Anlamak Sevmenin Başlangıcıdır

Yaşam; değişen, gelişen bir döngünün yansımasıdır. Önümüze sabırla ve aralıksız yeni konu başlıkları koyup öğrenmemizi bekler. Basittir, düzenlidir, organiktir, sürekliliğe yöneliktir. Çeşitliliklere kıymet veren bir öğretmendir yaşam; ve ısrarla anlaşılmayı ister.

sevgi anlamak insan anlayarak insanlar sevginin

Akıllı ve öngörü sahibi olan insan öz nitelikleriyle tabiatı kuşatmıştır. Ama insan tabiatı kendi bünyesindeki beceriler sayesinde değil, doğanın kendisine teslim olması sayesinde onu kuşatmış ve yönetmiştir. Bu teslim oluşun varlık sebebi felsefe biliminde ifade edilmiş sayısız rasyonel gerekçe olabileceği gibi çok daha yalın nedenler de olabilir. Peki, bir çocuğun masumiyetiyle sormuş olsaydık; sevgi istemiş olabilir mi?

Sevgi; varlığın gönlünden dış dünyaya akan muhabbet, sevilenin mevcudiyetine duyulan samimi gereksinim; bilgisine, ilgisine, iletişimine hatta iletişimsizliğine duyulabilecek minnet ve şükran hali.

İslam, ‘Allah müminlerin kalbindedir’ der.
İncil, ‘Tanrı sevgidir’.
Tevrat, ‘komşunu kendin gibi seveceksin’ der.
Budizm, ‘nefret yalnızca sevgiyle durdurulur’.

Sevgi çok boyutludur; durdurur, harekete geçirir, iyileştirir, güzelleştirir ve yaşamdan duyulan hazzı artırır. Gerçektir, yaşantılarla edinilen ve yaşam boyu devam eden bir akış olarak hayatımızın en önemli/anlamlı parçasıdır. Filmlerimiz, romanlarımız, aşklarımız, inançlarımız ve hayatın bütününe ait parçalardaki değerlerimizin tümü sevgiyle birleşerek bir arada durur ve yaşam insana bu bağ aracılığıyla dokunarak kendini anlatır.

Sosyal hayattaki bağdaştırıcılık ve birleştiricilik özelliği ile hayatın yapı taşlarından biri olan sevgi, insanın benliğine verdiği değer (kendini sevme) noktasından başlayıp, ailesine, arkadaşlarına, ferdi olduğu topluma, inançlarına, hatta ideallerine kadar derin ifadesini koruyarak uzanır. Dolayısıyla sevginin kaybolduğu, unutulduğu, kullanıldığı veya ihmal edildiği ortamlarda yalnızca ilişkilerin ruhunun kaybolup münasebetlerin kıymetsizleşmesi/yüzeyselleşmesi gözlenmez; aynı zamanda nefret, öfke, bencillik, saldırganlık gibi insan tabiatının en vahşi nitelikleri gün yüzüne çıkar. Böylece toplum, yaşam alanı ve ortamlarda insanlar kaşlarını çatarak yürümeye, anlamsız sebeplerle birbirlerine zarar vermeye, mutsuzlaşmaya ve mutsuzluğunu yaymaya, nihayetinde ise -ekonomik, sosyal, demografik ibareleri ne gösteriyor olursa olsun; bir tarafı sürekli gelişiyor olsa bile, diğer unsurları- kan kaybederek yok olmaya başlar.

ben bu ile garip geldim yunus emre sevgi anlamak insan anlayarak insanlar sevginin

Peki, tüm boyutlarıyla sevgi, neden kaybolur? İnsanlar nasıl basit tartışmalar yüzünden cinayetler gerçekleştirecek kadar nefret yumağı haline gelir bir ülkede? 30 yıl aynı yastığa başını koyduğu, kendisine çocuklar verip onları yetiştiren bir -biçare- anneyi nasıl vahşice öldürebilir bir baba? Besleyip büyüttüğü çocukların para için darp ettiği görece daha vahim durumlardan, yetiştirdiği evlatlarının kendisinden kurtulmak için kavga ettiği koşullara çocukların ailelerine duyduğu vefasızlıklar/sevgisizlikler nasıl ortaya çıkmaktadır? Hayatın tüm acımasızlıklarıyla tek başına yüzleşip sokaklarda yetişen bir çocuk varoluşundaki korku unsurunu öldürecek kadar nasıl hissizleşir? Misal; Mevlana’yı, Yunus Emre’yi dünya düşünce birikimine kazandıran topraklar nasıl nefretlerin, acıların ve ağıtların yurdu haline gelir?

Özgür iradesi ile yaratılan insan bir anlamda kendisine verilen canlılık ve yetkinlik imkanlarını kaybedinceye kadar sayısız alternatif arasında seçimler yapar. Okur, öğrenir, düşünür, kendini geliştirir. Severek yaşamını doyumsar. Ancak bu faaliyetlerin tümü içinde esas olan unsur, akıl ile yönetilen ve irade ile sınırlanan dengedir. Zaman elimizdeki tek kaynaktır ve modern hayatta deneyimleyebileceği alternatif unsurlar arasında tercih yapması gereken insan sıkça zevklerini, ferdi niyetlerini ve somut kazanımlarını duygusal değer ve ayrıcalıklara tercih etmektedir. Bu durum kıyasıya mücadelelerin ve mukayeselerin harcı ile yoğrulmuş şehirlerde neredeyse sıradanlaşmış olmakla birlikte, iş hayatında söz konusu nine torun sevgi anlamak insan anlayarak insanlar sevgininsamimiyet yönünden fakir davranışlarda insanlar fazlasıyla tükendiğinden, kendisi gibi insanlarla dolu apartmanlarda dairelerine sığınarak evlerinde bir nebze huzur bulur; (şanslıysa-bu 1, bulduğu çoğu zaman sevgi değil huzurdur-bu 2). Kırsal hayatta ise durum uçlarda yaşanır. Sevginin en derin ve samimisi modern hayatın menfaatçi yaklaşımlarının giremediği kasaba ve köylerde tertemiz insanlarda mevcut olabildiği gibi; tüm güdüleriyle küçük yeryüzü nimetleri için kalabalık gruplar halinde birbirine saldıran, istediğini zorla almaya çalışan, diğer insanların haklarını önemsemeyen, anlamadığına saldıran ve bazen anlamadığını gönül rahatlığıyla yok edebilen insanlar da vardır.

Anlamadığına saldırmak; kentte de kırsal hayatta da kilit unsur budur. İnsanlar, insan grupları, ideolojiler, aile içinde fertler, sokakta vatandaşlar, iş yerlerinde çalışma arkadaşları, organizasyonlarda kadrolar… Toplumsal hayatından her yerinde huzur, denge ve sevgi unsurlarını bir anda ortadan kaldırabilen belirleyici unsur anlamadığına saldırma ruh hali, şiddetle reddetme ve –bazen- yok etme güdüsüdür. Dolayısıyla bilinç, beynin idaresi yoluyla tüm organları yönetirken, aynı zamanda, kalbe inen duyguların geçeceği kapının anahtarına da sahiptir.

‘Gerçek bilgiye erişmenin tek yolu sevme edimidir. Bir insanı nesnel olarak tanırız, ancak onun değişmeyen özünü sevgi edimi ile kavrayabiliriz.

İnsanın varoluş sorununun en sağlıklı ve doyumcul yanıtı sevgidir. Dolayısıyla sevginin gelişimine yer vermeyen bir toplum insan doğasının bu temel gereksinimini gözden kaçırdığı için yok olacaktır’ der Erich Fromm (1900-1980).

İnsanlar doğanın kendilerine verdiği yetenekleri kullanıp bireysel yaşamlarını sürdürürken farkında olmadan bünyelerinde tekrarlanan sayısız faaliyetle hayatlarına devam ederler. Tıbbi ve biyolojik birçok unsurun psikolojik ve edimsel birçok kısıtlılık/yeterlilikle etkileşimi neticesinde şekillenen mizaç ve davranışların temelinde bilinç ve akıl bulunur. İnsan anlayarak üretir, konuşur, düşünür ve karar verir. Bununla birlikte duyguların neredeyse hepsi insanın doğasında bulunduğu oranla anlamak yoluyla kullanılır; anlayarak bağlanılır, anlayarak özlenir, anlayarak sevilir, anlayarak empati kurulur, anlayarak eğlenilir, anlayarak fedakarlık yapılır, anlayarak affedilir.

Sevgi nedir kuş ekmek sevgi anlamak insanHipokrat (M.Ö. 460- M.Ö. 370) zamanımızdan 2500 yıl önce, duygu ve düşüncelerin kalpten değil beyinden kaynaklandığını, ifade etmiştir. Sanıldığının aksine duyguların ruhtan ve kalpten kaynaklanmadığını kavrayan gelişmiş toplumlar belirsizlik ve korkularının üzerine giderek demokratik ve medeni koşullar meydana getirmiştir. Dünyanın geri kalanında ise hala baskın duygu –bir anlamda sevginin karşıtı olan- korku; baskın davranış ise saldırganlıktır. Oysa modern sosyoloji ve toplumsal psikoloji bilimleriyle tüm din ve kadim öğretilerin aynı paydada birleşip net bir şekilde kitlelere söylediği şudur; insanlar bireysel olarak kendilerini, ardından iletişim içinde bulundukları insanları, son olarak da yaşamın kendisini sevmeden mutlu olamazlar.

Neticede durum özetle Dostoyevski’nin özetlediği gibidir:

”Cehennem, insanın yüreğindeki sevginin bittiği yerdir.”

Anlamaya çalışmamak ise cehennemin kapısından çıkarken en çok takılıp düştüğümüz sinsi eşik..

kaynak: indigo dergisi

yazar: isa bayhan

Yeşil alanların, çocukların zekasını olumlu yönde etkilediği belirlendi.

11390055_10153388536019909_2309076552421072045_n[2]

İspanyol bilim adamlarının, 7-10 yaşındaki 2 bin 500’den fazla çocuğun katılımıyla yaptığı araştırma, doğaya yakın büyüyen çocukların okuldaki başarısını artırdığını ortaya koydu.

Barselona’daki Çevre Epidemiyoloji Araştırma Merkezi’nden bilim adamları okul çevresinde yeşil alanların bulunmasının çocukların öğrenme yeteneğini artırdığını, dikkatsizlik sorununu ise azalttığını gösterdi.

Öte yandan araştırmacılar, ezber sorunu olan çocukların yüzde 9’unun hava kirliliğinden uzak kaldıklarında bu sorunun üstesinden daha kolay geldiğini de tespit etti.

Araştırmaya imza atanlardan Payam Davdand, yeşil alanların çocuklar üzerindeki psikolojik etkisine dikkati çekerek doğaya yakın olanların öz saygısının, sorunları çözme becerisinin, yaratıcılığının ve risk alma cesaretinin arttığını vurguladı.

Bilim adamlarından Claire Leconte de doğaya yakın büyüyen çocukların diğer insanlarla ilişki kurma, paylaşma ve kalabalık önünde daha rahat konuşma becerisi kazandığını ifade etti.

Doğanın çocukların duyu kapasitesinin gelişmesinde de etkili olduğunu söyleyen Leconte, ağaç ve yaprakları gören çocukların mevsimler ve zaman kavramını daha rahat öğrenebileceğini kaydetti.

Leconte, yeşil ortamın ve çocukların bulunduğu genel ortamın soyut olan her şeye anlam kattığına dikkati çekti.

Araştırmanın sonuçları Amerikan” Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (PNAS)” dergisinde yayımlandı.

Avustralya’nın Melbourne Üniversitesi Psikoloji Bölümü araştırmacıların yürüttüğü bir başka araştırmada, doğaya ve yeşil alanlara bakmanın beyni güçlendirdiği ortaya çıkmıştı.

BM’nin geçen yılki verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 54’ü kentte yaşıyor

kaynk:şamil erkan

pınar kocabaş facebook sayfasından alınmıştır

“Hasta olduğunu sananlar sadece susuzlar”

Su tüm canlılığın yaşam kaynağıdır. Dünya da, kendisinin parçası olan birçok canlı da yüzde 75 veya daha fazla su oluşumludur. Suyun canlılar üzerinde ve evrende çok büyük etkileri vardır; taşıyıcıdır, arındırıcıdır. Primer besin üretimi sırasında kullanılır. Evrende ısı kontrolü için vazgeçilmezdir.

Evren ve canlılar için bu kadar önem taşıyan bu maddenin insanlar için önemine değinmek istiyorum biraz da. Ortalama beş seneden bu yana suyun insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırıyorum. Beni bu araştırmaya sevk eden durumdan bir tanesi de kendi hastalığım oldu. Kronik taş hastalığı olan sistin üri ve bu hastalığın önüne geçebilecek tek madde, ilaç, sağlıklı içilebilir klorsuz su. Çok kendimi anlatmadan suyun şifasına geçelim.

Drink water

Çevremizdeki neredeyse herkes hasta (tansiyon, böbrek hastalığı, diabet, astım, kalp damar hastalıkları, obezite, ortopedik rahatsızlıklar, migren, kanser gibi). Bu hastalıkların tedavisi için  doktora gidiyorlar ve hergün bir avuç ilaç içiyorlar. Fakat bir çoğuna doktorları tarafından günde ne kadar sıvı tükettiği değil, su içildiğine dair bile soru sorulmuyor. Çünkü sıvı tüketimi ile su tüketimi ne yazık ki bir birine karıştırılıyor. Siz evinizi durulayıp arındırırken çay veya meyve suyu mu kullanırsınız? Hiç derişik madde ile temizlik yapmazsınız değil mi? Vücudun arınma, temizlik ve onarım işlerinde de derişik madde kullanılmaması yani katkısız içilebilir sağlıklı su tüketimi şarttır.

Birçoğunuz su gereksiniminizi ağız kuruluğu başlayınca fark eder ve su içersiniz. Fakat bu vücudunuzdaki son dalgadır artık. Hücreleriniz var olan suyunu tüketip, tıpkı kurutmalıklarınız gibi, büzüşüp size ağız kuruluğu ile son çağrıyı gönderiyor. Tabiİ bu süreçle vücut kendi kendini yeme işlemi gerçekleştiriyor. Akciğerlerinizdeki nem azalıyor ve bu kronikleştikçe astım ortaya çıkıyor, yeterli su tüketimi olmadığı için toksik madde atımı azalıyor, karaciğerde birikim meydana geliyor ve bununla birlikte kalp damar hastalıkları, böbrek hastalıkları kaçınılmaz oluyor.

“Bu kadar hastalığın tek sebebi su mu?” diye düşünüyorsunuz; yalnız susuzluk değil tabii ki, ama bu hastalık faktörlerinin en büyük sebebi dehidrasyon, yani susuzluk. Sadece düzenli su içerek cildinizi genç ve diri tutabilir, migren ağrılarını geçirip fazla kilolarınızı verebilir ve hayatınızı durgunlaştıran hastalıklardan arınabilirsiniz.

Nasıl ve ne kadar su tüketmeliyiz?

Sermaye her ne kadar zorlasa da şişelenmiş sulardan uzak durmalıyız. Saatlerce plastik petrol artığı olan şişe içerisinde sıcakta durup Bisfenol-A ve Dioksin maddesi ortama geçmektedir. Dioksinin kanser hastalığı yaptığı birçok bilimsel çalışma tarafından ortaya konulmuş ve Uluslararası Kanser Araştırma Enstitüsü tarafından da açıklanmıştır.

Bisfenol-A ve Dioksinler vücuda girer, vücutta yağ dokusunda depolanır ve uzun süre atılamayarak birikir. Sağlığa vermiş olduğu zararın yanı sıra insan yaşamı için hava, güneş gibi vazgeçilmez bir unsurun paketlenip satılması yaşamın metalaştırılmasıdır. Bunun için hem sağlığınız hem de su hakkı için paketlenmiş sulardan uzak durmalı belediyelerden de temiz içilebilir kaliteli suyun evlerimize hatta sokaklarda kurulacak çeşmelerle ücretsiz bir şekilde servis etmeleri hususunda ısrar edip mücadeleyi başlatmalıyız.

Su icmek ve faydalari 2

Suyun ne kadar içilmesi gerektiği konusuna da gelirsek sıcak bölgelerde yaşayan bireyler hava sıcaklığının yüksek olduğu durumlarda kilolarının yüzde 5’i kadar su tüketebilirler. Serin havalarda ise kilolarının yüzde 4’ü kadar tüketmeleri sağlıkları için önemlidir. Mutsuz olduğunuz, ağrılarınızın olduğu ve hasta olduğunuz her an su içmeyi unutmayınız. Su sizin yaşamanızdaki en önemli madde ve en yakınınızdaki hekiminizdir.

Hazırlayan: Doğal Tıp Uzmanı Sergen Sucu

Gaia dergi

Sağlıkla kal facebook sayfası

Fatoş Pabuccu Tuncay

Yoğurt Mayası Nasıl Yapılır?

Evinizde hiç katkı maddesi girmemiş doğal yoğurt mayalamak istiyorsunuz, ilk mayayı nereden bulacaksınız?

Çevrenizde yoğurt mayalayanlar belki olabilir ama acaba onların yoğurtlarındaki maya gerçekten doğal mı, o mayanın geçmişine güvenebiliyor musunuz? Acaba o yoğurdun geçmişinde maya olarak market yoğurdu kullanılmış olabilir mi?

Veya İngiltere’ye gidiyorsunuz. İngiltere’ye süt ve süt ürünleri sokmak yasak. İlk yoğurdunuzu marketten yoğurt almadan nasıl mayalayacaksınız?

İşte kullanacağınız mayaya güvenemiyorsanız ve o mayanın geçmişini bilmiyorsanız kendi mayanızı kendiniz imal edebilirsiniz. Nasıl mı? Çok çok kolay. Fotoğrafları izleyin ve evde deneyin. 

Malzeme:

  • 15 Adet nohut
  • 1 Su bardağı günlük süt

1. Gün

Bir kavanozun içine 15 adet (kuru) nohut (organik) konur. Üzerine evde 65 derecede pastörize edilmiş veya kaynatılmış ve 38-40 dereceye kadar ılıtılmış doğal süt dökülür. Sütçüden süt alma imkanı olmayanlar günlük pastörize süt kullanabilirler ancak UHT süt yani uzun süre dayanan kutu süt kesinlikle kullanılmamalı. Termometre yoksa, yoğurt mayalama sıcaklığı olan 38-40 derece parmağınızın dayandığı sıcaklıktır. 

Kavanoz kalınca bir beze sarılarak yoğurt mayalar gibi 1 gün mayalanmaya bırakılır. Radyatör yanında bekletilebileceği gibi bir fırın içinde de bekletilebilir. Biz fırını önce 2-3 dakika 100 derecede ısıttık ve çok hafif sıcaklık oluşmuşken fırının içine koyarak bir gün mayalanması için beklettik.  

2. Gün

24 saat sonra mayalamaya bıraktığımız nohutlu sütümüzü fırının içinden alıp içine koyduğumuz 15 adet nohudu çıkarıp, kavanozun ağzını kapatıp buzdolabına koyduk. Ağzı açık koysak daha iyi sonuç alabilir miydik bilemiyoruz. 

3. Gün

Bir gün sonra buzdolabından çıkarılan kavanozun içindeki sıvı bir süzgeç üzerine dökülür. Süzgecin üzerinde kalanlar yapılacak doğal yoğurdun ilk mayasıdır. Maya süzgecin üzerinde toplandı ve yoğurt mayalanacak kaba alındı.

Bu ilk mayanın üzerine 65 derecede evde pastörize edilmiş ve 38-40 dereceye kadar ılıtılmış, 2 su bardağı doğal süt yavaş yavaş karıştırılarak ilave edildi ve mayanın süte karışması sağlandı. Toprak kase sarılarak 12 saat bekletilmek üzere ılık bir ortamda mayalanmaya bırakıldı. Radyatör yanında bekletilebileceği gibi bir fırın içinde de bekletilebilir. Biz fırını önce 2-3 dakika 100 derecede ısıttık ve çok hafif sıcaklık oluşmuşken fırının içine koyarak mayalanması için beklettik.

12 Saat Sonrası

Nohuttan kendi imal ettiğimiz maya ile yapılan ilk yoğurt tutmuş ve işe yaramıştı. Biraz sulu olmasına rağmen 3-5 kez mayalanmada normal kıvamına ulaşacak. Tadı çok güzel ama biraz tatlıydı. Mutlaka herkes denemeli.  

4. Gün

Kendi imal ettiğimiz biraz sulu olan ilk yoğurdu maya olarak kullanarak ikinci yoğurdumuzu mayaladık. 2-3 kaşık yoğurdu maya olarak kullanarak 2 su bardağı süt mayaladık.

5. Gün

İkinci yoğurdumuz birinciye göre daha katıydı. Bugün üçüncü yoğurdumuzu mayaladık. Yine aynı şekilde 2-3 kaşık yoğurdu maya olarak kullanarak 2 su bardağı süt mayaladık.

Bu da üçüncü yoğurdumuzun mayalanması…

6. Gün

Üçincü mayalamanın sonucunda yoğurdumuz yoğurt gibi oldu. Tadı da artık yoğurt.

Ana yoğurdumuzu mayalamadan önce bir kez daha yarım litre sütle bu yoğurttan 2-3 kaşık maya olarak kullanarak dördüncü mayalamamızı yaptık. 

6. Gün

Artık mayamız hazır. Ana yoğurdumuzu istediğimiz kadar sütle mayalayabiliriz. 

kaynak: karatay menüsü

sağlıkla kal sayfası

Fatoş Pabuccu Tuncay

’BEN’’ DÜNYANIZIN MERKEZİNDEYSE!

11987112_1132749146739629_5059983571818223072_n[1]

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Endişe, kaygı, keyifsizlik, karamsarlık, umutsuzluk, korku, öfke, halsizlik, isteksizlik, yorgunluk, baş dönmesi, uyku bozukluğu, kafa karışıklığı, kendini sevmeme, toplumdan kaçma, dürtüleri kontrol edememe, takıntılar, mükemmeliyetçilik, kısır düşünce döngüleri gibi ruh hallerine, eskiden nevroz adı verilirdi.

Halüsinasyon ya da hezeyan gibi bozukluklar olmaksızın bu bulguları yaşayan kişiye ise, ‘nevrotik’ deniyordu.

1980’lerden sonra nevroz, bir tanı kategorisi olmaktan çıkarıldı ve kapsadığı yakınmaların her birisi, ayrı birer ‘’hastalık’’ olarak tanımlandı.

Takıntı bozukluğu, anksiyete bozukluğu, dürtü kontrol bozukluğu, fobi, panik bozukluk gibi…

Her ne kadar aynı kişide bu belirtilerin birkaçı bir arada görülse de, otoriteler tarafından ayrı ayrı hastalıklar olarak tanımlanmaları, her birinin ayrı ilaçlarla ‘’tedavi” edilmesi girişiminin de önünü açtı.

Bugün sizlerle, nevrotik yakınmalara çok daha gerçekçi ve doğal bir çözüm yolu önerdiğini düşündüğüm, Morita yöntemini paylaşacağım.

Elbette dayandığı derin felsefeyi kısa bir makaleye sığdırmak mümkün olmayacak ama genel bir fikir edineceğinize inanıyorum.

Sigmund Freud’un çağdaşı olan Japon Prof. Dr. Shoma Morita, yazının girişinde sıraladığım ruhsal sıkıntılara, ‘’Shinkeishitsu’’ adını verir.

Dr. Morita’ya göre, Shinkeishitsu yakınmalı insanların en dikkat çekici özelliği, aşırı derecede ”Ben” odaklı olmalarıdır.

”Ben,” dünyalarının merkezindedir.

Örneğin uçağa bindiklerinde, o uçağın aynı rotada sayısız kereler hiçbir kaza yapmadan gidip geldiğini bildikleri halde, içinde kendileri olduğu için düşeceğine inanırlar.

Ya da utangaç bir insan, herkesin kendisine baktığını sanır.

Herkes onu gözetlemekte ve en küçük hatasını bile fark etmektedir.

‘’Bana ne olacak?’’ sorusu sürekli kafalarında yankılanır.

‘Neden bu kadar acı çekiyorum?’’

‘’Eminim hiç kimse benim kadar berbat hissetmiyordur!’’

‘’Mahvoldum!’’

Bu düşüncelerin akışına kapıldıklarında, etraflarına verdikleri sıkıntı ve zararı fark etmezler.

Örneğin uçak korkusu yaşayan kişi, gergin davranışlarının başka yolcuları nasıl etkilediğini görmez.

Çünkü dikkati, yalnızca kendisine odaklıdır.

Kendisini dinleyen, rahatlatan, şefkat gösteren birisini bulduğunda ona yapışıp, sonu gelmez yakınmalarla karşısındakini canından bezdirir.

Aslında hepimiz zaman zaman, bu tür düşünce ve davranışlar sergileriz.

Hangimiz, başarı ya da başarısızlıkları çok abarttığımız anlar yaşamamıştır ki?

Ya da bazen kendimizi, ilişkilerimizi sorgularken aşırıya kaçar; her davranışın arkasında gizli nedenler ararız!

Sorun, bu durumun sürekli ve aşırı boyutlarda yaşanmasıdır!

Böyle durumlarda bir süre sonra, kendini yargılama, suçlama ve başkalarıyla karşılaştırma başlar!

Korkuları, endişeleri, takıntıları ve utançlarından dolayı, kendilerine kızarlar!

Yıkıcı tutumları, kurtulmaya çalıştıkları sıkıntıları büyüten, geliştiren hormonlu bir gübredir adeta.

Korku, takıntı, utangaçlık ve panik, giderek devleşir.

Dr. Morita, ruhsal sıkıntılardan ‘’kurtulmaya çalışmanın,’’ dikkati büsbütün onlara odaklayacağını ve beklenenin tam tersi sonuçlar vereceğini söyler!

Kişi giderek, günlük hayattan, sorumluluklarından ve ilişkilerinden kopmaya başlar.

Bozulan ilişkileri, iş hayatı ve sağlığı nedeniyle, kaçmaya çalıştığı ruhsal sıkıntılarının artması kaçınılmaz hale gelir!

İşte size tam bir kısır döngü!

Dr. Morita, duyguların değil davranışların yönetilebilir olduğunu söyler.

Doğru olan, duyguları olduğu gibi kabul edip, davranışlarımızı yapılandırmamızdır.

Çözüm için ilk olarak, günlük yaşamımızı düzene koymamızı önerir.

Yemeğimize, uykumuza dikkat etmek, yavaş yavaş da olsa fiziksel egzersizi hayatımıza sokmak gibi.

Her gün en az 2 dakika süreyle bizi gerçekten güldürüp neşelendirecek bir aktivite, yaşantımızın parçası olmalıdır.

Örneğin ben, hemen her gün mutlaka kısa komik videolar izlerim; moralim ne kadar bozuk olsa da!

İkinci önermesi, akılcı ve tarafsız bir sorgulamayla, yaşadığımız sorunların hangilerinin kontrol edilebilir, hangilerinin kontrol edilemez olduğunu ayrıştırmaktır.

Yaşlılık, ölüm gibi kontrolümüz dışında olan sıkıntılar kabullenilmeli, kontrol edilebilir olanlar içinse çözüm planları yapılmalıdır.

Çözümler, küçük ama sürekli adımlarla hayata geçirilmelidir.

Zihnimiz, yaşadığımız andan uzaklaşıp geleceğe yönelirse endişe ve geçmişe giderse keder üretir.

Bu durumun önüne geçmek için dikkati odaklama ve farkındalık egzersizleri öğrenilmelidir.

Ve gelelim en önemli önermeye: Yaşam Amacı!

Anlamlı bir yaşam amacına sahip olmak, kişiyi ‘’Ben’’ odaklı olmaktan kurtarır!

Amaç, etik yani insani değerlerle ve zarar vermeme ilkesiyle uyumlu olmalıdır!

Kendi dar dünyalarının sınırlarını aşmalarına yardımcı olacak anlam ve büyüklükte yaşam amaçlarına sahip olan insanlar, nadiren Shinkeishitsu rahatsızlığına yakalanırlar.

Eğer bu yazıda söz edilen sorunlardan mustaripseniz, mutlaka sizin de, sadece kendinize ve ailenize değil, tüm insanlığa ve hayata değer katan bir yaşam amacınız olsun!

Bu amaç, dünyadaki acıları ve çirkinlikleri azaltsın!

Mutlulukları ve güzellikleri çoğaltsın!

Her türden ayrımcılığı, dar düşünce kalıplarını, ön yargıları, kabalığı, dogmayı yıkın!

Yaşamı keşfedin!

Merak edin, öğrenin, gelişin!

Öyle anlamlı bir yaşam sürdürün ki, sizin için ‘Shinkeishitsu,’ kısa bir süre sonra unutacağınız egzotik bir sözcükten ibaret olsun!

Nefes aldığım sürece yaşamaya ve hayatı hissetmeye devam edeceğim.

IMG_6898Yaşlanınca da ninja olmayacağım işte karalara bürünmeyeceğim, nefes aldığım sürece yaşamaya ve hayatı hissetmeye devam edeceğim. Köşeye çekilmeyeceğim, artık benden geçti diyerek kös kös oturmayacağım. Unumu eledim eleğimi astım laflarınızı alın tepe tepe kullanın.Ben öyle bir kokoş yaşlı bir bayan olacağım. Teyze diyenin de ağzını yırtacağım.