Archive | 10 Ocak 2017

HUZURA ULAŞMAK İÇİN GEREKEN EN TEMEL 2 TAVIR

15_11

 

 

Günlerden bir gün, Zen öğrencisi Üstadına gitmiş:
“üstadım, çok çalışıp aydınlanmak istiyorum. Bunun için neler yapmam lazım, tüm gerekenleri yerine getirmek istiyorum, lütfen bana yol gösterin.” Demiş.
Bunu duyan Üstad, öğrencisine sormuş:
“yemeğini yedin mi? “
“Evet” demiş öğrenci.
“ O zaman git, tabağını temizle ve bulaşıkları yıka.”

Zor günlerden geçiyoruz. İlişkiler, aile, iş ve yaşam koşulları, ülkemizin içinde bulunduğu zorlu şartlar , derken her birimiz güvensizlik, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygular içerisinde savrulup, kendimizce DOĞRU BİR YOL arıyoruz. Oraya buraya savrularak odaklanmazsak, enerjimizi de dağıtmış oluyoruz.
Bu dağınıklıkla, sağlıklı bir şekilde daha ne kadar devam edebiliriz ki..?
Zen üstadının “tabağını temizle ve bulaşıkları yıka” sözü çok derin anlamlar içermekte. Anı yaşama ve diğer anlamlarının ötesinde, özellikle birine değinmek istiyorum:
EĞER BEN, bilincimi taşıyan tabağımı yani bedenimi, zihnimi temizleyip ortalıktaki bulaşıkları, kokuşmuş anıları temizlemezsem, tüm bu çöplük, aydınlanma ve huzura kavuşma yolumda ciddi engel yaratır.
Bizler ne yapıyoruz? Çöpü temizlemek yerine, habersiz misafir geldiğinde ortalıktaki dağınıklığı dolap içlerine tıkıştıran yeni gelin misali depoluyoruz. Üzerlerine şık örtüler örtüp, havaya da güzel bir oda kokusu sıktık mı tamam bu iş
İşte size birinci anahtar :
GEÇMİŞ TRAVMATİK DENEYİMİNLE KORKUSUZCA YÜZLEŞ
Travma, özellikle erken dönemde yaşanmışsa, sıradan bir büyük korku değil “ölüm” hissi (korkusu) demektir. İnsanın, TRAVMANIN YAŞANDIĞI SÜREÇ BOYUNCA bu duyguyla baş edebileceği yegane yeteneği , hayatta kalabilmek adına duruma uyum sağlayıp DURUMU YOK  SAYMAKTIR.
Bunu yapabilmek için kişi, o yaşantı sanki onun başına gelmemiş de dışarıdan izliyormuş gibi bir ruh hali geliştirir, YANİ RUH YAPISINI BÖLER:
TRAVMAYI YAŞAYAN
TRAVMAYI KONTROL EDİP YOK SAYMAK İÇİN ÇEŞİTLİ YÖNTEMLER GELİŞTİREN ve
SAĞLIKLI HERŞEYİN FARKINDA OLAN
Parçalar geliştirir.
Bu yapı içinde anahtarın gizli olduğu alan ikinci parçayı fark etmekte gizlidir. O anahtarı fark edip  bulduğunda, birinci kapıyı açabilirsin. Yani , bir zamanlar yaşanan , artık var olmayan ama yine de ÖLÜM duygusu gibi korkutan, sıkışmış eski travmatize olmuş parçan orada saklanmış seni bekler durur.
Kontrol eden, bunun için çeşitli yöntemler geliştiren parça bir anlamda BEKÇİDİR. Travmatize olmuş parçanın , bir daha bu duyguyu asla deneyimlememesi için , kişiyi gerekli gördüğü her detaydan uzak tutmaya çalışan, bunun için ustaca türlü stratejiler geliştiren ZEKİ BİR BEKÇİ.
VE ANAHTARLAR BU BEKÇİDE !
Bekçiden anahtarı alabilmek için önce onun geliştirdiği ve bize ustaca oynattığı oyunları fark etmemiz gerekir:
Eğer çok verici bir insan olduğunuzu düşünüyorsanız, verme duygusunun hangi yönünüzü rahatlattığına bir bakın, izleyin kendinizi. Her insan, vererek bir şey alır aslında, BU BİZİM DOĞAMIZDIR.  SİZ ne alıyor ya da almak İSTİYORSUNUZ? Çook eskilerde alamadığınız ne var?
“Verdiğiniz” zaman, karşıdan aldığınız tepki ne? Bu tepkiye hangi nedenden dolayı VERİCİ BİRİ olacak kadar bağımlısınız? BEKÇİ, sizi verici bir duruma getirerek, hangi anıyı saklamaya çalışıyor?
Bir şeyler yapamadan duramıyor musunuz? Kendinizi işkolik olarak mı nitelendiriyorsunuz? Evde rahatlama zamanlarında bile aklınızda yapılacak işler, toplanacak odalar, yemek, çamaşır v.s türlü listeler, dinlenirken suçluluk mu hissettiriyor? HERŞEYE RAĞMEN DURUN. Ve tabii ki bekçinin mantıklı açıklamalarına rağmen DURUN. TÜM BU BİR ŞEYLER YAPMA HALİNİN aslında sizi NEYİ HATIRLAMAKTAN, DÜŞÜNMEKTEN UZAKLAŞTIRDIĞINI FARK ETMEYE ÇALIŞIN.
Ne zamandan beri böyle oldunuz? Neler oldu da kendinizi sürekli bir şeyler yaparken buldunuz? Asıl görmekten kaçtığınız ve kendinizi OYALADIĞINIZ ŞEY NE?
YA DA , kontrol edemediğiniz bir öfke, sizi sinsice ele geçiriyor. Yerli yersiz öfkelendiğinizi fark ediyorsunuz fakat BEKÇİ haklı olduğunuzu söylüyor, “onlar da öyle davranmasalardı”… Siz “yine de bir problem var” diyorsunuz, inceden. (işte o ses, sağlıklı parçanız) DİNLEYİN O SESİ !
Bu öfke ne zaman başladı ? Diğer hangi duygularımı ifade etmedim ? geçmişe dönüp bakın yaşadıklarınıza. Hangi duyguyu yaşamaya izniniz, zamanınız, v.b. yoktu? BEKÇİ, hangi duyguyu tehlikeli olduğu için yasaklayıp yerine Öfkeyi tutuşturdu elinize ? Sadece izleyin kendinizi ve geçmişinizi.
DAHA BU ÖRNEKLER GİBİ NİCELERİ VAR.
Fakat her birinin ortak yönü, BUNLARDAN KURTULUŞUN, FARK EDİP YÜZLEŞMEKTEN GEÇİYOR OLUŞU. Hani derler ya insanın şeytanı içindedir diye, belki de iyi niyetiyle travmatize parçamızdan bizi korumaya çalışan BEKÇİ, o olaylar yaşandığı sırada MELEĞİMİZken , sonrasında kendi ŞEYTANIMIZ olmuştur, kim bilir… Bir düşünün !
SORUMLULUK AL
Artık kabul et, ne oldu ise oldu ve o sırada yapabileceğin neyse onu yaptın. Ne az ne de çok. Bunlar değiştirilemez GERÇEKLERDİR. Sonuçlar, istediğimiz gibi olmasa da , hatta acı ve yıkıcı sonuçlarla da karşılaşmış olsak tüm bunların tek bir ortak noktası var: YAŞANDILAR , BİTTİ, GEÇMİŞTE KALDILAR.
Bize acı veren yönü ise , zihnimizde hala geçmiş acı anıları  yaşatmaya çalışıyor oluşumuz ve GERÇEKLİĞİ TÜMÜYLE KABULLENEMİYOR OLUŞUMUZ.
Gerçeği kabul edebilmek için önce o gerçekliğin içinde var olan yerimizi fark etmemiz, sonrasında o yerde yaşanmış olan zayıflığı, suçu, kurban rolünü, çaresizliği, yetersizliği, ve teslimiyeti görmemiz, bunu görebilmek için KENDİ KAPLADIĞIMIZ YERİN SORUMLULUĞUNU ALMAMIZ GEREKİR. Anne  olarak, Baba olarak, Çocuk ya da Bebek olarak, Fail ya da Kurban olarak…. İNSAN OLARAK..!
Sorumluluk almak demek,
Ben ebeveynlerimden daha iyiyim, ben onların yapamadıklarını ben yapıyorum,
Ailenin reisi benim, çünkü babam yetersiz,
Çocuklarımın arkadaşıyım, onlarsız ben hiçim, benden daha olgunlar zaman zaman yanlarında ben onların çocuğu gibiyim, ve bunun gibilerle  olmaz.
SORUMLULUK ALMAK, HANGİ ROLDE İSEN ( anne, baba, çocuk, patron, çalışan, teyze, hala, yeğen, kuzen, komşu, fail, kurban…..) ONUN GETİRDİĞİ TÜM GÖREVLERİ ÖZÜMSEMEN, KABUL ETMEN VE BUNDAN DOĞAN ACI TATLI DUYGULARI ÜSTLENEBİLMEN DEMEKTİR.
Konstelasyon Terapilerinde sıkça rastladığım bir durumdur bu: Anne, çeşitli sebeplerden dolayı doğuramayacağına karar vererek kürtajla aldırdığı çocuğu konusunda, oradaki fail durumunu kabul etmez. Sebeplerini sıralayıp, onay arar.(bekçi görevdedir). Fakat GERÇEK apaçık ortadadır. İstediği kadar bahane sıralasın, bir yaşam süreci ve ölüm sonucu vardır. Bunu görür görmez, yaşadığı acıdan çıkamayarak kurban rolünü üstlenir. Fakat KURBAN bebektir, ve bu gerçek kabul edilmeden, sorumluluk alınmadan enerjisini nesiller boyu aktarmaya devam edecektir.
ACININ ARKASINA SAKLANARAK KOLAYCA SORUMLULUKTAN KAÇABİLİRİZ, VE BU HİÇBİR ŞEYİ ÇÖZMEZ.
Yaşamın doğasına has dalgalarında boğulmadan sörf yapabilmek için en temel iki sörf tahtamız yüzleşebilmek ve sorumluluk almaktır. Bu sayede büyür, bu sayede olgunlaşır, bu sayede örnek olup aktarabiliriz. Bu yaklaşım ve anlayış olmadan ne kabul edebilmek, ne de affederek yüklerimizden kurtulabilmek mümkün olur. Sorumluluklarından kaçmak için kurban olarak yaşamanın kolay olduğunu düşünenler, bu mükemmel sistemin işleyişinde bir süre sonra Faile dönüşeceklerini de bilmelidirler. Fail olmak demek mutlaka birinin bedenini öldürmek değildir. Kendinden zayıf olana her duygusal baskı, öfke, manipülasyon, kontrol gibi negatif tavır gösterdiğimizde, fail enerjiyi yansıttığımızı bilmek önemlidir. Bu bilinç ile kendimize odaklanıp her yaptığımız, ve yapmayı planladığımız eylemin sorumluluğunu alarak ilerlememiz dileğiyle.

alıntı

IŞIĞA SADAKAT: LUMIÈRE ET COMPAGNIE

mv5bmtkwnde4mte4ml5bml5banbnxkftztywmzk2mjm5-_v1_1

Yıl 1995; Lumiére Kardeşlerin kendi tasarımları olan sinematograf ile çektikleri ilk filmleri üzerinden tastamam 100 yıl geçmiş. Bu sinema dahilerine bir vefa projesi olarak Danimarka,  Fransa,  İspanya ve İsviçre  ortak yapımı  88 dakikalık iddialı bir film çekilir: Lumiére et Compagnie. Kırk yönetmenin kısacık filmleriyle iştirak ettikleri bu film, asıl adı Marielle Hadengue  olan ünlü Fransız fotografçı Sarah Moon’un da resim seçiciliğinde; hatta bir nevi görsel  koordinatörlüğünde kotarılır. Birazdan hangi yönetmenlerin bu projeye dahil olduklarını sıraladığımda, neden iddialı dediğim anlaşılacak:

Michael Haneke,  David Lynch,  Theo Angelopoulos,  Abbas Kiarostami, Jacques Rivette, Zhang Yimou,  Claude Miller,  Costa-Gavras,  Andrey Konchalovsky, Wim Wenders,  Claude Lelouch,  Spike Lee,  Jaco Van Dormael,  Lasse Hallström,  Liv Ullmann,  Cedric Klapisch,  Patrice Leconte,  Idrissa Ouedraogo,  Arthur Penn, Juan José Bigas Luna,  Alain Corneau,  Régis Wargnier,  John Boorman, James Ivory,  Nadine Trintignant,  Hugh Hudson,  Lucian Pintilie, Youssef Chahine,  Gaston Kabore,  Fernando Trueba,  Helma Sanders-Brahms,  Merzak Allouache,  Jerry Schatzberg,  Ismail Merchant,  Sarah Moon,  Gabriel Axel,  Raymond Depardon,  Francis Girod,  Yoshishige Yoshida,  Francis Girod, Peter Greenaway,   Vicente Aranda.

Film boyunca David Lynch gibi tüm yönetmenlerin bir nevi “oyuncu” olarak da boy gösterdiklerini saymazsak bazı tanınmış profesyonel oyuncular da var bu projede: Bruno Ganz, Liam Neeson, Lena Olin  ve  Stephen Rea gibi.

Kesinlikle kırk küçük filmin peşpeşe sıralandığı eklektik  bir yapım değil, çok daha bütünlüklü bir kolaj hedeflenmiş. Bu bakımdan film, sinemanın atalarına birtakım saygı kuralları belirlemiş. Bir defa tüm yönetmenler, Lumiére Kardeşlerin filmlerini çekmekte kullandıkları kamerayı elden geçirip kullanacaktır. Yönetmenlerin filmi, tıpkı Lumiérelerin filmi gibi bir dakika sınırının altında olacak. Film tamamlandıktan sonra görülecektir ki bu süre,  ortalama 50 küsur saniyelerde dolanmaktadır. En fazla üç planlık çekimler yapılacak her bir film için ve tekrar çekime yer olmayacak. Senkronik sesler kullanılmayacak. Bir de filmin kurgu akışı içinde yönetmenlere şu sorular sorularak yanıtlamaları isteniyor: Neden Lumiére kamerasıyla çekilen bu film projesini kabul ettiniz? Sinema ölümlü müdür? Sizi film çekmeye yönelten nedir?

Şöyle bir düşünüldüğünde, gerçekten çok yaratıcı ve anlamlı bir girişim. Hatırlanacağı üzere Lumiére Kardeşlerin o etkileyici filmi  trenin gara gelişiyle başlıyordu. Filmimiz de Auguste ve Louis Lumiére Kardeşlerin fotoğraf albümünde kısa bir gezintiyle açılıyor.Ardından orijinal Lumiére görüntüleri ve iştirakçi yönetmenler geçidinden bir peşrev. Derken, o meşhur sinematograf ile müşerref oluyoruz. Ve nihayet makine çalıştırılıyor: Karşımızda terenin gara giriş görüntüleri. Dördüncü dakikanın sonuna yakın filmimiz başlıyor böylece. Projede  yer alanların da pek çoğu Fransız olan, ya da Fransa’da yaşayan başarılı yönetmenler. Film boyunca her biri Lumiére sinematografı ile çalışmanın onlar için ne anlama geldiğine birer cümleyle değiniyor.

Bu kadar tafsilattan sonra yazık ki ortaya çıkan haliyle projenin taşıdığı vefa duygusu ve fikri yaratıcılık, sonuca yansımış değil bana kalırsa. Öyle sanıyorum ki bunda, projenin bir taşla çok kuş vurma hedefinin yol açtığı karmaşa da etkili. Özellikle kimilerinin nasıl yanıtlayacaklarını sabırsızlıkla beklemiş olsam da film bittiğinde gördüm ki; yönetmenlere sorulan sorular, filmin bütünlüğüne çok zarar vermiş. İçlerinde benim de fazlasıyla ilgimi çeken, hayranlık duyduğum kimi filmler elbette vardı. Ancak demem o ki bir bütün olarak ele alındığında, sinema tarihine kalıcı bir döküman bırakmasından ötürü taşıdığı eşsiz değeri saklı tutarsak, çoğunlukla yapılan filmcikler hayal kırıcıydı. Bu belki de beklentiyi başlangıçta çok üst düzey tutmakla alakalı. Bu da ihtimal dahilinde.

Sözgelimi Wim Wenders’in film sırasını heyecanla bekledim. Bruno Ganz’ı görmek gerçekten güzeldi. Ama Berlin Üzerinde Gökyüzü (Arzunun Kanatları)’nün bir basit sekansından öteye neydi bu? O açıdan hayallerimi yıkan bir diğer yönetmen de Jaco Van Dormael olmuştu. Efsane filmi Sekizinci Gün’den birkaç plan vermiş gibiydi ki muhtemelen o günlerde çoktan Le Huitieme Jour/Sekizinci Gün’ün çekimlerine başlamıştı.Hem de yine Pascal Duquenne ile.

Başta David Lynch olmak üzere, Michael Haneke, Jacques Rivette, Zhang Yimou,  Theo Angelopoulos, Andrey Konchalovsky, Juan José Bigas Luna  ve Claude Miller filmlerini etkileyici buldum. Bir de Alain Corneau’nün tek kişilik dansçıyı çektiği parçanın, filmin cidden en “renkli” bölümü olduğunu söylemek gerek. Eğer istenirse bu segmentler tek tek izlenip değerlendirilerek, kendinize ait özel bir seçki oluşturulabilir. Ancak beklentiyi fazla abartmadan eğer sabır gösterilebilirse, filmin Türkçe altyazılı görülebilecek bütününe de kolayca ulaşılabilir.

Filmi seyretmek isteyenler http://www.sinemafilm.org/lumiere-ve-ortaklari-lumiere-et-compagnie-1995/65659/2/

DİKKAT Kansere karşı reçetedir. DENERSENİZ HİÇ BİR KAYBINIZ OLMAZ . KARAR SİZİN, NE KAYBEDERSİNİZ Kİ?

15873410_1055655511210860_6562827716709965347_n1

 

 

DİKKAT Kansere karşı reçetedir.
DENERSENİZ HİÇ BİR KAYBINIZ OLMAZ . KARAR SİZİN, NE KAYBEDERSİNİZ Kİ? DİKKAT Kansere karşı reçetedir. Bu reçete Rus bilim adamı Prof.Dr. Hristo Mermersky in reçetesidir binlerce kanser hastasını tedavi etmiştir.
Bu Karışımın Faydaları
* Kan damarlarını temizler
* Kalbe şifa
* Karaciğer ve Böbrekleri temizler
* Bağışıklık sistemini güçlendirir
* Beyin Fonksiyonunu ve Belleği geliştirir
* Kalp krizini önler
* Tüm kanser çeşitleri için en iyi çare
Malzemeler :
——————–
15 Adet Taze Organik Limon
12 Baş Taze Sarımsak
1 Kg Bal
400 gr Buğday
400 gr Taze ceviz
Filizlenmiş Buğdayın oluşturulması :
—————————————-
400 gr Buğdayı bir cam kaba koyun üzerini su ile doldurun.tercihen
gece bunu yapın.sabaha kadar beklesin 10 – 12 saat
Sabah suyu süzün ve buğdayları yıkayın ve su kalmasın diye tekrar süzgeçten süzün
sonra süzülmüş buğdayları cam kaba koyun 24 saat bekletin
24 saat sonra buğdaylar üzerinde 1 – 2 mm uzunluğunda filizler oluşacaktır. ( filizlenmiş buğday olacak )
Karışımın hazırlanması :
—————————————–
Filizlenmiş Buğdayları, Ceviz ve temizlenmiş Sarımsakları iyice ezin ve karıştırın.
Sonra Kabuğu ile beraber 5 Limonu ezin ve karıştırın.
Diğer 10 Limonun sadece suyunu karıştırın.
Bal ekleyin ve tahta kaşıkla karıştırın.
Cam kavanoza dökün. ve Buzdolabında 3 gün bekletin.
Buzdolabında 3 gün bekledikten sonra tüketmeye başlayın.
Uygulama :
——————————
Bu mucizevi ilaç her yemekten önce ve yatmadan 30 dakika önce
alınır. ( Günde 4 defa )
Eğer Kanser tedavisi için kullanılacaksa her 2 saatte 1 – 2 yemek kaşığı
alınacaktır.
Prof. Mermersky diyorki:
Bu tarif insanlara sağlık ve iyi yaşam sağlar. Vücuda gençlik ve Enerji sağlar.
kansere karşı reçetedir.
Bu tedavi tüm gerekli vitamin, mineraller , Biyoaktif maddeler, Proteinler,
Karbonhidratlar ve bitkisel yağlar içerir.
Bu nedenle sağlıklı bir vücudu korumak iç organları ve bezleri geliştirir
(iyileştirir ) ve kanseri ortadan kaldırır

Kaynak: Sağlık Olsun

Zihni geliştiren 5 yiyecek…

15492139_1199782413410065_8143449141761943358_n1
Muz
B vitamini, güçlü sinirlere sahip olmanızı; potasyum da beyninizin zinde olmasını sağlar. Muz, her ikisini de barındıran bir besindir.
Ceviz
Ceviz, kahvaltıda peynir ile tüketildiğinde beyin için harika bir besin haline geliyor.
Yumurta
“Kolin” maddesi yumurta sarısında bulunur ve hafızayı güçlendirir, beyindeki sinir iletimini artırır.
Kırmızı yağsız et
Ispanakta olduğu gibi bol miktarda demir içerir ve beyin için ideal bir besindir.
Pirinç
Esmer pirinç, beyin hücrelerini besleyen bir yapıya sahiptir.

NASİPTEN ÖTESİ YOK…

543144sp3565si1411

 

 

NASİPTEN ÖTESİ YOK…
Gencin birisi Kâbede hep, “Ey doğruların yardimcısı olan Allahım,
Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allahım,
Sana hamdü sena ederim” diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi, (neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der.
O da anlatır:
7-8 sene önce yine Kâbede iken içi altın dolu bir torba buldum.
Tam 1.000 altın vardi. İçimden bir ses bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu. Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
bu sırada birisi,
“Şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu.
Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum.
Torbayı tarif etti ve içinde 1.000 altın vardı dedi.
Al öyleyse torbanı diyerek verdim.
Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.
pazara gittim.
Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı.
Gencin temizliği dikkatimi çekti.
Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim.
30 altın dediler.
Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.
Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi.
Onu aldığıma çok memnun olmuştum.
Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.
Genç bana dedi ki,
-Efendim, ben Fas Emirinin oğluyum.
Bu gelenler babamın adamları.
Beni buldular. Senden beni satın almak isterler.
Sen iyi bir insansın,
Onlara 30 bin altından aşağıya satma dedi.
o kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satarmısın dediler.
Satarım dedim. 60 altın verelim dediler.
Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı ?
Biz sana iki mislini veriyoruz dediler.
Öyleyse gidin pazardan alın dedim.
Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar.
30 binden aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler.
Altınları verip, genci alıp gittiler.
Ben o 30 bin altınla iş yerleri açtım, ticaret yaptım,
Daha çok zengin oldum.
Bir gün bana arkadaşlar, “çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var.
Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim” dediler.
Ben de “olur” dedim.
Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler.
Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti.
Kıza, “bu nedir” dedim.
İçinde 970 altın var, babam Kâbe de bunu kaybetmiş,
Bulan gence 30 unu vermiş.
Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi”.
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş,
Vermese idim haram yoldan gelecekti,
Şimdi helal yoldan yine bana geldi.
Bana yardim edip, haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce
Rabbime Hamd ederim.
Takdirden ötesi yok…
Nasipten ötesi yok…

Biraz da Gülelim.

gulen-surat-pasta-13971

 

Üniversitede okuyan bir öğrenci yılsonu sınavlarına girmiş ve arkadaşına:
-“Ben memleketime gidiyorum, sınavlar belli olduktan sonra bana sonuçları bildir, ancak telefona ben çıkarsam bana söylersin. Telefona annem çıkarsa zayifım olmaz da eğer bir tane olursa Ebubekir’in selamı var, dersin. İki zayıf imkânsız da eğer olursa Ebubekir’in Ömer’in selamı var, dersin. Üç zayıf hiç olmaz da eğer olursa Ebubekir’in, Ömer’in, Osman’ın selamı var dersin. Dört zayıf imkânsız da eğer olursa, Ebubekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin selemi var dersin, seklinde konuşup memleketine gelir.
Bir zaman sonra sınavlar belli olur, arkadaşı sınav sonuçlarını bildirmek için telefona sarılır, telefona öğrencinin annesi çıkar.
-“Teyze, oğluna söyle Ümmet-i Muhammed’in selemi var”

Titreşimlerin Sırrını Çözen Kainatın Sırrını Çözer : Nikola Tesla

1610087_10153436972678095_8050093322372117453_n1

 

 

Titreşimlerin Sırrını Çözen Kainatın Sırrını Çözer : Nikola Tesla
Frekanslar ve Hayatımıza Etkileri
Bundan yirmi yıl önce size evrenin aslında kocaman bir titreşim olduğu söylenseydi, küçük evren insanın da etrafındaki her şeyle birlikte her an titreşmekte olduğunu ve hayatın sırrının titreşimlerde saklı olduğu söylenseydi ne düşünürdünüz
Nikola Tesla titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü
Muhtemelen bu söylenilenlere çok fazla anlam veremez ve üzerinde de fazla durmazdınız. Çünkü o zamanlar titreşimlerin bu derece önemli olduğu insanlık tarafından bilinmiyordu. Gerçi hala da tam olarak bilindiği söylenemez… Hâlbuki bundan 100 yıl önce Nikola Tesla kendi icadı olan deprem makinesini anlatırken şu sözleri söylemişti “Birkaç saniyede binanın titremeye başladığını hissettim. On dakika daha devam etseydim binayı ve sokağı yıkabilirdi. Aynı cihazla Brooklyn Köprüsünü 1 saatten kısa bir süre içinde East River’a indirebilirdim.” Tesla frekansların yani titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü. Tesla’ya göre evren kocaman bir titreşimdi ve hepimiz bu titreşimin küçük birer yansımasıydık. Ya da başka bir deyişle evren bir gitar, bizler de onun telleriyiz ve diğer tüm tellerle birlikte her an titreşiyoruz. Bilim adamları yüzyıllardır bu şarkıyı anlamlandırmaya çalışıyorlar ve sonunda notaları keşfettiler. Şimdi de gitarın tellerini koparmadan melodiyi çözmeye çalışıyorlar… Bu yazıda melodiye ait birkaç sol anahtarı vermeye çalışacağız.
Saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz
Her şeyin özü enerjidir. Kütle, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Düşünce enerjidir. Enerji sürekli titreşerek bir salınım oluşturur. Bizler de insanoğlu olarak sürekli titreşen enerjileriz. Titreşim seviyemiz düşük olduğu için yeryüzünde çökeltilmiş şekilde yani kütle-beden olarak hayatlarımızı devam ettiriyoruz. Bizim titreşimimize uygun şekilde titreşen enerjileri de kendi titreşim dünyamızda kütle olarak görebiliyoruz (diğer insanlar, hayvanlar, masa, sandalye vs.) İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Dünya işleriyle fazlaca ilgili olan insanlar bu titreşimin altındadırlar. Frekans yani titreşim düzeyi arttıkça kişilerin doğaüstü güçleri de artmaktadır. Şifa verme gücüne sahip olan kişilerin titreşim düzeyleri saniyede ortalama 500 titreşimdir. 800 titreşim seviyesine gelindiğindeyse medyumik güçler ortaya çıkar. 1000 titreşimin üzerinde telepati kanalı gayet akıcı şekilde açıktır. Saniyede 10 bin titreşim seviyesindeki insan astral seyahat yapabilir konuma gelir. Bu tıpkı bir gitarın tellerinin titreşmesi gibidir. Gitarın telini oynattığınızda önce hızla titreşir, teli göremezsiniz. Sonra titreşim azalmaya başlar ve tel görünür hale gelir. Bizler de şu anda saniyede 300 titreşimle birbirimizi görebiliyoruz ama saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz. Onları boyut üstü varlıklar olarak adlandırıyoruz. İçimizden pek azımız yani medyum diye tabir ettiğimiz kişiler onlarla temasa geçebiliyor. Bazen kanal olarak da onlardan gelen bilgileri aldıklarını iddia edebiliyorlar. Bu kişilerin bir kısmı şizofren hastası, bir kısmı dolandırıcı olabilir ama titreşim seviyesini saniyede 10 binin çok üzerine çıkartıp zaman mekân mefhumunu aşan insanların da var olduğu biliniyor. Çok büyük kâhinler bu frekans seviyesinde oldukları için söyledikleri pek çok şey doğru çıkmaktadır. Duru görü yapan medyumlar kaybolan eşyaları bu şekilde bulabilmektedir. Şifacılar tek bir dokunuşla hastanın hasarlı olan organına en uygun frekansı vererek onu iyileştirebilmektedir. Şifacı ya da bioenerji uzmanı olarak tabir ettiğimiz kişilerin yaptıkları şey özünde kendileri vasıtalarıyla hastaya doğru frekansları vermektir.
Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları iyileştirmek mümkün!
Her organın kendine özgü titreşimi vardır. Bedenin titreşiminin dışında organlar da kendi aralarında farklı hızlarda titreşirler. Örneğin kalbin titreşim hızıyla böbreğinki aynı değildir. Böbrek arıza yaptığında bu aynı zamanda onun titreşiminde bir sorun olduğu anlamına gelir. Bir insanı kalbine iyi gelmeyecek titreşimlere maruz bırakırsanız o kişi kalp krizi geçirip ölebilir. Bu şekilde uzaktan suikastların yapılması bile teoride mümkündür. Doğru titreşim hayat kurtardığı gibi yanlış titreşim de can alır. Dozer kullanıcıları, asfalt delici vibrasyon cihazlarını kullanan kişilerin kalp krizi geçirip ölmeleri ya da uzun vadede çeşitli hastalıklara yakalanmaları olasıdır. Çünkü bu cihazlar çok güçlü titreşimlere sahip oldukları için vücudun titreşimini bozmaktadır. Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları da iyileştirmek mümkündür.
Her titreşimin ölçüsü bir frekans değeriyle hesaplanır. Farklı titreşimlerin farklı frekansları vardır. Bir titreşimin ne tür bir titreşim olduğunu frekans değerleriyle ölçeriz. Frekans teknolojisi günümüzde kısmen de olsa tıpta kullanılıyor ancak gün gelecek pek çok hastalığın tedavisi frekanslarla yapılabilecek. Her hastalığa uygun frekans bulunacak ve hasta kişi o frekans ortamına sokularak tedavi edilecek. O gün geldiğinde modern tıp ile alternatif tıp birleşmiş olacak. Aslında bu bilinen bir şey ama hala hastalıkların çaresini ilaçlarda arayıp duruyoruz ve bu durum ilaç sektörünün çok işine yarıyor. Plasebo etkisi bile aslında frekansların değişmesiyle alakalı. İnanmak denilen şey, hastanın hastalığa karşı tutumu değişince frekansının da değişmesi ve hastalığın artık o frekansta kendine yer bulamamasından başka bir şey değil. Birinin elini tuttuğunuzda bedeniniz otomatik olarak onun frekansına ayarlanıyor. O halde kimin elinden tuttuğunuza dikkat edin çünkü eğer onun manyetik alanı sizinkinden daha kuvvetliyse sizi kendi frekansına çekebilir ve o frekans gerçekte size yaramayan bir frekans olabilir.
İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte…
Frekans teknolojisi hızla gelişmeye devam ediyor. İleride öyle günler gelecek ki, kişiler eş seçimini yaparken sadece kan uyuşmazlığına değil frekans uyuşmazlığına da bakacaklar. Bu şekilde kimin kiminle anlaşamayacağı net bir şekilde bilinebilecek. İyi başlayıp kötü giden ilişkilerin de sebebi frekansların değişmesi aslında. On yıldır birlikte olduğunuz kişiyle artık anlaşamıyorsunuz çünkü ikiniz de on yıl önceki frekanslarınızda değilsiniz artık ve bugün apayrı iki frekansta yaşıyorsunuz hayatı. Kısmet dediğimiz şey de frekanslarla son derece ilintilidir. Dünyanın iki ayrı ucunda da olsa en doğru frekanslar her zaman birbirlerini buluyor. Tıpkı göçmen kuşların yollarını bulması gibi dünyanın manyetik haritasında hepimizin ayarlı olduğu bir frekans var ve kendimize en uygun frekansı bir göçmen kuş edasıyla buluyoruz. Bazen de bulamıyoruz. İşte o zaman hayatımızda problemler ortaya çıkıyor. Bizimkinden daha güçlü bir frekansın etkisine girdiğimizde kendi manyetik alanımızdan kopuyoruz ve kendimizi kötü giden bir evliliğin içinde ya da istemediğimiz bir işi yaparken bulabiliyoruz. İşte bütün bunların sebebi yanlış frekanslar… İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte.
Herkesin kendisine en uygun titreşimi bulma potansiyeli vardır. Kendimizi dinlemek diye ifade ettiğimiz kişinin bir karar vermeden önce içe dönme hadisesi de budur aslında. Kendimizi dinlediğimizde titreşimlerimizi de fark ediyoruz ve titreşimler iç ses olarak bizim için neyin iyi ve doğru olacağını bize söylüyor. Bir miktar derin düşünme ve yalnız kalmak kendimizi yani titreşimlerimizi anlamak için yeterlidir. Yeter ki kendimize bu fırsatı verelim…

%100 Doğru Hangi Yönünüzü Geliştirmelisiniz… Resimdeki Üç Şekilden Birini Seçin…

untitled

 

 

Resimde gözüken oturan kadın, arkadaki adam ve cübbeli adamdan birini seçin ve bu haytta neyi geliştirmeniz gerektiğini bulun…
Arkadaki Adamı Görenler: Hayatınızı başkalarına adayarak geçiriyorsunuz, çok fedakarsınız ama artık uyanma zamanınız geldi. Kendiniz için de bir şeyler yapmalısınız. Başlangıç olarak kendinize bir hobi bulun ve iki haftada bir ona gidin…
Oturan Kadın: Her şeyi içinize ata ata yaşamışsınız ve artık patlama zamanınız gelmiş. Kendi potansiyelinizi ortaya çıkarmalısınız. Kendinizi ifade etmeyi öğrenmelisiniz. Bunun için yazı, resim, müzik gibi sanatsal alanlardan destek alabilirsiniz…
Fısıldayan Siyah Cübbeli Adam Görenler: Siz bu dünyaya hizmet için gelmiş seçilmiş kişilerdensiniz. Ne iş yaparsanız yapın yanında mutlaka şifacılık yeteneklerinizi geliştirin ve dünyaya şifayı dağıtmanın elçileri olun…
Sağlıcakla,
Anette İnselberg

Yüksek Tansiyonun Doğal İlacı…

15977015_1876023119284889_1024066681974485543_n1

Malzemeler:

4 Bardak Su

1 Tarçın Çubuğu

1 Portokalın Suyu

1 Çorba Kaşığı Şeker

4-5 Yemek Kaşığı Taze Ebegümeci veya

3 Çorba Kaşığı Kurutulmuş Ebegümeci

Tüm malzemeler çaydanlığa konulup 20 dakika kaynatılır. Sıcak veya soğuk olarak içilebilen bu çaydan günde en fazla 3 fincan tüketilmesi öneriliyor…

Kaynak: Sağlık haberleri

Sizi seven hiçbir zaman terketmeyecektir çünkü bırakmak için 100 sebep de olsa tutmak için bir sebep bulacaktır

ratan-tata_416x4161

 

 

Hintli iş adamı yatırımcı, yardımsever ve Tata Sons’un başkanı Ratan Naval Tata’nın Londra’daki konuşmasından güzel satırlar…

  1. Çocuklarınızı zengin olmaları için eğitmeyin. Onları mutlu olmaları için eğitin. Böylece yetişkin olduklarında eşyaların fiyatını değil değerini bilirler.
  2. Yiyeceklerinizi ilaçlarınız gibi yiyin. Aksi durumda yiyeceğiniz olarak ilaçları yemek zorunda kalırsınız.
  3. Sizi seven hiçbir zaman terketmeyecektir çünkü bırakmak için 100 sebep de olsa tutmak için bir sebep bulacaktır.
  4. İnsanoğlu olmakla insan olmak arasında pek çok fark vardır. Çak azı bunu anlar.
  5. Doğduğunuzda sevilirsiniz. Öldüğünüzde sevileceksiniz. Arasını siz başarmalısınız…!
  6. Hızlı yürümek istiyorsanız yalnız yürüyün. Fakat uzun yürümek istiyorsanız beraber yürüyün…
  7. Dünyadaki altı en iyi doktor Güneşışığı, Dinlenme, Egzersiz, Diyet, Kendine Güvenme ve Arkadaşlar… Hayatın her aşamasında devam ettirein ve sağlıklı hayatın keyfini yaşayın
  8. Aya bakarsanız;  Tanrının güzelliğini görürsünüz… Güneşe bakarsanız; Tanrının gücünü görürsünüz ve Aynaya bakarsanız; Tanrının en iyi yarattığını görürsünüz… Bu yüzden kendinize inanın…
  9. Bizler turistiz ve Tanrı bizim bütün Yol Rezervasyonlarımızı ve Varış Yerlerimizi önceden belirlemiş seyahat acentamız…Bu yüzden Ona güvenin ve HAYAT denilen yolculuğun keyfini yaşayın…
  10. Sizin için önemli olan tüm kişilere gönderin… BEN ŞİMDİ YAPTIM…

Bazı erkekler ”Hatun dediğin ,sevişmesini bilecek” deyip

yanlis-iliski-dogru-yasanmaz1

Bazı erkekler ”Hatun dediğin ,sevişmesini bilecek” deyip evlenecekleri kızın bakire olmasını istiyorlar.
Yabancı kızların açık saçık potoğraflarını paylaşıp ”Üff bee” yazıp dışarıda öyle giyinen birine orospu gözüyle bakıyorlar.
Başkalarının kız kardeşleriyle sorunsuz ilişkiye giriyorlar fakat kendi kız kardeşleri öyle bir şey yapsa kafasına sıkarlar.
Uzun etek giyen kızlara kezban diyorlar mini etek giyen kızlara yollu diyorlar.
Ne olur ne olmaz lazım olur diye ceplerinde cüzdanlarında prezervatif taşımayıda eksik etmiyorlar ama.
Herşeyden önce namus bizim namusumuz.
Namus kızların namusu.Ne bizim abilerimizin,ne babamızın nede ailemizin..
Bir erkek bir kızla birlikte olduktan sonra ”patlattım” ”Sahip oldum” kelimelerini kullanıyor.
Neye sahip oldun sen !! Eşyamıyız biz !! Torpilmi patlattın !! Sex bir erkek için gurur kaynağı olurken,bir kadın için utanç kaynağı oluyor..
Demek istediğim şey şu ,
erkekler sexi kendileri için normal görüyorlarsa,yapan kızlara da orospu demeyecekler..
Eğer diyeceklerse çok rica ediyorum lütfen işinizi erkek erkeğe yapın.
Size helal olsun,aslansınız siz.
Kendi aranızda hallediverin…

ALINTI

Kapuska Pişirirken Ne Yapalım…

15965793_1702973266680554_2965660554236614859_n1

Ev kadınları kapuska pişirirken mutfağın hatta bütün evin lahana koktuğunu çok iyi bilirler. Ama, bu kokuyu önlemenin de çaresi vardır. Yapacağınız şey çok basittir. Gereken malzemeleri hazırladıktan sonra tencereyi alıp komşunuza gidin ve ona, ”Kardeş, bizim tüp bitmiş. Acaba… şu yemeği bugünlük sizin ocakta pişirebilir miyim?” deyin. Böylece kendi mutfağınız lahana kokmayacak, komşunuzun evi kokacaktır…:)))