ALTIN ÖĞÜTLER..!

ABD’li ünlü işadamı ve yatırımcı Warren Buffet’tan altın değerinde öğütler..

KAZANÇ ÜZERİNE:
Asla tek bir gelir kapınız olmasın.
İkinci bir kaynak oluşturmak için yatırım yapın.

HARCAMA ÜZERİNE:
İhtiyacınız olmayan şeyleri almaya devam ederseniz,
bir gün ihtiyacınız olan şeyleri satmak zorunda kalırsınız.

TASARRUF ÜZERİNE:
Harcamalarınızdan sonra artan parayı biriktirmek yerine;
biriktirdiklerinizden sonra artan parayı harcayın.

RİSK ÜZERİNE:
Bir nehrin derinliğini, iki ayağınızla birden ölçmeye kalkışmayın.

YATIRIM ÜZERİNE:
Bütün yumurtalarınızı tek bir sepette saklamayın.

BEKLENTİLER ÜZERİNE:
Dürüstlük çok pahalı bir hediyedir; ucuz insanlardan beklemeyin.

SEVDİKLERİNİZ İÇİN MUTLAKA PAYLAŞIN..!

 

Su: Hayatın Anahtarı…

12832408_796503907161080_8718165511939611182_n[1]

BAĞIMLI BİR KİŞİLİĞİNİZ Mİ VAR?

24130752_bagimlilik2[1]

“İlle de birisinin gelip seni kurtarmasını mı bekleyeceksin?”
“Sen bunu yapabilirsin”,
“Başarabilirsin”,
“Güçlü ol”,
“Azimli, kararlı ve istikrarlı ol’… Demesini mi bekleyeceksin hayatın boyunca?”

Birisinin gelip seni kurtarmasını bekleme! Bu olgunun arkasına sığınma.

Bunun adı kaçıştır.”

Diye bitirmişti psikoloğum son terapimizi. Anlamıştı kendisine yaslandığımı… Onsuz yapamadığımı… Tutunduğum, destek bulduğum her kişi gibi, psikoloğum da çekilmişti hayatımdan. Hem de her şey yoluna girerken…

Haklıydı belki. Tüm ömrünü bana ayıracak değildi elbet. Buna rağmen yine de incinmişti ruhum. İstediği anda bitiremezdi. “Buraya kadar” diyerek kesip atamazdı. Tüm yaşantımı didikleyip, her şeyime ortak olduktan sonra, beni böyle bırakamazdı. Ben buna hazır değildim. En azından sormalıydı bana: “Bitirmek istiyorum, sen ne dersin?” diye. Bana en ağır geleni de buydu belki: Benim de fikrimin alınmayışı…

Adam yerine konulmayışım, değersizlik, hiçlik ve aitlik duygularını tatmadan geçirdiğim geçmişimi bilmesine rağmen, psikoloğum da aynı şeyi yapmıştı. Niyet aynı olmayabilirdi; lakin beni tanıyordu. Bu durumun beni ne kadar acıtacağını hiç mi düşünmemişti? Böyle mi bitmeliydi?

Hayatıma giren, yaşantıma ortak olan her kişi gibi o da yüzüstü bırakmıştı beni. Beklentim çoktu. Buraya gelişim öyle kolay olmamıştı. Çok mücadele etmiştim kendimle. Üstelik ilk defa başka biri: “Sen bunu yapabilirsin!” demeden, ben kendim tercih etmiştim psikolojik destek almayı. Yaşantımın farkındaydım. Her şey yolunda gitmiyordu ve en küçük şeylerden dahi etkilenebiliyordum. Anneme, babama olan bağlılığım, onlarsız yapamayışım, hiç kimseye “hayır” diyemeyişim, kardeşlerim arasında hep ezik duruşum ve tüm yaşantıma yansıyan çaresiz bir zavallılık tüketiyordu beni.

Ben ki diğerleri olmadan yaşayamayan bir parazite dönüşmüşsem, elbette yaklaştığım her kişi kaçacaktır kendisini tüketmeyeyim, zarar vermeyeyim diye. Anlamsız değildi çektiğim yalnızlık…

Hangi üniversiteye gideceğimi dahi babama sormuş olmam, her Allah’ın günü anneme-babama rapor veriyor olmam yetmezmiş gibi; sevdiğim, gönül verdiğim bir kızı sırf babam istemiyor diye reddedişim, bu kararı almamda en büyük rolü oynamıştı. Üç aylık bir psikolojik tedaviden sonra hayata çok daha farklı bakıyordum. Çok şeyi değiştirmiştim yaşantımda; ancak yeterli değildi. Daha çok yol kat etmem gerekiyordu. İşte en çok takıldığım yer de burasıydı. Nasıl olur da beni benden daha iyi tanıyan ve bu işin uzmanı olan psikoloğum beni yarı yolda bırakırdı?

İlk terapimizde kendimle ilgili kararsızlıklarımı, diğerlerine olan bağlılıklarımı, hiç kimseye hayır diyemediğimi, kişisel bir bütünlük yaşayamadığımı ve tüm ezik yanlarımı anlattığımda, bana bu kişiliğimin üç günde yerleşmediği için üç günde de istediğim gibi olmayacağını söyleyen de psikoloğumdan başkası değildi. İlk günden acele etmemem gerektiğini bana öğreten oydu. Buna rağmen beni üç ay geçmeden böyle bir başıma bırakması nasıl izah edilebilirdi…

Diğerlerine olan bağımlılığım azalmış, kendime olan güvenim, inancım tam da yerine gelmişken olacak iş değildi bu… Son dört saatim hep aynı duygu-düşüncelerle geçmiş ve nihayetinde dayanamayıp: “Başka psikolog kalmadı mı be adam?” diye sormuştum kendime.

Öyle ya başka psikolog mu yoktu? Beni anlayan, dertlerime ortak ve destek olan, benimle ilgilenen, hayatımı paylaşan başka bir psikoloğa gidecektim. Evet, vardı elbet başka birçok psikolog; ancak bu halden sonra değil bir psikolog görmek, düşünmek bile istemiyordum. Aynı duyguları yıllar yılı taşımak, her seferinde aynı acıları yaşamak, her gece aynı düşüncelerle uyuyup aynı kâbuslarla uyanmak ve uyandığımda yine değişmeyen bir güne başlamak yormuştu artık beni.

Sahil yolu, her terapi sonrası yürüdüğüm ve yürürken o gün neler öğrendiğimi düşündüğüm bir yoldu. Şimdi bu son terapi sonrası yürümeyi de sonlandırmış ve durmuştum. Beni yarı yolda bırakan psikoloğum acaba beni hiç mi tanıyamamıştı? Hayata sağlam bir iple kendi başıma tutunmayı beceremeden, beni böyle bırakması ona ne kazandıracaktı? Sonra, “Acaba o da beni düşünüyor mu şimdi?” diye sordum kendime. Beni düşünmenin dışında çok daha önemli işleri vardı şüphesiz.

İşte o an elimdeki taşı denize attım ve taşın etkisiyle halka halka genişleyen su kümelerini seyrettim. Bu hoşuma gitmişti. Hem yürüyor hem de denize taş atıp oluşan halkaları izlemeye devam ediyordum. Beni yüzüstü bırakan psikoloğumun, bugünkü o son terapimizde söyledikleri gelip geçiyordu aklımdan.

Psikoloğumun söyleyecek başka sözü yoktu belki de. Daha ne kadar görüşebilirdi? Söyleyeceği her şeyi söylemiş ve özetle son bir not olarak da yazıp tekrar tekrar okumamı istemişti son sözlerini:

“İlle de birisinin gelip seni kurtarmasını mı bekleyeceksin?” “Sen bunu yapabilirsin”, “Başarabilirsin”, “Güçlü ol”, “Azimli, kararlı ve istikrarlı ol’… Demesini mi bekleyeceksin hayatın boyunca?” Birisinin gelip seni kurtarmasını bekleme! Bu olgunun arkasına sığınma. Bunun adı kaçıştır.”

Söylediği her kelime ve her cümle ruhuma fırlatılmış bir ok gibiydi. Saplanmıştı ruhuma. Acı veriyordu. Belki de en çok bunun için düşünmek istemiyordum bugünkü terapi sürecimi. Başka bir psikolog arayışımın nedeninde de bu vardı. Hayatın yükünü tek başıma taşımaktan korkuyordum. Etrafımdaki her insanın benden kopuş noktası da buydu. Can yoldaşım diyebileceğim bir arkadaşım, bir kardeşim, bir dostum olmamıştı işte bu nedenle.

Yaşım otuz dörde dayanmış ve bir eş de bulamamıştım nihayetinde. Bana bakan ve beni tanıyan her kişi uzaklaşıyordu benden. Zayıf ve silik bir kişiliğe bürünmüş ve gerçekten de psikoloğumun dediği gibi birileri bana: “Evet, sen bunu yapabilirsin, başarabilirsin, devam et, göster kendini” demelerini bekler olmuştum. Onaylanmadığım ve onaylanmayacağım hiçbir işe, hiçbir yaşantıya adım atamaz hale gelmiştim.

Evet, birilerinin gelip de beni kurtarmasını beklemek kaçıştı elbet. Hem de koca bir kaçış: Kendimden, kendi benliğimden kendi gücümden kaçıştı bu… Kendi gücümü görememek, hep başkalarında güç aramak, ancak birisine yaslandığımda güçlü olmak, o yanımda olunca cesaretlenmek, o varken güvende olmak, huzurlu olmak; fakat o olmadığında alt-üst olmak başkasına endeksli bir hayattı.

Bu düşüncelerle seyrederken denizi, bir taş daha atmıştım ve oluşan halkaların bir süre sonra nasıl da yok olduğuna şahit olmuştum. Yaşadıklarım da bundan farklı değildi. Evet, durgun bir su gibi değildim ve sürekli dalgalarla boğuşuyordum belki de… Ancak oluşan her dalga yok olurken ben hala onu düşünüyordum. Arkasından gelen diğer dalgalar da bu şekilde sahile ulaşmalarına rağmen ben takılıp kalıyordum gelen her bir dalgaya.

İşte bu şekilde yığıldıkça yığılmıştı sorunlar. Ben onları düşünürken, onların bundan haberleri bile olmuyordu. Kendi içimde kendimi kemiriyordum. Çoğu zaman durgun bir su iken ben, oluşan küçük halkaları büyütüyor, kendi suyumu bulandırıyor ve dalgalar yerini fırtınaya bırakarak kendi suyumda boğuluyordum.

Sorun belliydi… Çözüm de… Ya kendi biriktirdiğim suda boğulacak ya da ayağa kalkıp kimseye yaslanmadan kendi gücümle hayata devam edecektim. Zaman, karar verme zamanıydı…

* Yazan : Psk. Dan. İdris BİLEN

kaynak: sonsuz şifa

Ayaklarımız ve Sağlığımızla Bağlantıları

Refleksolojiye göre, organlarımız ve ayağın üstünde bulunan belli noktalar arasında doğrudan bir bağlantı mevcut.

Ayaklarımız tüm gün boyunca vücudumuzun ağırlığını taşıdıklarından ekstra özene ihtiyaç duyarlar. Ne yazık ki, hak ettikleri ilgiyi çoğu zaman görmezler.

Hem fiziksel hem duygusal birçok sağlık problemini yalnızca ayaklarınızı inceleyerek tespit edeayaklara-peelingbileceğinizi biliyor muydunuz? Bu onlara sağlıklı olmaları için gereken ilgi ve özeni göstermek için yeterli bir sebep değil mi? Bugünkü yazımızda bu konudan bahsedeceğiz.

Sağlık sorunlarını kontrol etmenin en kolay yollarından biri de değişiklik olup olmadığına bakmak için dikkatlice ayakları incelemektir. Örneğin:

  • Ayaklar ve ayak parmaklarında iyi bir dolaşım ve kan akışını işaret eden, çeşitli yoğunlukta kılcal damarlar bulunur. Bu kılcal damar sayısı azaldığı ve bazı durumlarda neredeyse yok olduğu zaman, bu durum yetersiz dolaşımın habercisi olabilir. Buna ayak kalıbımıza uymayan ayakkabılar veya dar çoraplar sebep olabilir.
  • Ayak ağrısının ani ve sık yaşanması besin yetersizliği, susuz kalma veya yetersiz dolaşımı işaret edebilir. Sebeplerine bakmak ve uygun tedaviyi uygulamak önem taşır.
  • Ayak krampları aktif insanlarda veya sporcularda görülüyorsa, yeteri kadar su içmemek muhtemel sebep olabilir. Bu durum en kısa süre içinde tedavi edilmeli ve aktif zamanlarda daha çok su içerek ve günlük önerilen miktarda su içmeye here zaman dikkat ederek çözülebilir. Susuz kalmak bu durumdan sorumlu değilse, o zaman muhtemel diğer sebepleri potasyum, kalsiyum veya magnezyum gibi besin maddeleri eksikliğidir.
  • Bir şeylerin ters gittiğinin diğer bir işareti de hiçbir zaman geçmeyen yaralardır. Bu diyabet işareti olabilir; çünkü diyabet hastalarının uzuvlarında bulunan sinirlerinde kalıcı hasar bulunur ve bu sebeple yara ve ülserlerinin iyileşmesi daha uzun sürer.
  • Sürekli üşüyen ayaklar da tiroidinizin düzgün çalışmadığının işareti olabilir ve hipertiroidizm söz konusu olabilir. Üşüyen ayakların diğer bir sebebi de yetersiz dolaşımdır. Bunun tam sebebini tespit etmek için doktorunuza danışmalısınız.
  • Şiş ayaklar genelde düzgün çalışmayan böbrekler ve ödemin sonucudur. Belli ilaçlar da ikincil bir yan etki olarak şiş ayaklara sebep olabilir.

Sakın unutmayın!

Ayaklarınızdaki değişikliklere dikkat etmek ve gerektiğinde doktorunuza görünmek büyük önem taşır; çünkü bu değişiklikler potansiyel bir sağlık sorununa işaret edebilirler. Hepimizin bildiği gibi, pişman olmaktansa temkinli olmak daha iyidir. Ayaklarınıza veya vücudunuza dikkat edin; size bir şeylerin yolunda gitmediğini haber veriyor olabilirler.

kaynak: sağlığa bir adım

BEYNİ YASLANMAK TAN KORUMANİN ALTI YOLU …

sag-sol-lob[1]
Yaşlanma vücudu olduğu kadar hafıza ve beyin gücünü de olumsuz etkiler.

İyi çalışmaya devam edebilmesi için beynin de tıpkı makineler gibi yaşı ilerledikçe biraz bakıma ihtiyacı vardır. Ama makinelerin bakım kılavuzu gibi herhangi bir rehber bulunmuyor beyin için. Mevcut veriler ise birbiriyle çelişen ve kafa karıştıran nitelikte. Bu konudaki verileri tarayarak beyin gücünü korumanın en iyi altı yöntemini belirledik.

YETENEKLERİNİZE GÜVENİN

Bir odaya doğru yürüyüp içeri girerken oraya niye gittiğinizi unuttuğunuz oluyor mu? Yaş ilerledikçe hafızanın da zayıflamaya başladığını varsayarız hemen. Oysa bu sadece yaşlıların değil gençlerin de başına gelebilir.

Uzmanlar, gerçekte bir sorun olmasa da yaş ilerledikçe beyinsel becerilerimiz konusunda güven yitirdiğimizi belirtiyor. Bunun sonucu olarak dış desteklere ihtiyaç duyar, arabamızın navigasyonuna, cep telefonumuzun uyarıcısına başvurur hale geliyoruz. Oysa kendi kapasitemizi zorlamadığımız sürece zihinsel beverilerimizin düşüşünü hızlandırmış oluruz. Yani eğer kapıda durup oraya niye gittiğimizi hatırlamaya çalışıyorsak bundan hafızamızı biraz daha zorlamamız gerektiği sonucunu çıkarmalıyız.

KULAKLARINIZI KORUYUN

Duyularımızdan izole olmak beyni olumsuz etkiler. Örneğin işitme kaybı beyni gerekli bir uyarıcıdan mahrum bıraktığı ve dikkat konusunda ekstra yük oluşturduğu için beyindeki gri doku kaybına neden olur. Bir araştırmada, işitme kaybının altı yıllık bir dönemde algı azalması riskini yüzde 24 oranında artırdığı görüldü.

Yaş ne olursa olsun işitme yeteneğini olumsuz etkileyebilecek faktörlere dikkat etmek gerekir. Günde sadece 15 saniye yüksek sesli rock müziği dinlemek işitme duyusunu hasara uğratmak için yeterlidir. Aynı şekilde günde 15 dakika saç kurutma makinesi kullanmak da sesleri algılayan hücrelere zarar verir. İşitme sorununuz olduğunu düşünüyorsanız daha fazla ilerlemeden doktora başvurmak en doğrusudur.

DİL YA DA ENSTRÜMAN ÖĞRENİN

Zihni güçlendirmek için başvurulan beyin jimnastiği programları ve bulmacaların yararları sınırlıdır. Oysa yabancı bir dil ya da yeni bir enstrüman öğrenmek beyni daha fazla çalıştıracaktır. Her iki etkinlik de birçok becerinin bir arada kullanılmasını gerektirir. Yeni notaları ve kelimeleri öğrenirken hafıza egzersizi, dikkat, duyumsal algı ve motor kontrol gibi birçok beceri devreye girer.

Bu tür etkinlikler hafızayı çevikleştirecek ve yararları ileri yaşlarda da görülecektir. Geçen yıl yapılan bir araştırmada, müzisyenlerde bunama (demans) ihtimalinin herhangi bir enstrüman çalmayan insanlara kıyasla yüzde 60 daha az olduğu görüldü. Başka bir araştırma ise yabancı bir dil konuşmanın Alzheimer hastalığını beş yıl geciktirdiğini gösteriyordu.

Kendinizi bu şekilde zorlamak en azından mevcut yeteneklerinizi daha iyi görmenizi sağlayacaktır. Eğer yaptığınız iş bu tür etkinliklere başlamanıza izin vermeyecek kadar yoğunsa yine de şanslı sayılırsınız; çünkü uyarıcı ve dikkat gerektiren işler beyin gücünü korumaya yardımcı olur.

ABUR CUBURDAN KAÇININ

Obezite beyne birçok yönden zarar verebilir. Damarlarda kolesterol birikmesi beyne giden kan akışını sınırlar ve iyi çalışması için gereken besin ve oksijenden mahrum bırakır. Ayrıca sinir hücreleri (nöronlar) insülin hormonu seviyesine karşı aşırı duyarlıdır. Düzenli bir şekilde şekerli ve yüksek kalorili gıdalarla beslenme halinde insülin sinyalleri kesintiye uğrar ve zincirleme tepkimelere ve beyinde zararlı plakların birikmesine neden olur.
Image copyrightthinkstock

Omega 3 gibi yağ asitleri, D ve B12 vitaminlerinin yaş ilerlemesiyle ilgili beyin hasarlarını azaltıcı etkisi vardır. Akdeniz diyetiyle beslenen yaşlıların kendilerinden 7,5 yaş daha genç insanlarla aynı algısal becerilere sahip olmasının nedeni budur.

SPOR YAPIN

Aslında beyin ile beden arasında ayrım yapmak doğru değildir. Beyni korumanın en etkili yollarından biri de fiziksel aktiviteyle bedeni güçlendirmektir. Böylece beyne kan akışı artacağı gibi, sinir hücreleri arasındaki bağlantıları sağlayan proteinler de harekete geçecektir.

Yürümek ve aerobik gibi hafif egzersizlerden ağırlık kaldırma ve vücut geliştirmeye kadar her türlü fiziksel aktivitenin her yaşta yararı olduğu kanıtlanmıştır.

SOSYALLEŞİN

Beyni korumanın en iyi yollarından biri de sosyalleşmek, kalabalığa karışmaktır. İnsanlar sosyal varlıklardır ve arkadaşlarımız ve akrabalarımızın beyni uyarıcı etkisi vardır; yeni tecrübeler denememizi, stresten ve üzüntüden kurtulmamızı sağlarlar. 70 yaşındakiler üzerinde 12 yıl boyunca yapılan bir araştırmada, sosyal olarak daha aktif olan insanlarda algı azalması ihtimalinin yüzde 70 oranında düştüğü görülmüştür. Başka insanlarla düzenli irtibat halinde olmak hafızayı ve dikkati koruduğu gibi zihinsel işlemlerin de genel olarak daha hızlı yapılmasını sağlıyor.

Kısacası sağlıklı beslenme, uyarıcı fiziksel aktiviteler ve iyi bir arkadaş çevresi

KAYNAK: PSİKOCİTY

Bugün avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır

Her sabah hesabınıza 86400 Dolar yatıran bir banka düşünün. Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta serbestsiniz.

Parayı istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Oyunun sadece tek bir koşulu var: harcamayı başaramadığınız meblağ ertesi güne devretmez ve akşam hesabınızdan geri çekilir. Ve bu paranın hiçbir bölümünü ne sebeble olursa olsun saklayamazsını z. Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız ertesi sabah hesabınızda yine 86,400 dolar bulacaksınız. Nasıl ? keyifli değil mi ?

Farkında olsanız da olmasanız da aslında, hepimizin böyle bir bankası var.
Adı ZAMAN.

Her sabah 86.400 sn. hesabınıza yatıyor ve o gün daha fazlasını asla harcayamıyorsunuz. Kullanamadığınız kısım ise akıp gidiyor ve hesabınızdan siliniyor.. Hiç devretmiyor. Her gün size yeni bir hesap açılıyor. Her akşam günün bakiyesi siliniyor. Eğer günlük hesabınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir.
Geriye dönüş yok, Yarından avans çekmek yok. Bugünü, bugünkü hesaptan yaşamalısınız. Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve başarı olarak geri dönsün. Zaman akıp gidiyor gününüzü gün etmeye bakın!

BİR SENE’nin değerini anlayabilmek için sınıfta kalan bir öğrenciye sorun.
BİR AY’ın değerini anlayabilmek için, prematüre bir bebeği dünyaya getiren anneye sorun.
BİR HAFTA’nın değerini anlayabilmek için, haftalık derginin editörüne sorun.
BİR DAKİKA’nın değerini anlayabilmek için, treni henüz kaçırmış bir kişiye sorun.
BİR SANİYE’nin değerini anlayabilmek için, bir kazayı kılpayı atlatmış bir kişiye sorun.
BİR MİLİSANİYE’nin değerini anlayabilmek için, olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun.

Şunu unutmayın ki zaman hiç kimseyi beklemez.

Dün artık mazi oldu.
Yarın ise muamma.
Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır

  • Alıntı

YÜRÜYEREK NEFES‬ MEDİTASYONU

yuruyus2[1]
Meditasyon yapmak istemesine rağmen hareketsiz kalmayı sevmeyen ve bu yüzdende meditasyonun getireceği ‎bedensel‬ ve ‎zihinsel sakinleşmeyi‬ kaçıran kişiler yürüyerek nefes meditasyonu yapabilirler. Meditasyon sadece gözler kapatılarak ve oturarak yapılmaz. Profesyonel dans sahnelerinde dönen dansçılar veya sahnede müzik yapan kişiler bile meditasyonun konsantrasyonundan ve ‎bilinçli‬ farkındalığından yararlanabilirler..
Yürüyerek meditasyon yapmak, basit ama yoğun bir egzersizdir ve oturarak meditasyon yapmaktan daha etkileyicidir. Çünkü yürüme belli bir ritim içersinde gerçekleştirilir. Ritim hipnozdur‬ ve kişinin hızla içe dönmesine destek verir. Normal olarak yürümeye başlayan kişiler bile bir süre sonra zaman ve mekân kavramlarından özgürleşebilirler. Bunu yapmanın pek çok değişik yolu vardır ama ben şimdi kendi yaratımım olan birini size önereceğim.
 
Hadi Yürüyelim!
 
Ortalama 20 adım yürüyebileceğiniz bir yol veya düz bir alan seçerek yavaşça bir uçtan bir uca yürümeli sonra dönmeli ve tekrar yürümelisiniz.
 
Yürürken bakışlarınızı 45 derecelik bir açıyla önünüze çevirin ve adımlarınızı sizi yerle birleştirdiği hissine odaklanarak atmalısınız.
Normal meditasyonunda müzik sesini nasıl destek olarak kullandıysanız, burada da ayaklarınız ve vücudunuzda hissettiğiniz duyumsamaları destek amaçlı olarak kullanın.
 
Yürürken ortaya çıkan her türlü duyguya dikkat edin. Her adımınızın içine girin. Siz yürüdükçe ayağınız kalkıyor, boşluktan geçiyor ve tekrar yerle temas ediyor gibi düşünmelisiniz.
Başlarken, bir adımda burnunuzdan nefes alın ve diğer adımda yine burnunuzdan geri verin. 20 adımda gidip yirmi adımda geleceğiniz turunuzdaki döngüyü‬ birkaç kez tekrarlayın.
 
Daha sonraki turlarda iki adımda nefes alın, iki adımda verin. En son olarak dört adımda nefes alıp, dört adımda verecek şekilde devam edin.
 
Kendinizi hafif sarhoş gibi hissettiğiniz anı yakaladıktan sonra artık bir adımda burnunuzdan alıp bir adımda burnunuzdan vermeye dönerek yürümeye devam edin.
 
Tüm çalışma boyunca mutluluk duygusuna ‎odaklanın‬. Aldığınız nefeslerden sonra oluşan doyumu ve hazzı hissetmeye çalışın.
Yürüme meditasyonunu sonlandırdıktan sonra bedensel rahatlamanın, iç huzurun ve düşüncede sessizleşmenizin farkına vararak size özel ortaya çıkabilecek duygularınız üzerinde çalışabilirsiniz.
 
* Mustafa Kartal
kaynak: sonsuz şifa

____________________________________________________________________________

Kimi der ki kadın uzun kış gecelerinde yatmak içindir…

NAZIM%20HİKMET'İN%20KADIN%20ŞİİR[1]

Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.

Nazım Hikmet Ran

Kadınlar Günü Başlangıç Olsun…

ççççç[1]

Kadın hamile kalıyor. Aradan dört beş ay geçiyor ve cinsiyeti belli oluyor. Eşiyle doktordalar. Heyecanla bekliyorlar. Her erkek gibi adam erkek evladı olmasını istiyor. Bu defalarca evde belirtilmiş zaten. Çünkü soyadının sürmesi gerekiyor.  Doktor kontrolünü yapıyor ve o ‘an’ geliyor. Doktor tereddütlü cinsiyeti söyleyip, söylememekte… Sonra olacakları biliyor çünkü… Ama mecbur söylüyor… Müjde ‘kızınız oluyor’ diyor. Müstakbel babanın ilk tepkisi şöyle; Tekrar deneriz…

İşte bir kadın hayata böyle başlıyor… Cinsiyeti ‘kız mı?‘ Tekrar deneriz… Bu durumun ne eğitimle, ne yaşanılan şehirle, ne de içinde bulunulan kültürle alakası var… Dünyanın üzerinde anlaştığı bir kural bu…

Annem Samsun doğumludur. Annemin döneminde öyle hastane de falan doğurmak yok. Evde ebeyle doğurma dönemi. Annem de ters geliyor. Büyükannemi koyuyorlar bir çarşafa sallıyorlar da sallıyorlar… Sonunda annem düzünü bulup doğuyor. Doğuyor doğmasına da… Ebe bakıyor kız. Eeee babaya haber vermek lazım. Öyle zor bir doğumdan sonra babanın eve gelmesi için küçük bir yalan söyleyiveriyorlar. Müjde, müjde erkek oldu. Çabuk eve gelsin. İşte hayata böyle başlıyor annem. Sonrasında erkek çocukları gibi yaramaz büyüyor. Eminim bunda müjde ‘erkek doğdu’ yalanını doğru çıkartma çabası vardır.

Bebeklikten başlayan bu tercihsizlik büyütülürken uygulanan çifte standartlarla devam ediyor. Okutulmuyor, dışarı bırakılmıyor, istediğini giyemiyor, istediğini konuşamıyor hatta düşünemiyor bile… Pencere önünde hayatı seyretmesi isteniyor. Sonrada baba evinden koca evine hayırlısıyla bir transfer yapıldığında herkes rahat ediyor.

Üstelik evi geçindirse de kimseden saygı gördüğü yok… Eksik etek diye çağrılmak, küçümsenmek, hakarete uğramak üstüne üstlük dayak yemek kabullenmiş olduğu bu yaşamın ağır bedellerinden.

Geçenlerde şiddete uğramış kadınlarla ilgili bir fotoğraf sergisine gittim. Benim içimi acıtan vücutlarda gördüğüm morluklar ya da kırmızılıklar değil gözlerde gördüğüm çaresizlik ve kabullenmişlik oldu.

Aslında çocuk doğuran, evi çekip çeviren, günde yirmidört saat / yılda üçyüz altmış beşgün çalışan kadınlar öyle güçlüler ki…

‘Kariyer de yaparım, çocuk da‘ şarkısı kadının çalışsa bile evdeki tüm görevlerinin aynen devam ettiğinin bir göstergesi…‘Tek taşımı kendim aldım‘ dese de toplum kurallarının azcık dışına çıksa üstüne yapıştırılmayacak etiket kalmayacak olan da o…

Ahhh kadınlar ne zaman gücünüzü anlayacaksınız, ne zaman cesaretinizi toplayacaksınız, ne zaman ben de buradayım diyeceksiniz…

İşte gün bugündür… Dünya Kadınlar Günü… Sadece bu yoldaki başlangıcınız için bir işaret… Bir küçük damla… Haydiiii… Ayağa kalkın…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg