Beynimizin Yüzde Onunu Kullanabiliyormuşuz..

Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir.

Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir.

Öyle ki bu insanlar size yardım edecek, sizi incitecek, size acı verecek, sizi terk edecek,

sizi sevecek ve olmanız gereken insan olabilmenizi sağlayacaktır.

Lao Tzu

 

Kemik Erimesini Önleyen Beslenme Düzeni

Kemik Erimesini Önleyen Beslenme Düzeni

Osteoporoz (kemik erimesi) kemiklerin kalınlığını ve yoğunluğunu kaybetmesi sonucu zedelenmelere ve kırıklara karşı hassas hale gelmesidir. Bu durum tüm kemikleri etkileyebilir. Bu yüzden, kemik erimesine karşı alınabilecek tüm önlemleri almak çok önemlidir.

Doktorlar, kemikleri daha ince ve yoğunluğu daha az olduğu için kadınların kemik erimesine daha yatkın olduklarını düşünüyorlar. Ayrıca menopoz döneminde girdikleri hormonal değişim de kadınlarda kemik yoğunluğunun azalmasına neden oluyor. Kemik erimesini önlemek için beslenme düzeninizde bulunması gerekenler:

Kalsiyum

Kemik erimesini tedavi etmek veya önlemek istiyorsanız, sizin için en önemli besin kalsiyum. Kemiklerin yapı taşının kalsiyum olduğunu biliyoruz ancak bu mineral kas hareketleri, sinir işlevleri ve bağışıklık sistemimizin devreye girmesi gibi durumlar için de çok önemlidir. Eğer beslenme düzeniniz sağlıklı değilse veya dengesizse, bedeniniz kemiklerinizi bir enerji kaynağı olarak kullanabilir. Bu durum, bir iki günlüğüne olduğunda, kısa süre içinde sağlıklı alışkanlıklarınıza geri döneceğiniz zaman çok ciddi bir sorun değildir. Kemiklerinizden alınmış olanı yerine koymak için birazcık daha fazla kalsiyum tüketmeniz yeterli olacaktır. Ancak, beslenme düzeniniz çok sağlıksızsa, böyle bir denge kuramazsınız ve bedeniniz kemiklerinizden kalsiyum almaya devam eder. Bunun sonucu olarak osteoporoz ve etkileri ile karşı karşıya kalırsınız. 30 yaşına vardığınızda, kemikleriniz en güçlü ve yoğun hallerinde olacaklar. Bu yüzden çocukların ve yetişkinlerin gerekli miktarda kalsiyum tüketmesi önemlidir. Kadınlar menopoz dönemine girdiklerinde, hormonal değişiklikler yüzünden kemik yoğunlukları azalır. Bu kemik erimesine neden olabileceğinden, kalsiyum tüketimi çok önemli bir hale gelir. Günde 1000 ila 1200 miligram kalsiyum tüketmek en iyisi olacaktır. Size günlük ihtiyaç duyduğunuz kalsiyumu tedarik edebilecek diyet takviyeleri olsa da, doğal besinleri tercih etmeniz sizin için daha faydalı olur. Eğer kalsiyum takviyesi alıyorsanız günlük 2500 miligramın üstüne çıkmadığınızdan emin olun, çünkü aşırı kalsiyum tüketimi minerallerin emilimini zorlaştırıp böbrek taşlarına neden olabilir.

Kalsiyum oranı yüksek olan bazı yiyecekler: konserve sardalya, yumurta, kuru incir, portakal, nohut, midye, havuç, çam fıstığı, soğan, kalsiyum takviyeli tofu, az yağlı süt…

D vitamini Kalsiyum önemli olsa da D vitamini olmadan kemik erimesiyle savaşmakta hiçbir işe yaramaz. D vitamini kalsiyumun, kemikler de dahil olmak üzere vücutta ihtiyaç duyulan yerlere dağıtılmasını sağlar. Yetişkinlerde D vitamini eksikliği, vücudunuzun ihtiyaç duyduğu kalsiyumu kemiklerden almasına ve daha sonra kemiklerden alınan kalsiyumu yerine koyamamasına neden olur. Bu da kemik erimesine zemin hazırlayan durumlardan birisidir. Günlük tüketmeniz gereken D vitamini miktarı 800 IU yani 0.02 miligramdır. Bu vitamini alabileceğiniz besinlerin bazıları: somon, sardalya, güçlendirilmiş süt, soya sütü, güçlendirilmiş yoğurt, yumurta sarısı, mantar…

Magnezyum Magnezyum bedenimizde pek çok işe yarar. Bunlardan bir tanesi kalsiyum emilimini kolaylaştırmaktır. Yapılan bazı bilimsel çalışmalar, düzenli magnezyum tüketiminin kemik yoğunluğunu arttırdığını, kemik erimesi ve çatlak riskini azalttığını göstermektedir. D vitamini ve kalsiyum içeren diyet takviyelerinin çoğu magnezyum da içerir. Bu tüketimini kolaylaştırsa da mide sorunlarına yol açabilir. Aslında diyet takviyesi ürünleri kullanmanıza gerek yok. Bu besinlerden bazılarını beslenme düzeninize eklemeniz yeterli olacaktır: balkabağı çekirdeği, ıspanak, horozibiği çiçeği, ayçiçeği çekirdeği, badem, beyaz patates, fasülyeler, yerfıstığı, yerfıstığı ezmesi, tam buğday ekmeği ve susam.

Potasyum Potasyum kemik oluşumuna yardım eder, kalsiyum dengesini arttırır, kemiklerdeki mineral yoğunluğunu arttırır ve metabolik asitler tarafından oluşan kemik eksilmesini azaltır. Menopoz öncesi ve menopoz sonrası toplam 3000 kadınla yapılan bir çalışma, hala adet gören ve potasyum tüketimini arttıran kadınların, kemik mineral yoğunluğunun da %8 arttığını göstermektedir. Bilim adamları bu etkinin meyve ve sebzelerin doğal özellikleri ile değiştiğini söylüyorlar, ama potasyumun kemik erimesine karşı yandaşımız olduğu kesin. Potasyum açısından zengin besinler: beyaz patates, yoğurt, soya, balık, tatlı patates, avokado, muz, marul, ıspanak, kavun, balkabağı, süt, havuç, mercimek, şeftali, papaya, antep fıstığı, soya sütü, karpuz, domates, mantar, kuru üzüm, yerfıstığı, badem, portakal, brokoli, ayçiçeği çekirdeği vb…

K vitamini K vitamini sadece kemiklerde bulunan bir protein olan osteokalsin oluşumu için çok önemlidir. Yüksek oranda K vitamini alan kişilerin kemik erimesi veya çatlak riskinin çok daha az olduğu kanıtlanmıştır. Yeteri miktarda K vitamini almak çok önemlidir. Herhangi bir destek ürünü kullanmaya başlamadan mutlaka doktorunuza danışın. K vitamini almanızı sağlayan besinler: ıspanak, kale, lahana, pazı, endivyen, hardal, marul, brokoli, maydanoz, Brüksel lahanası, roka, kuşkonmaz vb…

Protein Pek çok kişi proteinin kemik erimesi riskini yükselttiğini zannediyor çünkü protein tüketiminiz ne kadar arttıysa, idrarla o kadar çok kalsiyum atılıyor. Bilim adamları, bu durumda proteinin kendisinin değil, aşırı protein tüketiminin sorun olduğunu buldular. Protein kemik sağlığımız için çok önemli bir maddedir. Güçlü kemiklerimiz olması için yememiz gereken protein içeren besinler: kırmızı et, balık, yumurta, fasülyeler, mercimek, soya, ceviz vb…  Süt, peynir ve yoğurt gibi besinleri, yüksek yağ oranlı oldukları sürece dikkatli tüketmelisiniz. Kemik erimesini önlemek için uygulayacağınız bir beslenme düzeni, normal alışkanlıklarınızdan aslında çok da farklı veya kısıtlayıcı değil. Gördüğünüz üzere, sağlığınızı korumak için uygulayacağınız dengeli bir beslenme düzeni, kemik sağlığınız için gereken mineral ve besinleri de size sağlayacaktır.

Kaynak: Sağlık Haberleri

İçim Bazen Böyle Çalkantılı Böyle Dalgalı Oluyor…

Ivan Konstantinovich Aivazovsky

Charles Bukowski’den Seçme Sözler… Çığlığı hala yankılanan andır aşk.

  • İnsan; Geçmişin hasretçisi, geleceğin özlemcisi, yaşadığı anın şikayetçisidir.
  • Bu kadar iyi niyetli olmayın, Çünkü en yakın bildiğiniz vefasız çıkabilir ve sizi düşmanlarınız değil de dostlarınız yıkabilir.
  • Bazı insanları acı büyütür ve yaşatır. Acı çekmeden; daha doğrusu yeterince acı çekmeden, yitirmeden, o korkunç yalnızlığı tatmadan kendisi olamaz bazı insanlar. Ne zaman ki en sevdikleriniz yan çizer,ne zaman ki birer birer düşürür herkes maskesini, ne zaman ki yalnızlıktaki o muhteşem gücü keşfederseniz, o zaman başlarsınız gerçekten yaşamaya.
  • Mutlu olmadığın biriyle mutlu görünmeye çalışma. Olan mutluluğa olur.
  • Her insanın, hayatında kaçmakla direnmek arasında bir seçim yapmaya zorlandığı anlar vardır. Ben direniyorum.
  • Yılların, bana öğrettiği şeylerden biri de bu oldu; Mutluluğu yakalamışsan, sorgulama.
  • Yalnızlıkla beslenen biriydim; yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. Yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür. Bununla övünmüyorum ama önemliydi benim için. Odanın karanlığı güneşti bana..
  • İnsan olmak rezil bir şeydi; öyle çok şey vardı ki olup biten.
  • Yalnızlıktan daha kötü şeyler de vardır; ama çok geç kalırız onları anlamakta. Ve çok geç’ten daha kötü birşey yoktur.
  • Mutluluğu yakalamışsan, sorgulama.
  • Erkek kadına tokat atarsa erkek suçludur, Kadın erkeğe tokat atarsa yine erkek suçludur.
  • Gece sisini delen bir ışıktır aşk. Sarhoş olduğunuzda bulamadığınız anahtardır aşk. On yılda bir gerçekleşen şeydir aşk. Diğer insanın mahvettiğini sandığın şeydir aşk. Çalan telefondur aşk, aynı ses ya da başka bir ses ama asla doğru ses değil. İhanettir aşk. Evsizlerin ara sokaklarda alev alev yansımasıdır aşk. Eski bir Los Angeles otelinin çatısına yağan yağmurdur aşk. Istakoz gibi haşlanma biçimimizdir aşk. Söylediğimiz bütün yalanlardır aşk. Çığlığı hala yankılanan andır aşk. Yerde sürünen şeydir aşk. Bir yabancıya dayanmış dans eden karındır aşk. Ve çok fazla ve fazlasıyla erken kullanılan bir sözcüktür aşk.
  • Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem.Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.
 
         Heinrich Karl Bukowski

Pisagor Kupası (Adalet Kupası)

Ünlü Matematikçi Pisagor’un 2.500 yıl önce icat ettiği bu kupa, ilginç bir özelliğe sahiptir. Kupanın altı delik olmasına rağmen içindesi sıvı asla dökülmez, ne zaman ki kupaya doldurulan içecek, kupanın sınır çizgisini aşar işte o zaman içindekiler son damlasına kadar akıp gider. Kupaya adalet kupası ismini veren filozof belki de bu kupa ile şunu söylemek ister; ”İnsan bazen yaşamın sunduklarıyla yetinmeyi bilmeli, zira daha fazlasını arzularken elindekiler de kayıp gidebilir”

 

Bir yerlerde tıkanıp kaldıysa hayat,

 

Bir yerlerde tıkanıp kaldıysa hayat, soluk almak güçleştiğinde, Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, Dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak; Yeni insanlarla tanışmalı, yeni kesifler yapacak…. Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, Gerçekleştirmeyi denemeli! Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; Zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı. Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, Her aksam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa, Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri…

Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; Gördüğünü hissedebilmeli! Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, Değerli olabilmeli hayat! İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için! Başkasının yerine koyabilmeli kendini; Ağlayan birine “gül”, inleyen birine “sus” dememeli! Ağlayana omuz, inleyene çâre olabilmeli! Şu adâletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı.

Sevgisiz, soysuz kalarak! Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine… Güneşin doğusunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını… Karda yağmurda sevincine, coşkusuna; Fırtınada boranda öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği; Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, Mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı! Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, Hiç çâresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; Ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların; Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların… Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!

Bilmeli çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için… Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil, Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli! Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere…

Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için! Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi; Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin; Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için… Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten; Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan! Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi… Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı…!

(Can Dündar)

Özgüveni Yüksek İnsanların Yapmadığı 15 Şey;


1. Bahane Üretmezler.
Kendi fikir ve davranışlarının sorumluluklarını alırlar ve arkasında dururlar. İşe geç kaldıklarında trafiği bahane etmezler. Bir hedefe ulaşamadıklarınızda “Ama zamanım yetersizdi”, “Demek ki ben yeterince iyi değilmişim” gibi bahanelere sığınmazlar. Yeterince iyi olana kadar ve yeterli zamanı kullanarak başarana kadar yılmadan denerler.

2. Herkesin Korktuğu İşi Yapmaktan Çekinmezler.
Korkunun kendilerini esir almasına izin vermezler. Bir işi başarmak için sahip olmaları gereken kişiliğe ulaşmanın aslında korkularıyla yüzleşmekten geçerek kendilerini de evriltmeleri sonucunda oluşacağını bilirler.

3. Konfor Balonu İçerisinde Yaşamazlar.
Konfor alanında yaşamazlar, çünkü bilirler ki burada tüm hayalleri ölür. Aksine konfor alanlarından çıkmayı ve zoru başarmayı hedeflerler, çünkü kendileri zorluklarla baş etmeyi öğrendikçe ancak başarıya ulaşabileceklerini bilirler.

4. Bugünün İşini Yarına Bırakmazlar.
Bugün gerçekleştirilen iyi bir planın, herhangi bir gün gerçekleştirecek mükemmel plandan daha iyi olduğunu bilirler. “Doğru zaman” veya “Doğru Koşullar” ın oluşmasını beklemezler, çünkü bu tür beklentilerin arkasında aslında değişim korkusunun yattığını bilirler. Onlar hemen şimdi, burada, bugün harekete geçerler, çünkü ancak bu sayede ilerleme kaydedilebilir.

5. Başkalarının Olumsuz Düşüncelerinden Etkilenmezler.
6. İnsanları Yargılamazlar.
Gereksiz, kendi kendine yaratılan dram hallerine hiç tolerans göstermezler. Kendilerine arka çıkacak insanlara ihtiyaç durmazlar, iş arkadaşlarıyla ilgili dedikodulara prim vermez veya çevresindekilere farklı fikirlerinden dolayı saldırıya geçmezler. Kendi halleriyle, kendini hissettikleri halleriyle barışıktırlar ve kendilerini ispat etmek için kimseye ihtiyaç duymazlar.

7. Kaynak Yetersizliğini Görünce Pes Etmezler.
Ellerindeki kaynak ne ise, o kadarından yararlanmaya bakarlar, azlığına çokluğuna bakmazlar. Her şeyin yaratıcılıkla mümkün olduğuna ve pes etmedikçe sonuca ulaşılacağına inanırlar. Zorluklara dayanarak derdi büyütmektense, çözüme ve çıkış yolu bulmaya odaklanırlar.

8. Kendilerini Başkalarıyla Kıyaslamazlar.
Etraflarındaki herhangi birisiyle yarışmadıklarını bilirler. Ancak bir gün önceki kendileri ile yarışırlar. Her insanın kendi özgün şartlarında kendi hikayesini yaşadığını ve başka insanlarla kıyas yapmanın gerçekçi olmadığını, kolaycılık olduğunu bilirler.

9. Herkesi Memnun Etmeye Çalışmazlar.
Tanıştıkları veya karşılaştıkları her insanı memnun etmeye çalışmazlar. Herkesle iyi olmanın mümkün olmadığını, hayatın gerçeğinin böyle olduğunu bilirler. Bunun yerine mevcut ilişkilerinin sayısından ziyade kalitesine odaklanırlar.

10. Sabit bir Güvenceye İhtiyaç Duymazlar.
Ellerinden tutulmasına ihtiyaçları yoktur. Hayatın herkes için adil olmadığını, olayların her zaman kendileri için iyi olmayacağını bilirler. Hayattaki her şeyi kontrol edemeyeceklerinin farkında olarak hayatta başlarına gelen olayları hayra yorarak ve olumlu yönlerini alarak ilerlemenin yolunu ararlar.

11. Hayatın Acı Gerçeklerini Göz Ardı Etmezler.
Hayatta karşılaştıkları problemlere henüz kökündeyken, büyümeden müdahele ederler, tedbir alırlar. Problemlerin adını koymazlarsa, günler, haftalar ve aylara yayarlarsa her geçen gün katlanacağını bilirler. İş ortaklarıyla, arkadaşlarıyla rahatsız edici bir görüşmeyi yapmayı, problemleri hasır altı etmeye, güven ilişkilerini riske atmaya tercih ederler.

12. Küçük Tümseklere Takılıp İşi Yarım Bırakmazlar.
Her düştüklerinde hemen tekrar ayağa kalkarlar. Bilirler ki düşmek yükselmenin engellenemez bir parçasıdır. Tıpkı bir dedektif gibi her seferinde neden düştüklerinin nedenlerini ararlar, tekrar denerler ancak bu sefer bir önceki düşmelerinden dersler alarak.

13. Harekete Geçmek için Kimsenin Onayına İhtiyaç Duymazlar.
Hiç tereddüt etmeden harekete geçerler. Her gün kendilerine şu soruyu sorarlar: “ben değilsem, kim? Şimdi değilse ne zaman?”

14. Kendilerini Küçük Bir Çerçeveyle Kısıtlamazlar.
Kendilerini tek bir Plan A ile kısıtlamazlar. En az efor ve maliyet ile ile en iyi sonuçlara ulaşmalarını sağlayacak stratejileri bulana kadar ellerindeki tüm ve her kaynağı kullanmaya bakarlar, her adımlarının etkisini ölçerler ve pes etmezler.

15. İnternette Okudukları Herşeye Düşünmeden Körü Körüne İnanmazlar.
İnternette her okudukları makaleye sırf yazar öyle düşündüğü için körü körüne inanmazlar. Kendi özgün bakış açılarıyla okuduklarını mercek altına alırlar. Kendi gerçek hayatlarıyla ilintili olan her türlü bilgiye odaklanıp geri kalanları önemsemeyerek sağlıklı ve gerçekçi bir değerlendirme yapmaya çalışırlar. Bu tür makalelerin düşünce egzersizi ve eğlence amaçlı olduğunu bilirler ve özgüveni yüksek insanların ne yapmayacaklarını yine en iyi onlar bilirler:)

Tadını çıkar, yaşa, sev.Ama birşeyler değiştiğinde, değişmesine izin ver.

Tadını çıkar, yaşa, sev. Ama birşeyler değiştiğinde, değişmesine izin ver.
Birşeyler hareket etmeye başladığında hareketi durdurma. Her zaman varoluşun değişim rüzgarlarıyla birlikte hareket et. Hiçbir zaman karşı durma, o zaman kimse sana sıkıntı veremez.
O zaman her ne oluyorsa kutsama getirecektir, çünkü sen farklı beklentiler içinde olmazsın.
Her ne oluyorsa buyur edersin. Her ne gidiyorsa hoşçakal dersin ve artık orada olmadığı için şükran duyarsın. Böylece yeniye yer açılmış olur. O zaman yaşam bir macera olarak kalır, bağımlılık olmadan, engel olmadan. Bir nehir gibi akmaya devam eder..
O zaman okyanus uzakta değildir artık her an giderek daha yakınına gelir..

Osho

İstediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak kanıtlandı

İstediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak kanıtlandı

Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “ Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.

Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?

Kim olmayı istiyorsun?

İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?

ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?

Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?

Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.

İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.

Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.

Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?

En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.

Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.

Rezonans Nedir?

Resonantia = Akis

Rezonans = Eko, yankı, titreşim

Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.

Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.

Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.

Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.

Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.

Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.

İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.

İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?

“Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein

Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.

Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.

Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.

Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.

Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.

Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.

İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:

Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.

Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.

Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.

İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.

İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.

Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz.

Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.

Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.

Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:

Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,

İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.

İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.

Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.

İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor?

Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.

Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.

Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.

Klasik fizikte, daha önce böyle birşey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.

Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.

Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.

Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.

Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.

Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.

Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?

Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;

Rezonans Kanunu, her zaman “evet” der.

İnançlarını her zaman doğru çıkarır.

Sana karşı gelmez.

Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.

Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.

Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.

Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.

İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.

Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.

Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.

İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!

Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?

Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?

Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.

Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?

“Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur.”

Albert Einstein

Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz?

Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.

Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.

Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.

Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.

Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.

Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.

Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.

“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrates

Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”

Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.

İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.

Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.

Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.

Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.

İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.

Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.

Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.

Eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.

Rezonans Kanunu-Pierre Franckh

ÖN YARGI HATALI KARAR VERMENİZE NEDEN OLUR…


Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve ön yargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran bir Ağacın yanına gidip ona dikkatle bakıp incelemelerini ve yanına gelerek gördüklerini anlatmalarını istemiş.
İlk çocuğunu ağacın yanına Kışın göndermiş, İkincisini İlkbaharda, üçüncüsünü yaz ayında ve sonuncusu sonbaharda ağacın yanına göndermiş.
Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırarak ne görüklerini sormuş.
İlk çocuk Ağacın çok çirkin, yaşlı, cansız ve kuru olduğunu anlatmış.
İkinci çocuk ağacın çiçekleri olduğunu, kokusuyla görüntüsüyle çok muhteşem olduğunu anlatmış. Üçüncü çocuk ağacın yeşil, meyvelerle dolu, çok canlı ve hayat dolu olduğunu izah etmiş. Dördüncü çocukta hepsinin yalan söylediğini ağacın yapraklarının sarı olduğunu, yerlere döküldüğünü ağacın çıplak ve meyvesiz olduğunu belirtmiş.
Yaşlı Adam çocuklarına gülümseyerek hepsinin haklı olduğunu çünkü her birinin ağacın yanına farklı mevsimlerde gittiğini izah ederek, onlara bir ağacı veya bir insanı kısa bir süre gördükten veya tanıdıktan sonra kesinlikle yargılamamaları gerektiğini anlatarak bir görüşte karar vermek ön yargılı olmak sizi hataya düşürür.
Bu nedenle bir insan yada bir olayı iyice inceledikten sonra karar vermelisiniz dedi.
Nasıl ki bir ağacı tanımak için ancak 4 mevsimi gördükten sonra bilgi sahibi oluyorsanız, bir insan yada bir olay hakkında karar vermek için bir süre onu ön yargısız değerlendirip öyle karar vermelisiniz dedi.

EGO VE RUH

Ego der ki ; HAYIR
Ruh der ki ; EVET
Ego der ki; Alamazsın,yapamazsın,başaramazsın.
Ruh der ki; Alabilirsin,yapabilirsin,başarabilirsin.
Ego der ki; Değiştiremem.Değişim korkunç.
Ruh der ki; Değişim sevginin bir göstergesidir.Değişim,yaşamının çeşitliliğidir.
Senin ölümün değil.
Ego der ki; Yetersizim.
Ruh der ki; Yeterlisin seni tanrı yarattı ve sen her şeyi yapabilirsin.
Ego der ki ; Bu senin hatan.
Ruh der ki; Bu başkalarıyla ilgili değil.Karşındaki senin bilincinin yansımalarıdır.
Ego der ki ; Sevgi dışarıda,Sevgi sınırlı ve karşılıklı,Sevgi duruma bağlı,kaybolabilir.
Ruh der ki ; Sevgi içinde,Sevgi sınırsız.Sevgi ölümsüz ve sevgi tek gerçek.
Ego der ki ; Her şey kişisel;iyi ya da kötü.
Ruh der ki ; Hiçbir şey kişisel değil.Her şey ne ise o;iyi ya da kötü yapan senin algılayışın.
Ego der ki ; Zavallı ben.Ben kurbanım.
Ruh der ki ; Kendi gerçeğini sen yaratıyorsun.Yaşadığın her şey ruhunun seni uyandırma çabası.
Ego der ki ; zihnine güven.
Ruh der ki ; kalbine güven.
Ego der ki ; Her şeyi bilmek istiyorum.
Ruh der ki ; Bilmen gerekenler çevrende sen sadece kabul et.
Ego der ki ; Asla yeterli değil.
Ruh der ki ; Her şeyden yeteri kadar var.Her an sevgiyi hisset.

Kendi zihninde kendi kişisel cennetini yarat,
sonra çevrendeki cennetin farkına varacaksın.
(Alıntıdır)

Hayatımız boyunca pek çok insanla karşılaşıyoruz…

Hayatımız boyunca pek çok insanla karşılaşıyoruz. Hepsine, kendimiz<den bir parça bırakıyor ve hepsinden bir parça alıp yolumuza devam ediyoruz. Böylelikle, bir olmayı deneyimlemiş oluyoruz.

Anette

Sabah Limonlu Ilık Su İçmenin 10 Faydası

Sabah Limonlu Ilık Su İçmenin 10 Faydası

Limonun sağlığımıza olan faydaları yüzyıllardır bilinmektedir. Güçlü bir antibakteriyel ve antiviral olması ve bağışıklık sistemimizin çalışmasını tetiklemesi en bilinen özellikleri arasındadır. Limon suyu bir sindirim kolaylaştırıcı olduğundan kilo vermek için kullanılır ve ayrıca karaciğeri arındırır.

Limon diğer pek çok maddenin yanısıra sitrik asit, kalsiyum, magnezyum, C vitamini, biyoflavanoid, pektin ve bağışıklık sistemini güçlendirip enfeksiyonlarla savaşan limonen içerir. Şimdi size her sabah limonlu ılık su içmenin faydalarından bahsedeceğiz.

Limonlu Ilık Su Nasıl Hazırlanır?

Temiz su kullanmalısınız. Su ılık olmalı, kaynamamalı. Soğuk su yerine ılık su kullanmalısınız çünkü bedeninizin soğuk suyu işlemesi hem daha uzun sürecektir hem de daha çok enerji gerektirecektir.

Her zaman taze limon kullanın, mümkünse organik olanları tercih edin. Bu tarif için asla şişelenmiş limon suyu kullanmayın. Bir bardak ılık suyun içine yarım limonun suyunu sıkın ve sabahları aç karınla bunu için.

Ilık Suyun Yararları

1. Sindiriminize Yardımcı Olur

Limon suyu istenmeyen maddelerin ve toksinlerin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Tükürük ve mide sularının klorik asidine benzeyen atomik bileşiminden dolayı karaciğerin sindirim için gerekli olan öd sıvısını salgılamasına yardımcı olur. Ayrıca mineral ve vitamin açısından zengin olan limon, sindirim sistemindeki toksinlerin atılmasına da yardımcı olur. Limon suyunun sindirim kolaylaştırıcı özellikleri reflü, geğirme ve karın şişmesi gibi hazımsızlık belirtilerini rahatlatmakta yardımcı olur. Amerikan Kanser Derneği, kanser hastalarına bağırsak hareketlerini tetiklemesi için sıcak limonlu su içmelerini öneriyor.

2. Bir İdrar Söktürücü Olarak Sisteminizi Arındırır

Limon suyu idrar miktarını arttırarak istenmeyen maddelerin vücuttan atılmasını sağlar. Bu yüzden limonlu su içtiğinizde toksinler bedeninizden daha hızlı atılır ve idrar yolunuzun daha sağlıklı olması sağlanır. Limon suyunun içindeki sitrik asit, karaciğeri tetikleyen ve detoksifikasyona yardımcı olan enzimin etkisini en üst seviyeye çıkarır.

3. Bağışıklık Sisteminizi Güçlendirir

İçerdiği yüksek C vitamini sayesinde limon bağışıklık sistemini güçlendirme konusunda baş müttefiğimizdir.

Limon soğuk algınlığı ile baş etme konusunda çok yararlı olan C vitamini açısından çok zengindir. Ayrıca beyin ve sinir sistemini tetikleyen potasyum açısından da çok zengindir. Potasyum da tansiyonu kontrol altında tutmaya yardımcı olur. Limonda bulunan askorbik asidin (C Vitamini) antienflamatuar özellikleri vardır ve bu yüzden astım ve diğer solunum sorunlarına iyi gelir. Ayrıca vücudun demir emilimini arttırır. Demir bağışıklık sistemimizde önemli bir rol oynar. Bunların yanı sıra limon, soğuk algınlığı ve gribi önlemeye yardımcı olan antimikrobiyal özellikli saponinler de içerir. Limon vücudun ürettiği balgamın da azaltılmasına yardımcı olur.

4. pH Seviyelerini Dengeler

Limon tüketebileceğiniz en alkalin besinlerden birisidir. Limon kendi başına asidik olmasına rağmen, bedeninizin içine girdiğinde alkalin olur (sitrik asit bedeninizde metabolize edildiğinde asidiklik yaratmaz). Limonda askorbik asit kadar sitrik asit de bulunur, ancak bu asit zayıf bir asittir ve vücudunuzda kolayca metabolize edilebilir. Bu sayede limonun içindeki mineraller vücudunuzu alkalize etmeye yardımcı olur. Vücudunuzun pH dengesi asidik olduğunda hastalanırsınız. Düzenli olarak limonlu su içmek, şişme ve ağrıların esas nedeni olan eklemlerinizde biriken ürik asit de dahil olmak üzere vücudunuzun asidik olmasını  engeller.

5. Cildinizi Arındırır

Yüzünüzü temizlemenin yanı sıra, limon suyunu ellerinizi ve cildinizdeki yağı temizlemek için de kullanabilirsiniz.

Limondaki C vitamini ve diğer antioksidanlar, kırışıklıkları ve siyah noktaları azaltmaya yardımcı olur ve serbest radikallerle savaşır. C vitamini, alkalin doğası sivilceye neden olan bakterileri öldürdüğünden sağlıklı ve parlak bir cilt için çok önemlidir. Hatta, yaş ile ortaya çıkan izleri azaltmak için üzerlerine doğrudan limon sürebilirsiniz. Limonlu su da bedeninizi toksinlerden arındırdığı için, limon ile cildinizi hem içten hem de dıştan temizleyebilirsiniz. Limonun içerisinde bulunan C vitamini cildinizi içeriden canlandırıp yeniler.

6. Enerji Verir ve Ruh Halinizi İyileştirir

Bedenimizin yiyeceklerden edindiği enerji, yiyeceklerdeki atom ve moleküllerden gelmektedir. Pozitif yüklü iyonlar sindirim sistemine girip negatif yüklü iyonlarla etkileşime girdiğinde bir reaksiyon oluşur. Limon negatif yüklü iyon miktarı yüksek olan nadir yiyeceklerdendir ve bu sayede sindirim sistemine girdiğinde bedenimize daha fazla enerji sağlar. Limonun kokusu da enerji vericidir ve ruh halinizi iyileştirir. Limon suyunun kokusu ruh halinizi iyileştirip zihninizi boşaltmanıza yardımcı olur. Limon endişeyi ve depresyonu azaltmaya yardımcı olur.

7. İyileşmeyi Arttırır

Limonun içindeki askorbik asit (C vitamini) iyileşmeyi arttırır ve kemik, bağ doku ve kıkırdakların sağlığı için çok önemli bir besindir. Daha önce de dediğimiz üzere, C vitamininin antienflamatuar özellikleri vardır. Yani C vitamini hem sağlığımızı korumak hem de stres ve yaralardan iyileşme dönemi için çok önemlidir.

8. Nefesi Tazeler

Limon, nane ve yoğurt: ağız kokusunu gidermek için birebirdir.

Limon ağız kokusunu gidermenin yanı sıra diş ağrıları ve diş eti iltihabına da iyi gelir. Unutmayın, sitrik asit diş minesini aşındırabilir; bu yüzden dişinizi ya limonlu su içmeden önce fırçalayın ya da limonlu su içtikten sonra dişinizi fırçalamak için bir süre bekleyin. Limonlu su içtikten sonra ağzınızı temiz su ile çalkalayabilirsiniz.

9. Lenf Sistemine Su Kazandırır

Ilık limon suyu, bedeninizin kaybettiği sıvıları ona geri kazandırarak bağışıklık sisteminize yardımcı olur. Bedeniniz susuz kaldığında yorgunluk veya yavaşlık, bağışıklık sisteminin güçsüzleşmesi, kabızlık, enerjisizlik, yüksek veya düşük tansiyon, uykusuzluk, zihin karışıklığı gibi sorunlar ortaya çıkabilir.

10. Kilo Vermeye Yardımcı Olur

Limon kilo verdirici özellikleriyle de bilinir. Harika bir arındırıcı ve iltihap söktürücüdür. İçinde bol miktarda antioksidan özellikli C vitamini bulunur.

Limon canınızın bir şeyler çekmesini önleyen pektin lifi açısından zengindir.Yapılan çalışmalar daha alkalin ağırlıklı bir beslenme düzeni olan kişilerin daha hızlıkilo verdiğini göstermektedir.

sağlığa bir adım

Depresyonla Savaşan Vitamin ve Mineraller

Depresyonla Savaşan Vitamin ve Mineraller

Depresyon kronik veya şiddetli olduğunda veya kişi halihazırda başka sorunlar için de ilaçlar kullanıyorsa, tedavisi zor bir rahatsızlıktır. Ancak; mutsuzluk, anksiyete veya başka çeşit bir olumsuz duygusal durumun başladığını hissettiğiniz zamanki erken aşamalarda depresyonla mücadele etmeniz yine de mümkün.

Bugünkü yazımızda, hayata karşı daha olumlu bir akış açısı teşvik etmek üzere doğrudan sinir sisteminizi etkilemeleri sayesinde, depresyonla doğal yollarla savaşan vitamin ve minerallerden bahsetmek istiyoruz. Böylece kendinizi daha mutlu, sakin ve neşeli hissedebilirsiniz.

C Vitamini

C Vitamini güçlü bir bağışıklık sisteminin temel bir parçasıdır. Aynı zamanda sinir sisteminizde de önemli bir rol oynar; çünkü C vitamini eksikliği yorgunluk ve mutsuzluk hissine yol açabilir. Bu vitaminden yeterli miktarda almamak size zarar vermez, ancak uzun vadede depresyona yol açabilir.

Ayrıca  fiziksel veya zihinsel açıdan yüksek düzeyde stresli zamanlarınızda da C vitamini alarak negatif bir ruh halinin önüne geçebilirsiniz.

Önerilen C vitamini dozunu almanın en iyi yolu narenciye meyvelerini tüketmektir. Yediğiniz meyvenin organik olmasına dikkat etmelisiniz. Ayrıca yararlı özellikleri olan kabuk kısmını dahi tüketebilirsiniz.

C vitamini yönünden zengin gıdalar arasında aşağıdakiler bulunur: 

  • Guava
  • Kızılcık
  • Kivi
  • Ahududu
  • Dolmalık kırmızı biber
  • Brokoli
  • Ispanak

narenciye

B6 Vitamini

B6 vitamini veya diğer adıyla piridoksin, anksiyete ve depresyon gibi belirtileri kontrol etmekten sorumludur. Bu vitamin eksikliği sizin kolayca sinirlenmenize yol açabilir. Beslenmenize bu vitamini dahil ettiğinizde kendinizi ne kadar daha iyi hissettiğinize şaşıracaksınız.

B6 vitamini aşağıdaki gıdalarda bulunur: 

  • Tavuk
  • Balık
  • Muz
  • Patates
  • Fasulye
  • Tam tahıl

Günlük B6 vitamini dozunu almanın en iyi yolu ise yemeklerinize ekmek yerine yulaf veya biraz esmer pirinç eklemektir.

tam-tahıllarFolik asit

Çeşitli çalışmalar depresyon ile B9 vitamini, diğer adıyla folik asit eksikliği arasındaki ilişkinin altını çizmiştir. Araştırmalara göre, düşük folik asit seviyeleri depresyonu önlemenin anahtarı olan serotonin hormonu üretiminde bir düşüşe yol açmaktadır.

Ayrıca bu besin maddesinin erken tedavi edilmediği takdirde daha ciddi sorunlara yol açabilen mutsuzluk ve stres dönemlerinin üstesinden gelmedeki önemini doğrulamaktadır.

Folik asit yönünden zengin gıdalar arasında aşağıdakiler bulunur:

  • Tavuk, dana veya hindi ciğeri
  • Yeşil yapraklı sebzeler
  • Tam tahıllar
  • Kuşkonmaz
  • Kavun
  • Avokado
  • Portakal
  • Muz

Çinko

Yakın zamanda çinkonun sinir sisteminiz için önemli bir sinir taşıyıcısı olduğu veçinko eksikliğinin depresyon, yorgunluk ve diğer rahatsızlıklarla ilişkili olabileceği keşfedilmiştir.

Çinko eksikliğinin bazı belirtileri arasında iştah kaybı, saç dökülmesi ve zayıflamış bir bağışıklık sistemi bulunur.

Özellikle depresyonunuz menopoz başlangıcıyla ilgili olduğu zaman, bu mineralin vücudun hormonal değişikliklerini düzenleme özelliği de olması sebebiyle daha fazla çinko tüketmeniz önerilmektedir.

Çinko yönünden zengin bazı gıdalar arasında aşağıdakiler bulunur:

  • Kabuklu deniz ürünleri
  • Balık
  • Et
  • Ceviz
  • Kabak çekirdeği
  • Susam tohumu
  • Buğday tohumu
  • Tam tahıl

deniz-ürünleriMagnezyum

Magnezyum iyi bir fiziksel ve zihinsel sağlık için temel bir mineraldir. Sinir sisteminin düzenlenmesine yardımcı olur ve uykusuzluk, anksiyete, hiperaktivite, panik atak, fobiler, stres ve depresyonu önler.

Ne yazık ki, ticari ziraat uygulamaları günümüzde üretilen gıdaların içindeki magnezyum seviyelerini aşağı çekmiştir; bu sebeple tükettiğimiz magnezyum seviyesi vücudumuzun ihtiyaç duyduğundan çok daha düşüktür.

Magnezyum yönünden zengin gıdalar arasında aşağıdakiler bulunur:

  • Kabuklu deniz ürünleri
  • Süt ve peynir
  • Havyar
  • Kırmızı et
  • Kabak çekirdeği
  • Kinoa
  • Yeşil yapraklı sebzeler
  • Dikenli armut kaktüsü

Doktorunuzun tavsiyesiyle magnezyum takviyesi almanızı öneririz. Çok fazla magnezyum alma riski de bulunmamaktadır. Vücudunuzun ihtiyaç duyduğundan daha çok magnezyum almanız durumunda, bu mineral sağlığınız üzerinde hiçbir olumsuz yan etkiye sebep olmadan atılacaktır.