Gökçeada’da Sakızlı Muhallebi Keyfi……

gökçeada 2014 049

gökçeada 2014 053gökçeada 2014 085

gökçeada 2014 101

gökçeada 2014 112

gökçeada 2014 123 gökçeada 2014 124gökçeada 2014 127gökçeada 2014 131gökçeada 2014 137gökçeada 2014 151gökçeada 2014 162gökçeada 2014 165gökçeada 2014 166gökçeada 2014 167gökçeada 2014 168gökçeada 2014 178gökçeada 2014 196gökçeada 2014 205gökçeada 2014 207

Feribot adaya yaklaşırken çorak bir görünümü vardı Gökçeada’nın ve bu beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Nedense tatilimi yeşillik bir yerde geçireceğimi hayal etmiştim. Feribottan inip eski bademli köyüne doğru hareket ederken, ada yeşillenmeye başladı ve ben oh be gözüm gönlüm bayram edecek dedim.

Köye varmadan yemyeşil çimenlerin üstüne atılmış masalar ve açık büfe kahvaltı görünce karnımızı doyurmaya karar verdik. Ve adanın organik ürünleriyle tanışmaya başladık. Domates, salatalık, zeytinyağı, reçeller, yumurtalı ekmek derken iyice şiştik ve sırtımız pek, karnımız tok yola devam ettik.

Koruma altına alınmış eski bademli köyüne varınca dar sokaklarında gezinmeye başladık. Dar sokaklar bizi yavaş yavaş tepedeki 625 yıllık çınar ağacının ve çamaşırhanenin yanına götürdü. Çınar ağacının çevresini 5 kişi el ele durup anca öyle sarabildik. Hava sıcak olmasına karşın ağacın gölgesi ve tepenin esintisi bizi çok rahatlattığından buradan hiç ayrılmak istemedik ama gezeceğimiz daha çok yer olduğundan yola devam ettik.

Sırada yine koruma altında olan eski Rum köyü Zeytinli vardı. Dar sokaklar burada daha hareketliydi. İlk gördüğüm cafeye girip, sakızlı muhallebi üstüne karadutlu dondurma istedim. Her ikisinin de tadına bayıldım. Bazıları dibek kahvesi istedi ama ben kahveci olmadığımdan istemedim. Ama içenler tadını beğendi. Çayımı içerken önümdeki yeşilliği doya doya seyretmek istedim ama yoldaki ilk cafeye girdiğimden acaba en iyisi bu muydu telaşı aldı beni ve yokuştan yukarı çıkarak diğerlerini de gezmeye başladım. Hepsi doluydu ve hepsinin de menüsü aynıydı ama en güzel manzara ilk girdiğim yerin olduğunu görünce koşa koşa geri döndüm ve manzara karşısında bir çay daha içtim.

Molamız bitince sırada Yıldız koyuna gitmek vardı. Oraya varınca kavkaval kaya oluşumlarını hayretle seyrettim. Üst üste, üst üste kaya kendine merdiven yapmış gibi çok hoş bir görüntüsü vardı. İsteyenler burada denize gireceği için, soyunup dökünüp şezlongumuza yerleştik. Ben denize taş attım. Kitap okudum. Ayaklarımı suya soktum ama çok denizci olmadığımdan burada suya girmedim.

Millet bu koydan hevesini alınca otelimizin olduğu Uğurlu koyuna gittik. Odalarımıza yerleştik ve denize nazır balkonda biraz keyif yaptıktan sonra sahile indim. Deniz sıcaktı ama taşlıktı o yüzden çok hoşuma gitmedi bir kere girip yukardaki cafede tatlı rüzgarın altında gazetemi okumayı tercih ettim.

Akşam üstü Tepeköy’e gitmek üzere yola çıktık burada artık aşina olduğumuz dar sokaklarda yürüdük, yörenin özelliği olan reçelleri incelemeye başladık ve en önemlisi Barba Yorgo şaraplarından aldık. Alışverişten sonra köy kahvehanesinde biraz oturduk. Ve ada hakkında biraz bilgi edinmeye başladık. Eski zamanlarda dört tarafı denizlerle çevrili bu ada parçası korsanların uğrak yeri olduğundan köyler tepelere ve denizden uzak bölgelere kurulurmuş. Günümüzde Gökçeada adıyla bilinse de eski adı ‘’İmroz’’ yani çorak topraklarda bereket Tanrısı manasına geliyormuş. Adada çok zengin bir bitki örtüsü olup, herşeyin reçeli yapılıyormuş, domates reçeli bileJ. Ayrıca bütün ürünler organik yetiştiriliyor olmasının yanı sıra iki baraj ve bir göletiyle çok sulak bir yermiş

Neyse baktık sohbet uzadıkça uzayacak bizimde karnımız aç, bir zamanlar Türkiye’nin en büyük köyü olan şimdilerde ise 30 hanenin bile kalmadığı Dere köyü gezmeye gittik. Buradaki çamaşırhanede artık köy kızları dedikodu yapmıyor, onun yerine küçük kızlar gelene gidene mısır satıyor. Biz de mısırdan alıp bu küçük kızı mutlu ettikten sonra, yemek yiyeceğimiz Kale köydeki Son Vapur lokantasına doğru hızlı bir şekilde yol aldık. Burada masamızı mezeler ve nefis balıklar süsledi. Onları afiyetle mideye indirdikten sonra sahil boyu gezip, hediyelik eşyalara baktık. Sonrada otelimize dönüp sahilde dalga seslerini dinleyip, yıldızlara bakarak kafamızı dinledik.

Ertesi gün Aydıncık koyuna gittik burada isteyen denize girdi, isteyen de çamur banyosu yapıp güzelliğine güzellik kattıJSonra adanın merkezine alışveriş için gittik. Buradan zeytinyağı, bilimum çeşit reçel, şarap, sabun, ada kekiği  ve yöreye özgü badem kurabiyesi (efibadem) alıp mutlu mesut İstanbul’a dönmek için feribotun yolunu tutuk.

Bu kompak gezi yorucu oldu ama kesinlikle yorgunluğumuza değdi, Gökçeada’ya bizi bu kadar iyi ağırladığı için teşekkür edip, yola koyulduk.

Not: Az kaldı unutuyordum adada kurt, domuz gibi vahşi hayvan olmadığından keçiler koyunlar hep serbestler. Özgürce her yerde dolaşıyorlar, hatta otel odamın penceresinden bakıp onların etrafta rahat rahat gezinmelerini uzun uzun seyrettim.

Nasipse yeni gezi yazılarımda buluşmak dileğimle…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Porto’da Yumurta Tatlısı…

IMG_6049

IMG_6035

IMG_5990

IMG_5968

IMG_5940

IMG_5842

IMG_5822

IMG_5821

IMG_5784

IMG_5713

760819[1]

imagesCABJUSU5

Uzun süredir yeni bir yere gitmemiştim ve açılışı Portekiz’in hüzünlü ama sempatik şehri Porto’ya giderek yaptım.

Şehre ayak basar basmaz Katherina Caddesi üzerindeki Meşhur Majestic Cafe’ye gittim. Hava da güzel olduğundan dışarda yer bulmak mümkün olmadı süklüm püklüm garsonun peşinden içeri girerek oradaki kalabalıktan biri oldum. Piyano sesi kulağımda bir şiir gibi yankılanırken, yörenin meşhur tatlısı ‘’pasteles de nata’’ yı ve kahvemi söyledim. Kahve tam benim damak zevkime uygun burada. Sütlü ve kolay içimli. Tatlı ise safi yumurtadan yapıldığı için yumurta yumurta kokuyordu, ve kalmasın diye bitirdim. Sonra da insanlar bu tatlıda ne buluyor diye turun sonuna kadar seyrettimJ

Katherina caddesindeki salınmam bitince tamamen demirden yapılmış Ponte Lus köprününü görmeye gittim. Bu köprü Effiel kulesini de yapan Gustave Effiel tarafından 1887 yılında yapılmış. Görünüşü beni biraz korkutsa da fotoğraflarını çekmekten geri kalmadım.

Arkasından St.Bento tren istasyonuna geçtim. Portekize özgü Azulej seramiklerinden yapılmış, mavi rengin hakim olduğu ve bütün duvarı kaplayan birbirinden güzel eserleri uzun süre seyrettim ve bu kadar kültür turu yeter diyerek nehir kenarına (Rio Daro nehri) inip oradaki lokantaların birine oturdum ve etrafı seyretmeye başladım. Küçük küçük açılan hediyelik eşya tezgahları, önlerinde durup hediyelik eşye bakan ve pazarlık yapan turistleri, karnını doyuran bir horozu, karşıdaki evleri derken yemeğim geldi…

Yemeğim ne mi; tabi ki yörenin ünlü ‘’morina balığı Bacalhau’’ ve yanında ‘’Porto’’ şarabı .Porto şarabı bizim bildiğimiz şaraba benzemiyor tatlı tatlı bir tadı var. Denemeye değer derim. Ve gözüm eskiden şarap fıçılarını taşıyan Rabelo adı verilen yöreye özgü teknelere takıldı. Vee kendime’’ e ne duruyorum hadi bir nehir turu yapsana’’ dedim. Ve nehir boyu sıra sıra bekleyen teknelerden birine bindim. Kulaklığı kafama takıp açıklamaları dinleyeyim dedim fakat içim o rutin konuşmadan çok bayıldığından kulaklığı çıkarıp, tekne de bir ileri bir geri koşturup, fotoğraf çekmeyi, yamaç boyu rengarenk dizilmiş evleri seyretmeyi tercih ettim.

Teknenin beni bıraktığı yerden de şehrin yukarı bölümüne teleferikle çıkmaya karar verdim. Oldum olası yükseği sevdiğim için teleferiğe binmekten çok keyif aldım. Bütün şehri doya doya seyrettim. İçime çektim.

Aşağı inince de dünyanın en güzel kütüphanesi olarak kabul edilen ‘’lello’ya gittim. Burada fotoğraf çekmek yasak işaretlerini görünce hayal kırıklığına uğradım ama bana yasak sökmez diyerek ve elim titreyerek birkaç foto çektim. Yani burayı sizlerle paylaşmasam olmazdı çünkü gerçekten muazzam bir görüntüsü vardı. O merdivenler, giriş, kitapların dizilişi, yerdeki parke ne bileyim her bir şeyi beni büyüledi. Bu hızlı Porto girişinden sonra sıra otobüsle Lizbon’a gitmek var.

Not: Bu arada tabi ki Ginja marka vişne likörüde bavulda yerini almış bulunmakta…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Heybeliada’ya Bahar Gelmiş…

heybeliada mart 2014 026

heybeliada mart 2014 031

heybeliada mart 2014 034

Arkadaşlar Heybeliada’ya gidelim dediğinde duraksadım ve hemen muhalefete geçtim. ‘’Ada denilince Büyükada’ya gidilmeli bunun konuşulacak bir tarafı olduğunu bile düşünmem’’ dedim. E ne de olsa çocukluğum orada geçmiş. Hatıralarım dört bir yana saçılmış.

Arkadaşlar atıldılar: ’’İşte neymiş efendim değişiklik iyiymiş, Heybeliada daha huzurluymuş, beğenmezsem bir dahaki sefere de Büyükada’ya gidilirmiş dediler dediler’’ ve kendimi Heybeliada’ya giden katamaran’da buldurdular…

Adaya ayak basar basmaz önce bitki çayı içmek ve çörek otlu börek yemek için onların bildiği kafeye doğru gittik. Kafe’de otururken adanın temiz havası, kuşların cıvıltısı, yanımdan geçen at arabası, bisikletin zil sesi, martı çığlığı yavaş yavaş beni şehrin karmaşasından uzaklaştırmaya başladı. E hadi dedik oturmaya mı geldik ve çamların arasında yürüyüş yapmaya başladık. Bayağı turlaya turlaya, dura dinlene, eski evlere baka baka, birbirimize çocukluk anılarımızı anlata anlata yürüdük. Ve nihayetinde o çam kokusu, etrafa serpişmiş papatyalar bana bir mutluluk hissi vermeye başladı. Ve ada kahkahalarımla çınlamaya başladı…

Sonra gene acıktık, mangal mı yapsak, sahilde meze mi yapsak dedik ve meze kazandı… Deniz kenarında teyzenin yemeklerini elcikleriyle yaptığı bir lokantaya kurulduk. Hayatımda ilk kez enginar içli dolması yedim. Birkaç değişik meze daha verdi. Valla teyze patentini almalı, hem lezzetli hem görülmemişti…

Sonra yemekleri sindirmek için, çiçeklerin ve ağaçların arasında bir yürüyüş daha yaptık ve dönüş saatini beklemek üzere sahile indik. Hadi dedik bir tavla turnuvası şimdi iyi gider. Bir elim de açık çayım diğer elimde zarım başladım oynamaya… Saya saya rakibimi bıktırdığım için de masadan hiç kalkmadım, geleni gideni yendimJ

Katamaranın saati gelince de yanaklarım güneşten yanmış, bacaklarım yürüyüşten hafif yorgun, midem yemeklerden pek mutlu bir şekilde eve döndümJ)

Yazının özü: Heybeliada’ya gidin…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Bugün ”Şeb-i Aruz” Yani ”Vuslat Günü”… O Yüzden ”Ruhsal Arayışlarımın Peşinde Konya’da” YazımıTekrar paylaşmak İstedim…

1751670_620x410[1]

Bundan sekiz – dokuz sene önce kişisel gelişim konularına ilgi duymaya başladım… Çeşitli kitaplar okudum, arkasından da kurslara gittim… Bir süre yoga yaptım… Ömer Hayyam’ın, Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın dizeleriyle iç içe oldum… Ama en çok Hz. Mevlana’nın satırları beni etkiledi… Beni içine çekti…

Geçen aralık ayında içimi kaplayan Konya’ya gitmeliyim, Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) törenlerine katılmalıyım hissine önce bir süre direndim… Fakat bu his giderek artınca dayanamadım ve oraya nasıl giderim, nerede kalırım araştırmalarına başladım. Bu arada, yavaş yavaş Şeb-i Arus törenlerinin son günlerine yaklaştığı için otellerde yer kalmadığını öğrendim… “İyi” dedim kendi kendime, “yer yok demek ki kısmet değilmiş”… Fakat içimdeki törenlere gitme isteği öyle dayanılmaz ki ne yaptığımı anlamadan küçük bir sırt çantası yapıp Konya otobüsüne binmiş buldum kendimi…

Konya otobüsünde şöyle diyorum “en azından törenleri seyrederim, gece yarısı otobüsüne binip tekrar İstanbul’a geri dönerim”… Biraz uykusuz, biraz gergin geçen bir otobüs yolculuğunun arkasından Konya’ya varıyoruz. Tabi mevsimlerden Aralık. Dışarısı buz gibi ve hafif kar yağıyor… Ben zaten soğuğu hiç sevmeyen biri olarak otobüsten iner inmez soğuğun da etkisiyle hafif bir panik duygusuna kapılıyorum… Konya’yı bilmiyorum… Konya’da kimseyi tanımıyorum… Hava buz gibi… İçimdeki dayanılmaz sesle buralara kadar gelmişim… “Şimdi ne olacak?” diyorum… Derin derin nefis alıyorum… “Buralara kadar gelmişim bari bi kaç otele sorayım yer var mı” diyorum… Üç-dört otelden de maalesef hiç yerimiz kalmadı cevabını aldıktan sonra yolda öylece kala kalıyorum…

Hadi Anette diyorum çalıştır kafanı… Madem diyorum Hz. Mevlana için böyle dayanılmaz istekle buralara kadar geldin bana yardım edeceğine inanıyorum diyorum… Sen en iyisi Hazreti Mevlana Kültür Merkezine git hem törenler için biletini al hem tanıdıkları bir yer var mı diye sor… Yoksa gece yarısı otobüsüyle dönersin… Ama içimden hiç dönmek de gelmiyor… Öyle ürkek ürkek kafamda binbir olasılıkla kültür merkezine gidiyorum… Beni orada çok iyi karşılıyorlar, akşam gösteri için bilet istediğimi ve aynı zamanda kalacak bir otele ihtiyacım olduğunu söylüyorum… Buraya yer ayarlamadan böyle tek başıma gelmeme çok şaşırıyorlar, bana bir çay ısmarlayıp bakalım ne yapabiliriz diyip beni bekletiyorlar… Sağ olsunlar küçük ama temiz bir otelde yer buluyorlar, ben o zaman iki gece kalayım diyorum… Sanki törenlere bir kere gitmek yetmeyecek gibi hissediyorum diyorum onlar da olur diyorlar… O akşama biletimi de buluyorum ama ertesi güne şimdilik bilet olmadığını söylüyorlar, olsun diyorum… Otel bulmuşum, bir gecelik de olsa bilet bulmuşum… Havalara uçuyorum ve hemen onların yanından ayrılıp otelime yerleşiyorum…

Arkasından Hazreti Mevlana türbesine gitmek üzere yola koyuluyorum, ama hava çok soğuk yerim de biraz uzak olduğundan taksiye binmeyi tercih ediyorum… Taksi şoförü yetmişlerinde tonton bir dede… Nereye gideceğimi söyledikten sonra dede bana bakıyor kızım diyor bak diyor ben sana yol yordam öğreteyim diyor… Önce Hazreti Mevlana’nın hayatında önemli olan şahısları ziyaret etmelisin diyor… Peki diyorum… Sen beni o sırayla gezdirir misin diyorum… Tabi diyor, ben doğma büyüme buralıyım… Sen çok doğru taksiye bindin… Ben sana rehberlik de yapıcam, hikayelerini de anlatıcam diyor… Ben kulaklarıma inanamaz bir halde mutlu mesut iyice kuruluyorum arka koltuğa…

Önce bakkaldan yağ ve tuz aldırıyor bana dede… Şimdi diyor Ateş-baz-ı Veli türbesine gidiyoruz diyor… Zamanında Mevlevi dergahında aşçıymış… Aşçılık makamı pek önemli bir makammış. Zamanında Hz. Mevlana’nın dergahına koca bir kervan geliyor fakat aşçı paniğe kapılıyor çünkü mutfakta bir avuç tuz ve bir avuç pirinçten başka bir şey yokmuş… Panik içinde Hz. Mezlana’ya koşmuş aşçı Efendim ne yapıcam diye… O da sen o pirincin bir çuval olmasına niyet et cevabıyla çaresiz mutfağına ger dönmüş… Atmış ocağa pirinci, tuzu, suyu ister misin pirinç  o niyetle günlerce kervanın karnını doyursun… Arttıkça artsın… Fakat günlerce pişen kazana bu sefer odun dayanmamış yine Efendimizin yanına koşmuş aşçımız bu sefer de odunumuz bitiyor ne yapayım demiş. O da bacaklarını koy demiş… Aşçı yine çaresiz mutfağa dönmüş koymuş bacaklarını ateşin altına bir güzel pişirmiş yemekleri. Tam işi bitmiş çekerken ayaklarını içine korku düşmüş. Ya bişey olursa demeye kalmadan sağ ayağının başparmağını yakmış… Sonra da Hz. Mevlana’nın karşısına utanarak geçerken sol ayağını sağ ayağının üstüne koymuş öyle selam durmuş… Dervişlerin duruşu da buradan gelirmiş… Benim “şoför-dede” ballandıra ballandıra hikayeyi anlatırken türbeye geliyoruz… Tuzumu, yağımı türbeye bırakıp huşu dolu dakikalar geçiriyorum içerde… Fakat dedeyi de fazla bekletmek istemediğimden biraz aceleyle içeriden çıkıp ikinci durağımıza doğru yola koyuluyoruz.

İkinci durak Cemel Ali Sultan türbesiymiş… Kendisi çok çok uzun boylu bir zatmış… Hz. Mevlana’yı yedi yaşında eğlendirmek için sırtında taşıdığından deve yani Cemel lakabını almış… Orayı da büyük bir saygıyla geziyorum… Bu arada Konya sokaklarında oradan oraya giderken köprülerde, duvarlarda Hz. Mevlana’dan şiirler, özlü sözler yazıldığını görüyorum… İnsan sürekli böyle güzel sözler okusa, sanki ruhuna huzur gelecekmiş gibi hissediyorum…

Bizim dede beni koştur koştur Tavus Baba türbesine götürüyor. Bu arada da hikayeye başlıyor… Aslında Tavus Baba zamanın çok güzel, biraz da hafifmeşrep hatunlarından biriymiş… Bir gün pazarda Hz. Mevlana’yı görüp akşam evine davet etmiş. Bunu duyan esnaf dehşete kapılmış… Neyse Hatun bütün gün evi hazırlamış, kendisini hazırlamış… Akşam duadan sonra Hz. Mevlana evin kapısını çalmış ve evin içine sağ ayağıyla bir adım atmış… Bakmış hatunun yüzüne “yeter mi hatun” demiş “yoksa bir adım daha atayım mı”… Tavus Hatunun kalbi heyecandan, saygıdan, sevgiden çıkacak gibi olmuş… “Yeter Efendim” demiş ve o günden sonra kendini Mevlana’nın yoluna adamış…

Burayı da gezdikten sonra sıra Hz Mevlana’nın gönül dostu Şems’in türbesini ziyarete gidiyoruz… Fakat ben iyice sabırsızlanıyorum çünkü hala Hz. Mevlana’nın türbesine varamamışım… İçim içimi yiyor. Bizim dede gene sazı eline alıyor anlatmaya başlıyor… Hz. Şems’e aynı zamanda Şems-i Perende yani uçan Şems de derlermiş… Bir görünüp bir kaybolduğu için ona bu ismi vermişler… Şems zamanında bir işaret üzerine Hz. Mevlana’yı arayıp bulmuş ve onunla üç – üç buçuk yıl süren beraberliği neticesinde Onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş.

Burayı da ziyaretimi gerçekleştirdikten sonra sıra Hazreti Mevlana türbesine gitmeye geliyor… Artık bizim “şoför-dedeyi” biraz dinliyorum biraz dinlemiyorum… İçim gönlüm dizlerim titriyor… Gönüllerin sultanı Hz. Mevlana… Dışımızdaki dünyadan kendimizi kurtarıp, içimizdeki dünyaya bakma cesaretini bulabilirsek, kendi ruhumuzda neler olduğunu araştırmak istersek, kendimizi bulmak ve tanımak istersek rehberliğine sığınabileceğimiz Hz. Mevlana… Neyse türbenin kapısının önünde iniyorum, dedeye çok teşekkür ediyorum… Beni güzel sözleriyle türbeye uğurluyor…

İçerisi mahşer yeri kalabalığı görüntüsünde… Fakat çıt çıkmıyor… Çok büyük bir sevgi sizi kucaklamış gibi hissediyorsunuz. Kalbim deli gibi atıyor… Oraya gidenler mutlaka beni anlayacaklardır… O kuvvetli enerjiyi anlatmak mümkün değil… Sihirli bir yer orası… Hz. Mevlana’nın tam karşısındayım… Herkes dualar okuyor bense sebepsiz ağlamaya başlıyorum… Uzun süre oradan ayrılamıyorum ve bolca ağlıyorum… Sonra içim temizlenmiş, ruhum arınmış olarak oradan çıkıyorum… Konya sokaklarında uzun uzun yürüyorum… Bu ruhsal yolculuğumun ikinci bölümü bir sonraki yazımda…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg ( Konya 2013)

FOÇA’DA KEDİLERE HER GÜN BAYRAM…

Bundan iki sen önce arkadaşlarla Ege’yi arabayla dolaşmaya karar verdik. Rotamızı üç aşağı beş yukarı belirledikten sonra kalacağımız yerleri araştırmak, gideceğimiz yerlerin tarihini ve meşhur yiyeceklerini öğrenmek gibi bir sürü konuda görev bölümü yaptık. Herkes harıl harıl hazırlandıktan sonra nihayet hareket günümüz geldi. Arabaya doluştuk, bavullarımızı yükledik ve rastgele diyerek yollara döküldük. Assos’tu, Kazdağları’ydı, Çandarlı’ydı, Dikili’ydi derken sıra Foça’ya geldi…

İşin tarih kısmı bende olduğu için arabada yavaş yavaş Foça’nın tarihini aktarmaya başladım. Buradaki ilk yerleşim taaa MÖ XI. yüzyılda Aerolı’lar tarafından başlamış. Sonra MÖ IX. yüzyılda İyonlar’ın Ege sahillerinde kurdukları on iki iyon kentinden en önemlilerinden biri olmuş. Ve İyonlar bu kente Phokia adını vermiş. Bu ismi almasının sebebi de çevredeki adalarda yaşayan foklardan dolayıymış. Hatta Homeros bile ünlü Odysseia destanında bu foklardan bahsetmiş. Ve çevredeki fokların bolluğuna dikkat çekecek biçimde ‘’çok sayıda fok denizden kıyıya çıktı ve güneşli sahile uzandılar’’ demiş. Bu laflarımın üzerine beraber yolculuğa çıktığımız arkadaşlarımdan Emir lafa karışıyor ve “peki şimdi fok görme şansımız var mı” diye soruyor. Dur acele etme oraya sonra gelicem diyerek hiç istifimi bozmadan bilgi vermeye devam ediyorum.

Phokia’lılar zamanın en büyük deniz filosuna sahipmiş. Yüksek hıza ulaşabilen elli kürekçili ve beş yüz yolcu taşıyan tekneleri varmış. Bu filoyla taaa Atlantik’e kadar gitmişler. O zamanlar kentin bir diğer sembolü de horozmuş. Horoz dirliği ve erken uyanışı simgelermiş. Phokia’lılar bütün teknelerin baş tarafına tahtadan oyulmuş horoz figürü koyarlarmış. Ayrıca topraktan yapılan horozları da tapınaklara ve halk meclislerine koyarlarmış.

Fakat tarihte sıkça görüldüğü üzere her uygarlık başka bir uygarlık tarafından alt edildiği için Phokia’lılar da bu sondan kaçamamış ve MÖ VI. yüzyılda güçlenen Persler tarafından ele geçirilmişler. Fakat Phokia’lılar yine de Perslere bir oyun yapmayı başarmışlar. Kentleri Persler tarafından kuşatılınca ertesi gün teslim olacaklarını Pers Komutanı Harpahos’a bildirmişler ve geceleyin değerli eşyalarını da gemilerine yükleyerek kaçmışlar. Pers komutanı ertesi gün boş bir kente girmiş ve tabi çok sinirlenmiş. Neyse, Phokia bundan sonra sırasıyla MÖ IV. yüzyılda Büyük İskender, MS II. Yüzyılda ise Romalılar tarafından alınmış, MS 395’te Doğu Roma’ya bağlanmış. Arkasından düğün hediyesi olarak Cenevizlilere verilmiş. Yani sizin anlayacağınız Phokia’nın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiş. En sonunda MS 1455‘te Fatih Sultan Mehmet tarafından alınmış.

Bu arada Alev ‘’Anette içim şişti ne olur biraz sus deyip’’ bana sataşırken Yeni Foça’dan geçtiğimizi fark ediyoruz. Ancak Yeni Foça yazlıkçıların baskınıyla tam bir apartman kasabasına döndüğünden orada durmayıp Eski Foça’ya doğru yolumuza devam ediyoruz. Aradaki koyların birinde de durup denize girme molası veriyoruz. Su çok temiz ama bir o kadar da soğuk. Benim gibi soğuk denize girmeyi sevmeyenler için doğrusu Ege biraz zorlayıcı olabiliyor ama ne yapalım gire gire alışıcam herhalde diye umut ediyorum. Neyse mayolarımızın kurumasını bekledikten sonra Eski Foça’ya doğru yolumuza devam ediyoruz. Foça’ya girer girmez de yol yorgunluğumuzu atmak için önce otelimize yerleşiyoruz.

Oteli bulmaktı, odalara çıkıp biraz dinlenmekti derken öğleden sonrayı bulduğumuzdan hepimizin karnı kurt gibi acıkıyor. Hemen sahile iniyoruz ve yemek yiyecek güzel bir yer aranmaya başlıyoruz. Aranırken ilk gözümüze çarpan sahil kenarına dizilmiş balıkçı tekneleri ve bu teknelerde yakalanan balıkları satabilmek için açılmış dizi dizi lokantalar oluyor. Hemen bu lokantalardan birine oturuyor ve yöresel yemeklerden olan yoğurtlu kupa balığını ısmarlıyoruz. Yanına da yine yöresel üne sahip radika, turp otu ve hardal otu çeşitlerinden oluşmuş salatayı söyleyip keyfimize bakıyoruz. Bu arada Foça’nın meşhur poyrazı biraz sert estiğinden üşümemek için lokantadan şal isteyip zevkle yemeklerimizi yemeğe koyuluyoruz. Arkasından yine yöreye özgü dibek kahvelerimizi söylüyoruz. Kahveler masaya geldikten sonra “oh ne güzel kokuyor” deyip fincanı elime almaya doğru hareketlenmişken garson koşup yetişiyor ‘’aman abla’’ diyor ‘’fincana hemen dokunma dibek kahvesi fincanda pişer’’ diyor. Bu hızlı garson sayesinde yanmaktan kurtulmanın sevinciyle ertesi günün programını soruyorum. Çevrede neler yapılır sorusunun cevabı Mehmet’ten geliyor. Eeee ne de olsa bu görev ona düşmüş. Bilmiş bilmiş sırıtıp “yarın tekne turu ve mangal var arkadaşlar ona göre” diyor…

Sabah yine sahile inip önce güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıda yine balıkçı teknelerini seyrediyoruz ama bu sefer balıkçıların ağlarını nasıl tamir ettiklerine de dikkat ediyoruz. Upuzun balık ağlarını ne de çabuk tamir ettiklerine şaşıp kalıyoruz. Bu arada kediler de ağların arasında kalmış balıklardan ziyafet çekiyorlar tabi kiii. Kediler bir o ağdan bir bu ağdan atılan balıkları yemenin yarışı içinde bir sağa bir sola sıçrayıp duruyorlar. “Yani kedi olacaksan mutlaka Foça kedisi olmalı yoksa bu kadar balığı başka yerde yemek mümkün değil” diye düşünüyor insan. Bana fazla gelen sucukları kedilere atıyorum ama lütfen yiyorlar. Bana yemek attı hadi gönlü olsun der gibi yiyorlar. Yani anlayacağınız günün her saati balık yemeğe alışmış kedileri sucuk atarak mutlu edemiyorum…

Kahvaltıdan sonra bizi Orak adasına götürecek teknemize biniyoruz. Fakat burada esas görmek istediğimiz yer rüzgarın ve dalgaların aşındırarak müthiş bir şekil verdiği Siren Kayalıkları… Siren kayalıklarının bir özelliği de Akdeniz de kalmış son fokların yerleşim yeri olması. Teknenin kenarından Emir’e sesleniyorum ‘’Emir Emir’’ diyorum ‘’bak fok görecek miyiz diye sormuştun ya işte görürsen anca burada görürsün gözlerini dört aç’’ diyorum. Bu sözlerimden sonra hepimiz acaba fok görür müyüz diye etrafı taramaya başlıyoruz. Denizdeki her kımıltıda birbirimize “işte bak fok fok” diye bağırıyoruz. Böyle dikkatli bir taramadan sonra ben yine sazı elime alıp Siren kayalıklarıyla ilgili efsaneyi anlatmaya başlıyorum.

“Siren kayalıkları adını mitolojiden almıştır” diyorum. Mitoloji de bahsi geçen Sirenler, vücutları kuş şeklinde, başları ise kadın şeklinde olan, yaptıkları büyülü müziğin güzelliğiyle tanınan yaratıklardır. Efsaneye göre burada yaşayan Sirenler, yaptıkları doğa üstü müzikle buradan geçmekte olan teknelerdeki denizcileri büyülerlermiş. Müziğin ve Sirenlerin güzelliğinin büyüsüne kapılan denizciler ölene kadar burada kalmak isteğine kapılırlar, bu düşünceler içinde gemileriyle bölgedeki kayalıklara çarparlarmış.

Hatta Homeros’un Odysseia destanında tanrılara denk Odyseus’un uzun ve çileli serüvenlerinin bir durağı da Siren kayalıklarıdır. Efsaneye göre Odyseus gemisiyle bu kayalıkların arasından geçmek üzereyken büyücü Kirke’nin sirenler hakkındaki uyarısını hatırlar. Sirenlerin büyülü çağrılarına kapılmamak için kendisini geminin direğine sıkıca bağlatır, ağzını tıkatıp tayfalarının kulaklarını da balmumuyla kapattırır. Böylece Siren kayalıklarından çıkan sesleri sadece kendisi duyacak, sonsuza kadar bu körfezde kalmak için tayfalarına emir vermek isteyecek fakat ağzı tıkalı olduğu için başaramayacaktır. Siren kayalıklarından çıkan sesler rüzgarın uğultusuna ve dalgaların coşkusuna karışarak, körfezin kıyısına vururken Odyseus’un gemisi bu büyülü dünyanın içinden süzülerek geçip gitmiş…

Tekne turu ve efsanelerden sonra kıyıya çıkıp bir taksiden bizi İngiliz burnuna götürmesini istiyoruz. Amacımız buradan İncir adasına gitmek. Adada burayı devletten kırk dört yıllığına kiralayan Ferdi yaşıyor ve İngiliz burnunun kenarına astığı levhaya bakılacak olursa tam o çıkıntıda durup el sallarsak bizi hemen gelip alacakmış. Biz de levhaya göre davranıp kuzu kuzu beklemeye başlıyoruz. On beş dakikaya kalmadan Ferdi oğluyla beraber sandalla beliriyor. Adaya doğru yaptığımız sandal macerasından sonra karnımız çok acıktığından Ferdi’ye hemen siparişlerimizi veriyoruz. Kimimiz mangalda balık (özellikle olta balığını tavsiye ederim) kimimiz de et yiyoruz. Arkasından antik yerleşim yeri bulanan adayı şöyle bir dolaştıktan sonra Foça’ya geri dönmek üzere yola çıkıyoruz. Foça’ya varınca yemekten sorumlu bakanımız Ebru şimdi dondurma yeme zamanı diyerek bizi Nazmi Usta’nın yerine sürüklüyor. Ve sakızlı dondurmalarımızı keyifle yiyoruz. Ertesi gün biraz da Foça’nın içinde dolanmaya karar verip otelimize dönüyoruz.

Sabah büyük bir enerjiyle kalkıp, hızlıca kahvaltılarımızı yapıp kendimizi Foça’nın sokaklarına atıyoruz. O iki katlı evlere, daracık sokaklara bayılıyoruz. Hele çarşısının üstünü boydan boya kaplamış asmalara tapıyoruz. Bu arada benim aklıma Karataş efsanesi geldiğinden sokaktaki bütün taşlara tek tek basmaya çalışıyorum. ‘’Karataş efsanesi ne mi’’ diyorsunuz hemen anlatayım… Rivayete göre Foça’nın neresinde olduğu bilinmez bir Karataşı varmış. Bu taşın üzerine basan da Foça’ya tekrar gelirmiş. Ben herhalde bu taşın bir yerine sürünmüş olmalıyım ki Foça’ya yazmak bana nasip oldu diye düşünüyorum. Neyse konuyu dağıtmayalım. Çarşıdan sonra Athena tapınağını ve onun eteklerinde yer alan Kybele açık hava tapınağını görmeye gidiyoruz. Arkasından surları ve Beşkapıları görmeye gidiyoruz. Bu arada ben “Beşkapılar Osmanlı dönemi kalesinin kayıkhane bölümüymüş” diye bir taraftan arkadaşlara bilgi vermeye devam ediyorum.

Foça içindeki gezinmemiz bitince sahildeki kahvelerden birine kurulup birer ada çay söylüyoruz ve karşı tepede gözüken değirmenleri inceliyoruz. “Ahh” diyorum “şimdi yıkık dökük gözüken bu değirmenler kim bilir zamanında ne buğdaylar ne arpalar öğütüp insanları doyurmuştur”. Kahveci “yakında değirmenlerin restorasyonu yapılacakmış” deyince seviniyorum. Nedense onları böyle bakımsız görmek içimi sızlatmıştı.

Ardından bizim gitmek üzere olduğumu anlayan kahveci ‘’abla mutlaka Foça pazarına uğrayın, yöresel çok güzel şeyler bulursunuz’’ deyince benim, Alev’in ve Ebru’nun gözleri parlıyor. Erkekleri tavla oynamak üzere bırakıp Foça’nın o dar ve sevimli sokakları arasında yürüyerek pazar yerine varıyoruz. Aman Allah’ım o ne kalabalık öyle. Biranlık şaşkınlıktan sonra biz de kendimizi tezgahların arasına bırakıyoruz. Ballar, zeytinler, zeytinyağları, balıklar, meyve ve sebzelerin arasında keyifle yürüyüp gözümüze kestirdiğimiz bir kaç şeyi alıyoruz. Bu arada üstünde Foça yazan anahtarlıktan tişörte, kalemlikten vazoya bir sürü incik cinciğe bakıyoruz. Tabi bu arada biblo fokları, kedileri, balıkları, horozları da unutmamak lazım. Arkasından pazarın giyim kuşam bölümüne giriyor ve yöresel elbiselere bayılıyoruz. Ben bir tişörtün üstüne ‘’Foça’da Kedilere Her Gün Bayram’’ yazdırıp hemen üstüme giyiyorum. Kızlar bana çok gülüyorlar ama aldırmıyorum.

Anlayacağınız pazar keyfimizi de yaptıktan sonra bu sevimli ve kendine özgü Ege kasabasından ayrılıp yeni yerler görmek üzere yola devam ediyoruz…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Fethiye’de Yamaç Paraşütü Yapılır…

Beş kafadar’la çıktığımız Ege gezimizde Assos, Kazdağları, Çandarlı, Dikili, Foça, Selçuk, Kuşadası, Didim, Bodrum, Datça durduğumuz durakların bazılarıydı. Hepimiz de çıktığımız bu yolculuktan çok ama çok mutluyduk. Her yerde başka bir güzellik keşfediyorduk. Ve şimdi sırada Dalyan vardı. Bakalım o bize neler sunacaktı…

Dalyan’a akşamüzeri vardığımızdan önce otelimize yerleştik, arkasından Dalyan’ın merkezine indik. Geniş birkaç sokaktan ibaret olan merkez restoranlar, cafeler ve hediyelik eşya dükkanlarıyla süslenmişti. Kalabalık gördüğümüz bir lokantaya oturup yörenin meşhur mavi yengeçlerinden sipariş ediyoruz. Garson mavi yengeçle doymayacağımızı söyleyince de yanına yine yörenin meşhur kefalini ve deniz börülcesini (geren) ilave ediyoruz. Siparişlerimizi verdikten birkaç dakika sonra garson koliye doldurduğu mavi yengeçleri getirip bize gösteriyor. Onları öyle kıpır kıpır görüp, biraz sonra da öleceklerini düşününce içimiz cız ediyor ama onların görevi de bize hizmet etmek, hem içimizde bir parçaları daima yaşayacak diyerek kendimizi teselli ediyoruz. Az sonra da masaya harika bir sunumla gelen yengeçleri afiyetle yiyoruz. Yemekten sonra ise dükkanları dolaşıp yörenin simgesi olan deniz kaplumbağalarıyla bezenmiş tişörtlerden, kalemlerden, biblolardan birkaç tane almayı ihmal etmiyoruz.

Ertesi gün sabah erkenden kalkıp tekne turlarının yapıldığı yere gidiyoruz ve orta ölçekli bir tekneyle anlaşarak içine kuruluyoruz. Tekne kalkış saatini beklerken de karşı kıyıdaki yamacın tepesine oyulmuş kral mezarlarını hayranlıkla seyretmeye başlıyoruz. Tapınak cepheli bu kaya mezarların yanına da gidilebiliyormuş ama biz böyle uzaktan seyretmeyi tercih ediyoruz.

Tekne bazen sağa bazen sola kıvrılan sazlık bir labirentin içinde gitmeye başlıyor. Su nasıl berrak anlatamam, içindeki tüm yosunları, balıkları ve deniz canlılarını görmek mümkün. Suyun üstündeki ördeklerin rengiyse inanılmaz güzel. Yaklaşık yarım saatlik bu inanılmaz yolculuktan sonra İztuzu plajına varıyoruz. Burada hiçbir tesis yok. Sadece derme çatma bir büfe ve birkaç şezlong var. Yumuşacık ve altın renkli kum öyle davetkar görünüyor ki gözümüze kestirdiğimiz ilk yere kuruluveriyoruz. Alev buranın Caretta Caretta’ların üreme bölgesi olduğunu söylüyor. Ayrıca kedi, köpek gibi evcil hayvanların kumu eşeleyip kaplumbağa yumurtalarına zarar vermemesi için bölgeye girmeleri yasakmış. Dişi kaplumbağa yaklaşık yüz tane yumurta yumurtluyormuş ama yavrulardan bir ya da ikisi bile yaşasa çok iyiymiş. Yani böyle yüksek bir ölüm oranı varmış. Ayrıca yavrularını dolunayda yumurtadan çıkacak şekilde kumsala gömüyorlarmış. Böylelikle yeni doğmuş kaplumbağalar dolunay ışığıyla denizi bulmaya çalışıyorlarmış. Başka bir ışık gördüklerinde de şaşırıp denizi bulamıyorlarmış. O yüzden de geceleri plaja girmek yasakmış.

Güneşin altında iyice ısındıktan sonra Akdeniz’in tuzlu sularına kendimizi bırakmaya çalışıyoruz ama su anca dizimize geliyor. Serinlemek için bayağı ilerilere yürümek gerekiyor. Denizden çıkıp kurulanırken bir yandan Akdeniz’e bir yandan da teknenin bizi getirdiği tatlı su tarafına bakarken, kaptanın hararetle bize el salladığını fark ediyoruz. Apar topar toparlanıp bir sonraki durağa gitmek üzere tekneye koşuyoruz.

Teknenin önüne kurulup çevrenin güzelliğini seyretmeye dalmışken ikinci durağımız Kaunos antik kentine varıyoruz. MÖ 5. yy’da kurulmuş Kaunos önemli bir ticari liman, tuz ise önemli bir ticari metaymış. Kaunos kentini görmek için nar ağaçlarının yanından başlayan bir yoldan yavaş yavaş yukarı doğru tırmanıyoruz. Kente ulaştığımızda soluk soluğa kalıyoruz ama gördüklerimiz bu yorgunluğa değiyor. Tapınak, hamam, adak yeri, tiyatro, agora, kale ve surlar derken koskoca bir kentin ve yaşanmışlığın içinde geziyoruz. Eşekler, keçiler ve hatta siyah yılanlar da bize eşlik ediyor. Gezinti sırasında buranın efsanesini anlatmaya başlıyorum: Apollo’nun oğlu Karya Kralı Miletos’un ikizleri olmuş. Erkeğe Kaunos, kıza ise Byblis adını vermişler. Büyüdüklerinde Byblis, Kaunos’a aşık olmuş ancak ondan karşılık bulamamış. Bu yasak aşkı öğrenen kral, oğlunu ülkesinden kovmuş. O da kendisini sevenlerle birlikte gitmiş ve kendi adını taşıyan kenti kurmuş. Byblis ise aşık olduğu kardeşi Kaunos’tan ayrı kalınca günler geceler boyu ağlamış ve sonunda da bir kayadan atlayarak canına kıymış. Dalyan’da labirenti andıran kanallar Byblis’in gözyaşlarından oluşmuş…

Tekneyi bekletmemek için koştura koştura geri dönüyoruz. Sırada öğle yemeği olduğunu duyunca da çok seviniyoruz. Dere kenarında çok şirin bir lokantada mola veriyoruz. Yemek yerken o meşhur kaplumbağalardan birinin kafasını uzatmış bizi seyrettiğini fark edince hepimiz heyecan içinde fotoğraf makinelerimize sarılıyoruz. Kimimiz de hayvanı daha yakına getirmek için ekmekleri parçalayıp dereye atıyoruz. Bu gırgır şamatadan sonra da tekneye binip çamur banyosu yapmak üzere yolumuza devam ediyoruz.

Güzellik çamuru adı verilen merkez ana baba günü gibiydi. Gençleşip güzelleştirdiği ve sağlık verdiği inanılan çamur banyosuna girmek için epey bir kuyruk vardı. Kuyrukta beklerken çamurdan yayılan kokular bizi bu işten bayağı bir soğutuyor ve sadece ellerimize çamuru sürmekle yetiniyoruz. Halbuki insanlar bütün vücutlarına çamuru sürmüş, kuruması için de güneşin altında salına salına geziniyorlardı. Arkasından da sıcaklığı 39 dereceyi bulan kaplıca suyuna girip kendilerini çamurdan temizlemeye çalışıyorlardı. Valla biz elimize sürdüğümüz çamuru bile çıkarana kadar çok zorlandık, onlar nasıl temizlendiler bilmem. Neyse o çamur banyosundan sadece ellerimizi gençleştirerek çıktıysak da etrafta çamura bulanmış insanların fotoğrafını çekerek çok eğleniyoruz. Akşam yine dere kenarında kral mezarlarını seyrederek yediğimiz akşam yemeğinden sonra (lagos ızgara yedik ve harikaydı) otele dönüyoruz ve sabah erkenden Fethiye’ye doğru yola çıkıyoruz.

Neyse sonunda otelimize varıyoruz ve mayolarımızı giyip kendimizi Çalış plajına atıyoruz. Çalış plajı ne kadar uzun size anlatamam. Şöyle bir yürüyelim dedik git Allah git bitmiyor. Meğerse kumluk kısmı üç çakıllı kısmı ise bir kilometre uzunluğundaymış. Yürüyüşümüz bitince otelin önündeki şezlonglara kıvrılıp yol yorgunluğumuzu atıyoruz ve Fethiye’yi yani nam-ı diğer Telmessos’u gezmeye çıkıyoruz. Telmessos’un MÖ 5. yy’da kurulduğu ve MÖ 4. yy’da da Likya uygarlığına katıldığı düşünülüyor.

Likya’lıların kralları için yaptığı anıt mezar Amintas şehrin simgesi haline gelmiş. Biz de ilk önce bu kral mezarını ziyaret etmeye karar veriyoruz. Tepedeki kayaya oyularak yapılmış bu kral mezarına ulaşmak için birçok basamak çıktıktan sonra önünde poz poz fotoğraf çekiyoruz ve bu anıt mezarın güzelliği karşısında büyüleniyoruz. Sonra oradan inip Paspatur çarşısına gidiyoruz. Çarşı iç içe geçmiş dükkanlarıyla bizi hemen kucaklıyor. Baharatçısı, dericisi, kilimcisi, halıcısı derken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz ve biraz da kordonboyunu gezmek istediğimizden üzülerek çarşıdan çıkıyoruz…

Kordonboyunda önlerinde günübirlik tur rota ve saatlerinin olduğu tabelalar asılı büyüklü küçüklü birçok tekne sıralanmış. Teknelerden birini seçip ertesi gün için kaydoluyoruz ve kordonboyunda tatlı tatlı esen rüzgarla beraber yürümeye devam ediyoruz. Yorulunca da merkezdeki antik tiyatroyu gezip dönmeye karar veriyoruz. 1993 yılında yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkan antik tiyatro Roma döneminde 5000 kişi kapasiteli olarak inşa edilmiş, MS 2.yy’da onarım geçirmiş ve Bizans döneminde arena olarak kullanılmış. Günümüzde ise Türkiye’nin denize yakın en eski tiyatrosu ünvanını almış. Tiyatroyu gezdikten sonra Çalış sahiline gidip, güzel bir balık lokantasına kuruluyoruz. Güneşin batışına denk geldiğimizden gökyüzünün sarı, turuncu, mavi, mor halelerine hayranlıkla bakıp şerefe kadeh kaldırıyoruz. Karşımızdaki şövalye adasına da sanki şövalyeleri görecek gibi bakıp onlara doğru da kadehlerimizi kaldırmayı ihmal etmiyoruz.

Sabahleyin teknede iyi bir yer kapmak için otelden erken ayrılıyoruz ve 9:30’da teknenin içinde yerimizi alıyoruz. Havlularımızı üst kata serip 10:00’daki kalkış saatini bekliyoruz. Tekne yavaş yavaş dolunca da erken gelerek ne kadar iyi yaptığımızı anlıyoruz. Teknemizin rotası Kelebekler Vadisi, Soğuksu, St. Nicholas Adası, Camel Beach ve Akvaryum koyu olarak belirlenmiş. Bütün gün keyifle koylar arasına dolaşıp denize girdiğimiz gezide ben en çok Kelebekler Vadisi’ni beğeniyorum. Kelebekler Vadisi’nde yaklaşık bir saat mola verildiğinden vadinin içlerine doğru ilerleyip şelaleyi görme fırsatımız oluyor. Şelale beklediğimizden ufak ve cılız olduğundan biraz hayal kırıklığına uğruyoruz ama neyse ki çevrede vadiye adını veren kaplan kelebeklerinden bolca var da keyfimiz yerine geliyor.

Tekne turu bitince Kayaköy’e gidiyoruz. Kayaköy 14. yy’da dağın yamacına kurulmuş eski bir Rum köyü. Burada evler bir veya iki katlı olarak ve birbirinin güneşini kapatmayacak şekilde yapılmış. Her katta bir veya iki odası olan bu evlerin zemin katı ahır ya da kiler olarak kullanılmış. 1923 yılında Yunanlılarla yapılan anlaşma gereği buradaki Rumlarla, Batı Trakya’daki Türkler yer değiştirmişler. Fakat buraya getirilen Türkler Kayaköy’ün yaşam şartlarını beğenmeyip gidince koca köy ıssız bir görüntüye bürünmüş. Köyün boş sokaklarında dolaştıktan sonra otelimize doğru yola çıkıyoruz.

Ertesi gün Saklıkent’e gitmek üzere erkenden yola koyuluyoruz. Saklıkent Fethiye’den tam 65 kilometre uzaklıkta ama arabada sürekli şamata yaptığımızdan yolun nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Otelden çıkarken kahvaltı etmediğimizden önce Saklıkent’in girişinde dere boyu sıralanmış gözlemecilerden birine girip kahvaltı ediyoruz. Bir yandan tatlı tatlı ısıtan güneş, bir yandan suyun şırıltısı derken hepimizin gözleri kapanmaya başlıyor ama Mehmet başkumandan edasıyla “haydi arkadaşlar hareket vakti” deyip hepimizi ayaklandırıyor.

Böylece kanyona girmek için sol yamaca tutturulmuş dar tahta köprünün üstünde yürümeye başlıyoruz. Yaklaşık 100 metrelik yürüyüşten sonra dimdik sarp kayalıklarla çevrelenmiş daha geniş suların çağladığı düzlüğe ulaşıyoruz. Burada marifet kanyondaki yürüyüşe devam etmek için aradaki dereyi aşmak. Derenin yüksekliği en fazla dizinize geliyor ama esas mesele soğukluğu. Suya ayağınızı soktuğunuzda soğuktan kalbiniz duracak gibi oluyor. Bir de derenin altı çakıl taşlarıyla dolu olduğundan mutlaka suya sandaletle girmek gerekiyor. Bir yandan soğuk, bir yandan akıntı, bir yandan taşlar derken dizinizden çok daha fazla ıslanıp titreye titreye karşı kıyıya varabiliyorsunuz. Uzunluğu 18 km’yi bulan bu kanyonda biraz daha ilerleyip, yüksekliği yer yer 600 metreyi bulan kayalıkları seyredip geri dönüyoruz.

Arkasından Tlos antik kentine doğru yola çıkıyoruz. Tlos uçan kanatlı atı Pegasus ile ünlenen mitolojik kahraman Bellaforonte’nin yaşadığı kent olarak biliniyormuş. Tlos’a varmak için soluk soluğa tepeye çıkıyoruz ve bu eski kente ait hamamı, tiyatroyu ve stadyumu geziyoruz. Ama bizi en çok etkileyen tepedeki kayaya oyulan kral mezarlığı oluyor. Tepede biraz soluklanıp manzarayı seyrettikten sonra Ölüdeniz’e gitmek için arabaya doluşuyoruz.

Fethiye’yi geçtikten sonra çamlar içinde nefis bir yoldan devam ediyoruz ve karşımıza Belcekız koyu çıkıyor. Burada arabadan inip kumların üstünde yürümeye başlıyoruz ve nihayet Ölüdeniz’e ulaşıyoruz. Ölüdeniz maviden yeşile, yeşilden turkuaza renkleriyle adeta bizi büyülüyor. Bir de su o kadar kıpırtısız duruyor ki inanamıyoruz ve gerçekten adını hak etmiş olduğunu düşünüyoruz. Burada şezlong kiralayıp doğanın tadını çıkarmak için bir süre sessiz kalıyoruz.  Aynı zamanda Babadağ’ından yamaç paraşütüyle atlayanların tepemizde süzülüşünü izliyoruz. Denize girip çıktıktan sonra acıkmış olduğumuzdan etrafımıza bakınmaya başlıyoruz. Yemekten sorumlu bakanımız Ebru hemen devreye giriyor ve kenarda dizili büfelerden birine gidip yörenin meşhur pastırma çemenli (yoksa çemenli pastırma tostu mu) tostundan hepimize sipariş ediyor. Tostlarımızı yerken ben Belcekız koyunun efsanesini anlatmaya başlıyorum.

Eski çağlarda gemiler bu koyun açığında demirler, sandalla birileri sahile çıkar su alırmış. Su almaya gelen kaptanın yakışıklı oğluyla Belcekız birbirlerini görüp aşık olmuşlar. Ondan sonra delikanlı buradan su almak için fırsat kollar olmuş. Bir gün gemileri fırtınaya yakalanmış ve delikanlı kaptan babasına “baba orda bir koy var oraya sığınıp fırtınadan korunabiliriz” demiş. Fakat Belcekızı görmek için öyle söylediğini sanan babası oğluna inanmamış. Gemi tam kayalara çarpacakken oğlunu denize atmış ve dümeni kontrol etmeye çalışmış. Tam o sırada da oğlunun doğru söylediğini anlamış ama kayaya düşen oğlu oracıkta ölmüş. Onun öldüğünü gören Belcekız da kayalara atlayıp kendini öldürmüş. İşte o günden beri kızın öldüğü yere Belcekız, delikanlının öldüğü yere de Ölüdeniz denirmiş.

Bu hüzünlü hikayeden sonra toparlanıp otelimize dönüyoruz. Ertesi gün Fethiye’den ayrılacağımız için de eşyalarımızı topluyor ve erkenden yatıyoruz. Sabah Emir’in “ben yamaç paraşütü yapmak istiyorum” sözleriyle uyanıyoruz. Tamam deyip 1975 metre yükseklikteki Babadağ’ına çıkıyoruz. Emir Mehmet’e sen yapmayacak mısın der gibi bir bakış atıyor ama Mehmet hiç oralı olmuyor. Biz kızlarsa zaten iyice sinmiş durumdayız. Böylelikle Emir atlayış kıyafetlerini giyip pilot eşliğinde Babadağ’ından aşağıya doğru süzülüyor. Yarım saat sürecek olan paraşüt keyfinin (?) bitiş noktası Belcekız plajı olacağı için oraya doğru yola çıkıyoruz ve yarım saat sonra onu alkışlarımızla karşılıyoruz. Ne de olsa kendisi grubumuzun medar-ı iftiharı olmuş durumda. Kaş’a doğru yola devam ederken de “aahhh süper bir tecrübeydi, denemediniz ve çok şey kaçırdınız” diye konuşup durmasına da hiçbirimiz aldırmıyoruz…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Rumeli Hisarı’nın Öyküsü…

IMG_5079

Ey Rumeli Hisarı!..  Nice savaşlar, nice aşklar, nice depremler gördün; diye diye çıktım merdivenlerinden…

Bankında oturdum; Anadolu Yakasının manzarasına baktım kendimden geçerek…

Ağaçlarını kokladım; çimlerine oturdum ;tarihini okudum getirdiğim kitaptan…

İşte vakit bu vakittir; paylaşıyorum herkesle nefes kesen öykünü: Fatih Sultan Mehmet; Bizans İmparatoru Konstantin’den bir av köşkü yapmak için toprak ister. İmparator dalga geçercesine bu av köşkünün bir dana derisi kadar yer kaplamasını ve bu kadar toprak vereceğini söyler. Tabi Fatih akıllı adam hemen bir dana kestirip derisini yüzdürür ve deriden iplik yaptırır. Rumeli Hisarının yapılacağı alanı bu iple çevirir. İmparator inşaata bakmaya geldiğinde şaşırır. Çünkü inşaat arazisi ne demek bir dana derisi yüzlerce dana derisini içine alacak kadar büyüktür. Durumu Fatih’e bildirdiğinde Fatih dana derisinden yaptırdığı ipi gösterir ve şöyle der: ”Ben bu ipi dana derisinden eğirttim. Bir fazlası varsa yıkalım.” İmparator da yanındakiler de çaresiz susar ve hisarın yapımına izin verirler…

Böylelikle Anadolu Hisarının karşısına kuruluverir Rumeli Hisarı… Bütün ihtişamıyla, asaletiyle… Dünyadaki en büyük üç burç kalesiyle…

Üstelik çok da önemli bir görevi vardır: İstanbul’un fetih hazırlıklarının en önemli aşaması olarak boğazın kuzey tarafından gelebilecek olan saldırıları engelleyecektir…

Yapımında kullanılan keresteler;  İznik ve Karadeniz Ereğlisi’nden; taşlar ve kireç Anadolu’nun değişik yerlerinden ve spoliler (devşirme parça taş) çevredeki harap Bizans yapılarından getirilmiş.

Ya çalışan insan sayısına ne demeli; 300 usta ,700-800 işçi, 200 arabacı- kayıkçı- nakliyeci ve diğer tayfa canla başla çalışıp seni 1452 yılının Nisanında başlayıp- Ağustosun’da bitirmişler…

Buram buram  tarih kokan bu yeri nasıl koklamam, nasıl her zerresinde dolaşmam, nasıl  fotoğraf çekmem diye diye dolaştım burçlarının kenarlarında….

Ve herkese sesleniyorum, gelen gezin bu yeri, onurlandırın ruhlarınızla…

Sağlıcakla,

IMG_5019

IMG_5077

rumeli-hisari-1[1]Alıntıdır

IMG_5096

IMG_5076

IMG_5072

IMG_5023

IMG_5022

IMG_5020

IMG_5021

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Toledo! Tam bir Ortaçağ Kenti…

Okuduğum tavsiyelere dayanarak Madrid’de yapmak istediklerimi bir sonraki güne erteleyip günü birlik Toledo’ya gitmeye karar verdim. Bunun üzerine sabahın erken saatlerinde tren garına gittim ve 16€’ya gidiş-dönüş bileti alıp trene atladım. Bir buçuk saat sonra Toledo’daydım.

Toledo yüksek bir tepeye kurulmuş, Tagus nehriyle çevrelenmiş, Unesco dünya koruma listesinde olan bir kent. Zamanında Romalılar, Vizigotlar, Emeviler, Fransızlar, Yahudiler gibi birçok millete de ev sahipliği yapmış. Benim defalarca okuduğum Don Quixote kitabının yazarı Cervantes de burada doğmuş. Yani kentin cazibesi çok yüksek…

Kentin sokaklarında dolaşmaya başlayınca niye koruma listesini alındığını rahatça anlayabiliyorsunuz çünkü kent ortaçağ halinden hiç ayrılmamış ki. Daracık sokaklar, tuğla evler, kiliseler, her yerde kılıç ve zırh satan dükkanların arasında yürürken zaman makinesine binip de ortaçağa gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Gezilecek yerler listeme hızlıca bakıp önce katedrali gezmeye karar veriyorum.

Zaten katedralin kentin her yerinden görülen 90 metrelik kulesi size uzaktan göz kırpıyor ve “hadi gel benden başla” diyor. Tabi ki bende çağrıya uyuyorum. Katedrale yaklaştıkça da giderek büyüleniyorum. Katedralin yapımına 1223 yılında başlanmış ve 1496 yılında bitirilmiş. İsyanya’nın kardinali bu katedralde yaşadığı için ülkedeki tüm dini yerlerden hiyerarşik olarak daha üstün sayılıyor.

Neyse size biraz da katedrali anlatayım. Katedralin ön cephesinde üç tane kapı var. Ortada bulunan kapı “bağışlanma” kapısı. Bu kapıdan giren ve bağışlanmayı dileyen insanlar doğruca günah çıkarma kabinlerine yöneliyorlar. Sol taraftaki kapı “kıyamet” kapısı sağ taraftaki kapı ise “İsa’nın son yargısının” kapısı olarak biliniyor. Kapıların ihtişamı karşısında  büyülendikten sonra içeriye giriyorum ki içerinin ihtişamı öyle böyle değil. Her taraf altın işlemelerle dolu. Hazine bölümünü, koro bölümünü, şapeli ve diğer bölümleri yavaş yavaş geziyorum. Gerçekten buralara kadar gelmeme değdi diye düşünüyorum.

Arkasından tüm şehrin çevresini dolaşan bir saatlik tren turuna katılıyorum ve Toledo’ya o an aşık oluyorum. Tepenin üstündeki asil görüntüsü, nehrin kenarlardan kıvrıla kıvrıla akması, kiliseleri, yeşillikleri, köprüleri, kale ve surlarıyla öyle sakin öyle dingin duruyor ki. Boşuna buraya İspanya’nın tüm kentlerini aydınlatan ışığı dememişler. Kent gerçekten etrafa huzur saçıyor.

Dolaşmak istediğim bir kilise daha var. Sonra kendimi dar sokaklara, dükkanlara ve kafelere bırakmak istiyorum. Gideceğim kilise ‘’Iglesia de Santo Tomo’’ kilisesi. Aslında buraya gitmek istememin sebebi kilisenin içinde dönemin meşhur ressamlarından El Greco’ya ait bir eser olması. Eserin adı: Orgaz Kontunun Cenaze Töreni. Efsaneye göre Orgaz kontu dönemin en hayırsever insanlarından biriymiş ve ölünce tüm halk çok üzülmüş. Yapılan cenaze töreninde ise iki tane aziz görülmüş ve bu azizler kontun naaşını kendi elleriyle mezara yerleştirmişler. İşte tabloda bu cenaze töreni resmediliyor. Tabi daha çok detay var ama onları anlatıp sizi sıkmak istemiyorum.

Karnım zil çaldığından kent merkezinde hoşuma giden bir restorana oturuyorum. Günün menüsünde boğa kuyruğu olduğunu görünce de içim bir tuhaf oluyor. Garsona pizza ısmarlayacakken garson beni kafaya alıyor, allem ediyor kallem ediyor nihayetinde bana boğa kuyruğunu getiriveriyor. Korka korka ucundan acık tadıyorum ve gerçekten lezzetli olduğunu görüyorum. Bizim yahniye benzeyen bir tadı var. Buralara gelirseniz mutlaka denemenizi tavsiye ederim.

Arkasından hediyelik eşya dükkanlarına yöneliyorum. Buranın çeliği dünyaca ünlüymüş. Nehrin sularındaki bir maddenin çeliği kaliteli yaptığına inanıyorlarmış. Hatta amerikan film endüstrisi ortaçağda geçen filmleri için tüm kılıç ve zırhları buradan alıyormuş. Ben hepsini inceledim ama açıkçası bir şey almadan çıktım. Aman evde kılıcı ne yapayım ben. Onun yerine yöreye özgü Machego peyniri ve Masapan tatlısı alıp sırt çantamı yerleştiriyorum

Ve en sonunda kentin içinde amaçsızca yürümeye başlıyorum. Bazen sığamadığım dar sokaklar buluyorum, bazılarından anca geçiyorum. Kimi yerde balkonları çiçeklerle vazolarla nasıl süslediklerine uzun uzun bakıyorum. Yani ne bileyim ben buradan çok etkileniyorum. Haa birde köprünün üstünde yürüyorum, vaktim olmadığından Alcazar kalesinin uzaktan poz poz fotoğraflarını çekiyorum ve dönüş trenine anca yetişiyorum.

Madrid’de kalan son birkaç günümü bol bol yiyerek ve dükkanları dolaşarak geçiriyorum. Diğer görmediğim iki büyük müzeye gidiyorum. Don Quixote ve Kibele bereket tanrıçasının olduğu meydanlarda bol bol fotoğraf çektiriyorum.

Durun size yemek yediğim yerlerden de biraz bahsedeyim çünkü çok memmun kaldım. Birincisi Cava Baja diye bilinen tapasçılar sokağı. Valla nereye girseniz fark etmiyor hepsi müthiş gözüküyor. İkincisi Plaza del İsabell meydanında (burası zaten gençlerin buluşma noktası) Cafe La Travita. Üçüncüsü yerel insanların daha çok bulunduğu Salamanca bölgesinde gözünüze kestirdiğiniz bir lokanta ve dördüncüsü Chocoloteria San Gines adlı bir çikolatacı. İçerisi de dışarısı da her daim tıklım tıklım.

Yani anlayacağınız gezdiğim, gördüğüm, yediğim, içtiğim her şeyi sizlerle paylaştım. Ne diyelim Allahın izniyle darısı diğer gezilerin başına.

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Madrid’de ‘’Puerto De Sol’’ Meydanı…

Madrid’e Sevilla’dan yaptığım keyifli bir tren yolculuğundan sonra varıyorum. Madrid tren garı görülesi bir yer. İçinde botanik bahçe yaptıkları bir alan bile var. Alışveriş dükkanları ve kafeleriyle burayı küçük bir Avm’ye dönüştürmüş durumdalar. İçeriyi biraz turladıktan sonra Madrid’i gezmek için kafamda bir plan yapmaya çalışıyorum. Her yeni şehre geldiğimde olduğu gibi hem heyecan hem de her yeri gezebilme stresiyle doluyum. Haritanın üstünde görmek istediğim yerleri işaretleyip en uygun güzergah – zaman analizini yapmaya çalışıyorum…

Ve kararımı vererek ilk olarak Puerto De Sol meydanına gitmeyi seçiyorum. Meydan çok büyük ve her köşesinde görmek istediğim başka bir şey var. İlk olarak meşhur “sıfır noktasını” görmek için saat kulesinin önündeki kaldırıma gidiyorum. Sıfır noktasının esprisi şu: Kaldırımın üzerine yapılan bu metal plakanın tüm ülkede gidebileceğiniz yerlerin uzaklığı yazılmış. Tabi hemen bu metal plakanın üzerine ayağımı koyarak fotoğraf çektiriyorum. Arkasından şehrin sembolü halini almış ayı ve çilek ağacı heykelinin yanına gidiyorum. Rivayete göre ayı heykelinin önünde fotoğraf çektirirseniz tekrar Madrid’e gelirmişsiniz. Tabi hemen burada da birkaç fotoğraf çektiriyorum.

Sonra ortadaki havuzun kenarına oturup fıskiyelerden gelen suyla hafifçe ıslanmanın keyfini çıkarıp, meydanı ve meydandaki insanları uzun uzun incelemeye başlıyorum. Aslında aç değilim ama tatlı yiyesim olduğundan ve biraz da oraya gitmeye bahane aradığımdan “hımmm tatlı yemeliyim kan şekerim düştü” diyerek meydanın hemen sağındaki şehrin en ünlü pastanelerinden biri olan “La Mallorquina’ya” koğuşlanıyorum. Çikolatalı bir tatlı türü olan “truff” sipariş ediyorum ve bayıla bayıla yiyorum. Tadı nefis. Yolunuz buralara düşerse mutlaka buraya uğramanızı tavsiye ederim.

Arkasından “Mercado San Miguel” yeme içme pazarına doğru yürümeye başlıyorum. 7-8 dakika içerisinde de oraya ulaşıyorum. Aman Tanrım, ne kadar sempatik bir pazar bu inanamazsınız. Pazar dediğime bakmayın yan yana ufak atıştırma yerlerinin, dükkanların, süs eşya satıcılarının, kuruyemişçilerin, barların olduğu kocaman bir alan bu. Az önce kocaman bir tatlı yememişim gibi balık mı yesem, paelle mı yesem, kruvasan mı alsam derdine düşüyorum. Önce paella arkasından da çeşit çeşit kuruyemişin olduğu bir külah alıp yeme içme faslını bir süreliğine kapatıyorum. Yoksa mide fesadı geçiricem zaten. Ama buraya da mutlaka gelin. İnsanlar çok tatlı, konuşkan, güleryüzlü ve çok kolay anlaşıyorsunuz. Ben zaten bir an kendimi İspanyolca biliyorum kıvamında hissettim. O kadar iyi beden dillerini kullanıyorlar yani.

Arkasından biraz kültürel etkinlik yapma zamanım geldi deyip ‘’Mueso Del Prado’’’ya gidiyorum. Bu müzede başta İspanyol ressamları olmak üzere çok ünlü İtalyan ve Flaman yapıtlar varmış. Elimde bu müzede mutlaka görülmesi gerekli eserlerin olduğu bir katalog olduğundan ona göre gezmeyi tercih ediyorum. Yoksa müze çok büyük ve bir günde biticek gibi değil. Yani anlayacağınız ben Valazquez’lar, Goya’lar, Rubens’ler, Raffaellolar arasında uçuşup duruyorum. Artık diğer ressamları ziyaret etmek de öbür gelişime borç kalsın. Nasılsa meydandaki ayı heykeliyle fotoğrafım var ya Madrid’e tekrar gelmeyi garantilemiş olmalıyım dimi ama…

Neyse buradan çıkıp yandaki ‘’Parque del Retiro’’ parkına gidiyorum. Park çok büyük ve egzotik ağaçlarla dolu. Çok değişik görünümlü ağaçlarla fotoğraf çektiriyorum, onların dallarına uzanıp keyif yapıyorum. Arkasından parkın içindeki suni göle doğru ilerliyorum. Parktaki suni gölü çok güzel yapmışlar. Üzerinde isteyenler kayıkla gezebiliyor. Biran kayıkla gezmeyi düşündüysem de sonra vazgeçiyorum. Vee böylece o da Madrid’e tekrar gidince yapılacaklar listesine eklenmiş oluyor.

Parktan çıkıp ‘’Palacio Real’e” yani kraliyet sarayına doğru yöneliyorum. Bu arada yolda çantamın artık yanımda olmadığını fark ediyorum. Tabi bende büyük bir panik oluyor. Önce hırsızlık mı diye düşünüyorum ama olamaz kimse yanıma gelmedi çünkü. “Bu yorgunluk ve şaşkınlıkla kesin parkta ya fotoğraf çektiğim ağaçların arasında kaldı ya göl kenarında” diyorum… O kadar yolu söylene söylene geri gidiyorum. Pasaportu zaten tüm gezilerimde oda kasasına kilitlediğim için sorun yok ama fotoğraf makinesi ve cep telefonu çanta içinde. Ve ikisini de çok sevdiğim için hafif içim burkula parka geri yürüyorum. Ve göl kenarında gölü seyrettiğim çimlerin üzerinde çantamı beni bekler buluyorum. Hem çantamı hem içindekileri okşayıp, o kadar yolu taaa gerisin geri tekrar yürüyorum. Ne demişler akılsız başın cezasını ayaklar çeker. Tamamen doğru.

Kraliyet sarayına varınca saraydaki 50 odayı gezdiren bir tura katılıyorum. Taht odasını (tavan freskleri muazzamdı), yemek salonunu (15 konuğun rahatlıkla sığabileceği büyüklükteydi), kütüphaneyi, şunu bunu detaylı olarak görüyorum. Bu kadarı da bana yetiyor. Düşünün sarayda toplam 2000 oda var, zaten tamamını gezmek mümkün değil. Buradan da boğa güreşlerinin yapıldığı arenaya gidiyorum. Herhangi bir boğa güreşi gösterisini izlemek niyetinde değilim ama boş haliyle de olsa arenayı görmek istiyorum. İnsanların içindeki vahşiliğin, öldürme isteğinin nerden geldiğini düşünüp arenada şöyle bir tur atıyorum ve boğa güreşlerinin tamamen yasaklanmasını diliyorum içimden.

Sonra da şehrin diğer önemli meydanı ‘’Plaza Mayor’a” gidiyorum. Burası yine arena mantığında düzenlenmiş bir yer aslında. Ortası boş büyükçe bir alan, çevresi de üç dört katlı binalarla çevrelenmiş. Meydana bakan 400’den fazla pencere var. Eski zamanlarda halka açık infazların, boğa güreşlerinin yapıldığı bir alanmış burası. Çevredeki evlerin sahipleri bu ‘’gösterileri’’ izlemek isteyenlere evlerinin pencerelerini kiralarlarmış. Yine aklım insanın içindeki öldürme isteğine ve bunu seyretme merakına gidiyor. Bu konu üzerine  kafa yorup kesin bir yazı yazmalıyım diye düşünüyorum. İnsanın içindeki bu vahşilik, bu doymak bilmeyen saldırganlık nereden geliyor acaba biraz araştırmam lazım. Neyse konumuza dönelim tabi şimdi. Meydan cıvıl cıvıl, kafeler, jonglör gösterisi yapanlar, değişik kostüm giyenlerle (isterseniz onlarla fotoğraf çektirebiliyorsunuz) dolu.

Ben tabi yine kafelerden birine çöküp yemek yemeye başlıyorum. Önden sarımsak çorbası (sopa de ajo) alıyorum akasından da tatlı olarak ‘’chrro’’ denilen kızarmış hamur çubuğu alıyorum. Bunları çikolata sosuna batırıp keyifle yiyorum.

Ve yorgun argın otelime dönüyorum. Ertesi gün Toledo’ya geçme planım var. Bu da demek oluyor ki bir sonraki yazım Toleda’dan…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Delhi’de Hayat… (Hindistan Gezisi Bölüm 4)

Sabah erkenden otobüse doluşup Agra’dan Delhi’ye gitmek üzere harekete geçtik. Yavaş yavaş yol yorgunluğu üstüme çökmeye başladığından otobüste uyurum diye düşünmüştüm. Fakat Müge A.’yla kafalarımız öyle güzel uyuştu ki gülmekten ve konuşmaktan ne biz uyuduk ne de otobüsü uyuttuk. Yaklaşık beş saat süren neşeli bir yolculuğun ardından da 14 milyon nüfuslu Delhi’ye vardık.

Delhi’ye vardık varmasına da Allah’ım o ne karmaşa, o ne gürültü, o ne keşmekeş anlatır gibi değil. Büyük bir şehre geldiğimiz hemen belli oldu tabi. “Ahhh sevgili İstanbul’um ben sana gürültülü, ben sana karışık mı” dediydim ne kadar yanılmışım. Sen meğerse pırıl pırıl, tertemiz, sessiz sakin bir büyük şehirmişsin. Delhi benim aklımı başıma getirdi ya İstanbul’dan özür üstüne özür diledim valla. Yani Delhi’nin keşmekeşi anlatılmaz yaşanır dedikleri cinsten. Şöyle sıkı bir afallıyorsunuz…

Sonra insan doğamız gereği buna da alışıp rehberimiz ( Sn.Vahdi Özen) önderliğinde gezmeye başlıyoruz. İlk hedefimiz yeni Delhi’deki Qutup Minar (Kutup Minaresi). Müslümanların Delhi’deki son Hindu kralını yenmesi şerefine hükümdar Kutbettin tarafından 1193 yılında  yapımına başlanmış. Bir binadan ayrı yapılan bu dünyanın en uzun minaresinin yüksekliği 73 metre, çapı ise yerde 15 metre, en üst noktada ise 2.5 metreye kadar daralmakta. Şöyle yanına gelip başınızı kaldırdığınızda kat kat çıkan yapısı, katların üzerindeki yazıları ve süslemeleri, önce kiremitten arkasından mermerden yapılmış yapısıyla sizi büyülüyor.

Hemen yanında ise Hindistan’da yapılan ilk cami olan Kuvvet-ül İslam Camisi (İslamın Gücü) yer alıyor. Bu caminin avlusunda 4. yüzyıldan kalma hindu tanrısı Vişne adına dikilmiş 7 metre yüksekliğinde bir sütun var. Rivayete göre bu demir sütuna sırtını yaslayıp ellerini arkada birleştirebilen kişinin her dileği kabul oluyormuş. Fakat bunu o kadar çok insan yapmaya başlamış ki, sütun zarar görmesin diye mecburen etrafını çitlemişler. Yani sizin anlayacağınız biz dilek falan dileyemedik. Ayrıca taa o yüzyıldan günümüze bu sütun nasıl hiç paslanmadan, zarar görmeden kaldı onu da anlayamadık.

Arkasından Hümayun’un türbesine gittik. Türbenin (1562) yapımını Hümayun’un eşlerinden en büyüğü olan İran asıllı Banu Begüm üstlenmiş. Çok etkileyici bir yapı olan bu türbenin kubbeleri mantar şeklinde olup Taj Mahal’e ve diğer birçok esere ilham kaynağı olduğu su götürmez bir gerçek. Ayrıca bahçedeki fıskiyelerden akan suyun, geometrik şekiller şeklinde yapılan kanallardan geçerek bütün bahçeyi dolaşması da ayrı bir hüner. “O zamanlarda bütün bahçeyi dolaşan suyu hem seyretmek, hem de suyun sesini dinlemek insana ayrı bir keyif veriyor olmalı” diye düşündüm.

Ardından yeni Delhi’nin bağımsızlık sembolü olan 42 metre yüksekliğindeki Hindistan Kapısından (Indian Gate) geçtik. I. dünya savasında ölen 90.000 askerin isimleri tek tek bu kapıya kazınmış. Bu kapının çevresi ise yeşillendirilmiş ve parka çevrilmiş. Biz de bir süre parkta kriket oynayan Hintlileri seyrettikten sonra otelimize döndük.

Bu arada Müge Ş. buraya gelmeden önce bir ashram (ruhani yolculuk yapılan yer) tecrübesi yaşamak istediğinden Delhi’ye yakın bir ashramda yer ayırtmış. Biz otellerimize giderken o da ashrama doğru taksiyle yol almaya başladı. Aslında böyle bir şeyi ayarlamadığım için çok pişman oldum çünkü buralara gelmişken ben de böyle bir tecrübe yaşamak isterdim. Sağ olsun Müge Ş. Delhi’ye yaklaşırken ashramda benim için de yer olup olmadığını sordu ama sezon itibariyle çok yoğun olduklarından “yerimiz yok” cevabını aldı. Yani onla ertesi sabah tekrar buluşana kadar aklım hep orada neler yapıldığında kaldı.

Ertesi sabah erkenden eski Delhi’yi gezmek için bütün tur buluştuk. İlk önce Jama Masjid’den başladık. Tabi önce kapıda bizle buluşan Müge Ş.’nin çevresini kuşattık: “Nasıldı? Neler yaptı? Nasıl geçti?” diye. Kaldığı yerin adı Gobind Sadan’mış (www.gobindsadan.org) ve çok güzel vakit geçirmiş. Oraya ister konuk olarak gidebiliyor, isterseniz de kalıp oranın ayakta kalması için çiftliklerinde çalışabiliyormuşsunuz. Oraya giden birçok insan hayatlarının geri kalanını orada geçirmeye karar veriyormuş. Ayrıca ashramın bir de  ‘’sönmeyen ateşi’’ varmış. Onu da beklemek gerekiyormuş. Arada yapılan meditasyon ayinleri, söyleşiler de çok güzelmiş. Yani anlayacağınız bir sonraki Hindistan gezimde “ashrama gidilecek” diye not düşüyorum.

Arkasından rehberimizin peşine takılıp anlattıklarını dinlemeye devam ediyoruz. Jama Mascid (Cuma Camisi) anlamına geliyormuş. 1658 yılında yapılan bu cami, Hindistan’ın en büyük camisiymiş. Zaten caminin içine girince bunu çok net bir şekilde anlıyorsunuz. Bir avlu var ki öyle böyle değil acayip büyük. Bu avluda 25.000 kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş.

Buradan sonra Raj Ghat’a yani Gandi’nin anıtına gidiyoruz. 1948 yılında öldürüldükten sonra yakıldığı yer burası. Basit bir platformun üzerine siyah sade mermerden bir anıt yapılmış. Üzerine de çiçekler konmuş. Her şey o kadar yalın ki biraz afallıyorsunuz. Mermer’in üzerine onun son sözleri olan “He Ram’’ (Ey Tanrım) yazılmış. Anıtın yanında da Gandi’nin en meşhur sözlerinden biri olan ‘’görmüş olabileceğiniz en çaresiz insanı hatırlayın ve atacağınız adamın ona bir faydası olup olmayacağını düşünün’’ yazmakta. Bir ülkenin kaderini değiştirmiş adamın sözlerini okuyup, yakıldığı yerde durmak beni çok etkiliyor. Ruhumun onun ruhu gibi insanlığa faydalı olmasını dileyip, park boyu dikilmiş ağaçların arasından geçip otobüse dönüyorum.

Bu arada söylememiş olabilirim ama burada her yere yalınayak giriliyor. O yüzden çoraplarınız üzerine galoş giymek istiyorsanız, galoşlarınızı getirmeyi unutmayın. Gerçi bu tip yapıların içi temiz oluyor ama tercih sizin.

Ve sırada (Red Fort) Kızıl Kale var. Bu yapıyı 1648 yılında Şah Cihan yaptırmış. Moğol imparatorluğunun en güçlü olduğu o günlerde bu şehrin yollarında fillerle dolaşılırmış, şimdilerde fillerin yerini Tata marka arabalar almış durumda. Gözlerimi kapıyorum ve zihnimde geniş yollarda fillerin salına salına geçtiği o eski dönemi canlandırmaya çalışıyorum. Sonra sokağa tekrar bakıyorum ve Delhi’ye geldiğimizden beri dikkatimi çeken görüntüler bu sefer gözümün önünde hayat buluyor: Tuktuklardan el sallayanlar, trafiğin içinde salına salına yürüyen inekler, şalvarını sıyırıp sokağa işeyen insanlar. Evleri olmadığı için sokakta yaşayan insan görüntüleri peşi sıra geliyor. Sokakta yani bildiğimiz kaldırımda yaşayan bu insanlar, yemeklerini de kaldırımda yiyor, misafirlerini de kaldırımda ağırlıyor. Eşya diyebileceğimiz tek şeyleri ise yere serdikleri kilim. “Bu insanlar nerede yıkanır, hangi hijyen şartlarını sağlayabilirler ki?” diye düşünürken sokak satıcısının bileziklerden ister miyim manasında elindekileri gözüme sokmasıyla kendime geliveriyorum. Etrafıma baktığımda turdaki arkadaşların biraz gerisinde kaldığımı fark edip hemen yanlarına koşuveriyorum.

Tabi bu kadar kültürel bombardımandan sonra ne bende ne de turdaki arkadaşlarda artık kale falan gezme isteği kalmıyor. Biz artık methini duyduğumuz Chadni Chowka yani alışveriş bölgesine gidip biraz keyif yapmak istiyoruz. O yüzden kaleye girmeyip kendimizi alışverişe atıyoruz. Ve alışveriş yaparken de süper eğleniyoruz. Çantalar, ganeşa heykelleri, yastık kılıfları, magnetler, kolyeler, yerel satıcılar ve dükkanların arasında kendimizi kaybediyoruz. Buluşma saati geldiğinde ise hepimiz yorgun ama ellerimizde bol poşetlerle otobüse biniyoruz.

Yerel pazardan sonra sırada tabi bir de yerel gösteri izlemek var. Hindistan’ın meşhur destanı Ramayana’nın anlatıldığı bir aile tiyatrosuna gidiyoruz. Büyükbaba ve torunun aynı sahnede yer aldığı çok şeker bir tiyatro bu. Atmosfer çok sıcak. Hatta küçük torunun müthiş performansını izledikten sonra bizim turdan biri “oğlum sen kaç yaşındasın” diye sahneye konuşmaktan kendini alamıyor. Gösteri sonrası yapılan söyleşi ve fotoğraf çekme seremonisinden sonra otele dönüp yemeğin başına aç kurtlar gibi çöküyoruz. Ben yöresel chicken tikke (yani köri soslu tavuk) yiyorum. Üzerine de yöreye özgü masala çayını içip uyumak üzere odama çekiliyorum. Ne de olsa yarın Nepal’a geçilecek. Yeni yerler ve yeni heyecanları özümseyebilmem için biraz dinlenmem gerekiyor.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Agra’da Taj Mahal… ( Hindistan Gezisi Bölüm 3)

539741_195934247186232_821802051_n[2]

Sabah erkenden Agra’ya gitmek üzere otobüse doluştuk. Yaklaşık 5 saat sürecek bir yolculuk nasıl geçecek demeye kalmadan Müge A.’yla öyle konuşup, gülüşmeye başlıyoruz ki sonunda bütün otobüste bizimle beraber gülmeye başlıyor. Yani anlayacağınız yolculuk çok eğlenceli geçiyor. Tabi ara ara dışardaki ilginç manzaraları çekmek için konuşmamıza ara veriyoruz. Sığ sulara yatmış mandalar, dere kenarlarına serili kumaşlar, preslenerek istif edilmiş tezekler, üç- beş kişi binilen motosikletler, deve arabaları, maymun tanrısı Hanuman’ın heykelleri bu fantastik dünyadan gözümüze çarpan manzaralar oluyor.

Agra’ya varmadan önce hayalet şehir Fetihpur Sikri’yi ziyaret ediyoruz. Kayalık bir çıkıntıda kurulmuş bu şehir, yerel pembe kumtaşı ve koyu kırmızı taşlarla inşa edilmiş. Böyle bomboş kocaman koyu kırmızı şehri ilk gördüğümde içimi hüzün kaplıyor. Bu şehirde kim bilir ne aşklar, ne acılar, ne hayal kırıklıkları yaşanmıştır diye düşünüyorum. “Evlerin içinde ne hikayeler yaşanmış, kaç kişi mutluluğun ne olduğunu anlayabilmiştir acaba” diye kendi düşüncelerime dalmışken rehberimizin (Sn. Vahdi Özen) şehirle ilgili bilgi veren sesiyle kendime geliyorum.

1571 – 85 yılları arasında Moğol İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış olan bu şehrin Türkçe anlamı  “Zafer Şehri”ymiş. Şehrin öyküsüne gelince: Ekber Şah on iki yıldır tahtta olmasına karşın çocuğu yokmuş. Bu da tabi tahtın varisi yok anlamına geldiği için bir şah için çok feci bir durummuş. Sonunda Ekber Şah Sikri’de Şeyh Selim Çistî adında bir evliyayı ziyaret etmiş. Evliya bu ziyaret sırasında şahın üç erkek çocuğu olacağını müjdelemiş. Ve gerçekten de ertesi yıl şahın bir oğlu ve ardından iki oğlu daha olmuş. İlk oğluna şeyhe saygısından ötürü Selim adını vermiş. Ve bu evliyanın dergahı yakınında da Fatehpur Sikri adındaki bu kentin kurulmasını emretmiş. Fakat şehrin su kaynakları çok yetersiz olduğu için zaman içinde burası terk edilmek zorunda kalınmış.

This slideshow requires JavaScript.

Ayrıca Ekber Şah, kendisi müslüman olmakla birlikte diğer dinlere olağanüstü bir hoşgörü ile yaklaşırmış. Hatta büyük dinlerin temel düşüncelerini bir araya getiren ‘İlahi Din’ isimli yeni bir din kurmaya bile kalkışmış. Evlendiği hanımlardan biri Hindu, diğeri Hristiyan ve bir diğeri de Müslümanmış. Rehberimiz harıl harıl anlatmaya devam ederken ben hangi yüzyılda olursa olsun, hangi dine inanırsa inansın bu erkeklerin niye her yerde haremi olduğuna, niye her yerde birden fazla eş alabildiklerine kafayı takmış bir halde etrafa bakmaya devam ediyorum.

Neyse ki rehberimiz şehir içindeki önemli noktaları bize göstermeye başlıyor. Böylece düşüncelerim dağılıyor ve dikkatimi tekrar gördüklerime ve duyduklarıma vermeye başlıyorum. Önce 54 metre yüksekliğindeki zafer kapısına gidiyoruz. Şeyh Ekber’in Gujart’ta yaptığı savaşı kazanması üzerine yapılmış bu kapının üzerinde ‘’bu dünya bir köprüdür, üzerinden geçin fakat orada evinizi yapmaya kalkışmayın’’ yazıyormuş. Ancak kapının diğer tarafındaki basamaklarda yatmış keçileri görünce ben koştura koştura onların fotoğraflarını çekmeye gidiyorum.

Sonra da cami ve Şeyh Selim Cisti’nin türbesini gezen tura yetişmek için telaşa kapılıyorum tabii. Neyse her şey dip dibe olduğu için hemen yakalıyorum onları. Ve türbeyle ilgili anlatılanlara kulak vermeye başlıyorum. Bir rivayete göre erkek çocuğu olsun isteyenler bu türbeye ip bağlarlarsa kabul olunuyormuş. Ayrıca dilek kabul olununca türbeyi tekrar ziyaret etmek gerekiyormuş. Dilekleri kabul olunur mu olunmaz mı orasını bilemem ama biz kapıda ve merdivenlerde kucağında erkek çocuğu olan bir çok aile gördük. En son olarak da saray bölümünü geziyoruz. Ben sarayın ortasına yapılmış havuzu çok beğeniyorum.

Ve şehri gezmemiz bitince otobüse doluşup Agra’ya doğru yola koyuluyoruz. Yaklaşık 40 kilometre kadar yolumuzun kaldığını öğrenince seviniyorum. Buraları geziyoruz iyi hoşta tabi ki benim aklım Taj Mahal’de. Ve artık hedefe ulaşmak istiyorum…

Neyse sonunda Agra’ya varıyoruz. Bu 500 yıllık eski şehir Jaipur’a göre daha düzensiz, daha küçük ve daha yoksul gözüküyor gözüme. Agra sokaklarında gözüme çarpan ilk manzara motorsikletlere tıklım tıkış binmeleri oluyor. Onlara bakıyorum, bakıyorum ama motosikletlere yedi sekiz kişi nasıl bindiklerini çözemiyorum. Gözüme çarpan ikinci manzara ise vur patlasın çal oynasın şeklinde önümüzden geçen kalabalık bir grup. Biz düğün var zannediyoruz ama meğerse cenazeymiş. Hindu inancına göre ölüm bir son değil, acıdan sefaletten bir kurtuluş. İnançlarına göre ölümde sadece bedenin görevi bitmiş oluyor, önemli ve esas olan ruh ise yoluna devam ediyor. Ve ruhun bir sonraki hayata daha iyi bir şekilde geleceğine inanıyorlar. O yüzden; cesedi, yakma törenine güle oynaya götürüyorlar. Daha önce ölümü kutladıklarını duymuştum ama insanın kendi gözleriyle görmesi gerçekten ilginç oluyor. Yani gerçekten düğün zannettiğim durum cenaze çıkıyor. Bu manzara insanın kendi bildiğini zannettiği şeyleri tekrar sorgulamasına sebep oluyor.

Şimdi sırada Agra kalesini ziyaretimiz var. Buraya “Red Fort” yani kırmızı kale de deniyormuş. Eskiden fillerin geçtiği kapıdan girerek kaleye adımımızı atıyoruz. Kalenin içinde divan-ı am (halkın sorunlarının dinlendiği yer), divan-ı khas (elçilerin kabul edildiği yer), cihangirin sarayı, aynalı salon, bahçe, cihangirin havuzu ve oktagonal kule gibi bölümler mevcut. Her bir bölümün kendine özgü işçiliğini ve yapısını gerçekten görmek gerekiyor. Bahçede dolaşırken ise oradan oraya atlayan maymunlara dikkat etmek gerekiyor. Fotoğraf makinesi, cep telefonu veya cüzdan kapma eğiliminde olan bu maymunlar aynı zamanda da çok sevimli. Aman her şeyinizi kendinize yakın tutun. Sonradan maymunu yakalayamayacağınıza göre iş işten geçmiş olur. Benden söylemesi…

Bu kalenin hüzünlü bir hikayesi de var aslında. Anlatmayı biraz geciktirdim ama artık başlıyorum. Şah Cihan karısının ölümünden sonra bir türlü kendine gelememiş ve ülkenin tüm kaynaklarını Taj Mahal’ın yapımında kullanmış. Bunun üzerine büyük oğlu Alemgir tarafından kalenin içindeki oktagonal kuleye hapsedilmiş ve hayatının son yedi senesini burada geçirmiş. Günlerini kuleden görülen Taj Mahal’ı seyredek geçirdiği, hatta ölürken bile elinde tuttuğu ayna vasıtasıyla yatakta Taj Mahal’a bakarak öldüğü söyleniyor.

Buradan Agra çarşısına gidiyoruz. Çarşıda yine domuzlar, satıcılar, hint fakirleri ve öküzler arasında yürüyoruz. Ama buradaki dükkanları beğenmiyor ve otelin yolunu tutuyoruz. Akşam yemeği ise o kadar baharatlı ki yiyemiyoruz. Bunun üzerine sağ olsun rehberimiz tavuk ızgara ve makarna yaptırarak hepimizi aç kalmaktan kurtarıyor ve ertesi gün buluşma saatini 05.00 olarak açıklıyor ve Taj Mahal’in üzerine düşen gün doğumunu kaçırmamak için bu saatte yola çıkmamız gerektiğini söylüyor. Zaten herkes sabırsızlıkla Taj Mahal ziyaretini beklediği için gruptan çatlak bir ses çıkmıyor.

Ertesi sabah hepimiz tam vaktinde otobüste yerimizi alıyoruz: “Taj Mahal bu, bekletmemek lazım ama di mi?” Taj Mahal’ın beyaz mermerleri artık kirlenmeye başladığı için yakınına araçla gidilemiyormuş. Bu yüzden iki kilometre kadar uzakta otobüsten iniyoruz. Kısa bir yürüyüşün ardından da güvenlik sırasına giriyoruz. Erkekleri ve kadınları ayrı ayrı aradıkları için oluşturulan iki sıradan erkekler için olanı hızla ilerliyor ve işleri çabucak bitiyor fakat biz kadınlar en az yarım saat daha sırada beklemek zorunda kalıyoruz. İçeriye çiklet, çakmak, kesici alet gibi bilumum şeyler alınmıyor. Malum kadınların çantası da dipsiz kuyu gibi olduğundan, bizim kuyruk oldukça yavaş ilerliyor. Neyse sonunda işlem bitiyor ve koca bir bahçeye giriyoruz. Artık Taj Mahal’ı görmek için son bir kapıdan geçmek lazım ki rehberimizi hepimizi durdurup Taj Mahal hakkında bilgi vermeye başlıyor. Gittiğim gezilerde verilen bütün bilgileri dinleyip arkasından özenle deftere yazan ben, itiraf ediyorum ki bu sefer rehberi falan dinlemek istemiyorum. Son sürat içeri girmek istiyorum. Ama grup adabı gereği tabi ki yapamıyorum. Neyse sonunda bilgileri alıyoruz ve içerdeki serbest zamanın tadını çıkarmak üzere kapıdan geçiyoruz.

Sonunda karşımızda bütün heybetiyle Taj Mahal duruyor. Dünyanın “yeni yedi harikası” listesine girmeyi başarmış bu yapıt bence hakkını veriyor. Uzaktan bakınca nefesiniz kesiliyor. Bu arada güneş de yavaştan doğmaya başladığı için beyaz mermerler hafiften altın sarısı bir renk almış durumda. Geleneksel Taj Mahal’le fotoğraf çektirme yerinde biz de üzerimize düşeni yapıyoruz. Poz poz fotoğraflar çekiyoruz. Taj Mahal’den önümüze kadar uzanan havuzda Taj Mahal’in suya yansımasını da çekiyoruz. Bu iki Taj Mahal görüntüsü nefesinizi kesecek gibi oluyor. Yavaş yavaş bahçe boyu bu güzelliğe doğru yürürken kafamda rehberin anlattıklarını tekrarlamaya başlıyorum.

Bu ünlü Moğol anıtı, İmparator Şah Cihan’ın karısı Mümtaz Mahal’in (sarayın kıymetlisi) anısına yaptırdığı bir anıt-mezardır. Mümtaz Mahal, 17 yıl evli kaldığı imparatora on dördüncü çocuğunu doğururken 1629 yılında ölmüş ve Şah Cihan’ı dayanılmaz acılar içine sürüklemiş. İmparator bu acı kayıptan sonra iki yıl süreyle yas tutmuş ve çok sade bir hayat sürmeye başlamış. Eşine olan sevgisinin büyüklüğünü bütün dünyaya kanıtlamak için de bu anıt mezarı yaptırmaya karar vermiş. Taj Mahal’in yapımına 1632 yılında başlanmış ve 21 yıl sonra 1653’de tamamlanmış. İnşasında toplam 20 bin işçi çalışmış, 2.5 ton ağırlığında olduğu tahmin edilen mermer bloklar 300 kilometre uzaklıktan taşınırken sayısı bine yaklaşan filler kullanılmış. Şah Cihan, burayı bitirdikten sonra kendi mezarı olarak ikinci bir anıt daha yaptırmayı düşünüyormuş. İkinci Taj Mahal şimdikinin tersine tamamen siyah mermerle işlenecekmiş. Ancak şah bu rüyasını gerçekleştiremeden oğlu Alemgir tarafından tahttan indirilmiş ve hayatının geri kalan kısmını Agra kalesinde nehrin öbür yakasında Taj Mahal’i seyrederek geçirmiş. Ölünce de karısının yanında Taj Mahal’e defnedilmiş.

Taj Mahal yüksek bir mermer platform üzerine oturtulmuş, dört köşesinde birer minare bulunan kubbeli bir yapı. Bu minarelerin her biri 41 metre yüksekliğinde ve ana yapının bulunduğu platform üzerine simetrik olarak yerleştirilmemiş. Bu önlem her hangi bir depremde minarelerin yıkılması halinde ana kubbenin etkilenmemesi içinmiş. Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in mezarları alt katta korunmaktaymış ama bizim gezdiğimiz katta yan yana duran sembolik mezarlar görülebiliyor. Bir de buraya girilen kapının üstüne Yasin suresinin tamamı yazılmış. Taj Mahal’in tamamı çok ince kesilmiş mermerlerle işlenmiş. Mermerlerin içi oyularak yerleştirilen çeşitli değerli taşlarla yapılan çiçekler, dallar ve süsler çok ilginç ışık oyunları yapmaktaymış (bu kakma işleme sanatının adı “Pietra Dura”ymış). Bu yüzden Taj Mahal gündoğumunda pembe, günbatımında ise kırmızı bir görünüme bürünürmüş. Ayrıca dolunayda da bembeyaz bir görüntüsü olurmuş. Yani gökyüzünün rengini yansıtırmış. Valla bana göre bu ışık oyunu olmasa bile süper bir yapı zaten.

Bahçede yürümemizi bitirip içeri girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarıp galoşlarımızı giyiyoruz. İçerisi oldukça sade olan yapının, bana göre esas ihtişamı kesinlikle dışarıdan bakılınca anlaşılıyor. İçerde hoşuma giden şeyse kafes şeklinde işlenmiş mermer pencerelerden dışarıya bakmak ve önünde Müge’yle beraber poz poz fotoğraf çektirmek oluyor. Tekrar bahçeye çıkıp ayakkabılarımı giydikten sonra Taj Mahal’in çevresinde dolanıyorum. Çevresinde bir cami, bir konuk evi ve bir de seyir yeri var. Onların da aceleyle fotoğraflarını çekiyorum ve doğru bahçeye Taj Mahal’i seyredebileceğim bir yere çıkıyorum. Banklardan, havuzun kenarından, sağdan soldan bir sürü fotoğraf çekiyorum. Bu arada Emel abla beni yakalıyor “Anette biraz da benim fotoğraflarımı çek” diyor. Biraz da onun fotoğraflarını çekiyorum fakat nasıl oluyorsa oluyor fotoğraflardan birinde Taj Mahal eğik çıkıyor. Ben “sanat yaptım falan” diye mırıldansam da Emel ablayla gülüşüyoruz. Anlaşılan Taj Mahal’ı bir dakika bile gözden kaçırmamak için ne yaptığım belli değil. Sonra bu eğik fotoğraf tarzı benim gerçekten hoşuma gidiyor ve oradan çıkmadan önce Taj Mahal’ı sağdan soldan eğik çekmeye başlıyorum. Ve gitme zamanı gelince, ayaklarım geri geri giderek, bu görüntüyü içime çekerek ve havuzun suyundaki yansımasına hayran hayran bakarak kapıdan çıkıyorum.

Taj Mahal bir aşkın mı yoksa on dört çocuk doğurtarak eşinin ölümüne sebep olmanın bir pişmanlığın anıtı mı bilinmez ama muazzam bir yapı olduğu kesin. “Bundan sonra beni artık ne keser” diye düşünüyorum ve Delhi’ye gitmek üzere otobüse biniyorum.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Pembe Şehir Jaipur… (Hindistan Gezisi Bölüm 2)

İlk olarak uçağımız Delhi’ye iniyor ama orada kalmıyoruz. Yaklaşık 250 kilometre uzaklıktaki Jaipur’a gitmek üzere otobüse biniyoruz. Hindistan gezisinde izleyeceğimiz Jaipur –  Agra – Delhi güzergahına altın üçgen deniliyor ve çok popüler. Saat yaklaşık sabahın 02:00’si olduğundan ben otobüse biner binmez uyuyorum. Sabah 06:00’da ilk gözümü açtığımda alev alev yanan bir otobüsün yanından geçtiğimizi görüyorum. Uyku sersemi durumu tam algılayamasam da içimde tatsız bir duygu dolaşıyor. “Umarım herkes kurtulmuştur” diye mırıldanıyorum. Sonra artık gözlerim açık yolculuğa devam ediyorum. Hiçbir sahneyi, hiçbir kareyi kaçırmak istemiyorum. Otobüs sağdan soldan kıl payı geçen araçlarla beraber yoluna devam ederken bitmek bilmeyen korna sesleriyle de tanışmış oluyorum. Bu arada tur arkadaşlarımdan gece boyu yaptığımız yolculuğun ne kadar tehlikeli olduğunu ve hiç uyuyamadıklarını dinliyorum. Ben mışıl mışıl uyuduğum için kendimden çok memnun kalıyorum ve “Allah’a emanet iyi gelmişiz” diye şükrediyorum. “Siz siz olun mecbur kalmadıkça Hindistan’da gece yolculuğu yapmayın” diye de buraya not düşüyorum…

Neyse deve çeken arabaların, rikşaların (üç tekerli bisiklet), rengarenk sari giymiş kadınların ve öküzlerin yollarda görünmeye başlamasıyla pembe şehir ‘’Jaipura’’ girdiğimizi anlıyoruz. 1876’da Maharaj Ram Singh (büyük kral) Galler prensini karşılamak için şehrin giriş yolundaki her binayı pembeye boyadığından buraya pembe şehir deniyormuş. Ve şehrin içine girdikçe biz de yavaş yavaş pembe binaları görmeye başlıyoruz.

İlk durağımız ‘’The City Palace’’ (Şehir Sarayı) oluyor. Şehrin içindeki bu saray da pek tabii ki pembe ve şimdiki mihrace bu sarayın bir bölümünde yaşamaktaymış. 1970 doğumlu mihracenin haremine girmek için ise genç kızlar yarışıyorlarmış. Tabi ki her sarayda olduğu gibi halk salonu, soylular salonu, avlu gibi birçok bölümden oluşan büyük bir yer burası. Ben giriş kapısının önündeki mermer filleri, avludaki kapıları ve müzedeki okları çok beğeniyorum. Ayrıca eski mihrace İngiltere’yi ziyaret etmeye gittiği zaman “ben Ganj’dan başka hiçbir suyu içmem ve başka suyla yıkanmam” diyerek yanında Ganj’ın sularını taşıdığı büyük kaplar da sarayın bahçesinde sergileniyor. Onlar da çok ilginç geliyor…

Ayrıca sarayın kapısında duran heybetli görünüşlü, uzun boylu, pala bıyıklı korumaların adının da Rajput olduğunu ve ksatriya kastına mensup olan bu savaşçıların en çok bulunduğumuz bölgede yaşadıklarını öğreniyoruz. Sonra adettendir diyerek sırayla fotoğraf çektiriyoruz. Fakat adamlar o kadar heybetli ki, yanlarında ufacık gözükmekten de kurtulamıyoruz. Turun devamında da otellerin girişinde, saraylarda, kalelerde güvenlik olarak sık sık karşımıza çıkmaya devam ediyorlar…

İkinci durağımız ise ‘’Cantar Mantar’’ gözlemevi oluyor. Bu isim o kadar hoşuma gidiyor ki bütün gezi boyunca en kolay öğrendiğim isimlerden biri oluyor. Mihrace Jai Singh 1728’lerde bu gözlemevini yaptırmış. İçeri girdiğinizde modern bir açık hava sergisine girdiğiniz izlenimini veren büyük, garip objeler sizi karşılıyor. Sonra rehberimiz ( Sn. Vahdi Özen) her bir objenin karşısına geçip ne işe yaradığını tek tek anlatmaya başlıyor. Güneşin gölgesinin uzunluğuna bakarak saati öğrenebiliyorsunuz, o anki gökyüzündeki yıldızların konumunu görebiliyorsunuz, burçlara göre ayrı ayrı yapılan gözlemevlerini gezebiliyorsunuz, güneş ve ay tutulmalarının zamanını öğrenebiliyorsunuz, aletlerin doğru çalışıp çalışmadığının kontrol edilmesi için yapılmış kalibrasyon aletini şaşkınlıkla seyrediyorsunuz… Yani o tarihlerde bu konularda bu kadar bilgili olmalarına şaşırıp oradan çıkıyorsunuz.

Arkasından ‘’Hava Mahal’’e yani Rüzgar Sarayına gidiyoruz. Rüzgar sarayı da tabi ki pembe ve mimarisi müthiş etkileyici bir yapı. Çocukken oynadığımız legodan yapılmış evlere benziyor. Dışarıdan bakıldığında beş katlı gibi gözüküyor ama sadece iki katlı bir yapı. Mihracenin hareminin dışarıdaki resmi geçitleri ve ana caddeyi seyrettiği bir yapı bu. Ve her tarafı pencerelerle (950 pencere olduğu söyleniyor) kaplanmış olduğu için buraya rüzgar sarayı deniyormuş.

Tabi onca yolculuktan sonra herkeste yavaş yavaş yorgunluk alametleri başladığı için turun çoğunluğu gezmeye ertesi gün devam etmek istediğini söylemeye başlıyor. Fakat biz 7-8 kişi buradayken ne kadar çok yeri gezersek yanımıza kar kalır havasında olduğumuzdan rüzgar sarayının orda otobüsten inip gezmeye karar veriyoruz. Rehberimiz de yazık “bizi bin kere hava kararmadan önce otelde olun” diye bizi uyarmaya başlıyor.

Neyse biz yedi kafadar Jaipur sokaklarında yürümeye başlıyoruz. Bir yandan “aaa otobüsten göründüğü kadar da pis değilmiş” diye birbirimizi avutuyoruz, bir yandan da sokakta çöpleri yiyen domuzların yanından geçiyoruz. Ben hala öküzlerin yolda dolaşmasının şaşkınlığını üzerimden atamamışken o domuzlar olayın tuzu biberi oluyor doğrusu. Ama otobüsten inmişiz, gezicez demişiz ya, bi yandan ürküyorum bir yandan da diğerlerine belli etmeden “aa ne güzel ne güzel” deyip deyip yürümeyi sürdürüyorum. Sokak berberlerinin, maymunların, yerdeki bokların, rikşaların yanından sessizce yürümeye devam ediyorum. Duvara dönük çiş yapanların yanından geçerken ilk başlarda kafamı çeviriyorum ama sonra o kadar çok görmeye başlıyorum ki onlara da alışıyorum ve kafamı falan çevirmemeye başlıyorum.

Bu arada dükkanları girip çıkmaya başlıyoruz. Kumaşçılar, takıcılar, kıyafet satanlar, halıcılar arasında kaybolmuş durumdayız. “Hadi” diyoruz artık alışveriş zamanı ve kumaşçılara girmeye başlıyoruz. Dükkanlar ufacık, biz içeri giriyoruz zaten yedi kişiyiz dükkan bitiyor . Bir de kumaşlar, bir de satıcılar… Dükkanda nefes alacak yer yok. Ama olsun azimliyiz. Kucak kucağa dükkanın köşesindeki koltuğa oturuveriyoruz. Satıcılar dükkandaki her kumaşı tek tek açmaya başlıyor. Biz de seyrediyoruz. Sonra başlıyor sıkı bir pazarlık. O kadar kişi alacağız diyoruz fiyatlar nerdeyse beşte bire kadar düşüveriyor. Yan yana dizili bütün dükkanlara girip çıkıyoruz. Bize bir ilgi bir ilgi olmaz böyle şey. Her dükkan sahibi bizi kapmak için birbiriyle yarış halinde.

Bu arada rehberimiz bizi o kadar merak ediyor ki otelden atlıyor bir rikşaya bizi bulmaya çalışıyor. Baktı bulamıyor nerde olduğumuzu öğrenmek için telefonla arıyor. Bizim cevap şu: “Burda pembe bir kapı var oradaki dükkanlardayız”. Meğerse eski Jaipur dediğimiz bölge surlarla çevriliymiş ve dışarıya açılan yedi tane pembe kapı varmış. Yani pembe kapının oradayız demek rehberimizin bizi bulabilmesi için yeterli bir bilgi olmuyormuş. Neyse sonuçta rehber bizi bulamıyor ama biz acayip şamata yapıp hiç istifimizi bozmadan alışverişimizi bitiriyoruz.

Dönme zamanı gelince de dört kişilik tuk-tuka yedi kişi doluşup otele dönüyoruz. Zaten yoldaki diğer araçlar da insan istifi görüntüsünde olduğundan etrafa uyum sağlamış oluyoruz. Ne demişler Hindistan’da Hintli gibi yaşamak lazım…

Akşam yemeği vakti gelince yemek salonunda bütün tur buluşuyoruz. Açık büfe yemekler çok güzel gözüküyor. Hint yemekleri bir yanda makarna, tavuk ızgara, salata gibi bizim bildiğimiz yemekler diğer yanda. Hint yemekleri o kadar baharatlı gözüküyor ki denemeye cesaret edemiyorum. Yemeğin kapağını bile açtığınızda keskin bir baharat kokusu sizi sarıyor. Bir de; baharatlı yemeklerin midenizi bozmasa bile, bağırsaklarda yanma yapabileceği konusunda bizi uyarıyorlar. Bunun üzerine ben tabi hepten uzak duruyorum bu bol baharatlı yemeklerden. Sadece etlerin üzerine azıcık kendim baharat koyuyorum. Gerçekten lezzetli olduğunu anlıyorum ama neme lazım diyip yine de çok sade yemeyi tercih ediyorum. Bir de samoso isimli sebzeli böreği, naan isimli ekmeği deniyorum. Onlar da hoşuma gidiyor. Neyse yemekten sonra hemen yatıyoruz çünkü sabah meşhur Amber kalesini gezmek üzere erkenden buluşulacak…

Sabah herkes vaktinde otobüse doluşmuş durumda hareket ediyoruz. Bütün tur kafa dengi ama ben özellikle iki Müge, Emel abla ve Semra ablayla çaçayı kurmuş durumdayım. Amber kalesinin yüksek kayaların üzerine oturtulmuş bir yapısı var. Yapımına 1592’lerde başlanmış, daha sonra yavaş yavaş da genişletilmiş. Amber kalesine fillerle çıkıp, jeeplerle geri dönüyorsunuz. Yani oraya varmak da dönmek de çok eğlenceli…

Filler aşağıdan yukarıya insanları iki iki taşıdıkları için turda eşleşmeler başlıyor. Biz Müge A. ile zaten kuvvetli bir çaça kurduğumuzdan hemen eşleşiveriyoruz. Filler birbiri sıra yukarı doğru çıkıyor. Duvarın üstünden resmimizi çekenler, çekecek satanlar, kolye satanlar da kalenin duvarlarından bize sesleniyorlar. Biz Müge’yle böyle güle oynaya yukarı çıkarken ağzımızın içine nerden geldiği belli olmayan bir su fışkırıveriyor. Artık öndeki fil mi üstümüze işedi, bizim fil hortumuyla yerden su mu püskürttü bilemiyoruz ama biz başlıyoruz etrafa tükürmeye. Yanımızda Pürel falan var ama ne yapıcaz ki dilimizi mi pürelliyeceğiz. “Yok canım çiş değildir, sudur” deyip birbirimizi teskin ediyoruz. Yani yerdeki suyun ağzımıza girmesi çişe göre bize süper gözüküyor. Neyse sonuçta ikimize de bir şey olmuyor ama o etraf tükürmelerimiz de unutulacak gibi değildi…

Neyse tıngır mıngır saraya giriyoruz. Tabi bunda da klasik halk salonu, soylu salonu, zafer salonu, şu salonu, bu salonu var ama ben en çok aynalı salonu beğeniyorum. Muazzam bir işçilik ve çok etkileyici bir görüntü sizi sarıp sarmalıyor. Binlerce dışbükey aynayla kaplanmış duvarlar çok frapan olmakla beraber yine de çok hoşunuza gidiyor. Arkasından kalenin en tepesine kadar çıkıyoruz ve hem Jaipur’ı hem de suyun içinde kalmış yazlık sarayı keyifle seyredeceğimiz bir yere ulaşıyoruz. Süpürgeli sari kıyafetli Hintli kadınlarla boy boy fotoğraf çektiriyoruz. Bir de çevrede atlayıp zıplayan maymunlara şaşkınlıkla bakıyoruz…

Arkasından jeeple bir üstte yapılmış diğer kaleye (Moti Doon) geçiyoruz. Burada dünyanın yapılmış en büyük topunu görüyoruz. Ayrıca rehberimizden kenti kuran Jay Sing’in hikayesini dinlemeye devam ediyoruz. Jay Singh İmparator, Evrengzip’in himayesine girerken kendisine ne istediğini sorulduğunda “sizin himayenizde olmak benim için yeterli lütuftur” gibisinden bir yanıt vermiş. Aslında çok sert olarak tanınan imparator bu akıllı yanıtı alınca Jay Sing’e “bir tam bir de çeyrek” akla sahip anlamında “Bir Tam Bir Çeyrek” adını takmış. O günden beri de şehrin bayrağı bir tam ve altında bir çeyrek bayrak şeklinde olmuş diyen rehberimiz surlardan gözüken ikili bayrağa dikkatimizi çekiyor.

Arkasından aşağıdaki yazlık saraya yani Jal Mahal sarayına geçiyoruz. Şu anda suyun ortasına gömülmüş duran bu sarayı Mihrace yaz aylarında kullanıyormuş. Gerçekten çok estetik gözüken bu sarayı uzaktan fotoğrafladıktan sonra bir tekstil mağazasına gidiyoruz ve renkli kumaşlar içinde kendimizi kaybediyoruz.

Arkasından yorgun argın otele varıyoruz. Ertesi gün Taç Mahal’ı görmek için Agra’ya doğru yola çıkacağımızdan eşyalarımı toplamaya başlıyorum…

Sağlıcakla,

Not: Bir önceki yazıda Hindistan hakkında genel bilgi vermiştim ama aklıma anlatmadığım birkaç şey geldiği için onları da buraya eklemek istiyorum.

1)      Hindistan deyince herhalde hepimizin aklına ilk önce  Raj Kapoor ve 1950’li yıllarda iki gözü iki çeşme izlenen Avara Mu filmi gelir. Bir de tabi filmi sevdiren ve film kadar ünlü olan Avara Mu (aslı awara huun imiş) şarkısı. Bugün Ballywood filmleri dediğimiz büyük sektörün doğuşu da her halde bu filmlerde başlamıştır…

2)      Hintliler kendilerini Bharat olarak adlandırıyor. Biz ise yemeklerin içine karıştırdığımız envai çeşit tatlara baharat diyoruz.

3)      Hindistan’da her 1000 erkeğe 933 kadın düşüyor. Sebebi ne mi? Bazı tutucu aileler bebeğin cinsiyetinin kız olduğunu öğrenince doğumu engelliyorlar. “Bunda kız çocuklarını evlendirirken ödemek zorunda oldukları bir nevi çeyiz parası olan drahoma’nın da etkisi var herhalde” diye düşünüyorum.

4)      Sokaklarda, rikşalarda, saraylarda Hindistan’ın üç simgesiyle karşılaşmak mümkün. Birinci simge satkona (6 köşeli yıldız)’ı her yerde görmek mümkün. Bu yıldız hinduizmin önemli işaretlerinden biriymiş. Eril ve dişil enerjinin karşılaşmasını temsil ediyormuş. İkinci simge satkuna yani Hitler’in kulandığı gamalı haçı. Aslında gamalı haç mutluluk ve şans anlamına geliyormuş Üçüncü simge ise Om. Tanrıyı, evrenin varoluşunu, yaradılışı, insanın varlığını, yani her şeyi ifade eden bir kavram.

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

İnanılmaz Hindistan… Bölüm 1

Hindistan’a gitme fikri ilk olarak aklıma yedi – sekiz sene önce düştü. Fakat bu “ahh çok kirli” söylemi yüzünden bir türlü gitmeye cesaret edemediğim bir yerdi. Ne olduysa oldu bu sene şubat ayında sanki Hindistan beni çağırmaya başladı. Bir yandan korkuyorum bir yandan da “bu ses de beni gitmeye ikna edemezse hiçbir şey ikna edemez” diye söyleniyorum kendi kendime. Tabi bu ülkeye sırt çantamı alıp tek başıma gitme cesaretim yok. O nedenle turlara bakıyorum. Sonunda bana uyan bir tarihteki tura yazılıveriyorum. Üstelik tura Hindistan’ın yanında Nepal de dahil. Yani yeme de yanında yat durumu ortaya çıkıyor…

Tur zamanı yaklaştıkça korkum sebebiyle yanıma aldıklarım şöyle özetlenebilir: Ayakkabı üzerine giyilecek galoşlar, elleri korumak için eldivenler, kokuya karşı maskeler, hastalık durumuna karşı antibiyotikler, ishal ilaçları, vitaminler, aç kalmaya karşı envai çeşit bisküviler ve kuru meyveler… Yani anlayacağınız bavulun yarısı bunlarla doluyor. Diğer yarısını da kıyafetlerle dolduruyorum ama oranın halkı yoksul olduğu için götürdüğüm kıyafetlerin büyük bir bölümünü de orada kafama göre dağıtma niyetindeyim…

Neyse çağrıldığım için bana orada bir şey olmayacağı güvencimle seyahat günü geliyor. Kolay bir yolculuktan sonra Delhi’ye iniyoruz. Öncelikle Delhi’de bizi kesif bir şekilde rahatsız edecek bir koku bekliyorum fakat yok. Emin olmak için hızlı hızlı nefes alıyorum ama gerçekten bir sorun yok. “Ohh iyi başladık” deyip cesaretleniyorum…

Bu yazıyı yazarken direk gezdiğim yerleri mi anlatsam yoksa önce Hindistan hakkında genel bilgi mi versem diye çok düşündüm. Nihayet; gezinin sonunda Hindistan’dan nasıl bir intibayla ayrıldığımı ve oranın yaşam şartlarını, insanlarını ve Tanrılarını anlatmadan geziye geçmenin doğru olmayacağına karar verdim. O yüzden şimdilik Delhi’yi bir tarafa bırakıp “İnanılmaz Hindistan’ı” anlatmaya geçiyorum…

Hindistan kalabalık ama gerçekten çok kalabalık bir ülke. Nüfusu 1.2 milyar ve 2050’lerde Çin’i geçmesi bekleniyor. Bu nüfusun % 80’i hindu, %13’ü müslüman, %2’isi sih ve diğerleri şeklinde devam ediyor. Ama bilinmesi gerekli en önemli şey burada hiçbir din azınlık olarak kabul edilmiyor. Her dinin bayramı hep beraber kutlanıyor. Ulusal dil Hintçe olmasına karşın 18 tane resmi dil var. Eski bir İngiliz sömürgesi olmasının etkisiyle her yerde İngilizce de konuşuluyor. O yüzden Hintlilerle anlaşma konusunda bir sıkıntı çekmiyorsunuz.

Para birimi nedir derseniz? Rupi… Tabi tl’den direkt rupiye geçemiyorsunuz. Ya dolar ya euro üzerinden geçmek gerekiyor. Ben yanımda dolar götürdüğümden bütün hesaplarımı dolar cinsinden yaptım. 1 $= 50 Rupi gibi bir denklem var. Ama orası gerçekten bizim için ucuz bir ülke. Parayı harcıyor harcıyorsunuz ve bitmiyor…

Bir de gitmeden önce Gandi filmini seyretmenizi tavsiye ederim. Hoş ben döndükten sonra seyrettim ama olsun. Bence bir fırsat bulup mutlaka seyredin. İngilizlere karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi ve Gandi’nin fikirlerini ve ruhunu görmek hakikaten etkileyici oluyor…

Gelelim Hindu inancına; 330 milyon Tanrının olduğu söyleniyor ama bunlara tek bir tanrının 330 milyon özelliği olarak da bakılabilir. Tanrının en önemli üç görünümü ise Vişnu, Brahma ve Şiva. Vişnu evrenin koruyucusu, Brahma Vişnu’nun göbeğindeki bir nilüferden annesiz doğmuş ve dünyanın yaratıcısı, Şiva ise yok edici Tanrı. Ama her yok oluştan sonra yeniden doğuş olduğunu düşünürsek yok oluş ve yeniden doğuş çarkını işleten bir Tanrı olarak da görebiliriz kendisini. Ayrıca çok sevilen maymun tanrıları Hanuman ve fil başlı (Şiva ve karısı Parvati’nin ilk doğan oğlu) Ganeşa’yı her yerde görmek mümkün.

Benim en çok Ganeşa’ya içim ısındığından size onun hakkında daha çok bilgi vermek istiyorum. Ganeşa başlangıçların efendisi, engellerin kaldırıcısı ve iyi şansın Tanrısı. O yüzden bir işe başlamadan önce Ganeşa’dan yardım istenir. Ganeşa’nın büyük fil kafası aklı ve iradeyi, elindeki balta arzuların yarattığı acıyı ve ıstırapları yok etmeyi, diğer elinde tuttuğu kamçı insanın Tanrı’ya bağlanmasını, karnının büyüklüğü insan hayatındaki tüm acıları sevgiyle yutup sindirebileceğini, üzerine bindiği fare cehaleti ve egoyu temsil eder (Ganeşa’nın ufacık bir fare üzerinde gitmesi aklın ve bilginin ışığının, ego ve cehalet karşısında üstün geleceğini ifade eder). Büyük kulakları; bütün insanların dualarını duyabileceğini, öne doğru bakan üçüncü eli kutsamayı ve koruyuculuğu ifade eder. Yani anlayacağınız ben bu Ganeşa’dan çok etkilendim ve heykelini, magnetini, tişörtünü yani hangi formda hediyelik objesi yapılmışsa hepsini bir bir toparlayıp aldım. Hepimizin iyi başlangıçları olmasını dileyerek de yazıma dahil ettim…

Gelelim sosyal yapılarını anlatan kast sistemlerine. Dört ana kasta sahipler: Rahipler ve bilginlerden oluşan Brahmanlar, prens ve askerlerden oluşan Ksatrijalar, esnaf ve çiftçilerden oluşan Vaisyalar ve işçilerle kölelerden oluşan Sudralar. Bir de kast sistemine bile dahil edilmeyen ve en altta yer alan Parya’lar var(Bir de insanın ten rengi ne kadar açıksa o kadar üstte yer aldığına inanıyorlar).

Kast sistemi için önemli değil deseler de gerçekte hala çok önemli ve özellikle evliliklerde aranan birinci şart. Pazar günü evlilik ilanlarının çıktığı gazeteyi alıp şöyle bir göz gezdirmeniz bile bunu anlamanız için yeterli. Şu kasta mensup gençler şurada buluşsun şeklinde birçok ilan var. Ayrıca astrolojiye de inançları büyük olduğundan; burçları ya da doğum saatleri uymayan kişilerle asla evlenmiyorlar. Evlenecekleri güne de yine gökyüzüne bakarak karar veriyorlar.

Kastlarla ilgili ilginç bir başka nokta da alt kasttan kimse isyan etmiyor, üst kasta çıkmanın yollarını aramıyor.  Geçmiş yaşamlarında çok kötü bir şey yaptıkları için bu halde olduklarına ve bir nevi cezalarını çektiklerine inanıyorlar. Ve bir sonraki yaşamda karmalarının düzelmeye başlayacağını umup daha iyi yaşam koşullarında doğacaklarına inanıyorlar. Üst kastlarda doğanlar ise geçmiş yaşamlarında iyi şeyler yapıp o mevkide olmaya hak kazandıklarına inanıp, durumlarını korumak için tapınaklara bağışlar yapıyorlar, aç insanları, hayvanları doyuruyorlar.

Bu yoksulluğun sefaletin içinde inanılmaz bir kabullenmişlik, sakinlik ve hareketlerde yavaşlık görüyorsunuz. Hatta pek sabırsız bir insan olmamama rağmen form doldurmalarında, bir yerden bir şey aldığınızda paket sarmalarında, para üstü verişlerinde,  konuşmalarında bana yansıyan yavaşlıklarına bazen dayanamaz oluyordum…

Gelelim ‘kutsal inek’ mevzusuna… İnekler gerçekten kutsal mı? Evet kutsal. Ama diğer hayvanlar da kutsal. Yani canlıların hayatına saygı duyan bir inanışları var. Genelde hayvan pek yemiyorlar. Yollarda inekler, develer, filler, köpekler, (ben görmedim ama) fareler, domuzlar, maymunlar, insanlar hep beraber yaşıyorlar. Yolda önce ineklerin arkasından da domuzların fotoğraflarını çekip durdum. Bu inekler sabah evden çıkıp, çevreyi gezip akşam evine dönüyormuş. Ben bir türlü mağazanın içine giren, merdiven çıkan, yol ortasında duran inekleri görmeye alışamadım. En çok da yol kenarında çöpleri yiyen domuzları görünce küçük çaplı bir şok yaşadım. Sanırım hepsine hazırlıklıydım da sokakta dolaşan domuzlara nedense hazırlıklı değilmişim.

O sokakların keşmekeşi nasıl anlatılır ise hiç bilemiyorum. Yoğunlukla yolda bulunan Tata marka arabalar, rikşalar (üç tekerlekli insanların sürdüğü bisikletler),tuk-tuk’lar ( insanların sürdüğü motorlu küçük taşıtlar), deve arabaları, sarı minibüsler, inekler, sürekli ve hiç bitmek bilmeyen korna sesleri, domuzlar, insanlar, hayır cevabından anlamayan satıcılar, yolda yaşayan insanlar, geleneksel hint kıyafeti giymiş inanılmaz güzellikte gözlere sahip kadınlar, sefalet, baharat satıcıları, çişini aleni yapanlar, kaldırım üstünde saç tıraşı olanlar, gene korna sesleri içinde bir şaşkınlıkla yürüyorsunuz önce sokaklarda. Sonra gözünüz alışıyor da zihniniz gene de alışamıyor. Orada sıçan adamla, bir metre ötede duran adam birbirlerine bakıyorlar. Ve biri eliyle yemek yiyor, diğeri çömelmiş duruyor. Bir de bu kadar pisliğin içinde sokaklarda nerdeyse üç metrede bir rastladığımız seyyar berberleri hiç anlayamadım. Yani adam sokakta yemeğini yiyip, tuvaletini yapıp, sonra da saçını mı kestiriyor. Ayna karşısında, koltuğa oturup habire saç kestirmeyi çözemedim. Bir de gürültüye alışmam vakit aldı. Arabaların arkasında ‘’horn me’’ yani bana korna çal diyor. Ve hepsi birbirine çarpmaktan son anda kurtuluyormuş gibi bir görüntüde bazen akıp gidiyor, bazen de saatlerce kitlenip kalıyorlar.

Aslında yazdıklarımda olumsuz bir hava var gibi geldi ve rahatsız oldum. Çünkü tüm bu dünyanın içinde yaşarken, o yollarda yürürken bir şekilde olayın parçası oluyorsunuz. Her şey şimdi yazdığımdan daha az rahatsız ediyor sizi. Olayın bir parçası olup, böyleyse böyledir sakinliği de sizi gelip buluyor. Etraf sizi büyülemeye başlıyor. Ve hatta böyle bir tecrübe yaşamış olmaktan dolayı da memnun oluyorsunuz ve bunu yapacak cesareti bulduğunuz içinde kendinizi tebrik ediyorsunuz.

Sohbet ettiğim arkadaşlarımdan biri bana şöyle dedi “aslında bizim zihinlerimizi sınırlı”. Bütün hayvanların, insanların ve her türlü durumun bir arada yaşanamayacağına inanan bizim zihnimiz, onlarda yani onların zihninde böyle bir sınır olmadığı için yaşıyorlar. Ve yaşanabileceğini de gösteriyorlar. Aslında kısmen hak veriyorum arkadaşıma. Sınır benim zihnimde, onların zihinlerinde değil…

“Açıkta sakın bir şey yemeyin” diye binlerce kez uyarılmış olsak da acıkıp “ya acaba yiyecek bir yer var mı” diye etrafa bakındığınızda verdiğiniz karar şu oluyor. Yani ben buradan bir şey yesem bir saate ya çıkarım ya çıkmam. O yüzden yanımızda getirdiğimiz bisküviler çok işe yarıyor. Dışardan tek yiyebileceğiniz şey muz. O da küçük ve gerçekten çok lezzetli. Herhalde hayatımda yemediğim kadar çok muzu bu gezide yemişimdir.

Geleneksel hint kıyafeti yani sariler içindeki kadınlarla ben ne kadar çok fotoğraf çektirmek istiyorsam onlar da aynı şekilde benimle fotoğraf çektirmek istiyorlardı. Hatta benle fotoğraf çektiren kadının arkadaşı taa nerelerden koşup da kareye girmek için neler yaptı. Bi ara kendimi film artisti zannedecek kıvama bile gelmiştim anlayacağınız. Yani anlıyoruz ki farklı olan her zaman ilgi çekiyor…

Bir de buranın iki büyük destanından bahsetmeden geçmek olmaz tabi ki. Bunlardan biri ‘’Maharabata” diğeri de ‘’Ramayana” destanları. Bu destanlardan da ‘’Ramayana’’ destanına içim kaynıyor. Hatta destanın tiyatroya yansıtıldığı şirin bir gösteriye de gidiyoruz. Ben destanı çok ama çok minimal bir şekilde özetlemek istiyorum: Kral kızını (Sita’yı) Tanrı Şiva’nın yayını çekebilecek savaşçıyla evlendirmeye söz verir. Kralın kızına talip olan Rama, bu şartı yerine getirir. Ancak kralın ikinci karısı, kralın verdiği sözü bozarak Rama’yı, Sita’yı ve Rama’nın kardeşi Lakşman’ı sürgüne gönderir. Rama ile Sita’nın aşkı birçok zorluklarla mücadelenin ve 14 yıllık sürgünün ardından evlilikle sonuçlanır. Bu büyük hikâye karanlıkla aydınlığın mücadelesinde aydınlığın zaferi olarak anlatılır.

Sokak satıcılarına çok dikkat etmeniz gerekiyor, en ufak bir göz teması, en ufak bir cevap işittikleri anda mümkün değil yanınızdan ayrılmıyorlar. Hatta cevap vermeseniz bile bazen zannediyorsunuz ki adam ensenizde ve ondan kurtulamayacaksınız. Artık öyle beraber yaşayıp gidiceksiniz. O yüzden aman dikkat diyorum, “no” cevabını bile vermeyin sadece dümdüz yürüyüp gidin. Bizim arkadaşlardan biri yakasına yapışan bir satıcıyı ne yaptı etti kovamadı, ne ‘’no’’lar ne ‘’I dont want’’lar işe yaradı. Sonra başladı Türkçe konuşmaya. “Hayır istemiyorum git buradan” diye bi tersledi, adam arkasına dönüp bakmadan gitti. Sanırım insanın kendi ana dilinde kendini yansıtma tınısı daha farklı oluyor. Tezgahlarda da böyle durumlara defalarca şahit oldum. Adamla İngilizce anlaşmaya çalışıyorsunuz olmuyor ama sonunda öfkelenip Türkçe’ye geçtiğinizde olayın çözüldüğünü görüyorsunuz. Bu da mesela bana ilginç gelen anılarımdan biridir.

Son olarak da o yoksulluk içinde kadınlara, çocuklara bir şekilde yardım etmek istiyorsunuz. Tabi bunu çocukların tek tek olduğu, yani size sürü halinde atılmayacakları bir yerde yaparsanız çok daha iyi olur. O zaman para yerine yiyecek, ya da en önemlisi sabun gibi temizlik malzemesi verdiğinizde inanılmaz makbule geçiyor.

Ehh artık bu genel izlenim yazısını bitiriyorum. Bundan sonraki bölümler şehirlerde neler yaşadığımızla ilgili olacak. Ama bir ipucu vereyim beni en çok etkileyen şehir Varanasi oldu. Hayatta bir kere yaşanabilecek türde tecrübeleri yaşayacağınız bir yer. Acele etmeyin anlatıcam. Biliyorsunuz burada herşey yavaş yavaş oluyor: ) Bekleyeceksiniz…

Bir de turumuzun rehberi Sn.Vahdi Özen’e de buradan teşekkür etmek isterim. Kendisi şimdiye kadar gördüğüm en iyi rehber. Bilgisi, tecrübesi, olaylara hakimiyeti, sorunları halletme becerisiyle bizlere çok rahat ve harika bir tur yaşattı. Hepinize böyle bir rehberin rastlamasını dilerim…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Sevilla’da Flamenko…

Cordoba’dan kısa bir yolculuktan sonra Endülüs’ün gözbebeği Sevilla’ya ulaşıyorum. Buralarda Sevilla için şöyle meşhur bir deyiş var ‘’İspanya’nın başkenti Madrid’dir ama Sevilla dünyanın başkentidir’’. Sevdiğim şeyleri sona bırakma huyum olduğundan bu deyişten etkilenerek Endülüs gezimin son durağı yapıyorum Sevilla’yı… Yani anlayacağınız beklentim çok yüksek…

İlk önce dünyanın en büyük gotik katedrallerinden biri olan Sevilla katedralini gezmeye karar veriyorum.  1100’lu yıllarda cami olarak kullanılan bu yapı savaşlar neticesinde yıkılmış ve 1400‘lerde katedral olarak tekrar yapılmış. Katedralin yapımı tam yüz yıl sürmüş ve bu yüz yıllık uğraş neticesinde ortaya büyüleyici bir yapı çıkmış. Katedralin içi mozaik ve heykellerle süslenmiş. Ayrıca burada Kristof Kolomb’un mezarını görmek de mümkün. Amerika’yı keşfetme yolculuğuna buradan çıkan Kolomb daha sonraları kraliçe İsabelle ile fikir ayrılığına düşünce “öldüğüm zaman beni İspanya topraklarına gömmeyin” der. Onun bu isteğine saygı gösterircesine tabutu dört heykelin üstünde taşınmaktadır. Katedralin içini gezmeyi bitirince çatısına çıkmaya karar veriyorum. Ve Sevilla’nın o iki katlı daracık evlerinin olduğu manzara beni selamlıyor. Arkasından aşağı inip bu muazzam yapıya bir de uzaktan bakıyorum. Katedralin çan kulesi hemen dikkatimi çekiyor. Eski caminin minaresi olan bu çan kule artık şehrin sembolü olmuş.

Katedralden çıkınca köşede bekleyen at arabaları gözüme çarpıyor. Uzun zamandır bir Avrupa şehrini at arabasıyla gezme fikri aklımda olduğundan hemen arabaların yanına gidiyorum. Bir saatlik gezinin fiyatının 40€ olduğunu duyunca kararsızlığa düşsem de aman bir daha elime ne zaman böyle bir fırsat geçer diyip biniveriyorum…

Şehrin bütün turistik noktalarını tek tek geziyoruz ama ben daha çok peşimizden gitarıyla şarkı söyleyip koşan adamlara odaklanıyorum. Her köşe başında biri bırakıp biri devralıyor arkamızdan koşma işini. İspanyolcam olmadığından şarkıların sözlerini anlamıyorum ama tavırları, sesleri ve bakışlarından şimdiye kadar duyduğum en güzel aşk şarkılarını söylediklerine emin oluyorum. Birkaçına bahşiş verip arabanın arka koltuğuna iyice yaslanıyorum. Bu bir saatin her dakikasının keyfini çıkarıyorum. Gezinin son durağı olan Alcazar Sarayı’nın önünde iniyorum.

Ve Alcazar Saray. O ne muhteşem bir saray… Ya o bahçesi… Dillere destan.  Hani anlatılmaz yaşanır derler ya kesin burası için söylenmiş olmalı. Saraydaki oymaların, işlemelerin, avluların, tavanların eşsizliği nasıl anlatılır bilemedim. Ya içinde tavus kuşlarının dolandığı, bin bir çeşit çiçek ve ağacın olduğu o bahçesi nasıl anlatılır. En iyisi ben anlatmayayım siz gidin kendi gözlerinizle görün. Bu güzelliği kaçırmayın. Haaa labirent şeklinde tasarlanmış bahçede dolaşırken kaybolmamaya da dikkat edin…

Alcazar’dan sersemlemiş bir halde çıkarak bu sefer Plaza de Espana’ya yani İspanyol Meydanına doğru yelken açıyorum. Burası 200 metre çapında yarım çember şeklinde dizayn edilmiş bir meydan. Duvarlarında ispanya şehirlerini anlatan gravürler var. Etraf sokak satıcılarıyla dolu. Ben bütün hediyelik eşya işimi Sevilla’ya bıraktığım için merakla tezgahların arasında dolanıyorum. Yelpazelerin, kastanyetlerin, şalların hepsi rengarenk ve baştan çıkarıcı gözüküyor. Ama şehirdeki küçük dükkanları da görmek istediğimden henüz alışveriş çılgınlığıma başlamıyorum.

Burada yapılacak o kadar çok şey var ki “önce nereye gitsem” diye şöyle bir duralıyorum. Ve kazanan ‘Quadalquiuir ‘ yani akan büyük su anlamındaki nehir oluyor. Nehir 856 km uzunluğunda ve şehrin tam ortasından geçiyor. Nehir boyu biraz yürüyorum ve şehrin en meşhur köprüsü olan Triana köprüsüne (iki kıyıyı bağlamak için dokuz tane köprü yapmışlar) varıp şehrin karşı kıyısına geçiyorum. Triana köprüsünün üstünde demirlere kilitlenmiş bir sürü anahtarlık görmek mümkün. Bu yörede evlenen kişiler ya da sevgililer aşkları sonsuz olsun diye kilitlerin üstüne isimlerini yazıp bu köprünün demirlerine kilitlermiş. Aşkları sonunda ne oldu bilemem ama niyetleri çok hoşuma gidiyor. Bu köprünün hemen yanından çok hareketli olan Betis caddesine çıkılıyor. Ama şehirde yapacak daha çok işim olduğundan burada ki cafelerde oturmadan Maria Luisa parkına gidiyorum.

Maria Luisa parkını gezmek için bisiklet kiralayabilirsiniz, o kadar büyük yani. İçinde inanılmaz büyük ağaçlar ve İspanya için önemli kişilerin heykelleri var. Yani hem doğayla baş başa olup, hem de kültürünüzü arttırabiliyorsunuz. Ben ağaçlara bayıldığım için her gördüğüm büyük ağaçla fotoğraf çektiriyorum. Böylelikle parkı gezme süremi de iki katına çıkarmış oluyorum.

Sevilla’yı surların içindeki daracık yollar, iki katlı küçük evler, yerel dükkan ve cafelerden oluşan eski  Sevilla ve surların dışında geniş yollar, büyük evler, modern dükkanlardan oluşan yeni Sevilla olarak ayırmak gerekiyor.

Tabi ki hedefim önce eski Sevilla oluyor. O daracık yollar öyle böyle dar değil, yani nerdeyse zor geçiyorsunuz yoldan. Yani karşılıklı evlerde oturan sevgililer birbiriyle rahatça öpüşebilirler yani o kadar yakınlar birbirlerine. Böyle nostaljik şeyleri çok sevdiğimden bu dar yollarda, yöresel dükkanlarda çok uzun süre vakit geçiriyorum. Özellikle yelpazelere bayılıyorum. Ve çeşit çeşit almaya başlıyorum onlardan.

Arkasından yeni Sevilla’ yı da görmek lazım diyerek geniş caddelere atıyorum kendimi.  Burada da yelpaze dükkanlarına girip çıkıyorum. Yelpazelerin el işi olanı, tahta olanı, boyalı olanı, çiçek desenli olanı derken bayağı bu işte ustalaşıyorum. El işi yelpazelerin fiyatı 200 €‘lara kadar çıkarken, plastik yelpazeleri 3 €‘ya bile alabiliyorsunuz. Yani arada büyük bir uçurum var. Ben dayanamayıp çiçek şeklinde yapılmış 10-15 € civarında olanlardan alıyorum. Yani bunları İstanbul’da ne yapacağım meçhul ama görünce insan dayanamıyor işte…

Ve tabi Cervantes’in ünlü romanı Don Kişot ve George Bizet’in ünlü operası Carmen Sevilla’da geçtiğinden şehrin her yerinde bu isimde dükkan ve cafeler görmeniz mümkün. Hele Don Jose’nin Carmen’e aşkını anlatan aryalar oturduğunuz cafelerde mutlaka çalınır.

Bu yoğun günü akşam Flamenko gösterisiyle bitirmeye karar veriyorum. Flamenko gösterileri akşam yedi ve dokuz olmak üzere genelde iki ayrı seansta yapılıyor. Ben 21:00 seansına yemekli olarak yer ayırtıyorum. Otelde üstümü değiştirip gösteriye anca yetişiyorum. İki saat boyunca flamenko ezgileri arasında yapılan birbirinden güzel dansları seyrediyorum. Gösteride giyilen kıyafetlere ise ayrıca bayılıyorum. Gösterinin son on dakikasını ise videoya çekmeden duramıyorum.  Bu gösteriden sonra Sevilla’ya niye flamenkonun başkenti dediklerini de daha iyi anlıyorum. Gerçekten muazzam bir gösteri seyrettikten sonra yorgunluktan ayaklarım sızlayarak otele varıyorum. Sevilla’da geçirdiğim toplam üç gün su gibi akıp gidiyor. Hatta tadı damağımda kalıyor…

Bir sonraki yazım Madrid’den…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Cordoba’da Çiçek Festivali…

Endülüs gezimin ikinci durağı Cordoba. Bu geziyi eylül ayında gerçekleştirdiğim için ne yazık ki mayıs ayında yapılan iki önemli festivali kaçırmış durumdayım. Bunlardan birincisi binicilik festivali, ikincisi ise en güzel çiçekli avlu yarışması…

Binicilik festivalinde bütün çevre şehir ve kasabalardan gelenlerle bir yarış yapılıyor. Bu yarış öylesine ciddiye alınıyormuş ki yarışı kaybeden biniciler kolay kolay bir daha köylerine dönemiyorlarmış. Yani yarışı kaybetmek büyük bir utanç kaynağı oluyormuş. O yüzden de son dönemlerde yabancı binicilerle yarışmayı tercih ediyorlarmış…

Fakat benim kaçırdığıma esas yandığım çiçek yarışması tabi ki… Ana amacı baharı karşılamak olan bu yarışmada ortaya çıkan nefis manzaraları sadece internet sayfalarında görebildim. O nefis çiçek kokularını da sadece hayal edebildim. Mart ayından itibaren evlerin avluları bu yarışma için hazırlanmaya başlıyormuş. Özellikle duvarlara (sık ve tek renk) asılan saksılardan sarkan çiçekler bu yörenin bir simgesi halini almış. Jüri de sık sık evleri teftiş edip festivalin ilk günü birinciyi ilan ediyormuş.

Neyse kaçırdıklarıma yanmayı bırakıp elimdekilere odaklanmayı tercih ettiğimden Cordoba’nın girişindeki tarihi Roma köprüsü önünde fotoğraf çektiriyorum. Arkasından da dünyanın üçüncü büyük camisi olan La Mezguita’ya gidiyorum…

Cami öyle böyle değil, muazzam bir yapı. İçinde 856 sütun var. Sütunların arasında kayboluyorsunuz. İçerisi o kadar büyük ki ucu bucağı yokmuş gibi görünüyor. At nalı şeklindeki kemerleri ayrı güzel, mihrabı ayrı güzel. Bütün sütunlara dokunmak istercesine bir ileri bir geri yürüyüp duruyorum caminin içinde. Hiç dışarı çıkasım gelmiyor. Sonunda sakinleşip portakal kokulu avluya çıkıyorum.

Arkasından en popüler cadde olan Callage de las Flors’a yürüyorum. Caddedeki evler, balkonlar, teraslar, duvarlar çiçeklerle bezenmiş durumda. Festivali kaçırmış bile olsam, bu manzara da beni idare eder diye düşünüyorum. Bu iç açıcı caddenin arkasından Yahudi mahallesine doğru yürümeyi sürdürüyorum. Yöreye özgü daracık sevimli sokaklar arasında gezinirken döneminin ünlü filozofu İbni Meymun heykelinin önüne çıkıyorum. Efsaneye göre heykelin ayağını okşarsanız sağlıklı kalacağınıza inanılıyor. Tabi ben de “başım kel mi” deyip heykelin ayağını okşayıveriyorum.

Arkasından da çok acıktığım için daha önce gözüme kestirdiğim bir kafeye doğru yürüyüp yemek siparişlerimi vermeye başlıyorum. Önden yöreye özgü soğuk içilen bir çorba olan  ‘gazpacho’yı arkasından da ’ajo blanco’ söylüyorum. İsimlerinin böyle süslü olduğuna bakmayın birisi domates çorbasını andırıyor, diğeri de patates, biber, soğan ve sarımsaktan yapılan bir yemek. Tatlı olarak da ’mazapan’ acıbadem kurabiyesi yedikten sonra biraz şişmiş olarak otelin yolunu tutuyorum…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg