Yaşam,Fırtınanın geçmesini beklemek değil… Yağmurda dans’ etmeyi öğrenmektir…”

 

 

Yaşam,
Fırtınanın geçmesini beklemek değil..

Yağmurda dans’ etmeyi öğrenmektir…”

OSHO

Yaşam, daima yolunu bulacaktır…

Yaşam, size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın…

Fotoğraf: Yaşam, size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın…| Ara Güler | www.pttkitap.com

Yaşam, size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın…

Sağlıksız Su Markaları Açıklandı…

Sağlık Bakanlığı, daha önce bildirilen markalara ilaveten ”Gençsu”, ”Karlık Madran”, ”Alka Madran”, ”İvriz Su”, ”Beysu”,  ”EDK Lara”, ”Hünkar”, ”Revan”, ”Buzdağ”, ”Kardelen”, ”İdeal”,  ”Hazar Vox Nida”, ”Bahçeayran”, ”Esensu Özayran”, ”Kabalak” markalarının dolum tesislerinde uygunsuzluk tespit edildiğini açıkladı. Daha önce de ‘Buzada’, ‘Erpınar’, ‘Alps’, ‘Kervansa…

ray’ ve ‘Yalısu’ açıklanmıştı. Bakanlıktan damacana suyu açıklaması Sağlık Bakanı Recep Akdağ, sonuçlarla alakalı net bir açıklama yapamayacağını vurgulayan Akdağ, ”Ama  halkımıza da ifade ettiğimiz gibi açıklama yapacağız. Çok geniş bir çalışma yaptık, bütün Türkiye’de. Sadece dolum tesislerinden değil, sahadan da çok sayıda örnek aldık. Dün itibarıyla bin 100 noktadan örnek almıştık” diye konuştu.

Alınan örneklerin, hassasiyetle, dikkatle laboratuvarlarda analizlerinin yapıldığını belirten Akdağ, şöyle devam etti:

”Şunu da ifade etmemiz gerekir. Dolum tesisinden çıkan problemi, satış noktasında çıkan problemi birbirinden ayırmak lazım. Dolum tesisinde, doğrudan ilgili, markayla ilgili bir problem var demektir, eğer bir sıkıntı varsa. Ama satış noktasındaki problemler daha ziyade satış şartlarının elverişsiz olmasından kaynaklanabilir. Dolayısıyla bu açıklamaları yaptığımız zaman, satış noktasında çıkan bir problemin o markayla ilgili Türkiye’deki bütün damacanayla satılan suları ihtiva ettiği düşünülmemeli. Ama biz bu açıklamaları yapacağız.”

Piyasayı yakından takip ettiklerini ifade eden Akdağ, yaz mevsiminin sıcak geçişinin, bu açıdan hassas bir durum oluşturduğunu belirterek, ”Halkımız hiç endişe etmesin, şeffaf biçimde gerçekleri onlara açıklıyoruz, açıklamaya devam edeceğiz. Bazı basın yayın organlarında hala işin spekülasyonu peşinde koşanlar var. Arkadaşlarımıza da bu spekülatif haberlere itibar etmemelerini duyurmak istiyorum” şeklinde konuştu.

Bu konuda bugün öğleden sonra belki akşama doğru açıklama yapabileceklerini ifade eden Bakan Akdağ, ”Son derece titiz bir biçimde, bilim adamlarının eşliğinde halk sağlığı laboratuvarlarımızın ulaştığı sonuçları bugün vatandaşımızla paylaşacağız” diye konuştu.

İnanın bana, hayat saklanarak, umutsuzluklarla, pişmanlıklarla harcanamayacak kadar kısa.

Geçmişte yaşadıklarım bana şunu öğretti: Hepimiz bu dünyaya, hayatımızı en iyi şekilde yaşamak için geliyoruz ve inanın bana, hayat saklanarak, umutsuzluklarla, pişmanlıklarla harcanamayacak kadar kısa.

Dertler ve sıkıntılarla boğuşurken her gün, bir öncekinin aynısı gibi görünmeye başlıyor. Oysaki her yeni gün kendi mucizelerini de beraberinde getiriyor. Hem de en beklenmedik anlarda…

Doğduğumuz andan itibaren hepimize birer yumak iplik veriliyor; bundan mutluluğun desenlerini örmek ise bizim elimizde…

Mutlu Bir Yaşam İçin 21 Öneri…

1. Mutluluğun için senden   başka sorumlu yoktur! .
2. Her yaşadığın felaketin   ardından kendine şu soruyu sor: “Beş yıl sonra …  bunun benim için ne önemi olacak??”
3. Daima yaşamı seç.
4. Herkesi, herşeyi affet.
5. Başkalarının senin hakkında   ne düşündüğü seni ilgilendirmez! .
6. Zaman her imkana sahip..   Zaman tanı!
7. Durum ne kadar iyi veya kötü   olursa olsun, değişecektir..
8. Kendini fazla ciddiye alma,   kimse almıyor ki zaten!.
9. Mucizelere inan!!.
10. Allah, Yaradan olduğu için   seni seviyor. Yoksa yaptıkların ya da yapmadıkların   için değil!!
11. Hayatı denetlemeyi bırak!.   Öne çık, kendi hayatını kendin yarat.
12. İki seçeneğin var   “Erken ölmek” ya da “yaşlanmak”..
13. Çocuklarınızın, yaşayacak   başka çocukluk dönemi yok!.
14. Sonuçta gerçekten önemli olan sevmiş olmandır!!.
15. Her gün dışarı çık..   Mucizeler her yerde seni bekler!.
16. Dertlerimizi bir torbaya   doldurup, milletinkilerle bir arada görsek, bizimkileri geri   toplardık..
17. Kıskançlık zaman kaybıdır.   Zaten ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz!!
18. Her şeyin en iyisini daha   yaşamadın!!.
19. Kendini nasıl hissedersen et,   kalk, giyin ve dışarı çık!
20. Yol ver!
21. Hediye paketinde olmasa bile,   hayat yine de bir hediyedir!!. ” Regina Brett

Hayat, insanları birleştirir ve ayırır.

Hayat, insanları birleştirir ve ayırır.

Ayırdığında yani bir şeyler bittiğinde o yaşananlar tek bir ‘an’ olur.

Hayat ayırır ama her zaman bir iz bırakır. İyi ya da kötü… Önemli olan iz bırakmaktan çok, hayatımızda ve kesiştiğimiz hayatlarda…

 güzel, güzel olduğu kadar da anlamlı izler bırakmak …..Güzel, anlamlı iz bırakan insan ya da kişiler varsa hayatımızda, aldığımız nefesin anlamı bile başkalaşmaz mı?

Daha sıkı yapışmaz mıyız yaşama? Gözlerimiz bir başka parlamaz mı?

Delhi’de Hayat… (Hindistan Gezisi Bölüm 4)

Sabah erkenden otobüse doluşup Agra’dan Delhi’ye gitmek üzere harekete geçtik. Yavaş yavaş yol yorgunluğu üstüme çökmeye başladığından otobüste uyurum diye düşünmüştüm. Fakat Müge A.’yla kafalarımız öyle güzel uyuştu ki gülmekten ve konuşmaktan ne biz uyuduk ne de otobüsü uyuttuk. Yaklaşık beş saat süren neşeli bir yolculuğun ardından da 14 milyon nüfuslu Delhi’ye vardık.

Delhi’ye vardık varmasına da Allah’ım o ne karmaşa, o ne gürültü, o ne keşmekeş anlatır gibi değil. Büyük bir şehre geldiğimiz hemen belli oldu tabi. “Ahhh sevgili İstanbul’um ben sana gürültülü, ben sana karışık mı” dediydim ne kadar yanılmışım. Sen meğerse pırıl pırıl, tertemiz, sessiz sakin bir büyük şehirmişsin. Delhi benim aklımı başıma getirdi ya İstanbul’dan özür üstüne özür diledim valla. Yani Delhi’nin keşmekeşi anlatılmaz yaşanır dedikleri cinsten. Şöyle sıkı bir afallıyorsunuz…

Sonra insan doğamız gereği buna da alışıp rehberimiz ( Sn.Vahdi Özen) önderliğinde gezmeye başlıyoruz. İlk hedefimiz yeni Delhi’deki Qutup Minar (Kutup Minaresi). Müslümanların Delhi’deki son Hindu kralını yenmesi şerefine hükümdar Kutbettin tarafından 1193 yılında  yapımına başlanmış. Bir binadan ayrı yapılan bu dünyanın en uzun minaresinin yüksekliği 73 metre, çapı ise yerde 15 metre, en üst noktada ise 2.5 metreye kadar daralmakta. Şöyle yanına gelip başınızı kaldırdığınızda kat kat çıkan yapısı, katların üzerindeki yazıları ve süslemeleri, önce kiremitten arkasından mermerden yapılmış yapısıyla sizi büyülüyor.

Hemen yanında ise Hindistan’da yapılan ilk cami olan Kuvvet-ül İslam Camisi (İslamın Gücü) yer alıyor. Bu caminin avlusunda 4. yüzyıldan kalma hindu tanrısı Vişne adına dikilmiş 7 metre yüksekliğinde bir sütun var. Rivayete göre bu demir sütuna sırtını yaslayıp ellerini arkada birleştirebilen kişinin her dileği kabul oluyormuş. Fakat bunu o kadar çok insan yapmaya başlamış ki, sütun zarar görmesin diye mecburen etrafını çitlemişler. Yani sizin anlayacağınız biz dilek falan dileyemedik. Ayrıca taa o yüzyıldan günümüze bu sütun nasıl hiç paslanmadan, zarar görmeden kaldı onu da anlayamadık.

Arkasından Hümayun’un türbesine gittik. Türbenin (1562) yapımını Hümayun’un eşlerinden en büyüğü olan İran asıllı Banu Begüm üstlenmiş. Çok etkileyici bir yapı olan bu türbenin kubbeleri mantar şeklinde olup Taj Mahal’e ve diğer birçok esere ilham kaynağı olduğu su götürmez bir gerçek. Ayrıca bahçedeki fıskiyelerden akan suyun, geometrik şekiller şeklinde yapılan kanallardan geçerek bütün bahçeyi dolaşması da ayrı bir hüner. “O zamanlarda bütün bahçeyi dolaşan suyu hem seyretmek, hem de suyun sesini dinlemek insana ayrı bir keyif veriyor olmalı” diye düşündüm.

Ardından yeni Delhi’nin bağımsızlık sembolü olan 42 metre yüksekliğindeki Hindistan Kapısından (Indian Gate) geçtik. I. dünya savasında ölen 90.000 askerin isimleri tek tek bu kapıya kazınmış. Bu kapının çevresi ise yeşillendirilmiş ve parka çevrilmiş. Biz de bir süre parkta kriket oynayan Hintlileri seyrettikten sonra otelimize döndük.

Bu arada Müge Ş. buraya gelmeden önce bir ashram (ruhani yolculuk yapılan yer) tecrübesi yaşamak istediğinden Delhi’ye yakın bir ashramda yer ayırtmış. Biz otellerimize giderken o da ashrama doğru taksiyle yol almaya başladı. Aslında böyle bir şeyi ayarlamadığım için çok pişman oldum çünkü buralara gelmişken ben de böyle bir tecrübe yaşamak isterdim. Sağ olsun Müge Ş. Delhi’ye yaklaşırken ashramda benim için de yer olup olmadığını sordu ama sezon itibariyle çok yoğun olduklarından “yerimiz yok” cevabını aldı. Yani onla ertesi sabah tekrar buluşana kadar aklım hep orada neler yapıldığında kaldı.

Ertesi sabah erkenden eski Delhi’yi gezmek için bütün tur buluştuk. İlk önce Jama Masjid’den başladık. Tabi önce kapıda bizle buluşan Müge Ş.’nin çevresini kuşattık: “Nasıldı? Neler yaptı? Nasıl geçti?” diye. Kaldığı yerin adı Gobind Sadan’mış (www.gobindsadan.org) ve çok güzel vakit geçirmiş. Oraya ister konuk olarak gidebiliyor, isterseniz de kalıp oranın ayakta kalması için çiftliklerinde çalışabiliyormuşsunuz. Oraya giden birçok insan hayatlarının geri kalanını orada geçirmeye karar veriyormuş. Ayrıca ashramın bir de  ‘’sönmeyen ateşi’’ varmış. Onu da beklemek gerekiyormuş. Arada yapılan meditasyon ayinleri, söyleşiler de çok güzelmiş. Yani anlayacağınız bir sonraki Hindistan gezimde “ashrama gidilecek” diye not düşüyorum.

Arkasından rehberimizin peşine takılıp anlattıklarını dinlemeye devam ediyoruz. Jama Mascid (Cuma Camisi) anlamına geliyormuş. 1658 yılında yapılan bu cami, Hindistan’ın en büyük camisiymiş. Zaten caminin içine girince bunu çok net bir şekilde anlıyorsunuz. Bir avlu var ki öyle böyle değil acayip büyük. Bu avluda 25.000 kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş.

Buradan sonra Raj Ghat’a yani Gandi’nin anıtına gidiyoruz. 1948 yılında öldürüldükten sonra yakıldığı yer burası. Basit bir platformun üzerine siyah sade mermerden bir anıt yapılmış. Üzerine de çiçekler konmuş. Her şey o kadar yalın ki biraz afallıyorsunuz. Mermer’in üzerine onun son sözleri olan “He Ram’’ (Ey Tanrım) yazılmış. Anıtın yanında da Gandi’nin en meşhur sözlerinden biri olan ‘’görmüş olabileceğiniz en çaresiz insanı hatırlayın ve atacağınız adamın ona bir faydası olup olmayacağını düşünün’’ yazmakta. Bir ülkenin kaderini değiştirmiş adamın sözlerini okuyup, yakıldığı yerde durmak beni çok etkiliyor. Ruhumun onun ruhu gibi insanlığa faydalı olmasını dileyip, park boyu dikilmiş ağaçların arasından geçip otobüse dönüyorum.

Bu arada söylememiş olabilirim ama burada her yere yalınayak giriliyor. O yüzden çoraplarınız üzerine galoş giymek istiyorsanız, galoşlarınızı getirmeyi unutmayın. Gerçi bu tip yapıların içi temiz oluyor ama tercih sizin.

Ve sırada (Red Fort) Kızıl Kale var. Bu yapıyı 1648 yılında Şah Cihan yaptırmış. Moğol imparatorluğunun en güçlü olduğu o günlerde bu şehrin yollarında fillerle dolaşılırmış, şimdilerde fillerin yerini Tata marka arabalar almış durumda. Gözlerimi kapıyorum ve zihnimde geniş yollarda fillerin salına salına geçtiği o eski dönemi canlandırmaya çalışıyorum. Sonra sokağa tekrar bakıyorum ve Delhi’ye geldiğimizden beri dikkatimi çeken görüntüler bu sefer gözümün önünde hayat buluyor: Tuktuklardan el sallayanlar, trafiğin içinde salına salına yürüyen inekler, şalvarını sıyırıp sokağa işeyen insanlar. Evleri olmadığı için sokakta yaşayan insan görüntüleri peşi sıra geliyor. Sokakta yani bildiğimiz kaldırımda yaşayan bu insanlar, yemeklerini de kaldırımda yiyor, misafirlerini de kaldırımda ağırlıyor. Eşya diyebileceğimiz tek şeyleri ise yere serdikleri kilim. “Bu insanlar nerede yıkanır, hangi hijyen şartlarını sağlayabilirler ki?” diye düşünürken sokak satıcısının bileziklerden ister miyim manasında elindekileri gözüme sokmasıyla kendime geliveriyorum. Etrafıma baktığımda turdaki arkadaşların biraz gerisinde kaldığımı fark edip hemen yanlarına koşuveriyorum.

Tabi bu kadar kültürel bombardımandan sonra ne bende ne de turdaki arkadaşlarda artık kale falan gezme isteği kalmıyor. Biz artık methini duyduğumuz Chadni Chowka yani alışveriş bölgesine gidip biraz keyif yapmak istiyoruz. O yüzden kaleye girmeyip kendimizi alışverişe atıyoruz. Ve alışveriş yaparken de süper eğleniyoruz. Çantalar, ganeşa heykelleri, yastık kılıfları, magnetler, kolyeler, yerel satıcılar ve dükkanların arasında kendimizi kaybediyoruz. Buluşma saati geldiğinde ise hepimiz yorgun ama ellerimizde bol poşetlerle otobüse biniyoruz.

Yerel pazardan sonra sırada tabi bir de yerel gösteri izlemek var. Hindistan’ın meşhur destanı Ramayana’nın anlatıldığı bir aile tiyatrosuna gidiyoruz. Büyükbaba ve torunun aynı sahnede yer aldığı çok şeker bir tiyatro bu. Atmosfer çok sıcak. Hatta küçük torunun müthiş performansını izledikten sonra bizim turdan biri “oğlum sen kaç yaşındasın” diye sahneye konuşmaktan kendini alamıyor. Gösteri sonrası yapılan söyleşi ve fotoğraf çekme seremonisinden sonra otele dönüp yemeğin başına aç kurtlar gibi çöküyoruz. Ben yöresel chicken tikke (yani köri soslu tavuk) yiyorum. Üzerine de yöreye özgü masala çayını içip uyumak üzere odama çekiliyorum. Ne de olsa yarın Nepal’a geçilecek. Yeni yerler ve yeni heyecanları özümseyebilmem için biraz dinlenmem gerekiyor.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Eyvah Yaşlanıyorum…

Bundan yıllar önce (ben daha ortaokuldayken) doğum günümü kutlamak için evde parti yapmaya karar verdim. Annemle beraber Beyoğlu’na gidip çok güzel bir elbise ve (en sevdiğim) çikolatalı-vişneli pasta satın aldık. Evde de peynirli, salamlı küçük sandviçler, çeşit çeşit börekler yaptık.

Parti sabahı büyük bir heyecanla yataktan kalkıp insanların gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başladım. Fakat şubat ayının azizliği işte acayip bir kar fırtınası başladı. Ama öyle böyle değil göz gözü görmüyor. Sırayla bütün arkadaşlarım arayıp gelemeyeceklerini bildirdiler. Evin salonunda, pencereden yağan kara bakakalmıştım. Üstümde elbisem, elimde bir dilim pastam, gözümde yaş şeklinde tabi…

Çocukluk travmaları kolay atlatılmaz derler ya, çok doğru, senelerce bir daha doğum günü partisi yapmaya cesaret edemedim. Hatta doğum gününde ne yapıcan diye soranlara da kaçamak cevaplar verdim. Çoğunlukla da “ya her şey yine iptal olursa korkum” ağır bastığı için kendimi o tarihlerde İstanbul dışına attım…

Fakat bu sene İstanbul’da kalıp bu korkumla yüzleşmeye karar verdim. Artık her şeyi geride bırakmanın zamanı geldi diye düşündüm… Bunun üzerine çocukluk arkadaşlarımla konuştum ve herkesin toplanıp bana gelmesine, arkasından da yemeğe gitmeye karar verdik. Fakat doğum günüme birkaç gün kala arkadaşım annesini kaybettiği için bizim programı iptal ettik.

Bunu öğrenen başka bir grup arkadaşım “senin adına bizim evde parti verelim” dediler kabul ettim. Ama İstanbul’da sürekli yapılan aman kar fırtınası geliyor, sakın evden çıkmayın uyarıları neticesinde benim parti gene iptal oldu. Yani sizin anlayacağınız benim travma gene depreşti…

Arkasından doğum günü tarihim yaklaştıkça mesajlar, telefonlar yağmaya başladı. Programım olmadığı ortaya çıkınca bir değil, iki değil beş-altı program birden değişik arkadaşlar tarafından organize edildi. Kargodan hediyeler geldi… Uzun zamandır haberleşmediğim insanlar beni aramaya başladı… Yani hayatımda bir cümbüş başladı anlatılır gibi değil…

Giderek büyüyen bu sevgi yumağı sayesinde travmamı da atlatmış oldum… Bunu atlatmama bilmeden yardım eden herkese buradan teşekkür etmek istedim. Bana sevildiğimi, önemsendiğimi ve özel olduğumu hissettirdiniz için teşekkür ederim…

Gelelim diğer meseleye. Bundan yedi-sekiz sene önce girdiğim “eyvah yaşlanıyorum” meselesine… Kimse doğum günümü hatırlamaz, gelmez diye korkmam yetmiyormuş gibi bir de yaşlanıyorum psikolojisiyle uğraşmak zorunda kalırdım. Ah bu yaşa geldim de, bak hala şu olmadı da, bak bu da olmadı da gibi başlayan uzun bir listem vardı…

Sonra nasıl oldu anlamadım sihirli bir değnek değmişçesine bu fikirlerim de değişti… Kaç yaşında olursam olayım yaşadığım her anın çok güzel olduğunu anladım. Ve elimde olan her şeyin çok kıymetli olduğunu ve benim için en hayırlı şeylerin benim yanımda olduğunu anladım… Yaşın sadece bir sayı olduğunu ve esas önemli şeyin ruhun yaşarken yaşamayı bilmesi gerektiğini anladım…

Sözün özü; dostlarla, sağlıkla, aşkla, huzurla, bereketle, gezerek, eğlenerek kalbimizdeki tüm dileklerin gerçekleşeceği mutlu günlerin bizim olmasını diliyorum.

Tüm hayırlı kapılar bir bir açılsın önümüzde…Ve önümüzde açılan kapılar, açılmasını istediğimiz kapılar olsun…

Sağlıcakla,