Mahjong Severlere…

Performans Değerlendirme Terimleri…

Motivasyonu yüksek: Sazan gibi her işe atlayan, bilumum angarya yüklenebilir şahsiyet

Etkili sunuş yeteneğine sahip: Ortalamanın üzerinde güzel/yakışıklı kişi; cillop gibin

Beden dilini kullanabilen: “Bir su alabilir miyim” derken kaşı gözü oynayan sakat kişilik; ne yapacağı belli olmaz

Problem çözme yeteneği olan: Havuz problemleri çözerek büyümüş olduğundan her konuda çözülecek bir problem arayan, rahatsız mizaçlı kolej talebesi; problem çözebiliyorsa, problem de çıkartabilir, dikkatle izlenmesi lazım gelir

Takım çalışmasına yatkın: İki eliyle bi şeyi doğrultamayan, lakin kalabalığın arasında kaynamayı becerebilen ve iş yapıyor imajı çizebilen; çakal

Stresle başa çıkabilir: Dünya yansa umurunda olmayan rahat kişilik, gevşeklikte ve lakayitle sınır tanımayan (Not: Polyannagillerin istihdam edilebilenleri de benzer özellikler gösterir, zinhar karıştırılmamalıdır)

Zamanı iyi kullanan: Müdürünün ruhu bile duymadan, mesai saatleri içinde kahve içip fal baktıran, internette gezip solitaire oynayan, icabında kuaföre gidip saç-baş bile yaptıran yaratıcı, neşeli, eğlenceli kişilik; ha bir de saat 6 oldu mu bir dakka bile durmaz ve çıkar gider bu tipler.

Değişime açık: Yalaka, bukalemun, fırıldak kişilik

Koç’luk yapabilir: Ara gaz verip çalışanları bedavaya çalışmaya ikna edebilen hin oğlu hin

Etkili satış becerilerine sahip: Ağızlarından girip burunlarından çıkmak suretiyle, müşterileri kandırmayı başarabilen tilki şahsiyet; herşeyi satabilir bu tipler, sizi de satabilir, dikkatli olun

Müşteri odaklı: Şirkete karşı müşterilerle ittifak yapan hain tip; brütüs

Temsil yeteneği olan: Her toplantıda basına demeç veriyormuşcasına havalara giren, kendini bir birşey sanan, …. havada kisilik

Uyumlu: Suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan silik kişican, TRT’nin beraber ve solo şarkılar korosunda 30 yıl soloya çıkmadan durabilir, otistik de olabilir

Dışarıya açık bir kişiliğe sahip: Süekli ofis dışında

Iyi iletisim becerilerine sahip: Sürekli telefonla konuşur

Ortalama bir eleman: Kafası pek basmaz

Üstün niteliklere sahip: Şimdiye kadar önemli bir hata yapmadı

İşi her zaman birinci önceliktir: Flört bulamayacak kadar çirkin

Sosyal hayatinda aktif: Sürekli kafa çeker

Ailesinin sosyal hayatı aktifdir: Eşi ve çocukları da kafa çeker

Bağımsız çalışabilir: Kimse tam olarak ne iş yaptığını bilmez

Süratli düşünür: İyi bahaneler uydurur

Dikkatlice düşünür: Karar veremez

Mantığını iyi kullanır: İşi baskasına yaptırır

Kendini çok iyi ifade edebilir: Türkçe konuşabilir

Liderlik yeteneklerine sahiptir: Uzun boyludur ve bağıra çağıra konuşur

Geleceği çok iyi okur: Bayağı şanslıdır

Neşesi yerindedir: Belden asağı birçok fıkra bilir

Kariyerine çok önem verir: Adamı arkadan bıçaklayabilir

Sadıktır ve güvenilirdir: Baska yerde iş bulamamıştır

Şeftali Kebabı (Kıbrıs’a özgü bir lezzet)…

Malzemeler:
Yarım kilo dana kıyma
250 gr. koyun gömlek
Yaklaşık 100 gr kuru soğan
yarım demet maydonoz
1 çay kaşığı tuz
biraz karabiber

Hazırlanışı:
Kuru soğanı soyduktan sonra olabildiğince ince doğrayın. Maydonozları iyice yıkayıp kurumasını bekledikten sonra küçük küçük kıyın.Dana kıymaya ilave ettiğin soğan, maydonoz, tuz ve karabiberle iyice yoğurun. Daha sonra yoğurduğun harcı şekillendirerek köfte biçimine getirin. Şeftali kebabının köftesi genellikle irice olur.

Kasaptan alacağın koyun gömleği açtıktan sonra (Her kasapta her zaman bulamayacağınız için kasabınıza önceden sipariş verin)
hazırladığınız köfteleri rahatça sarabilecek büyüklükte parçalara ayırın. Köfte biçiminde hazırladığınız malzemeyi gömlekle silindir
biçiminde sararak şişe geçirin. Izgarada pişireceğiniz şeftali kebabını afiyet olsun…

Not: Tarihi; Bir sokak kebabcısı olan Ali usta bu kebabı keşfetmiş. Musterileri cok begenmis ve adını sormus. Ali Usta kendi icat ettigi bir sey oldugu icin ismini de kendi bulmus. ŞEF ALİ KEBABI demis. Fakat seneler gectikten sonra bu Şeftali Kebabı olmuş.

Biraz Gülelim…

Neden ben?

Efsane Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’ten ölüm döşeğindeydi…

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu: – Allah böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe cevap verdi: – Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Allah’a “Neden ben” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Allah’a nasıl “Niye ben” derim?

“Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı…
Zorluklar güçlü…
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi…
Allah’a asla “Neden ben?” diye sormayın.
Ne olacaksa zaten olur…”
(Arthur ASHE)

Yalnızlığa Alışmalı…

Bavulları hep toplu durmalı insanın…
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı…
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli…
İhanetlere, terk edilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı…
Yalnızlığa alışmalı…
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık…
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı. Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır…
İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa…
Sokaklar dolusu ıssızlıkla baş başa yaşamayı göze almalı insan…
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı…
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli…
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı…
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına…
“Yalnızlık paylaşılmaz/paylaşılsa yalnızlık olmaz” dizeleriyle başlamalı güne…
Telesekretere “şu anda size cevap verebilecek kimse yok” denmeli,
“Belki de hiç olmayacak…” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı…
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır. Haklılığın onuru yaşatır insanı…
Susmanın utancı öldürür…
O yüzden en sessiz gecelerde “doğruydu, yaptım”la teselli bulmalı insan.
Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı…
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı…
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı…
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur ama hep kalıp savaşacak kadar gözü pek olabilmeli…
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli…
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan…
Yollarla barışmalı…
Yalnızlığa alışmalı…

Zamanın Değeri…

Bir yılın değerini anlamak için:
Final sınavını geçememiş bir öğrenciye sor.

Bir ayın değerini anlamak için:
Erken doğum yapmış bir anneye sor.

Bir haftanın değerini anlamak için:
Haftalık bir gazetenin editörüne sor.

Bir saatin değerini anlamak için:
Buluşmak için bekleyen aşıklara sor.

Bir dakikanın değerini anlamak için:
Treni, otobüsü ya da uçağı kaçıran birine sor.

Bir saniyenin değerini anlamak için:
Bir kazadan sağ çıkan birine sor.

Bir milisaniyenin değerini anlamak için:
Olimpiyatlarda gümüş madalya kazanmış birine sor.

Vakit kimse için beklemez. Sahip olduğun her dakikanın kıymetini bil. Onu bazı özel kişilerle paylaştığında değerini daha iyi bileceksin.

Biraz Da Gülelim…

Bir Bilene Sormuşlar…

Sormuşlar bir bilgine:

Hayat ne diye?
Demiş bilgin; iki yönlü bir yol
devam eder bilinmeze.
Sen görmemezlikten gelsen de
vardır bir yoldaş her köşesinde
Bazen çıkarsın zorlukla dar bir yokuştan
bazen de aşarsın dertleri sanki uçuyormuş gibi inerek buradan.

Peki, sevgi nedir, demiş biri
Kalbine sığmayacak kadar geniş
Dedikodusunu yapamayacağın kadar temiz,
kokusunu alamayacağın kadar uzak
hayal edemeyeceğin kadar yakın…

Ya korku nedir, diye atılmış diğeri
Bir yağmur damlasındaki barut kokusu.
Belki de saklanılan bir hayal yontusu
ya bir miniğin haykırışı,
ya da yüreği yaralı bir kuşun feryadı…

Peki ya umut nerededir, diye atılmış bir umut avcısı.
Bilinmezde değildir bilirim, demiş
yerini kaygılı ve tasalı.
Aradın boşuna her yeri ama unuttun en kolay yeri besbelli
bunu derken işaret etti insanın en derinden yaralanan yerini…

Peki, dost kimdir, diye sormuş biri.
Demiş; paylaştın mı sevgini, korkunu, ümidini ve yenilgini, verdin mi desteğini, sordun mu halini, yolladın mı yüreğini,
ağladın mı onun gibi.

Hissettin mi dostluğu, demiş diğeri.
Bilgin demiş:
Karşılığı olmadan verilir mi hiç yürekteki sevgi?
Dostluk dediğin; tek bir ruhun, iki ayrı bedende dirilmesi…

Günün Fıkrası…

Teknoloji

Amerikalılar yeni bir uçak geliştirirler ve bu uçağı denemek için Arabistan’a götürürler. Bir Arap pilotunu uçağa bindirirler ve uçak havalanır. Arap pilot uçağı kullanırken dört motordan biri patlar. Göstergelerde “Don t panic. This is American technology” yazısı görülür, pilot rahatlar.

Daha sonra bir motor daha patlar ve göstergelerde yine aynı yazı görülür. Pilot da uçmaya devam eder. Ne var ki az sonra iki motor birden patlar. Hiç motor kalmayınca Arap pilot panikler. Tam bu esnada göstergelerde yine aynı yazı görülür ve uçak kendi kendini yumuşak bir şekilde indirir.

Araplar pilottan bu olayı öğrenince şaşırırlar ve kendileri de böyle bir uçak yapmaya karar verirler. Ve nitekim bir uçak yapıp Amerika’dan bir pilot davet ederler. Pilot biner uçağa, başlar uçmaya. Bir iki dakika sonra bir motor patlar. Göstergelerde “Don’t panic. This is Arabic technology” yazısı görülür.

Az sonra ikinci motor da patlar ve aynı yazı gözükünce Amerikalı pilot: “Ulan bizim uçağın aynısını taklit etmişler” der. Derken iki motor birden patlayınca uçağın kendi kendini yere indireceğini düşünen pilot göstergelerde şu yazıyı görür: “Don t panic. This is Arabic technology. Please repeat after me. Eşhedü en la ilahe illallah…”

Bir Kahve İçecek Kadar Zaman…

Bir gün bir profesör, masasının üzerinde birkaç kutu olduğu halde felsefe dersindedir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve içerisini tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar. Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler.

Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da “evet” doldu derler.

Tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır, içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır. Ve kavanoza boşaltır, kahvede kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek “evet” diyerek; “ben bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım” der.

Şöyle ki; bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir. Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur. O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir… “Şayet kavanoza önce kum doldurursanız…” diye, anlatmaya devam eder, “Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.”

Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin… Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Akrabalarınızı ziyaret edin. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri ve sıralamayı iyi bilin. Gerisi zaten hep kumdur.

Bu arada bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; Pekiyi, o iki fincan kahve nedir? Profesör gülerek: “Bu soruyu sorduğuna sevindim. Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar vakit ayırın” der.

Rezerve…

Biraz Da Gülelim…

Genç kız annesine sorar:

– Anne aşk nasıl bir şey?

– Aşk mı? Aşk şöyle bir şeydir kızım, hani mesela çok zengin ve yakışıklı bir adama rastlarsın, seni Venedik’e götürür, mehtapta gondolla gezersiniz, sonra San Marco Meydanı’nda güzel bir restoranda harika bir yemek yersiniz, müzik filan ve arkasından en
lüks bir otelde sana şahane bir gece yaşatır. Sonra da, ne bileyim işte, sana güzel bir araba alır, bir daire alır ya da deniz kıyısında sana bir villa satın alır, elmas gerdanlıklar, altın yüzükler hediye eder, mutluluktan uçarsın adeta, iste aşk böyle bir şeydir kızım…

– Ama anne, peki o heyecanlar, güzel duygular, kalbin küt küt çarpması, ilk buluşma, ilk öpücük. Bunlar yok mu?
– Ha onlar mı? Onlara inanma… Onlar bedava kız götürmek için komünistlerin uydurmaları!

Gerçek Sevgi…

“Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek
için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu… Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak, “Büyük bir çocuk bana ucube dedi.” Küçük çocuk bu
kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;“Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu. Doktor, “Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir” dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası “Hastaneye gidiyorsun oğlum, annem ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır” dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: “bilmek
zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım…” Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil…”

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına eline uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası” ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?”

Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!
Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir…
Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!”

Kısadan Hisse…

Derviş Kaşığı…

Bir gün ermişlerden birine sormuşlar: “Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş, ermiş.

Bir sofra hazırlamış. Bu sofraya sevgiyi dilinden düşürmeyen ama dilden gönle indirmeyen kişileri çağırmışlar. Hepsi yerlerine oturmuşlar. Derken, sıcak çorbalar ve arkasından da “derviş kaşığı” denilen bir metre boyunda kaşıklar gelmiş.

Ermiş: “Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.” “Peki” demişler ve çorbayı içmeye başlamışlar. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse, çorbayı döküp saçmadan bir türlü ağzına götüremiyormuş. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, çorbadan vazgeçmişler. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.

Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş: “Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım sofraya” demiş. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen insanlar oturmuş sofraya. Ermiş: “Buyurun bakalım” deyince de, her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatıp içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş olarak, şükür içinde sofradan kalkmışlar.

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür ve doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarındaki alan değil, her zaman veren kazançlıdır.”