla yüzleşip daha iyi bir gelecek yaratmak yerine, geçmişi suçlarız.
DAĞINIKLIK BEDENDE DE TIKANIKLIKLARA YOL AÇAR
Dağınıklık aşırı bir hale geldiğinde evinizin enerjisi tıkanır. Aynı şey bedenimiz için de geçerlidir. Dağınık kişilerde kabızlık ve hazım bozuklukları, ciltte donukluk ve bozulmalar gibi rahatsızlıklara daha sık rastlanır.
DAĞINIKLIK KİLONUZU ETKİLER
Yapılan gözlemler, aşırı kilolu insanların genellikle dağınık insanlar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bir bayanın dediği gibi;
“Evinizi ıvır zıvırdan arındırdığınızda bedeninizi abur cuburla doldurmak da size artık doğru gelmiyor.”
DAĞINIKLIK ERTELEMEYE YOL AÇAR
Dağınıklık içinde yüzüyorsanız, işlerinizi yarına erteleme eğiliminiz olabilir. Dağınıklık enerjinin hareket yeteneğini azaltarak herhangi bir şeye girişmenizi zorlaştırır.
DAĞINIKLIK UYUMSUZLUĞA YOL AÇAR
Dağınıklık aileler, ev ve iş arkadaşları arasındaki tartışmaların nedenlerinden biri olabilir. Eğer siz gırtlağınıza kadar dağınıklığa gömülmüş olarak yaşıyor ya da çalışıyorsanız ama çevrenizdekiler sizin gibi değilse onların yaşama biçimi sizi engellemez ama sizinki onları kuşkusuz engeller.
DAĞINIKLIK YILGINLIK YARATIR
Dağınıklık enerjinizi aşağı çekerek kendinizi yılgın, depresif hissetmenize neden olur.
Depresyon türlerinin çoğu Yüksek Benliğinizin sizi, başka bir şey yapmanızın zamanı gelmiş olduğu için yapageldiğiniz şeye devam etmekten alıkoymasından kaynaklanır.
DAĞINIKLIK BAGAJ FAZLASI YARATIR
Eviniz aşırı dağınıksa, büyük olasılıkla yolculuğa çıkarken de yanınıza çok eşya alıyorsunuzdur. Dağınıklık bağımlıları “GEREKİRSE” diye peşlerinden sürükledikleri eşya için fazla bagaj ücreti ödemek durumunda kalırlar. Tatilden dönüldüğünde valizlerden bir yığın hiç giyilmemiş temiz ama buruşuk kıyafetler çıkar.
İnsan duygusal ve zihinsel açıdan da fazla bagaj taşımaya eğilimlidir.
DAĞINIKLIK FAZLADAN TEMİZLİĞE NEDEN OLUR
Dağınık bir alanı temizlemek iki kat daha fazla zaman alır. Ne kadar dağınıksanız o kadar çok toz ve kir birikir, enerji o kadar durağanlaşır, temizlik yapmak isteği de azalır.
Yaşadığımız evin odalarını tek tek dolaşıp dağınıklık yaratan gereksiz ve kullanılmayan giyecek ve eşyaları gözlemleyip bunların evimizdeki fazlalık ve dağınıklıktaki payını ve işgal ettikleri alanı yüzdeye vurduğunuzda ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı olacaktır.
Uzmanlar ortalama büyüklükteki bir evin odalara göre dağılımını şu şekilde yapmaktadırlar:
* Koridorlar yüzde 5
* Oturma odası yüzde 10 – 15
* Mutfak yüzde 30 – 40
* Yatak odası yüzde 40
* Banyo yüzde 15 – 20
* Kiler, depo, tavan arası, bodrum, kömürlük vs. yüzte 100 -200
Toplam : 220 – 250 Oda başına düşen ortalama dağınıklık yüzde 35 – 45 arasıdır.
Evinize ödediğiniz kira, elektrik, ısınma vs. masrafların neredeyse yarıya yakını boşuna hammallığı yapılan şeylere ödenmektedir. Bu alanları pozitif yönde sağlıklı işlerde kullanmak varken olumsuz enerjilerin çoğalmasında kullanmaktayız.
İNSAN NEDEN DAĞINIK YAŞAR?
Dağınıklığın altında görünenden çok daha derin nedenler yatmaktadır.
Çok meşgulüm, vaktim yok, benim için önemli değil, herkes kendi eşyasını toplasa ortalık dağılmaz? vs. gibi açıklamalar birer bahaneden öteye gitmez.
Lazım Olur Diye Saklamak
İnsanların başlıca biriktirme nedenleri budur. “Nasıl atayım ki” diye yakınırlar, “günü gelir lazım olur”. Bu noktada gerçekten ihtiyacımız olan şeylerle, olmayan şeyleri tüm bağımlılıklarımızı bir kenara atarak ayırdetmek gerekir.
Lazım olur diye eşya saklamak geleceğe güvensizlik işaretidir. Unutmayalım ki düşüncelerimizle kendi geleceğimizi biz yaratırız.
Uzmanların konu ile ilgili rastladıkları gerçek vakalardan birkaç örnek:
* Balık sevmeyen bir adamın tavar arasında on beş yıl boyunca saklanmış beş akvaryum.
* Yirmi yıl boyunca bahçede biriktirilmiş boş şişeler, yağ kapları, kavanozlar, yumurta kutuları.
* Geçmiş yıllara ait onlarca telefon rehberi.
Evimizi bu gözle araştıracak olursak bu listeye ilave edeceğimiz pek çok şey olacaktır.
KİMLİK
Sahip olduklarımıza sıkı sıkı tutunmamızın başka bir nedeni de kimliğimizin onlara bağlı olduğunu hissetmemizdir. Eşkoşmalar da diyebileceğimiz eşyayla olan aşırı bağlar insanın kendi hakkındaki yüzeysel fikrini ve imajını koruma çabalarından biridir. Bazı şeylerle öylesine özdeşleşmişizdir ki, onu attığımızda kendimizden bir parçayı koparırcasına bir hal yaşarız.
Çevremizdeki dağınıklığın görünmeyen nedeni, içinde bulunduğumuz duygusal ve zihinsel dağınıklıktır.
DAHA ÇOĞUN DAHA İYİ OLDUĞU İNANCI
Bugün hepimizin evlerinde eksiksiz mutfak setlerimiz var. (Gazeteler bile veriyor) Küçük şeyleri doğramak için küçük bıçaklar, büyük şeyleri doğramak için büyük bıçaklar, sivri uçlu, küt uçlu, hafif, ağır, et bıçağı, balık bıçağı, sebze bıçağı, meyve bıçağı vs. Bu setlere sahip olmamıza rağmen ev hanımlarının çoğu tüm bu işleri bir bıçakla hallederler.
Beynimiz tam tekmil bir bıçak setine ihtiyacımız olduğuna reklam devleri tarafından yıkanmıştır.
Daha çoğun daha iyi olduğu düşüncesi, mallarını satmak isteyen üreticilerin kafamıza nakşettiği bir yalandır.
EVİNİZDEKİ DAĞINIKLIK ALANLARI:
Ana Giriş Kapısı
Evinizin kapısının dış tarafı dünyaya bakışınızı, iç tarafı da kendi yaşamınıza bakışınızı temsil eder. Tıpkı insanlar gibi enerji de bu kapıdan içeri girer çıkar. Giriş kısmındaki darlık ve dağınıklık evinize taze enerjilerin giriş çıkışını engeller. Burası temiz ve düzenli durması gereken en önemli alandır. Askıda duran ve kullanılmayan paltolar vs., yerlerde duran ayakkabı, çizmeler vs., gereksiz kuru veya plastik çiçekler, şemsiyeler, bozuk paralar, fişler, telefon, elektirik faturaları, broşürler, eski gazete dergiler vs.
Kapıların Arkası
Kanca ya da kapı tokmaklarına asılı şeyler (giysiler, gecelikler, havlular, çantalar) olduğu kadar bütünüyle açılmasını engelleyecek mobilya, eşya, sepet vs. şeyleri de kapsar. Kapılarınız ardına kadar açılmazsa evinizde enerji serbestçe dolaşamaz, giriştiğiniz her iş için daha fazla çaba harcamanız gerekir.
Koridor ve Holler
Buralardaki dağınıklık yaşam taşıyıcı enerjinin evin içinde akışına engel olmaktadır.
Mutfak
Mutfak dolaplarınızın içinde neler gizleniyor? Ya bitmeden alınan yiyecekler…
Bütün dolaplarınızda esaslı bir ayıklama ve temizliğe girişin. Derin dondurucunuzla buzdolabınızı da unatmayın.
Yatak Odaları
Yatak odaları genellikle evde yer bulamadığımız şeyleri koyduğumuz bir odadır. Yatak odalarındaki dağınıklık çocuklar ve yetişkinler için de olmaması gereken bir şeydir.
Yatak odası evdeki en önemli odadır. Çünkü nerede ve nasıl uyuduğunuz yaşamınızı büyük ölçüde etkiler. Yaşamınızın üçte birini yatak odasında geçirirsiniz. Bu nedenle yatak odasının düzenli ve sade olması çok önemlidir.
Yatak altlarına itilen ıvır zıvırlar uyku kalitesine bile önemli etkide bulunmaktadır.
Örneğin tuvalet masalarının üstleri de kullanılmayan pek çok boş parfüm vs. şişeriyle doludur. Enerjinin yumuşak ve uyumlu dolaşımı için yatak odalarındaki yüzeylerin olabildiğince temiz ve boş tutulması önerilmektedir.
Dolap Tepeleri
Dolap tepelerine saklanan ve tıkılan şeyler… Evinizde göz hizasından yukarılara yığılmış dağınıklık genellikle bunaltıcı bir etki yaratır, hatta baş ağrısı bile yapabilir.
Dolap İçleri
Çoğu insan sahip olduğu giysilerinin yüzde 20’sini giyer. Bundan kuşkusu olanlar bir ay boyunca bir test yapabilirler. Bu oran sadece giysiler değil, sahip olduğunuz çoğu şey ve yaşamdaki çoğu etkinliğe de uyarlanabilir.
ZİHİNSEL DAĞINIKLIĞI GİDERMEK
Tasalanmaya Son Verin
Endişe sallanan ata benzetilir. Ne kadar hızlı hareket ederse etsin hiçbir yere gitmez. Endişe bütünüyle bir zaman israfıdır. Zihinde öylesine bir dağınıklık yaratır ki, hiçbir şeyi açıklıkla düşünemez olursunuz.
Endişelenmeyi bırakmayı öğrenmenin yolu, her şeyden önce dikkatinizi odakladığınız şeye güç kazandırdığınızı kavramaktan geçer. Bu nedenle bir konuda ne kadar endişe düşünceleri üretirsek, o şeyin ters gitme olasılığını da yükseltmiş oluruz.
“Korktuğum başıma geldi”
“Sakınılan göze çöp batar”
gibi sözler de bu mesajı insanlara vermek için söylenmiştir.
Endişe öyle derinlere işleyen bir alışkanlıktır ki, bundan kurtulmak için kendimizi bilinçli olarak eğitmemiz gerekir. Kendimizi endişe halinde fark ettiğimiz an durup düşünüp düşünceleri kontrol edip yönünü değiştirme egzersizleri yapmak gerekir. Bu konuda yakınlarımızdan yardım da isteyebiliriz.
Endişe ve tasa yaratan şeylerin listeleri çıkartılıp bunlar tek tek çözümlenebilir.
Eleştirmeye ve Yargılamaya Son Verin
Eleştiri ve yargılama insanda en büyük enerji kayıplarına neden olur. Biraz incelenirse, özellikle başkalarına yönelik eleştirileri ve yargılarımalarımızın altında merkez noktamızın kendi zevk ve alışkanlıklarımız, düşünce kalıplarımız olduğunu anlayabiliriz. Ayrıca kendimizde olup da hoşumuza gitmeyen yönlerimizi değiştirmek yerine bu memnuniyetsizliğimizi başkalarını eleştirerek hafifletmeye çalışırız.
Aslına bakacak olursak hiç kimseyi eleştirip yargılayacak durumda değiliz. Çünki varlıkların gerçek ihtiyaç ve kapasitelerini bilmediğimiz için yapacağımız değerlendirmeler son derece isabetsiz olacaktır.
Dedikoduya Son Vermek
Başkalarının yüzlerine söyleyemediğimiz düşünce ve yargılarımızı, onların olmadığı ortamlarda dile getirmek, bundan da bir zevk duymak da zihnimizde fazlasıyla dağınıklık ve enerji kaybı yaratır. Başkaların yüzüne söyleyemeyeceğimiz hiçbir şeyi onların arkasından da söylememeyi alışkanlık haline getirmeliyiz.
Ağlayıp Sızlanmaya, İsyan Etmeye Bir Son Vermeliyiz
Ağlayıp sızlamak, her şeyi ve herkesi suçlamak, problemlerin kaynağını ve sorumlusunu daima dışımızda aramak da düşüncelerimizide büyük dağınıklık yaratır.
Zihinsel Gevezeliğe Son Vermek
Psikologlar ortalama insanın aklından günde atmış bin düşünce geçtiğini tahmin ediyor. Ve ne yazık ki bu düşüncelerin % 95’i önceki günkü düşüncelerin aynısıdır. Bir önceki günküler ise daha önceki günki düşüncelerle aynıdır. Ve bu şekilde katlanarak sürüp gitmektedir.
Kısacası zihinsel faaliyetimizin büyük çoğunluğu verimsiz, tekrara ve alışkanlıklara dayalı, insanı hiçbir yere götürmeyen zihinsel gevezeliklerden ibarettir.
En son ne zaman farklı ve özgün bir düşünce ürettik?
Bizlere bunlar öğretilmiyor! Genellikle hepimiz belli düşünce kalıplarıyla yaşayıp, zihinlerimizi gündelik yaşamın yüzeysel akımlarıyla doldurmaktayız.
Eğerki gün içerisinde kendimizi tüm düşünce akımlarından uzak tutup çok değil beş on dakika ayırabilirsek, içsel gevezeliği dindirerek, şuurumuzu daha yüksek bir bilgeliğe açık hale getirip, yaşamımızda yol gösterici etkileri ayıklayıp seçebiliriz. Yaratıcılığımızı artırabiliriz.
Bu Gününün İşini Yarına Bırakmamak
“Bu günün işini yarına bırakma” sözünü yaşamımızda hayata geçirmeliyiz.
Örneğin size bir telefon numarası verecek arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Numara yanındadır ama ertesi gün arayıp vermeyi önerir veya siz onu daha sonra arayıp öğreneceğinizi söyleyebilirsiniz. O an bitmesi gereken bir iş ertesi güne uzamıştır ve başka aksaklıkları da beraberinde getirecektir. Ertesi gün o numarayı aramanız gerektiğinde arkadaşınızı bulamayabilirsiniz. Ve o numara ile ilgili iş ertesi günlerde unutulur. Zincirleme olarak pek çok problem yaşanabilir.
Ertelenen işin akılda tutulması büyük bir enerji kaybıdır.
Telefon numarasını hemen orada alın, yaşamınızda yapılacak işler listesi bir madde eksilmiş olsun.
Yerine getirilmemiş sözler de büyük bir enerji kaybına ve zihinsel dağınıklığa neden olur.
Bir arkadaşımızla hafta sonu için bir program yaparız, fakat günler geçtiğinde o gün bizim için öncelik sırası daha yüksek olan bir durumla karşılaşabiliriz. En doğrusu meseleyi fazla uzatmadan arkadaşımızı aramaktır. Bir bahane bulmak, yalan söylemek ya da isteksizce buluşmak buluşma gününün öncesi ve sonrası ciddi enerji kayıplarına neden olacaktır.
RUHSAL DAĞINIKLIĞI GİDERME
Fiziksel, duygusal ve zihinsel dağınıklığın varlığın gelişimine en önemli olumsuz etkisi üzerinde durarak konuyu toparlamaya çalışalım. Dağınıklığın yaşamımızdaki farklı görünümlerinin sonucunda varlığımız, yaşam amacının farkındalığını yitirir.
Dünyaya gelirken beraberimizde getirdiğimiz özgün amacımızın yeniden yüzeye çıkıp anlaşılabilmesi için dağınıklıklarımızı temizlemeliyiz.
Hemen hemen tüm ruhsal ve felsefi bilgiler, içinde yaşadığımız çağın gezegenimiz tarihinde insan gelişimi bakımından en önemli zaman olduğu konusunda ortak bir noktada birleşmektedir. Dünyanın büyük bilgi kaynakları eskiden pek az insanın elindeydi. Çağımızda ise bu tam tersi durumdadır. İnsan istediği bilgilere küçük bir çaba ile ulaşabilir.
Bugün bulunduğumuz noktaya ulaşana dek varlığımızın yeryüzü okulunda teptiği sayısız yolları ve verdiği büyük mücadeleleri düşündüğümüzde, içinde bulunduğumuz durumun değerini anlayabiliriz.
İçsel varlığımızın sesini duyabilecek hale geldiğimizde bütün gereksinimlerimiz karşılanır.
Kendimizde, çevremizde ve yaşamımızda daha uyumlu, esnek, huzurlu ve başarılı olmak istiyorsak, basamak basamak dağınıklıklarımızı düzene sokmalıyız. Bunun aslında hareket noktası zihin olmalıdır. Bu nedenle daha fiziksel ve elle tutulur çözümler çağımız insanları tarafından daha fazla ilgi bulabiliyor.
Odamızın dağınıklığı zihnimizin dağınıklığının bir yansımasıdır. Fakat yapay bir şekilde sadece odamızı toplayarak veya bir yardımcı tutup temizleterek zihnimizdeki çöplerden kurtulabilir miyiz?
Hayır.
İçinde bulunduğumuz ikilemlerden, yargılamalardan, şikayetlerden, hoşnutsuzluklardan, güvensizliklerden ve endişelerden kurtulabilir miyiz?
Hayır. Eğer bu kadar kolay olsaydı, şeklen uygulanan pek çok öğreti dünyayı pozitif bir küreye çevirmeye yeterli olurdu.
Şekil değil öz önemlidir.
Elbette başlangıç için fizik boyuttan başlayabiliriz, fakat bunu o seviye ile sınırlı tutmamak gerekir. Fizikten başlayıp mantal seviyeye doğru hareket edebiliriz.
Günlük yaşam dediğimiz, insana sıradan ve anlamsız gibi gelen yaşamlarımızın içinde fark edilip öğrenilmeyi bekleyen sayısız dersler ve deneyimler saklıdır. Yaşamın bu yönlerini görebilmenin yolu ise bakış açımızı değiştirmeden geçmektedir. Aynı şekilde bakıldığında her şey aynı görünür. Bakış açısı değiştiğinde yaşamın muhteşem akışı ve değişkenliği fark edilebilir.
Alıntı.

Nikah Şekeri Yerine Sokak Hayvanları İçin Mama…

50322077_2093676970923826_6592112979259424768_n[1]

İlahi MAHKEME

 

 

Bir adam ölmüş ve öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş. Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün? Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış. Adam şaşkın, “Aman Tanrım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor.” Tanrı gülümsemiş, “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur.
Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Birazdan salonu hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor.” demiş. Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak? “Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş,
“Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.” Adam bir süre düşünmüş, “Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya.
“Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir.Cennet de dünyadan başka yerde değil.” demiş Tanrı.
“Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi.” diye karşı çıkmış adam.”Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır.” demiş Tanrı. “Peki dünyaya döndüğümde doğru yola görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam.
“Ben bunun için siz insanların içine “vicdan” denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.” “Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam.
“Hem size şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım.” demiş Tanrı. “Çünkü düşmanlarınız da Ben’im. Siz de Ben’im.” “Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrı’m?” “Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara.” diye gülmüş tanrı. “Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?”****
Alıntı

Yaşadığımız bu dünyada cenneti yaratmanın elçileri olalım.

15621844_1133085553471092_4225115856106872613_n[2]

 

Hep beraber, el ele vererek iyiliği bizler yaratalım. İyiliği bizler yayalım. Yaşadığımız bu dünyada cenneti yaratmanın elçileri olalım.
Anette İnselberg

Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!

49864960_10156935617328781_4617953080086888448_n[1]

 

Torino’da 1889’da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür. At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür. Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler, bilincini yitirir ve bayılır. Bayılmadan önce ata “Anne, senden özür dilerim” veya “Anne, ben bir aptalım” dediği rivayet edilir. Bu olaydan sonra tam on yıl kimseyle konuşmaz ,dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz. ️
Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır. Raskolnikov küçük bir çocuktur. Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek halde ki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar ve yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar. Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez. En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür.Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar.
Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche’nin olayını şöyle değerlendirir.
“Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmış olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara…Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır.O kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”
Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler..
Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:
Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!

Bu yazıya ancak şu sözleri ekleyebilirim: Hep beraber, el ele vererek  iyiliği bizler yaratalım. İyiliği bizler yayalım. Yaşadığımız bu dünyada cenneti yaratmanın elçileri olalım.

Anette İnselberg