Pilates Yapanlar Dikkat: İngiltere’de pilates yapan bir hanımın beyni koruyan sıvısının omurgadan dışarı sızdığı öğrenildi…

İngiltere'de 42 yaşındaki kadın pilates yaparken ölümden döndü

Sağlıklı bir hayat için ve belirgin şekilde incelmeyi sağladığı söylenen ve uzmanlar tarafından önerilen pilates ,İngiltere’de bir kadının ölümüne yol açıyordu.

 KAFASINDA BİR AĞRI HİSSETTİ

Londra’da gerçekleşen olayda; ismi açıklanmayan ve pilates derslerine başlayan genç bir kadın, derste yaptığı bir hareketten sonra kafasında nedenini bilmediği bir ağrı hissetti. Ağrı dersten sonra da devam etti. Dersleri bırakmayan ve ağrıları giderek kötüleşmeye başlayan 42 yaşındaki kadına, doktor tarafından boyun kaslarının fazla zorlandığı söylenerek ilk önce kas gevşetici ve ağrı kesici verildi. Ayrıca, birkaç seans fizyoterapi de gördü.
BEYNİ KORUYAN SIVI SIZDI
Ağrıları dinmeyen kadının London Kings College’a başvurmasının ardından yapılan daha detaylı bir dizi test sonucunda, beyni koruyan sıvısının omurgadan dışarı sızdığı öğrenildi. MR sonuçlarını inceleyen doktorlar, pilates hareketleri sonrasında bazen serebrospinal sıvıda böyle sızıntılar olabileceğini ve bunun çok tehlikeli olduğunu belirtti. Pilates nedeniyle böyle bir sağlık sorunu yaşayan hasta literatüre girdi

Divine Brasserie & Jazz Club’ünde Arkadaşlarla… Güzel Yemekler Ve Güzel Müzik Eşliğinde Buluşmalar… Tavsiye Ederim…

 

 

Şems’in 40 Değişim Kuralı / Forty Rules of Love [AŞK]-Elif Shafak

Birinci kural:Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendin mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.”

İkinci Kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Klavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil..

Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü seviye batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.”

Dördüncü Kural: Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfarlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havrada değil, heran heryerdedir. Allahı görüp yaşamayan olmadığı gibi, O’nu görüpte ölende yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır…

Beşinci Kural: Aklın kimyası ile Aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihlenir.
Halbuki AŞK öylemi? Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin!”
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Altıncı Kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur…

Yedinci Kural: Şu hayatta tek başına inzivaya kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin…

Sekizinci Kural: Başına ne gelirse gelsin, Karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile,forumdas.net çaldım , sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda görmesende dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.
Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir…

Dokuzuncu Kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır..

On Birinci Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorlıkla, sancılara hazır olman gerekir.

On İkinci Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu istesede istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıpta değişen yoktur.

On Üçüncü Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içinde bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

On Dördüncü Kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur hayatım altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

On Beşinci Kural: ‘Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek herbirimiz tamamlanmamış sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler…

‘On Altıncı Kural: Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne lâyıkıyla bilebilir, ne lâyıkıyla sevebilirsin.’

‘On Yedinci Kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpta olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.’

‘On Sekizinci Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.’

On Dokuzuncu Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

Yirminci Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimzdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…

Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.


Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileryle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz…

Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk gün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.


Kural Yirmi Sekiz: Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.

yirmidokuzuncu kural:Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, ‘ne yapalım kaderimiz böyle’ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolucuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin. Bunu anlatır Yirmi Dokuzuncu Kural…

Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle birdir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez. Kusur örter.


Otuz Birinci Kural: Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşa; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!


Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.


Otuz Dördüncü Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olman insan çalkantılı ve girdaplı sulardan debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

Otuz Altıncı Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, forumdas.net Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!


Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

Otuz Sekizinci Kural: ‘Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?’ diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.

Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peçesinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır,hasretinde…

Şu Hayatta Tadılacak Bütün Zevkleri Tattım Baba…

11067491_10153150607947940_2454011978859188725_n[1]

Doğanın İçinde Küçük Bir Hafta Sonu Kaçamağı… Tavsiye Ederim… Villafe Çatalca…

Kimi zaman ipleri koparmak “gitmek” istersiniz ya, işte o zaman dostlarınızı da alın ve yönünüzü Çatalca’ya Villa FE’ye doğru çevirin.

Villa Fe, yeşil bir dünyada ev rahatlığını yaşamanız için size, yaban hayatın içinde eşsiz bir ortam sunuyor.
Atatürk Hava Limanı’ndan 45 dakika uzaklıktaki 150 dönümlük fidanlığın içinde, Akdeniz mimarisinde inşa edilmiş yapıda, çoğu antika eşya ile düzenlenmiş, bir süit, bir king süit daireyle 8 kişi, 11 avlu ve 3 deluxe odasıyla toplam 36 kişi ağırlayabilen Villa FE’de kendinizi enerjik, mutlu ve huzurlu hissedeceksiniz.
Doğadaki seslerin korosu eşliğinde, gündoğumu ve günbatımı saatlerini bir şölene dönüştürebilir, bu güzellikler karşısında ruhunuzu yıkayıp, özgürleştirebilirsiniz. Gün boyunca havuzda yüzebilir veya fidanlık içinde yürüyüş yaparak, fidanlar hakkında bilgi alabilirsiniz.
Hezaren Havaalanı’ndan uçarak bölgeye tepeden bakabilir, İstanbul turu atabilir hatta uçuş dersleri alabilirsiniz. Villa Fe’nin en sevdiğiniz köşesine atacağınız minderinizde kitap okuyarak yalnızlığı yaşayabilirsiniz. İlkbahar bülbüllerinin meşhur olduğu Villa Fe’de doğadaki seslerde pastoral senfoniyi dinleyebilirsiniz. Geçirdiğiniz bu tatil bir tutkuya dönüşebilir.
Türk hamamımda, Sauna’da günün yorgunluğunu atabilir, deneyimli sertifikalı personelimiz tarafından sağlanan çeşitli hizmetlerden faydalanabilir kendinizi şımartabilirsiniz.

Ulaşım

İletişim Bilgileri

Adres: Ovayenice Mahallesi Özbay Caddesi No:41

Çatalca / İstanbul

Tel: 0(533) 931 52 14 begin_of_the_skype_highlighting 0(533) 931 52 14 FREE  end_of_the_skype_highlighting

Faks: 0(212) 734 24 38

Dünyanın En Yalnız Ağacının Hikayesi

 

Tenere Bölgesi,Büyük Sahra Çölü’nün orta güneyinde yer alan dünyanın en yoksul ülkelerinden Nijer’dedir.Tenere vadisi Nijer’deki “çöl içinde çöl”, ya da “çöllerin çölü”dür. Tenere’de esen sert rüzgarlar, yükseklikleri dört yüz metreye ulaşan kumullar, kum tepeleri oluşturmaktadır.İşte yıllara meydan okumuş dünya üzerindeki en meşhur yalnız ağaç, Tenere’de bu çetin şartlarda yüzyıllarca dimdik ayakta durabilmiştir.

 

Tenere Ağacı (L’Arbre du Ténéré), “dünyanın en yalnız ağacı” adı ile kendini tanıttı.Kendisine en yakın ağaç, tam dört yüz kilometre çaplı bir dairenin de dışında kalmaktaydı. Yani 1:4.000.000 ölçekli bir haritada görülebilen tek ağaçtı.Radyoaktif karbonla (karbon-14) tarihleme yapılarak yaşı belirlenmemişti ama belki de artık çöl olmuş, kumlar altında kalmış çok eski bir ormanın son ağacıydı. Acımasız kum fırtınaları arasında tek başına yaşam savaşı vermiş, her gün yeni bir şekil alan kum tepeleri arasında ayakta kalabilmişti.

 

Bomboş arazi içerisinde çok uzaklardan görülebiliyordu. Yüzyıllar boyu batı – doğu ekseninde, Agadez – Bilma arasında gidip gelen kervanlar için adeta canlı bir deniz feneri olmuştu.Büyük kervanlar kışın, küçük kervanlar ilkbaharda Tenere’yi katederlerdi.

 

Bazen büyük kervanlarda deve sayısı on bine kadar çıkardı. Kervanlar bin kilometrelik yollarında Agadez’den darı götürüp, Bilma’dan tuz getirirlerken mutlaka Tenere Ağacı’nın dibinde konaklarlardı.İşte bu yalnız akasya ağacını hayata bağlayan tek şey belki de bu tür kervanların ona gösterdikleri deger ve ilgiydi.Bu ilgi bazen su gibi bazen de güneş gibi içine sinerdi.Gölgesine uğrayan her canlı için bir başka mutluluk duyardı. Hatta birçok yerli insan onu kutsallaştırmıştı.

 

Yani bir başka deyişle Tenere Ağacı; çölün yerlisi, çölün “mavi adamları”, göçebe Touaregler için kutsal kabul edilirdi. Dallarına dokunmazlar, kırıp ateş yakmazlar; nedense develeri de tek yaprağını yemezlerdi. Paris-Dakar Rallisi’nin güzergahı da bir ara Tenere’nin kuzey-batısından geçerdi.

 

Fransız etyolojist ve kaşif Henri Lhote bu izole ağacı ilk kez 1934’de, çölün Gadoufaoua gibi, Nigersaurus gibi dinozor kemiklerinin bulunduğu bölgenin yakınlarında, Djanet ve Agadez arasındaki ilk otomobil seferi için Tenere’ye gittiğinde görmüştü.Dünyanın en yalnız ağacı bir akasyaydı.Uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasındaydı. Üç metre boyunda, iki gövdesi, çok güzel yeşil yaprakları ve sarı çiçekleri vardı.Henri Lhote, Tenere Ağacı’nı yirmi beş sene sonra Berliet-Tenere misyonunda yeniden gördüğünde ağacı tanımakta zorlanacaktı.

 

Ağaç sağdı ama çırılçıplaktı. Ağacın iki ana gövdesinden teki yerden bir metre yükseklikten sonra yoktu – çünkü Bilma’ya giden bir kamyon, büyük çölün tek ağacına çarpmış; kutsal bilinip hiçbir insan elinin sürülmediği gövdelerinden tekini kırmış, daha da eskilerde üç gövdesi olduğu söylenen bu yapayalnız ağacın mutsuzluğuna mutsuzluk katmıştı.

 

Derken 1973 yılında bu sefer de Libyalı bir kamyon sürücüsü koca çölde Tenere Ağacı’na çarpacak ve dibinden kırıp dünyanın en yalnız ağacını öldürecekti.Yüzyılların rüzgarlarına direnmiş akasyanın gövdesi bir vefa olarak 8 Kasım 1973’te Tenere’nin üzgün kumların arasından alınıp başkent Niamey’deki Nijer Ulusal Müzesi’ne konacaktı.Yıllarca yalnız yaşamaya alışık ama yalnız olmayan bu ağaç ile ilgili bilim adamları araştırma yaptıklarında hayrete düşmüşlerdi.

 

Yok olan ağacın tekrar yeşerebilecegini ümit ederek ağacın dikili olduğu yerde sondaj yapan bilimadamları Tenere Ağacının köklerinin toprağın otuz üç ile otuz altı metre aşağılara kadar ulaştığına tanık oldular.Kökleri bu kadar derine inebilen yeryüzünde başka bir ağaç varmıydı acaba.?Bu kuraklık ve bu çölün ortasında bu ağacı 40 metre yerin altına kök saldıran neden neydi acaba..?İşte bu gücün yalnızlığın vermiş olduğu güçlü sevgi bağı olduğunu düşünmekten başka yol kalmıyor.

afrikadanismani.com

Alıp Başını Gitmek: Emma Gatewood’un 3500km’lik Yürüyüşü

ana-goruntu[1]

Emma Gatewood, beş ayını geçirdiği 3500km’lik yolda hamileliklerinin, yaptığı düşüklerin, çocuklarının, onların büyümesinin, çiftlik işlerinin, gördüğü şiddetin, çoktan boşandığı kocasının yanından geçip gidiyor. Bir yere mi varmak için yürüyor, bir yerden uzaklaşmak için mi bir kendisi biliyor.

Hayatının 67. yılında kalkıştığı bir iş, kendine “yaparım ben bunu” diyerek aldığı tek bir karar olmasaydı, adı Emma Gatewood olan, ABD’nin Ohio eyaletinde 1887′de doğmuş bir kadını tanımamız için hiçbir neden yoktu. Bu bahsettiğim karara dek Emma Gatewood’un hayatı, önce doğduğu çiftliğin işleriyle boğuşarak, 19 yaşında yaptığı evlilikten sonra da başka bir çiftliğin işleriyle, doğurduğu 11 çocukla, bir yerden sonra da torunlarla akıp gidiyor. Ya da dışarıdan görünen bu.

1954′te bir gün bir dişçiye gidiyor Gatewood, muayenehanenin bekleme odasında bir dergiyi karıştırıyor. Bu, 1949 tarihli bir National Geographic. Derginin o sayısında adı Appalachian olan ve ABD’nin doğu bölgesini neredeyse baştan sona geçen bir yoldan bahseden bir yazı var. Fotoğraflarla süslenmiş yazı, yolun uzunluğundan, zorluğundan ve bir defada bu yolu yürüyen insanlardan bahsediyor. Makalenin bir yerinde yazar, bu yolun henüz hiçbir kadın tarafından yürünmediğini belirtiyor. Bu “henüz” lafı Emma Gatewood’un kafasına takılıyor. O gün dişçiden eve döndüğünde, ertesi sabah kalktığında ve takip eden diğer sabahlar, günler boyunca düşünüyor bunu ve sonunda şu karar varıyor: Ben yürürüm bu yolu, eğlenceli de olur.

Gatewood’un “yürürüm” dediği yol 3500km. Ölçeği, uzunluğu daha anlaşılır kılmak için şöyle diyeyim: İstanbul’dan Paris’e uzaklık 2880, Moskova’ya 2300, Tahran’a 2500km kadar. Yol, 14 eyaletten geçen tümüyle dağlık bir bölgede uzanıyor. Dağlar, vadiler, ormanlar, küçük kasabalar derken güneyde Georgia eyaletinde bir dağdan başlanıldığında yol, kuzeyde Maine eyaletinde başka bir dağda bitiriliyor. Katedilecek mesafe böylesine uzunken, yanısıra tehlikeler de bol bol ve çeşit çeşit tabi: Ayılar, yaban domuzları, yılanlar, muhtelif kemirgenlerin taşıdığı bazı hastalıklar, pireler, fırtınalar, taşan dereler, uçurumlar…Ve sonra, nerede kalınacak, nerede uyunacak, hem en önemlisi ne yenecek?

ABD haritası üstünde, ülkenin doğu yakası boyunca uzanan Appalachian Yolu

O günlerde Gatewood, 11 çocuğu, 23 torunu, bir o kadar torun çocuğu ve 30 sene sürmüş bir evliliğe sahip, “yaşlı” bir kadın ve bir anda arkada bırakabileceği bir hayatı yok. “Yaparım bunu” kararının üstünden bir sene geçiyor ve kimselere haber vermeden Gatewood bir sabah yola koyuluyor. Kuzeyde Maine’den başlıyor yürümeye 1954 baharında, fakat çok kısa bir süre sonra gözlükleri düşüp, kırılıyor. Gatewood gözlükleri olmadan neredeyse görmeyen bir kadın. Yapıştırıp, düzeltip devam etmeye çalışsa da, ikinci bir engel olarak yolun güvenliğinden sorumlu görevlilerle karşılaşıyor. Bunlar, Gatewood’u geri dönmesi için ikna ediyor ve açıkçası biraz da kalbini kırıyorlar. Gatewood kimseye haber vermeden çıktığı evine, bir kaç gün sonra geri dönüyor. Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor hayatına, bir sonraki girişimine, bir sene sonrasına dek.

1955′te, bu kez güneyde Georgia’dan başlamak için bir sabah evini yine terk ediyor Gatewood ama bu sefer evdekilere bir çift laf ediyor: Ben yürüyüşe çıkıyorum! Uçağa, otobüse, trene binip başlangıç noktası olan dağa varıyor. Yanında bir defter, bir battaniye, yağmurluk ve bir duş perdesi var; ayakkabıları hiçbir özelliği olmayan lastik türden. Yanında olmayanlar ise çadır, uyku tulumu, pusula ve hatta yolun haritası! Kafasında şöyle şeyler var o noktada: “elbet karşıma birileri çıkar, misafir seven insanlar belki, yolda yeşillikler de vardır, onları yerim, yanımda da biraz fıstık, üzüm var, konserve de, yeter bunlar.” Tam bir  “alıp başımı gidiyorum” vakası anlayacağınız.

Ve başlıyor yürümeye Gatewood. Sonradan anlattığında dünyanın en komik hikayeleri gibi duran, ama yaşarken ona bol bol sıkıntı veren yığınla hatıra var günlüğüne kaydettiği. Bir defasında bir ayıyı bir yerlerden bulduğu bir şemsiye ile kovalıyor, New York civarlarındayken ormanlık araziye kaçıp, saklanmış gangsterlerle burun buruna geliyor. Bir gün hava iyice kararıyor gün ortasında, yağmur aralıksız yağıyor, etrafa bakıp ne olduğunu düşünedursun, Gatewood’un bilmediği, etrafı yıkıp geçen bir kasırganın ortasında yürüdüğü. İki defa çıngıraklı yılan tarafından ısırılıyor. Başta eğlenceli olacağını düşündüğü iş, tam bir eziyete dönüyor ve Gatewood hiç ama hiç eğlenmiyor ama bırakmıyor da.

Bu arada yolun 1200km kadarını bitirmişken eve bir kart yolluyor, nerede ne yaptığını kısaca bildiren. Fakat bu günlerde farkında olmadığı başka bir durum daha var. Onu yol boyunca görenler, verandasında uyuduğu insanlar yerel basına haber veriyorlar. Yerel basından, ulusal basına sıçrıyor haber kısa zamanda ve yolu bitirmesine daha 1000km varken Gatewood bir anda Büyükanne Emma olarak hiç beklemediği bir şöhreti kucaklıyor. Fakat o işin eğlencesinde. Arada karşısına çıkan gazetecilerin neden yürüyorsunuz sorularına “çünkü istedim” diyor. “Ya bu arada dere otu yazılır, tere değil, tere ile dere otu ayrı şeyler” gibi beyanatlarda bulunuyor gazetecilere. Kocasının bu işe ne dediğini soranlara dul olduğunu söylüyor sürekli ve bu soruyu biraz geçiştiriyor. Artık ünlü bir kadın olarak, bir sonraki konaklama yerinde gördüğü evlerin bazılarına “merhaba, ben ananeniz Emma, yiyeceğiniz var mı?” sorusuyla dalıyor bazen ve herkes ona kapısını ardına kadar açıyor. 146 günün sonunda bitiş noktası olan dağın tepesinde Emma Gatewood “olur bu iş, o adamlar yürüyorsa ben de yürürüm, ne var” dediği yolu tamamlamış, üstelik ülke çapında şöhret olmuş birisi. Appalachian yolunu yürüyen ilk kadın olma ünvanına sahip.

yazinin ortasina

Emma Gatewood’un hikayesi, sonuyla akıllarda yer eden, ilham veren, bir kadının dirayetinin, gözüpekliğinin hikayesi değil sadece, başka çok çarpıcı bazı ayrıntıları var. Gatewood’un ailesine ısrarla haber vermemesinin tek nedeni, onu engellemeye çalışacaklarını bilmesi değil. O, bunu tartışmaya bile açmadan hareket ediyor. Onu tanıyan herkesin söylediği gibi Gatewood bildiği, tanıdığı herkesi, herşeyi arkada bırakıp kendi hayatını yaşamaya gidiyor. Şan şöhretin ardından basın tarafından didiklenen hayatıyla ilgili kendisi yaşarken pek bilinmeyen başka ve acılı bir yan daha var. Ailesinden onun hakkında sonradan konuşan herkes, kocasından ağır şiddet gördüğünü anlatıyor. Sürekli dayak yediği, çalışanların gözünü korkutmak için kocasının Emma’yı herkesin gözü önünde tokatladığı biliniyor. Bir defasında dişlerinin ve bir kaburgasının kırıldığı, canını zor attığı karakolda kocası yerine kendisinin tutuklandığı ve geceyi hapiste geçirdiği de biliniyor. Evliliğinin 30. yılında, çok zor olmasına rağmen boşanmayı başardığı da. Anlayacağınız Emma Gatewood, beş ayını geçirdiği 3500km’lik yolda hamileliklerinin, yaptığı düşüklerin, çocuklarının, onların büyümesinin, çiftlik işlerinin, gördüğü şiddetin, çoktan boşandığı kocasının yanından geçip gidiyor.  Bir yere mi varmak için yürüyor, bir yerden uzaklaşmak için mi bir kendisi biliyor. Her durumda alıp başını giden bir kadının hikayesi, ilham vermenin ötesinde, iyileştirici de değil mi? Öyle.

Gatewood, beş aylık yürüyüşünü 1960′da ve 1963′te iki defa daha tekrarlayacak ve ömrünün son yirmi yılını herkesçe tanınan, sevilen biri olarak geçirip, 1973′te 86 yaşındayken dünyadan ayrılacak.

yazinin en sonuna

Kaynaklar: Ben hikayeyi ilk defa bir radyo programında dinledim, sonra şu makaleyi, sonra da şu kitabı okuyarak derledim bilgileri. Bu kitap keşke yayınlansa Türkçe’de. Görüntülerse şuradan, şuradan ve şuradan.

kaynak: beş harfliler

Peki Çinliler neden sürekli sıcak su içer?

'@[160067467374651:274:Bunları Biliyormuydunuz?]
Çinliler yanlarında sürekli bardak tipi termoslarda sıcak su, çay taşırlar. Kışın soğuk günlerde, hatta bunaltıcı yaz sıcaklarında bile hep sıcak su içerler. Çin restoranlarına gittiğinizde de masanıza ilk gelen bu hafif çayımsı sıcak su'dur.

Peki Çinliler neden sürekli sıcak su içer?

Vücudumuz için gerekli olan şeylerin %99'unu midemiz sayesinde alıyoruz. Yediklerimiz bizi fiziksel ve ruhsal olarak o kadar çok etkiliyor ki acı yememiz bizi daha agresif, tatlı yememiz ise bizi daha mutlu yapıyor. Hatta bu yüzden bilim adamları midemiz için 2.ci beynimiz diyorlar. Midemize en iyi gelen şey ise sıcak su.

Peki sıcak su bizim için neden iyi?

İşte binlerce yıldır bunun farkında olan Çinliler de her fırsatta sıcak su içiyor.

Midemiz vücudumuzun için bir nevi "fırın" işlevi görüyor. Midemiz yediklerimizi bakteri ve enzimlerle eritmek için ilk önce uygun ısıya getiriyor, yani tekrar ısıtıyor. Soğuk su içmek ise midemizin daha fazla enerji harcamasına neden oluyor. Ve yanında alınan diğer besinlerin sindirimini de zorlaştırıyor. Özellikle yağlar soğuk suda çok daha zor çözünüyor. Çinliler ise yemekten önce ve sonra sıcak su içerek midelerinin extra efor sarfetmesini engelliyor.

Çinliler soğuk içecekler içtiğiniz veya soğuk besinler yediğiniz zaman içsel organların daha fazla büzüldüğüne, mevcut problemleri daha da kötüleştirdiğine inanıyor. Yağlı bir tavayı soğuk suda yıkamaya çalışın. Yağlar donar ve yapışır. Ama aynı tavayı SICAK suda
yıkarsanız, yağı çözer ve uzaklaştırır. Bedenimiz yağları içerir.
Sıcak su sistemimizi temizler.

SICAK SUYUN Faydaları :
1 – Bedenin doğal serinletme sistemini çalıştırır. Bu kan dolaşımında artışa neden olur.
2 – ıç organları ve kaburga kafesinin etrafındaki kasları gevşetir,daha derin nefes almanızı sağlar.
3 - Mide asidi etkilerini rahatlatır ve asit reflu semptomlarını rahatlatır.
4 – Sulanmayı ve besinlerin emilimini artırarak sindirime yardımcı olur.
5 – Kabızlığı giderir.
6 – Kilo verme : yemeklerden yarım saat önce içilen sıcak su iştahı azaltır ve kilo vermeyi hızlandırır. Nefes tekniği ilebirleştirilirse, yağ yakmak için hiper – oksijenlenme sağlar.
7 – Soğuk algınlığı, gripin süresini kısaltır, zatürreyi önler.

NE KADAR ıÇMELı? NE KADAR SICAK OLMALI? NE KADAR SIK ıÇMELı
Günce 3 kez 1 fincan için, kahve sıcaklığında. Daha fazlası daha iyidir.

Denemeye ne dersiniz?

Sabah kalktığınızda siz de güne sıcak su içerek başlamayı deneyin ve vücudunuzun nasıl tepki verdiğini kendiniz deneyimleyin.

Eğer sıcak suyun tadı hoşunuza gitmiyorsa

İçine biraz zencefil, limon, portakal yada kivi dilimi katarak suyunuzu tadlandırabilirsiniz. Yada direkt Çin usülü yeşil çay içebilirsiniz. Afiyet olsun.
@[1544695345762317:274:ÇAY Sokağı Sakinleri]'

 

Çinliler yanlarında sürekli bardak tipi termoslarda sıcak su, çay taşırlar. Kışın soğuk günlerde, hatta bunaltıcı yaz sıcaklarında bile hep sıcak su içerler. Çin restoranlarına gittiğinizde de masanıza ilk gelen bu hafif çayımsı sıcak su’dur.

Vücudumuz için gerekli olan şeylerin %99’unu midemiz sayesinde alıyoruz. Yediklerimiz bizi fiziksel ve ruhsal olarak o kadar çok etkiliyor ki acı yememiz bizi daha agresif, tatlı yememiz ise bizi daha mutlu yapıyor. Hatta bu yüzden bilim adamları midemiz için 2.ci beynimiz diyorlar. Midemize en iyi gelen şey ise sıcak su.

Peki sıcak su bizim için neden iyi?

İşte binlerce yıldır bunun farkında olan Çinliler de her fırsatta sıcak su içiyor.

Midemiz vücudumuzun için bir nevi “fırın” işlevi görüyor. Midemiz yediklerimizi bakteri ve enzimlerle eritmek için ilk önce uygun ısıya getiriyor, yani tekrar ısıtıyor. Soğuk su içmek ise midemizin daha fazla enerji harcamasına neden oluyor. Ve yanında alınan diğer besinlerin sindirimini de zorlaştırıyor. Özellikle yağlar soğuk suda çok daha zor çözünüyor. Çinliler ise yemekten önce ve sonra sıcak su içerek midelerinin extra efor sarfetmesini engelliyor.

Çinliler soğuk içecekler içtiğiniz veya soğuk besinler yediğiniz zaman içsel organların daha fazla büzüldüğüne, mevcut problemleri daha da kötüleştirdiğine inanıyor. Yağlı bir tavayı soğuk suda yıkamaya çalışın. Yağlar donar ve yapışır. Ama aynı tavayı SICAK suda
yıkarsanız, yağı çözer ve uzaklaştırır. Bedenimiz yağları içerir.
Sıcak su sistemimizi temizler.

SICAK SUYUN Faydaları :
1 – Bedenin doğal serinletme sistemini çalıştırır. Bu kan dolaşımında artışa neden olur.
2 – ıç organları ve kaburga kafesinin etrafındaki kasları gevşetir,daha derin nefes almanızı sağlar.
3 – Mide asidi etkilerini rahatlatır ve asit reflu semptomlarını rahatlatır.
4 – Sulanmayı ve besinlerin emilimini artırarak sindirime yardımcı olur.
5 – Kabızlığı giderir.
6 – Kilo verme : yemeklerden yarım saat önce içilen sıcak su iştahı azaltır ve kilo vermeyi hızlandırır. Nefes tekniği ilebirleştirilirse, yağ yakmak için hiper – oksijenlenme sağlar.
7 – Soğuk algınlığı, gripin süresini kısaltır, zatürreyi önler.

NE KADAR ıÇMELı? NE KADAR SICAK OLMALI? NE KADAR SIK ıÇMELı
Günce 3 kez 1 fincan için, kahve sıcaklığında. Daha fazlası daha iyidir.

Denemeye ne dersiniz?

Sabah kalktığınızda siz de güne sıcak su içerek başlamayı deneyin ve vücudunuzun nasıl tepki verdiğini kendiniz deneyimleyin.

Eğer sıcak suyun tadı hoşunuza gitmiyorsa

İçine biraz zencefil, limon, portakal yada kivi dilimi katarak suyunuzu tadlandırabilirsiniz. Yada direkt Çin usülü yeşil çay içebilirsiniz. Afiyet olsun

ANNEMDEN NELER ÖĞRENDİM

'ANNEMDEN NELER ÖĞRENDİM
Tip Bilgilerini Ögrendim:
'Gözlerini şaşı yaparken birgün öyle kalıvereceksin, göreceksin gününü.''
Olgun Olmayi Ögrendim: 
'Bu tabağın hepsini bitirmezsen büyüyemezsin.. .'
Genetik Bilgileri Ögrendim: 
'Sen de o lanet olası babana çektin...'
Bilgeliği Öğrendim:
'Benim yaşıma gel de anlarsın o zaman''...
Sabırlı Olmayi Öğrendim:
'Baban eve gelsin, sen görürsün....'
Hakkımızı Alacağımızı Öğrendim:
'Eve vardığımızda ben bilirim sana yapacağımı...
Adaleti Öğrendim:
'Birgün senin de çocukların olacak.İnşallah onlar da sana, senin şimdi bana yaptıklarini yaparlar.... '
İyi Yapılmış Bir İşi Takdir Etmeyi Ögrendim:
'Bana bakin, çıkın birbirinizi dişarda gebertin, evi daha yeni temizledim.. .!!!'
Dualarin Gücünü Öğrendim:
'Yat kalk dua et ki baban müzik setinin bozulduğunu farketmedi.. .'
Zamana Karşı Yarışmayi Öğrendim:
'O oyuncaklarını topla yoksa bi tekme attığım gibi hepsini karşı
sahilden toplarsın...'
Mantıklı Düşünmeyi Öğrendim: 
'Ben öyle diyorsam öyledir...!!! '
Ileri Görüşlü Olmayı Öğrendim: 
'Çıkmadan önce temiz bi çamaşır giy...yolda Allah korusun başına
bi şey gelir,kirli külotla etrafa rezil olursun.'
Hayatın Trajikomik Yanlarını Öğrendim:
'Sen daha orda gülmeye devam et, birazdan
ben seni tam güldürücem...'
Hayatın Çelişkilerle Dolu Olduğunu
Öğrendim: 
'Kapa çeneni ve çorbanı iç...!!!'
Dayanıklı Olmayi Öğrendim:
' O Ispanak bitene kadar sofradan kalkmak yok...!!!'
Hava Raporu Tahmini Yapmayi Öğrendim:
'Şu dağınıklığa bak...yabanci biri görse odanın ortasından kasırga
geçmiş sanır...'
Abartmayi Öğrendim: 
'Sana 500 bin defa söyledim kirli ayakkabilarinla içeri yürüme diye..!!'
Davranış Psikolojisi Öğrendim:
'Babana çekeceğine biraz bana çekseydin n'olurdu ...'
Olağanüstü Durumlara Hazırlıklı Olmayı
Ögrendim:
'Dinleme bakalım anne sözünü dinlemee...! !!
'Kafana meteor düşecek kenara çekil' diye bağırsam onu bile dinlemezsin di mi......!!!! '
Kiskanmayı Öğrendim:
' Dünyada senin annen baban gibi mukemmel bi
aileye sahip olmayan kaç milyon çocuk var biliyo musun... ?!?!?'
@[337232243141786:274:Aşk Tadında Hikayeler] sayfasına davetlisiniz <3'
Tip Bilgilerini Ögrendim:
‘Gözlerini şaşı yaparken birgün öyle kalıvereceksin, göreceksin gününü.”
Olgun Olmayi Ögrendim:
‘Bu tabağın hepsini bitirmezsen büyüyemezsin.. .’
Genetik Bilgileri Ögrendim:
‘Sen de o lanet olası babana çektin…’
Bilgeliği Öğrendim:
‘Benim yaşıma gel de anlarsın o zaman”…
Sabırlı Olmayi Öğrendim:
‘Baban eve gelsin, sen görürsün….’
Hakkımızı Alacağımızı Öğrendim:
‘Eve vardığımızda ben bilirim sana yapacağımı…
Adaleti Öğrendim:
‘Birgün senin de çocukların olacak.İnşallah onlar da sana, senin şimdi bana yaptıklarini yaparlar…. ‘
İyi Yapılmış Bir İşi Takdir Etmeyi Ögrendim:
‘Bana bakin, çıkın birbirinizi dişarda gebertin, evi daha yeni temizledim.. .!!!’
Dualarin Gücünü Öğrendim:
‘Yat kalk dua et ki baban müzik setinin bozulduğunu farketmedi.. .’
Zamana Karşı Yarışmayi Öğrendim:
‘O oyuncaklarını topla yoksa bi tekme attığım gibi hepsini karşı
sahilden toplarsın…’
Mantıklı Düşünmeyi Öğrendim:
‘Ben öyle diyorsam öyledir…!!! ‘
Ileri Görüşlü Olmayı Öğrendim:
‘Çıkmadan önce temiz bi çamaşır giy…yolda Allah korusun başına
bi şey gelir,kirli külotla etrafa rezil olursun.’
Hayatın Trajikomik Yanlarını Öğrendim:
‘Sen daha orda gülmeye devam et, birazdan
ben seni tam güldürücem…’
Hayatın Çelişkilerle Dolu Olduğunu
Öğrendim:
‘Kapa çeneni ve çorbanı iç…!!!’
Dayanıklı Olmayi Öğrendim:
‘ O Ispanak bitene kadar sofradan kalkmak yok…!!!’
Hava Raporu Tahmini Yapmayi Öğrendim:
‘Şu dağınıklığa bak…yabanci biri görse odanın ortasından kasırga
geçmiş sanır…’
Abartmayi Öğrendim:
‘Sana 500 bin defa söyledim kirli ayakkabilarinla içeri yürüme diye..!!’
Davranış Psikolojisi Öğrendim:
‘Babana çekeceğine biraz bana çekseydin n’olurdu …’
Olağanüstü Durumlara Hazırlıklı Olmayı
Ögrendim:
‘Dinleme bakalım anne sözünü dinlemee…! !!
‘Kafana meteor düşecek kenara çekil’ diye bağırsam onu bile dinlemezsin di mi……!!!! ‘
Kiskanmayı Öğrendim:
‘ Dünyada senin annen baban gibi mukemmel bi
aileye sahip olmayan kaç milyon çocuk var biliyo musun… ?!?!?

Mesele kuyumcuyu bulmaktadır…

1509996_795693657133035_8342677460323633011_n[1]

 

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip:

“Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar.

Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu” der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar.

“Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?”

Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?”

“Ne istiyorsan veririm.”

Öğrenci, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:

“Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.”

Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.

Bilge sorar:

“Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?”

Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir.

Bilge hoca çok kısa cevap verir:

“Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir.”

Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır.

Mesele kuyumcuyu bulmaktadır…

” BİR PİRİNÇ TANESİ”


Ben beş yaşında idim. Babaannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor…. Çocukluk işte

‘aman babaanne’ dedim. ‘Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya yorulmaya değer mi?’

Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı öfkeyle doğruldu.

‘Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun ‘ dedi. ‘Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru alın teri emeği çilesi var biliyor musun?’

Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain’in proposlarini okuyorum. Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım. Alain bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.

İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri göz nuru el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin traş olmak için lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm.

Lütfen diyordu traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu varoraya bırakın.Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.

Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde ‘İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı.
İşte o ülke kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor ona sahip çıkıyorgelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre’de zaman zaman belli periyotlarda radyolar televizyonlar bir haberi duyurur.

Şu tarihte su saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız ilgilenmediğiniz kullanmadığınız ne kadar kitapdergi gazete varsa kâğıtambalajkutu varsa velev kibir ilaç prospektüsü dahi olsa kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun.
Fazla ağaç ziyanına engel olun.

Japonlar son derece sade basit yalın mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir. Böyleleri ile zavallı evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanın gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.

Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der Tanrı şahidim olsun ki Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.

Dediklerini yapar en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.

Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim ne kadar sade ne kadar mütevazı ne kadar gösterişten uzak.

Gerekmediği halde elektriği yakmakla Suyu kapamadan boş yere akıtmakta Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

Hayat çok ince akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.

Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı,bir at bir komutanı,
bir komutan bir orduyu,
bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu . . .

Maddi durumumuz ne olursa olsun ister zengin olalım ister fakir hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.

Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır…

On İki Makam ve Astroloji-Musiki İlişkisi

10998036_831310706926195_1089337775301215239_n[1]

 

Tanburî Küçük Artin ,yazdığı risâlede açıkça şu ifadelere yer verir: “… bu şeref hübut evci dediğimiz ehl-i nücûm [astrolog] olmalı ve sazende olmalı … birisini bilib, birisini bilmese zevkiyat olmaz. Zira yedi feleğin ki gökyüzünde onlar biri birisin evinden niceki o şerefi alırlarsa. O şeref aldıkları yer, felekiyatların taksim yeridir … ilm-i nücûmda da nice ki bir felek bir burcdan, o bir burca gider türlü türlü zuhuratlar olduğu gibi bizim musikimizde de hüseyni agazesi buselik uğrayub aşiran karar ederse, ona buselik-aşiran derler. Musikide ilm-i nücum budur” (Popescu-Judetz, 93-94).

Abi Sen Çok Yoruldun Sadece…

On İki Makam ve Astroloji-Musiki İlişkisi


Tanburî Küçük Artin ,yazdığı risâlede açıkça şu ifadelere yer verir: “… bu şeref hübut evci dediğimiz ehl-i nücûm [astrolog] olmalı ve sazende olmalı … birisini bilib, birisini bilmese zevkiyat olmaz. Zira yedi feleğin ki gökyüzünde onlar biri birisin evinden niceki o şerefi alırlarsa. O şeref aldıkları yer, felekiyatların taksim yeridir … ilm-i nücûmda da nice ki bir felek bir burcdan, o bir burca gider türlü türlü zuhuratlar olduğu gibi bizim musikimizde de hüseyni agazesi buselik uğrayub aşiran karar ederse, ona buselik-aşiran derler. Musikide ilm-i nücum budur” (Popescu-Judetz, 93-94).

Bedeniniz gerginse mutlaka düşüncelerinizi gözlemleyin.

 

 

Bedeniniz gerginse mutlaka düşüncelerinizi gözlemleyin. Düşünceler 2 ana kategoride sıralandıklarında bedende büyük bir gerilim yaratırlar: istiyorum ve istemiyorum.

İstiyorum diyen düşünceler; fiziksel haz istiyorum, başarı istiyorum, övgü istiyorum, kazanç istiyorum, mutluluk istiyorum, kontrol edebilmek istiyorum, güvenlik istiyorum der, oburdur, açgözlüdür. İstemiyorum diyen düşünceler ise öfkelenir, kıskanır, haset eder, kin tutar, geçmişe takılır, geleceğe endişelenir, yergi istemez, kayıp istemez, mutsuzluk istemez, başarısızlık istemez, cömert olmak istemez, tembeldir, uyuşuktur, enerjisizdir. Zihin bu düşüncelerle gerçeklikten koparılırken, beden bu düşüncelerin yarattığı huzursuzlukla işkence çeker.

Bu işkence, iki araçla yapılır. İlki farkındalık kaybı, ikincisi ise konsantrasyon ve odaklanma kaybı. Daha net söylemek gerekirse yanlış farkındalık ve yanlış konsantrasyon aracılığıyla kendimize acı çektiririz. Farkında olmamız gereken şeyleri fark etmeyi bırakıp farkındalığımızı kusurlu şeylere yönlendirir, doğru şeyin üzerine odaklanmak yerine yanlış şeylerin üzerine odaklanırız. Çevremizde arzu yaratan, tüketim ihtiyacı oluşturan, bizi öfkelendiren, açgözlülüğümüzü tetikleyen şeyleri fark eder ve farkındalığımızın merkezine bunları koyarız. Konsantrasyonumuzun nesnesi ise arzu dolu düşünceler, tüketim ihtiyacı, açgözlülük, öfke ve kaygı olur. Farkındalığımızı bunlarla sınırlamak ve bunlara odaklamakla kalmaz, bu tür düşünceler bize eziyet etmelerine karşın bunlardan haz alır, bunları düşünmek ister, bunlarla eğleniriz. Çoğu insan aslında arzu dolu, öfke dolu, açgözlülük dolu ve kaygı dolu düşüncelerle eğlendiğinin farkında değildir.

Ne zaman ki huzur ile karşı karşıya kalsalar insanlar o zaman yanlış farkındalık ve konsantrasyon geliştirmiş olduklarını fark edebilirler; elbette farkındalıkları bir parçacık tarafsızlık kazandıysa. Farkındalık, huzuru fark ettiği anda kendi gerginliğini de fark eder. Bu gerginlik, kusurlu haz için gereklidir. Hatalı haz temel itibariyle bir gerginlik yaratılması ve ardından bu gerginliğin gevşetilmesi ilkesine dayanır. Bir arzu nesnesi görür ya da üzerinde düşünürüz. Hemen ardından buna ulaşamamanın ya da ulaşma arzusunun yarattığı ve her an kademe kademe artan gerilimi hissederiz. Gerilim arttıkça, arzu nesnesine duyduğumuz heves, beklenti ve ihtiyaç da artar. Gerilimin artması arzu nesnesini bizim için “ne olursa olsun” elde edilmesi gereken bir şeye dönüştürür. Zihnimizde, hayallerimizde defalarca ondan mahrum kalır ve defalarca ona kavuşmanın hazzını tadarız. Bu sebeple arzu nesnesine hemen ulaşmak onu yeterince haz verici hale getirmez. Aynı şekilde bir diğer haz alma yolu da bize acı veren bir durumdan kurtulmaktır. Bu durumda kurtulmak istediğimiz şey ne kadar endişe vericiyse, öfke yaratıyorsa ondan kurtarmak o kadar haz verici olacaktır. Dolayısıyla aslında gelecek için duyduğumuz kaygılar, kafamızda eşimizle dostumuzla ya da sıradan insanlarla yarattığımız hayali kavgalar hep haz alma araçlarıdır.

Zihin arzu nesnesi ile ya da acı nesnesi ile temas etmediği bir durumu sevmez. Bu sebeple sürekli olarak kendini bir biçimde huzursuz ve dolayısıyla da bedeni gergin halde tutar. Bu sebeple aslında hatalı zihin halleri için huzur kabul edilebilir bir şey değildir. Sadece kabul edilebilir değil aynı zamanda korkutucudur da.

Zihnimizde arzu nesneleri ve acı nesneleri kolleksiyonu vardır. Ne zaman “gerçek farkındalık” ŞİMDİKİ ZAMANA yönelmeye kalksa hemen zihnimizdeki çekmeceden bir tane arzu nesnesi ya da acı nesnesi çıkarır ve onunla eğlenmeye başlarız. Zihnimiz uzun süredir, kötü koşullarda saklanan bu arzu ve acı nesneleriyle kokuşmuş, ekşimiz, bozulmuş, kontamine olmuş yani kirlenmiş, mikrop kapmış haldedir. Dolayısıyla da hem zihnimiz hem de bedenimiz büyük bir acı çekmektedir.

İşte bedeninizde ne zaman bir gerilim varsa, ne zaman bir oto-immün hastalığın pençesindeyseniz, ne zaman bir stres etkeni ile boğuşuyorsanız, mutsuz, kaygılı, huzursuz, öfkeli, dalgın ve yorgunsanız, engellenemez bir şekilde şu ya da bu arzunun pençesindeyseniz bilin ki bu durum zihninizin bozulmasından, mikrop kapmasından, kirlenmiş olmasından kaynaklanıyor. Bilin ki bir tür hastalığın pençesindesiniz. Bu bulaşıcı bir hastalık. Bizden çevremizdeki insanlara, çocuklarımıza, genel anlamda dünyaya bulaşan korkunç bir hastalık.

Bu sebeple, ilk olarak öfkenin anlayış, şefkat ve cesaret ile, cimriliğin ve kontrol yanılgısının cömertlik ve gerçekte neye sahip olabileceğimizin anlaşılması ile, cehaletin geçiciliği fark etmek ile yenilmesi, hatalı, bölen, ayıran, ben ve diğerleri diyen farkındalığın bölmeyen, ayırmayan farkındalıkla yer değiştirilmesi, hatalı konsantrasyonun yerini doğru konsantrasyona bırakması gerekir.

Hayat boyu aldığımız tüm eğitimler içinde bundan daha önemli bir eğitimin var olduğunu düşünmüyorum.

Cem Şhen