ESKİ ERKEK ARKADAŞLA PİŞTİ DURUMLARI…

Eski erkek arkadaşları aslında birkaç kategoride toplamak mümkün; hiç konuşulmayanlar, görünce meraba deyip ayak üstü konuşulanlar, arkadaş kalabildiklerimiz…

Eski erkek arkadaşların medeni durumları da tabi birkaç kategoride toplanabilir; evlenmiş olanlar, boşanmış olanlar, çocuklu boşanmış olanlar, kız arkadaşı olanlar, bekar takılanlar…

Şimdi illaki erkek arkadaşla pişti olunacaksa tercihen bekar ve arkadaş kalabildiğimizle pişti olmayı tercih ederiz değil mi?

Fakat heyhat kader ağlarını öyle örmemektedir. Şu koca İstanbul’da  bu sıcakta tam kendi halindeyken en cicilerini giymemişken saçın başın dağınıkken hop karşına ya hiç konuşmadığın çıkar, ya yanında eşiyle kurum kurum gezineni…

Ya kardeşim siz ben en güzellerimi giymişken, en iyi halimdeyken, koluma erkek arkadaşımı taktığım zamanlarda niye karşıma çıkmıyorsunuz. Burdan evrene kocaman teessüflerimi gönderiyorum ama…

Hayır insan ruhu bu, konuşulmasa da, evli de olsa insan istiyor ki hala beğensin, hatta ya ben ne kaçırmışım tühhh ttühhh tühhh diye elini dizine vursun dövünsün. Boşanmışsa arasın özürler dilesin geri dönmek istesin. Ya insan ruhu bu işte. İstiyor ki herkes hep onu beğensin, istesin, ayrılan pişman olsun, dönmek istesin. Sende o meşhur Türk filmlerindeki gibi Hayır Nooolamaz de. Ben artık başkasına aşığım de. Treni kaçırdın de…

Neyse konuyu dağıtmayalım eski erkek arkadaşla her karşılaşma genelde yanında yeni bir sorgulama getirdiği için aslında zor bir süreç. Baktı, bakmadı, meraba dedim, demedin, çok mu yakın davrandım, çok mu uzak davrandım, hala devam etsek ne olurdu, beni özlemiş midir, birlikte olduğu biri yoksa tekrar arar mı, acaba tekrar denenir mi, gene su kaynatır mıyız ? Durdurun beni düşüncelerim sel oldu aktı yine…

Bir keresinde bir arkadaşım yanında yeni erkek arkadaşı yolda el ele yürüyorlar, karşıdan eski erkek arkadaşı gelmez mi? Bizimkisi bir suçluluk psikolojisine kapılıp yeni erkek arkadaşının elini bırakmaz mı? Sonra bütün gün yeni erkek arkadaştan niye elimi bıraktın da hala bir şey mi hissediyorsun da, istiyorsan ayrılalım da dadırada da, bir sürü laf işitmiş canı burnundan gelmişti.

Tabi aslında bir de işin o tarafı var. Yanında ‘’yeni’’ diye tanıştırdığın kişinin olaya bakış açısı, hadi bana anlat bakalım diye tüm detayları istemesi, her yarayı tekrar kanatır mı acaba? O yüzden eski ilişkiler hakkında soru sormayı hiç sevmem zaten. Geçmiş adı üstünde geçmiş bitmiştir. Hala üstünde bu kadar çok konuşuluyorsa demek ki söylenecek her şey söylenmemiş, ilişki bitmiş ama kafada kapanışı yapılamamıştır.

Neyse siz siz olun bakkala bile giderken en güzel entarilerinizi giyip gidin, bu adamlar en beklenmedik yerde karşınıza çıkmaya bayılırlar. Yani benden söylemesi. Sonra ay saçım iyi diğildi, ay beni iyi görmedi diye gelip bana ağlamayın yani. Öptüm herkesi…

Sağlıcakla,

Saldırganlık Üzerine…

Geçenlerde eski arkadaşlarla buluşup yemeğe gittik. Orada laf lafı açtı ve konu sevdiğimiz dizi ve filmlere geldi. En favori dizilerimiz Dexter ve Spartacus çıktı. Sevdiğimiz filmler arasında da Kill Bill başı çekti. Bir anda hepimiz birbirimize korkuyla baktık. Eeee Dexter desen seri katil ama hepimiz ona şefkatle yaklaşıyoruz; Spartacus desen insanlar arenada birbirleriyle ölümüne dövüşüyorlar, her taraf kan dolu; Kill Bill’e dönsen ortalık yine dövüş sahneleri, uçan kol ve bacaklarla dolu.

Çocukları olan arkadaşlar çocuk dünyası hakkında bizi bilgilendirmekte gecikmediler ve çocuklarının vurmalı, kırmalı oyunlara bayıldıklarını söylediler.

Hepimiz tekrar birbirimize bakıp “eyvah ki ne eyvah” dedik, yoksa içlerimizde birer Dexter mi barındırıyoruz? Başka koşullar içinde büyüseydik içimizde barındırdığımız Dexter ortaya çıkarmıydı acaba? “Bırr” deyip ürperdik. Allah korusun valla…

Sonra aklım televizyonun olmadığı dönemlere gitti. Eee o zamanda insanlar öldürmeleri, dövüşmeleri seyretmek için arenaya gitmiyor muydu? Ya da daha kaçak dövüşenler elinde tüfeğiyle ormana koşup zevk için hayvan öldürmüyor muydu sanki?

Demek ki bu saldırganlık içgüdüsü hepimizin içinde var, kimisinde daha az kimisinde daha çok ama mutlaka var. Başımıza gelen olaylara göre ya seyirci olarak bu olayın parçası oluyoruz, ya da aktif olarak.

Ayrıca ‘’saldırganlık’’ kelimesini iyi tanımlamalıyız. Yani bir insan hakkını korumak için bağırdığında ya da kızdırılıp tepki verdiğinde de ‘’amma da saldırganlaştın bugünlerde’’diyebiliyoruz.

‘’Yavaş atın tekmesi pek olur’’ söyleminden de anlayabileceğimiz gibi en sakin insanın bile çok üzerine gidilirse, çok eziyet, çok acı çektirilirse kendinden beklenmeyecek bir atak yapabileceğini bekliyoruz.

“Bu yazı nereye mi bağlanır?” diyorsunuz. Bence hiçbir yere bağlanmaz. Sadece durum tespiti yaptık o kadar. Hepimize aydınlık yollardan geçip, ruhsal sağlığımızı korumamız temennisiyle yazımı bitiriyorum efem…

Sağlıcakla,

 

Ya hatalarınızla yüzleşirsiniz, ya da hatalarınızla yüzsüzleşirsiniz…

Fotoğraf

Eyvah! En Yakın Arkadaşımın Sevgilisine Aşığım…

Yakın arkadaşların, herhalde çok sık beraber olmaktan, huyları suları da iyice bir birbirine benziyor ve sonuçta birinin sevgilisi diğerine cazip mi gelmeye başlıyor ne? “Arkadaşımın aşkısın ama benim de aşkımsın” olayı hayatta ne kadar da sık karşılaştığımız bir durum değil mi? Valla bu iki tarafın, hatta üç tarafın, da yerinde olmak istemediğim bir durum ama o kadar yaygın ki üstünde düşünmeden de geçilemez gibi geldi…

Açıkcası yakın çevremde ben de bu tip durumlara çok sık şahit oluyorum. Önce biri çıkmaya başlıyor, sonra diğeri evleniyor. Dur dur, gerçekten böyle oluyor. Şimdi böyle bildiğim örnekleri saymaya başlıyorum: Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi… Amanınnn demek ki ilk çıkılan olmak iyi bir şey değil. Adam ne yapıyor: “Dur ben şunun arkadaşıyla bir çıkayım dikkatini çekeyim, sonra da diğeriyle evlenirim mi?” diyor yahu. Bu ne saçma durum oldu şimdi.

“Dur bakayım arkadaşımın aşkısın senle çıkmam” diyenler var mı? Şöyle bir zihnimi tazeliyorum. Düşünüyorum. Yok, vallahi yok. Dur vallahi demedim. Tamam mı? Çok düşününce bir tane anımsar gibi oldum.

Peki iki arkadaşla da çıkıp sonra ilkine dönüp kendini affettirmek için evlenen var mı? Düşünüyorum, düşünüyorum. Evet buldum. Bir, iki… Neyse sayı daha az ama var.

Peki herkesin yoluna gittiği bir durum var mı? Dur acele etmeyelim. Düşünelim. Düşünelim. Yok. Adam mutlaka ikisinden biriyle kalıyor, kadınlar arkadaşlıklarını bitiriyor. Valla bendeki örnekler böyle.

Şimdi yaptığımız istatistik neticesinde şu sonuç çıkıyor. En yakın arkadaşınla sevgilini tanıştırmayacaksın. Eh bu saçma bir durum olduğuna göre tabi ki tanıştıracaksın. Ne yani hep gözün arkanda mı olacak o zaman. Ehh o da çekilir şey değil. Güven olmadıktan sonra o ilişkiyi ne yapayım der insan. Valla gel de işin içinden çık o zaman.

Yani olayı şöyle düşünebiliriz, birkaç arkadaş birlikte alışverişe çıktık diyelim. Şimdi herkes aynı pantolonu, aynı ayakkabıyı, aynı kolyeyi beğenir ya. Bu da onun gibi bir şey herhalde.  Huylar, zevkler zaten yakın ki beraber dolaşıyorsun o zaman erkek zevkin niye farklı olsun ki. Arkadaşın seni devamlı burnunun dibinde “mucuk mucuk” görüyor, senden onun ne mükemmel bir adam olduğunu dinliyor, gördükçe daha beğenir hale geliyor, ee bi de aralarında elektriklenme varsa kim tutar onları durumu anında meydana geliyor.

Durun etik mi dediniz, karşındakini incitmemek mi dediniz, arkadaşlık nerede mi dediniz. Nerede olduğunu ben de bulamadım. Maalesef biz insanlar zayıf yaratıklarız. Karşımızdakine vereceğimiz zararları fazla düşünmeden hareket etme eğilimindeyiz. Umarım ilerde ruhlarımız gelişir de bu tip durumlar azalır.

Ama şimdilik “Allah böyle bir olayın her bir tarafında olanın yardımcısı olsun” demekten başka bir şey elimden gelmiyor. Sizin geliyor mu?

Sağlıcakla,

Facebook Kız Tavlama Yeri mi?

Facebook hayatımıza gireli herhalde yedi-sekiz sene kadar olmuştur. İlk gördüğümde hemen etkisine kapılmış ve bir sürü arkadaşımla tekrar bağlantı kurmanın heyecanını yaşamıştım. Ortaokul arkadaşları, ilkokul arkadaşları, mahalle arkadaşları derken bayağı insanla tekrar görüşmeye başladım. Hatta bir ilkokul arkadaşım, eski iş yerimden biriyle evli çıkınca çok şaşırmıştım. “Dünya ne kadar küçükmüş” diye söylenmiş ve onu daha da küçük hale getiren facebook’a içimden teşekkür etmiştim.

Arkasından bloğumda,dergilerde ve gazetelerde yazılarımın çıkmasıyla sayfam iyice kalabalıklaşmaya başladı. Beni izleyenlerle çok güzel bir bağ kurmaya başladım. Yeri geldi ben onlara moral verdim, yeri geldi onlar bana moral verdi. Merak ettiklerimizi paylaştık, birbirimizden destek aldık, motive olduk. Fakat gel zaman git zaman facebook da dikenlerini göstermeye başladı. Musallat olanlar, dikkat çekmek için abuk sabuk yorum yapanlar, engellesen bile sahte hesaplarla geri dönenler, dürtenler derken durum giderek can sıkıcı bir hal almaya başladı.

Bunun üzerine ben de arkadaşlarla bu konu hakkında yazışmaya başladım. Meğerse sadece ben değil bir sürü kişinin başına benzer olaylar geliyormuş. Eski sevgilisinden “illallah” diyenler mi, “ben evliyim bana mesaj atma kardeşim” diyenler mi, “boyun kadar çocuğum var beni rahat bırak” diyenler mi, duvarını kapatanlar mı, “dürtmeyin kardeşim” diye açık açık bağıranlar mı ne isterseniz var bir durum ortaya çıkmış.

Kız bulmak için bazıları o kadar yüzsüz oluyor ki dürtüyor senden bakıyor cevap gelmiyor tekrar dürtüyor, arkasından mesaj atıyor “ben seni dürttüm, sen de beni dürtsene” diye. “Ya sabır” diye engelliyorsun. En kötüsü de bu asılanları, platonik aşkını ilan edenleri engelliyorsun, sahte hesaplarla tekrar geri geliyorlar. Belli ki amacına ulaşamayacağını anlamış bari rahatsız edeyim mantığında…

Ya kardeşim madem kız bulmak istiyorsunuz bunun için kurulmuş arkadaşlık siteleri var, onlara neden gitmiyorsunuz? İnsanların huzurunu niye kaçırıyorsunuz öyle değil mi ama…

Zaten artık bu konuda öyle uzman oldum ki, asılma emaresi gösterenleri, abuk sabuk yorum yapanları, dürtenleri, başkalarını rahatsız etmiş olanları direk engelliyorum. Bunlara çare buldum da şu sürekli sahte hesapla gelenlere çözüm bulamadım. Aslında çözümü buldum da bunu ben değil facebook yapmalı. Her hesabı bir cep telefonuna ya da bir IP adresine bağlasalar otomatikman sahte hesap işi azalmış olacak. Biz de bu kız bulmak için musallat olanlardan kurtulmuş olacağız. Valla bu adamlar insanı netten soğutuyorlar. Yalan mı?

En son Pınar Altuğ feryat ediyordu “adam üç gündür gel evlenelim” diye sayısız mesaj atıyormuş. Doğrudur. Atıyordur. Laf da dinlemiyordur. Allah sabır versin diyorum valla kendisine. Çünkü bu mesajların tek yaptığı insanı çileden çıkarmak…

Hayır bir de anlamadığım bu kız bulmak isteyenler böyle yaparak kız bulacaklarını falan mı düşünüyorlar. Buradan sesleniyorum onlara. Bu iş böyle olmaz kardeşim. Paşa paşa bu iş için kurulmuş sitelere git, iki taraf da aranıyor olsun. Bak o zaman şansın da fazla olur. Ne böyle azarlanırsın, ne de engellenirsin. Yalan mı arkadaşlar. Biraz da siz konuşun valla. Ben burnuma kadar dolmuş durumdayım artık.

Sağlıcakla,

Erkekler Güçlü Kadınlardan Korkar Mı?

Geçen akşam Gülse Birsel’in yeni dizisi ‘Yalan Dünya’yı seyrediyordum. Baktım oradaki kadın karakterler ‘ben bilmem beyim bilir’ havasına girince erkeklerin hoşuna gitti. Kadınlara yardımcı olmaya başladılar, hatta hayatlarını beraber geçirmeye karar verdiler. İçlerindeki ben kadını kollarım, korurum, yol gösteririm, vah canım duygusu o kadar ön plana çıktı ki inanamadım. Daha önce adamın sevgisini kazanmak için yırtınan kadının muhtaç kadın rolüne girmesi adamın kadına ısınması için meğerse yetiyormuş.

Düşündüm de gerçek hayatta durum nasıl acaba? Ve çok eskilerden birkaç anım canlandı. “Sevgilime fazla akıllı görünmemeye çalışıyorum” diye benle dertleşen bir arkadaşım geldi gözümün önüne. “Neden?” diye sorduğumda “o zaman benden korkup uzaklaşıyor” diye cevap vermişti. Ben gene anlam verememiş bir yorumda bulunamamıştım. Bir başkası da erkek arkadaşının “sen benden daha güçlü ve akıllısın” diye kendinden ayrıldığını sümküre sümküre anlatmıştı. Ben gene yorumsuz kalmıştım.

Şimdilerde ben doktoraya başladığım zaman, annemin “oku oku sen, bu gidişle koca moca bulamazsın” deyişinin altında, aslında aynı gerçeğe vurgu yaptığını anca anlayabiliyorum. Ya da ben çok yoğun olupta bana ulaşamadığında “sanki cumhurbaşkanı karısısın, bu ne yoğunluk böyle” dediğinde “aaa ben niye cumhurbaşkanı karısı olayım, ben cumhurbaşkanı olayım o benim kocam olsun” diye itiraz ettiğimdeki o şaşkın bakışlarının anlamını da anca anlayabiliyorum.

Bugünlerde vizyona giren filmde “pamuk prenses nihayet kendini kurtarıyor, hatta prensini de kurtarıyor, artık her şeye de inanmıyor bayağı akıllanmış” diye filmi anlattığım bir erkek arkadaşım “aman bu eşitlik işini de amma abartmışlar” söyleminde ne demek istediğini de yeni yeni anlıyorum.

Ya da tatile kocasıyla gelen bir arkadaşım sabah erkenden bir tura katılmak istediğinde kocası “ama ben o saate kalkmak istemiyorum” demişti. Arkadaşım da “ya canım ben tek başıma gidebilirim, beni böyle korumak zorunda değilsin” diye kocasına çıkışınca adam “ama benim görevim seni her şeyden korumak, kollamak” diye söylenmiş ve aralarında ufak çaplı bir kavga çıkmıştı. Sonra başkaları araya girmiş tura birkaç kişinin daha katılacağı söylenerek kocadan izin alınmış olay tatlıya bağlanmıştı.

Çok eskilerde kalmış bir erkek arkadaşım bana zorla “ben bilmem beyim bilir” cümlesini söylettirmeye çalışmış ben söylemeyince de bana küsmesini hiç anlayamamıştım.

Yeni boşanmış bir kadın arkadaşım “ben de çalışıyordum, kocam da ama paramın hepsini bankadan kocam çekerdi ve paranın kontrolü ondaydı; şimdi boşanınca hiçbir şeyim kalmadı” diye bana dert yanıyordu. Erkeğin, kadın çalışsa bile kontrolün onda olduğunu göstermeye ihtiyacı mı var acaba? Hatta kadının para kazandığı bir durumda erkek güç gösterilerine daha mı çok kalkışıyor? Daha mı çok gözdağı veriyor acaba?

Sanırım bizler küçük bir kızken “erkek senden okumuş olsun, güçlü olsun, paralı olsun, yaşça büyük olsun, seni kurtarsın, sen evinde öyle otur bekle” diye konuşulurken, erkek çocuklarına da “sen kadını korumalısın, kurtarmalısın, hep güçlü olmalısın” diye telkinde bulunuluyordu. Sonuçta erkeğin karşısına güçlü, akıllı, kurtarılmayı beklemeyen, kendi başına karar alabilen kadınlar çıkınca ezber bozuluyor, erkekler bir adım geri çekilmeye başlıyor.

Yani bilemiyorum “ilişki dediğin şey beraber, el ele aynı yönde ilerlemek değil mi? O zaman yanındakinin de en az senin kadar akıllı, güçlü, kendi kararlarını alabilen, gerektiğinde fikir alabileceğin biri olması iyi bir şey değil mi? Neden kadınlar olduklarından daha güçsüz daha akılsız, daha işe yaramaz olduklarına dair rol yapmak zorunda kalıyorlar ki?” Ben bu durumu gerçekten hiç anlayamıyorum. Ama doğru olduğu su götürmez bir gerçek.

Hadi ama hanımlar beyler. Artık ‘’ben bilmem beyim bilir’’ devrini kapatmanın zamanı gelmedi mi? Bunun yerine yeni bir slogan bulmanın zamanı gelmedi mi?

Sağlıcakla,

Vah Gidene Mi Vah Kalana Mı?

Sanırım ölüm kelimesiyle ilk tanışmam 8-9 yaşlarında Büyükada’da mahallede arkadaşlarla oynarken olmuştu. Marifetmiş gibi oğlanlardan biri yanıma gelmiş ve aynı Cem Yılmaz’ın yaptığı gibi “ölüceksin çocuk” deyip koşarak yanımdan uzaklaşmıştı. Kelimenin manasını bilmememe rağmen, iyi bir şey olmadığını sezdiğimden mi ne koşarak ve ağlayarak annemin yanına gidip “ölmek ne demek?” diye sormuştum…

Annem ne diyeceğini bilmez şaşkın bir tavırla “aman böyle şeyler de nerden aklına geliyor” diye beni geçiştirmeye çalışsa da “ama anne herkes mi ölür” diye üstelemem karşısında, “evet ama 100 yaşına kadar yaşadıktan sonra” diye cevap vermişti. O yarım yamalak sayı bilir halimle 100 yaşın hayli ilerde olduğuna karar verip, içim rahatlamış bir halde oyun alanımıza geri dönmüştüm…

Maalesef 15’imde anneannemi, 18’imde de önce kardeşim dediğim erkek kuzenimi, arkasından da iki çok yakın kız arkadaşımı trafik kazasında kaybedince, insanların her an ölebileceği gerçeğini de kavramış oldum. Yıllar içinde sıralı sırasız bir çok sevdiğim insanı kaybederek de bu gerçeği defalarca tekrar yaşadım…

Arkada kalanlar olarak acı, isyan, öfke, bunalım, özlem, keşkelerle dolu (keşke bunları söylemeseydim, keşke daha fazla vakit geçirseydim) uzun bir süreç geçirdikten sonra insanın yüreğinde hiç bitmeyecek bir özlem ve sevgiyle yaşamaya devam ettiğini öğrendim…

Günlük hayatın rutinine dönmenin ve birlikte vakit geçirmenin yarattığı alışkanlıklardan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu öğrendim…

Her ortak arkadaşı gördüğümde içimin nasıl sızladığını öğrendim…

Onlara danışmak istediğimde burada olmadıkları için kime danışacağımı bilememenin yarattığı şaşkınlıkla yaşamayı öğrendim…

Onlarsız yaşamanın insanın ağzında kekremsi bir tat bıraktığını öğrendim…

Kaç sene geçerse geçsin onlardan bahsederken gözümden bir damla yaş geldiğini öğrendim…

Kimseye fazla bağlanmamak gerektiğini öğrendim…

Kimseyi hayatımın merkezi haline getirmemeyi öğrendim…

Kimseye muhtaç olmamak gerektiğini, insanın kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini öğrendim…

Herkese bir gün ya giderse diye aramda mesafe bırakarak yaşamayı öğrendim…

Her konuşmamızı son konuşmamız gibi yapmamız gerektiğini öğrendim…

Küslükleri bitirmek gerektiğini sonra buna vaktimizin olmayabileceğini öğrendim…

Hayatta keşkelerin hiçbir işe yaramadığını öğrendim.

Ne hissediyorsak, ne düşünüyorsak, ne istiyorsak onun peşinden gitmemiz gerektiğini öğrendim…

Ve hayatın çok kısa olduğunu öğrendim…

Gidenlere ise ne olduğunu bilmiyoruz…

Avuntumuz cennete gitmiş oldukları yönünde…

Ben onların iletişim kuramadığımız bir başka boyuta geçtiklerini ve her neredelerse bizi kollayıp, gözettikleri inancını taşıyorum.

Buradan da cümlemizin tüm kayıplarının ruhlarına Allah’tan rahmet diliyorum…

“Hani insanlar 100 yaşına kadar yaşıyordu anne?” Beni kandırdın galiba…

Sağlıcakla,

Eyvah Yaşlanıyorum…

Bundan yıllar önce (ben daha ortaokuldayken) doğum günümü kutlamak için evde parti yapmaya karar verdim. Annemle beraber Beyoğlu’na gidip çok güzel bir elbise ve (en sevdiğim) çikolatalı-vişneli pasta satın aldık. Evde de peynirli, salamlı küçük sandviçler, çeşit çeşit börekler yaptık.

Parti sabahı büyük bir heyecanla yataktan kalkıp insanların gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başladım. Fakat şubat ayının azizliği işte acayip bir kar fırtınası başladı. Ama öyle böyle değil göz gözü görmüyor. Sırayla bütün arkadaşlarım arayıp gelemeyeceklerini bildirdiler. Evin salonunda, pencereden yağan kara bakakalmıştım. Üstümde elbisem, elimde bir dilim pastam, gözümde yaş şeklinde tabi…

Çocukluk travmaları kolay atlatılmaz derler ya, çok doğru, senelerce bir daha doğum günü partisi yapmaya cesaret edemedim. Hatta doğum gününde ne yapıcan diye soranlara da kaçamak cevaplar verdim. Çoğunlukla da “ya her şey yine iptal olursa korkum” ağır bastığı için kendimi o tarihlerde İstanbul dışına attım…

Fakat bu sene İstanbul’da kalıp bu korkumla yüzleşmeye karar verdim. Artık her şeyi geride bırakmanın zamanı geldi diye düşündüm… Bunun üzerine çocukluk arkadaşlarımla konuştum ve herkesin toplanıp bana gelmesine, arkasından da yemeğe gitmeye karar verdik. Fakat doğum günüme birkaç gün kala arkadaşım annesini kaybettiği için bizim programı iptal ettik.

Bunu öğrenen başka bir grup arkadaşım “senin adına bizim evde parti verelim” dediler kabul ettim. Ama İstanbul’da sürekli yapılan aman kar fırtınası geliyor, sakın evden çıkmayın uyarıları neticesinde benim parti gene iptal oldu. Yani sizin anlayacağınız benim travma gene depreşti…

Arkasından doğum günü tarihim yaklaştıkça mesajlar, telefonlar yağmaya başladı. Programım olmadığı ortaya çıkınca bir değil, iki değil beş-altı program birden değişik arkadaşlar tarafından organize edildi. Kargodan hediyeler geldi… Uzun zamandır haberleşmediğim insanlar beni aramaya başladı… Yani hayatımda bir cümbüş başladı anlatılır gibi değil…

Giderek büyüyen bu sevgi yumağı sayesinde travmamı da atlatmış oldum… Bunu atlatmama bilmeden yardım eden herkese buradan teşekkür etmek istedim. Bana sevildiğimi, önemsendiğimi ve özel olduğumu hissettirdiniz için teşekkür ederim…

Gelelim diğer meseleye. Bundan yedi-sekiz sene önce girdiğim “eyvah yaşlanıyorum” meselesine… Kimse doğum günümü hatırlamaz, gelmez diye korkmam yetmiyormuş gibi bir de yaşlanıyorum psikolojisiyle uğraşmak zorunda kalırdım. Ah bu yaşa geldim de, bak hala şu olmadı da, bak bu da olmadı da gibi başlayan uzun bir listem vardı…

Sonra nasıl oldu anlamadım sihirli bir değnek değmişçesine bu fikirlerim de değişti… Kaç yaşında olursam olayım yaşadığım her anın çok güzel olduğunu anladım. Ve elimde olan her şeyin çok kıymetli olduğunu ve benim için en hayırlı şeylerin benim yanımda olduğunu anladım… Yaşın sadece bir sayı olduğunu ve esas önemli şeyin ruhun yaşarken yaşamayı bilmesi gerektiğini anladım…

Sözün özü; dostlarla, sağlıkla, aşkla, huzurla, bereketle, gezerek, eğlenerek kalbimizdeki tüm dileklerin gerçekleşeceği mutlu günlerin bizim olmasını diliyorum.

Tüm hayırlı kapılar bir bir açılsın önümüzde…Ve önümüzde açılan kapılar, açılmasını istediğimiz kapılar olsun…

Sağlıcakla,

İstanbul Notları – 1

Perdeyi araladım, birde ne göreyim; kar çok güzel lapa lapa yağıyor. Hatta yağmur kıvamında yağıyor. Yağmur gibi yağıyor. Soğuğu sevmiyorum ama İstanbul’un karlı görüntüsünü kaçırmak istemiyorum. Hava soğuk ama sıkı sıkıya giyinip çıkıyorum dışarıya. Ayağıma da botlarımı giyiyorum. Bir taraftan “çıkmasa mıydım kaymam inşallah” diyorum bir yandan da çıkmaktan kendimi alamıyorum.

Ara sokaklarda tertemiz izsiz karlara basmaya kıyamadan usul usul kenarlardan geçiyorum. Sonra yaramazlığım tutuyor ortadaki yığının üzerine koşup zıplamaya başlıyorum.

Ortaköy’e gidip bankta oturup karların denizle buluşup eriyişini seyrediyorum. Arkasından kafede salep içip pencereden yağan karı seyrediyorum. Sonra Bebek’e gidiyorum, arkasından Rumelihisarı’na. Rumelihisarı’ndan tablo gibi gözüken karşı kıyıya bakıyorum. Bankta tost yiyip çayımı içerken burnum üşüyor. “Niye burun eldiveni yapmazlar ki” diye hayıflanırken karşı tepelerin kar beyazına vuruluyorum. Ön planda arabalar yavaş yavaş geçerken, karşı kaldırımda dolanan köpekler sığınacak bir yer arıyorlar… İstanbul’da senin yerin neresi diye sorsalar Rumelihisarı derim. Bin yıl bu Boğaz’a baksam hani nerde öbür bin yıl derim.  İstanbul’dan uzaktayken buranın hasretini çekerim.

Ben çayımı yudumlarken o deli kar tipisi bastırıyor tekrar. Bir çay daha söylüyorum “bu da içimin ısınması için” diyerek. Bir yandan “neden çıktım diye hayıflanırken burada olmasam neleri kaçıracaktım” diyor ikiye bölünmüş ruhum. Sonra zahmetli bir eve dönüşün ardından yarın çıkmayacağım diyorum ama sabah yine dışarısı çağırıyor beni. Bembeyaz karların üzerinde usulca onları incitmekten korkarcasına yürüyorum. İstiyorum ki kanatlarım olsun onların canı acımasın. Paltoma, saçıma, elime kavuşuyor kar taneleri. “Zaten yılda şunun şurasında kaç günkü bu kavuşma” diyor inadına dışarda öyle dikilip duruyorum.

En sonunda soğuğa dayanamıyor, eve koşuyor ve sonuna kadar açılmış tüllerin ardından yağan kara hayranlıkla bakıyorum. Karlar üstüme gelir gibi yağıyorlar ama aramızda cam olduğundan üzerime yağabilecekleri son noktaya kadar yağıyor ve camın dibinde toplaşıyorlar. Onlar dışarda ben içerde birbirimizi seyrediyoruz mahzun bakışlarla…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

not: foto alıntıdır

Kadınlar Araba Kullanabilir Mi???

Küçükken bana oyuncak olarak bebek, gene bebek, hep bebek gelirdi. Bense trenlere, uçaklara, kumandalı arabalara meraklıydım. Kimsecikler almazdı. Her gelen hediye paketini merakla açar, hepsinde aynı hayal kırıklığını yaşardım. Sarışın Barbie mi??? Ben ne yapayım ki bunu… Ben arabaları sürmek, trenleri yarıştırmak, uçakları uçurmak isterdim…

Üniversiteye başladığım sene – acelem nedir bilmem – arkadaşlarla hemen ehliyet kursuna yazıldık. Derslere girdik, yanımızda gözetmenle araba kullandık, tam sınav için başvurdum bana demesinler mi “sen daha 18 olmadın ki bekleyeceksin”… Arkadaşlarım benden büyük, onlar çatır çatır aldılar ehliyetlerini bense birkaç ay sonra anca kavuşabildim ehliyetime. Fakat iş ehliyetle bitmiyormuş ki esas mesele araba sahibi olmakmış. Hem okuyup, hem çalıştığım için birkaç sene içinde bir de elden düşme arabam oldu. Hala gözümün önünde, 1974 model bir Amerikan arabası. Hem dışı hem içi yeşil. Araba büyük tank gibi birşey, bense minyon bir kız. Trafikte beni gören arabadan korkup bana yol veriyor. Bi dokundursam yamulacak karşı taraf. Fakat bir benzin yiyor ki evlere şenlik. Ben direk araba için çalışıyorum.

Bu arada yağ değiştirmeden lastik nasıl şişirilire, araba nerde yıkatılıra, soğukta içine ne koymalıya kadar yavaş yavaş her şeyi öğreniyorum ama oflaya puflaya. Ben arabaya binip, sürmesini seviyorum. Gitmeyi ve hep gitmeyi seviyorum. Bana verdiği özgürlük hissini seviyorum. Fakat o harcıydı, sigortasıydı, muayenesiydi beni bitirirdi… Öyle yuvarlanıp gidiyorduk ama benim araba çok masraflı. Ne kadar çalışsam yetişemiyorum. Sonunda ona daha iyi bakabilecek birine sattım, elimde arabanın ziyan olmasına daha fazla dayanamamıştım. Gönlüm huzurlu, ama içimde bir ukteyle senelerce yaşadım…

Ve yıllar sonra araba isteğim iyice artınca bu sefer ekonomik, küçük bir araba aldım. Fakat İstanbul trafiği ne olmuş, aldı mı beni bir korku. Bir de arabayı küçük görünce herkes üstüme üstüme geliyor. Parktan zaten hiç hazzetmezdim ama artık park yeri kalmamış ki haz edeyim. Bu sefer arabayı aldım, araba garajda duruyor ben her yere gene eski yöntemlerle gidiyorum. Bu durumu da kimselere söyleyemiyorum. Komik bir süreç geçiyor. Sonunda bu işi çözmem gerektiğine karar verip özel ders alıp, tekrar trafiğe çıkma cesareti buluyorum kendimde…

Fakat yaptığım komikliklerin haddi hesabı yok… Sol şeritte yavaş gitmeler, döneceğim kavşağı kaçırmalar, ters yöne girmeler, yolda kaybolmalar, park ettiğim yeri unutmalar, başkasından arabayı park etmeyi istemeler… Her yola çıkışım bir başka macera… Her otoparka dönüşümde bugün de döndüm şükür modundayım…

Fakat belirli bir dönemi geçtikten sonra öğrenmeye başladığımı fark ettim. Meğerse yolu okumak denilen bir şey varmış. 500 metre ilerden sola mı dönücen, son dakikayı beklemeyeceksin, çok daha evvelden pozisyonunu alman gerekiyormuş. Alışveriş merkezlerinde arabayı park mı ettin, kaçıncı kattasın, rengi, numarası ne dikkat etmeden arabanın yanından ayrılmaman gerektiğini öğreniyorsun. Hatta geçen de bir arkadaştan bir yöntem öğrendim süper. Telefonuyla park ettiği yerin fotoğrafını çekiyormuş. Unutma riskini de ortadan kaldırdı yani… Yolları ise yavaş da olsa öğreniyorsun. Daha az kayboluyorsun. Park sorunu mu, gidiyorsun bir açık alanı olan alışveriş merkezine saatlerce araba park etmeyi çalışıyorsun, ya tamam belki süper olmuyorsun ama başının çaresine bakacak hale geliyorsun. Bir noktadan sonra arabanın seni değil senin arabayı kullandığın bir an geliyor…

Fakat şu evrak işi yok mu, gerçekten ona hala alışamadım. Onları takip etmek de yaptırmak da tam bir kabus. Ona da “gülü seven dikenine katlanır” olarak yaklaşıyorum. Araba öyle bir özgürlük ki, direksiyona geçip saatlerce kullanmanın verdiği hazzı anlatamam. Bayılıyorum.

Kadınlar araba kullanabilir mi sorusuna dönersek, kullanabiliriz tabi ki ama gerçekten iyi olmamız için daha çok pratik yapmalıyız. Bizler ne yazık ki arabayla çok geç tanışıyoruz. Erkek çocuklarına üç yaşından itibaren oyuncak arabalar verilirken bizlere habire bebek veriliyor… Artık kız çocuklarımıza da oyuncak arabalar alalım olur mu???

Sağlıcakla,

Birinci Kadın Mı Olmak Daha Zor İkinci Kadın Mı?

Günümüz dünyasında evliliklerde yaşanan “bir adam – iki kadın” durumu iyice yaygınlaşmış durumda.  Şimdi işin etik tarafını bir kenara bırakalım ve bu iş niye oluyor onu bulmaya çalışalım.

Önce birinci kadının hayatını kurgulayalım… Küçük yaşta evlenmiş, iki çocuk yapmıştır. Evlilik ve çocuğun daha önemli olduğu ona öğretilmiştir. Evdeki koşuşturmaca yetmezmiş gibi bir de çalıştığı işyerindeki sorunlardan artık iyice bunalmıştır. “İşi bıraksa ne güzel olur” diye hayaller kurmaktadır.  Evli oldukları on beşe sene içinde bellerini yeni yeni doğrultmaya başladıklarından bu şimdilik mümkün gözükmemektedir. Güzel bir semtten ev alınmış, güzelce dekore edilmiştir. Ara ara yurt içi ve yurt dışı tatillere gider olunmuş, kendisine istediği gibi alışveriş yapmaya nihayet başlayabilmiştir. İkinci elde bir araba alınmış, pazar günleri ailecek pikniklere gidilmeye başlanmıştır.

Çok kilo aldığı için biraz kendine dikkat etmeye çalışsa da ipin ucu kaçtığı için toparlamak artık çok zordur. Beslenme uzmanına ya da spora gitmek lazım ama “hangi vakitte” diye düşünüp, daha bir hırsla yemek yemeye devam etmektedir. Zaten onu alan almıştır. Saçında çıkan beyazlarını kapatmak için berbere gitmek için vakti ya vardır ya yoktur. “Eşim keşke bana daha çok yardım etse” diye hayıflanmaktadır. Bir de çocukların sosyal etkinliklerinden artık gına gelmiştir. Birini resim kursuna götürmeli diğerini gitar kursundan almalı derken zamansızlıktan aynaya bakacak hali bile kalmamıştır. Annesi ve kayınvalidesinden yardım görmese ne yapacağını iyice şaşırmış bir vaziyettedir.

Yani anlayacağınız görünüşte her şey normal ve huzurludur. Çocuklarla koşturmaktan, işin sıkıntısından eşle pek ilgilenmeye zaman kalmaz ama “olsun artık bunca senenin ardından o kadar da olacak artık dimi” diye düşünmektedir. Yemek masasında oğlan derslere çalıştı mı, iş nasıl geçtinin dışında pek de bir sohbet edilmemektedir. Zaten kimsenin de buna hali yoktur. Günler, aylar hatta yıllar böyle geçip gitmektedir. Ve gidecek gibi de gözükmektedir…

Şimdi ikinci kadının hayatını kurguluyoruz… İyi bir eğitim almış, hayatının önceliğini kariyerini vermiş, bunda da başarılı olmuştur. Arada duygusal ilişkiler olmuşsa da nedense şansı yaver gitmemiş evlenmeyi becerememiştir. Kendi arabası ve evi vardır. Bakımlıdır. Haftada iki defa berbere gider. Kendisine yakışanı almayı artık öğrenmiştir. Bir ortama girdiğinde kendisine baktırmasını bilir. Kendini geliştirme kurslarına gider, yoga yapar. Tatiller de dünyanın en ucra köşelerine gidip harika maceralar yaşar. Yok okuldan, yok kurstan, yok eski işyerinden arkadaşlarla buluşma derken hayli sosyal bir hayatı vardır. Haftada bir ya da iki gece mutlaka dışardadır. Son girdiği işyerindeki pozisyonu da hayli iyidir. Herkese gururla bunu anlatmaktadır. Ama içinde bir yerlerde evlenmemiş olmanın verdiği küçük bir cız yaşamaktadır. Yani anlayacağınız o da kendi küçük dünyasında “mutlu ve huzurlu” yaşamaktadır.

Olaylar yeni bir işe girip, ilk üç beş aydan sonra işe Mehmet’i görmek için gittiğini anlamasıyla başlamıştır. Mehmet’te zaten ona karşı boş değildir. Serap hanım aşağı, Serap hanım yukarı diyerek her projede onu istiyor onu övüyordur. Kaç defa bacaklarına bakarken yakalamıştır Mehmet’i… Bir müddet baktı, bakmadı, gördüm, görmedimle geçtikten sonra bir gün Mehmet Serab’ı yemeğe davet eder. Serap adamın evli olduğunu biliyor. Mehmet de kendisinin evli olduğunu biliyor ama bu heyecana bir türlü karşı koyamıyor. Yıllar sonra unuttuğu eski duygular yeniden ortaya çıkmış, yeniden yaşadığını hatırlamıştır. Evde çamaşırını, bulaşığını yıkayan, canla başla çalışan Türkan’ı artık gözü görmez olmuş. Mantığı yemek yemeyi bırak, derhal bu işten ayrıl dese de kalbi, duyguları, Serap’la çıkacağı yemeği bekler olmuştur. Serap ise Mehmet’ten etkilendiği için kendine kızmakla meşguldür. Bu kadar bekar adam içinde bula bula evli bir adam bulmaktan dolayı çok tedirgindir. Ama yine de “alt tarafı bir yemek, yemeğe çıkarız sonra da bu işi keseriz” diye kendi kendini avutmaktadır…

Aslında ikisi de iradesine hakim olsa, mesela adam ya da kadın işten ayrılsa, bir daha birbirlerini görmeseler sorun çözülecek değil mi? Ama hayır, genelde böyle olmuyor işte. İkisi de soru işaretleriyle, acabalarla meşgul olup tıpış tıpış o yemeğe gidiyorlar.

Devamı haftaya efem… Sevgi… Saygı…

‘’Hayır’’ Cevabına Verdiğimiz Tepkiler…

Bu konuda geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyordum; kendisi turizmci. Bana her sene bayram dönemi tekrarlanan bir anısını anlattı… Malum, bayram dönemi en yoğun ve yer kalmayan dönem… Yani ‘hayır yerimiz kalmadı’’ cevabını aldığımız bir dönem… Telefonu açmış ve karşı taraftan “bayramda Malta adasına gitmek istiyoruz, iki kişiyiz, maliyeti nedir, vizesi var mı’’ diye peş peşe sorular gelmeye başlamış… Bizimkinin cevabı: “Maalesef beyefendi yerimiz kalmadı” olmuş… Karşı tarafın cevabı: “Peki hiç mi kalmadı” olmuş… Bu diyalog defalarca ve her telefonda tekrarlanmış… İllaki bir ısrar ve kabullenmeme durumu cevaplara mutlaka yansıyor…

Amerika’da barların önündeki korumalar içeri girmek isteyen tek erkeklere önce giremezsin derlermiş… Adam uslu uslu bu cevabı kabul edip gitmeye kalkarsa, korumalar tamam bu adam içerde arıza çıkarmaz, bir kadın onu reddetse bile sorun olmaz kanaatine varıp içeri öyle alırlarmış…

Ya da mağazada bir gömlek, kazak beğeniriz… Ama rengi kalmamıştır, bedeni kalmamıştır, depoda kalmamıştır. Hemen kasaya koşarız, başka şubelerinde var mıdır acaba? Hatta Türkiye’deki herhangi bir şubelerinde var mı acaba? Sorun değil… Biz illa ki o gömleği istiyoruz çünkü… On gün bile sürse bekleriz… Halbuki etraf dükkan dolu, seçenek dolu… O olmazsa başkası olur… Belki de daha güzeli olur… Bu bulamadığımız, olmayan şeyi bulmaya yönelik tutkumuz nereden geliyor acaba???

Ve zurnanın zırt dediği yer olan ilişkilere gelelim… İlişki daha başlamadan bile bir taraf diğer tarafı takıntı haline getirmeye adaydır… Daha kendisi bile emin olmadan, karşı tarafı tanımadan, ya tutarsa diye bir teklifte bulunur… Eğer karşı taraf hayır derse… Vay aman vay… Peşine düşmeler, telefonla aramalar, araya arkadaş koymalar, hele şimdinin internet dünyasında facebook’tan sürekli mesaj atmalar… “Dur bi kardeşim, ne oluyor dön bir kendine bak” demek gereken durumlardan biri… Hayır cevabı almanın sanırım en can sıkıcı taraflardan biri, insanın gururuna dokunması ve kendine güvenini yitirmesine sebep olması… Halbuki sadece iki tarafın birbirine uygun olmadığını anlamak yeterli… Eğer uygun olsaydı karşı taraf zaten ‘hayır ‘demez di ki… Cevapları bu kadar kişiselleştirmeye gerek olmadığını düşünüyorum…

Ve en zor hayır cevabının alındığı yer ise ilişki yaşanmıştır, anılar birikmiştir, duygular sel olup gitmiştir… Bir taraf birden ben artık istemiyorum der… İşte budur…Bütün mesele bu hayır cevabına olgunca yaklaşmasını bilmiyoruz… Bir inattır, bir kovalamacıdır başlıyor arkasından. Bir umutla denenen arkadaş ortamı ayarlamaları, biz zaten arkadaşız görüşsek ne olurki’ler, sokakta tesadüfen karşılaşmalar, telefonuna sürekli mesaj atmalar,  bunu niye kendimize yapıyoruz ki… Anlamak mümkün değil… Boşuna “kaçan balık büyük olur” dememişler galiba…  Esas mesele burada alınan ‘hayır’lardan sonra insanın kendi merkezinden fazla uzaklaşmaması… Bir denenir, iki denenir sonra da bir bunalım döneminden sonra tekrar hayata dönülür diye düşünüyorum. Israrcılık sadece karşı tarafı uzaklaştıracak bir hareketten ibaret olacaktır… Bir tatile çıkmalı, bir hobi edinmeli, ya da evde film seyredip yas dönemini olgunca atlatmasını bilmeli… Yeni yıl arifesinde olduğumuz bu günlerde, ‘hayır’ cevabına verdiğimiz tepkileri bir gözden geçirmeye ne dersiniz…

Sağlıcakla,