İtiraf Ediyorum En Yakın Arkadaşımı Kıskanıyorum

Buket’le Meltem mahalle arkadaşıydı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. İki kafadar bir gün Meltem’in evinde bir gün Buket’in evinde kalıp sabahlara kadar hayal kurarlardı. Onlar kardeşten de öteydiler. Fakat ne olduysa oldu Buket’in ailesinin durumu bozulmaya başladı önce mahalleden taşındılar sonra da Buket’i gittiği özel okuldan aldılar. İlk başta bu durum arkadaşlıklarını bozmadı gibi gözükse de Buket Meltem’le buluşmaktan rahatsız olmaya başlamıştı. Çünkü artık ne kıyafet konusunda ne gidilecek yer konusunda Meltem’e yetişemez olmuştu. Gerçi Meltem arkadaşının gururunu kırmadan ona beğendiği her şeyi alıyordu ama Buket yine de giderek ondan uzaklaşıyordu.

Ve dananın kuyruğu tabi ki bir erkek için koptu. İkisi de mahallenin yakışıklısı Erol’a çocukluklarından beri aşıktı erkekler geç olgunlaştığından mı nedir Erol uzun süre ikisine de bakmadı. Sonra aniden aklı başına ya da hormonları başına gelmiş olmalı ki Meltem’e kur yapmaya başladı. Meltem arkadaşı üzülür mü diye işi ağırdan almaya çalışsa da kendi gönlüde Erol’da olduğundan kısa sürede çıkmaya başladılar. Yalnız bir mesele vardı bu durum Buket’e nasıl açıklanacaktı.

Meltem bu durumu Buket’e kendisinin söylemesinin daha doğru olduğunu düşündü ve ilk buluşmalarında usulce biliyor musun biz Erol’la çıkmaya başladık diye haber verdi. Birden Buket kendinden beklenmeyecek bir atiklikle masadan hışımla kalktı tabi dedi Erol sana paran için geldi benim de ailemin parası olsaydı bana gelirdi senin şu sahte tavırlarından da ,gülüşünden de, kıyafetlerinden de nefret ediyorum dedi ve hışımla gitti. Meltem olduğu yerde kalakalıp ağlamaya başlamıştı. Evet arkadaşının tepki vereceğini biliyordu ama duydukları onu çok incitmişti. Bir gün gelip barışsalar bile artık hiç birşeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.

Buket ise deniz kenarında bir banka oturup bağıra bağıra ağlamaya başladı. Meltemi aslında çok seviyordu ama onu deliler gibi de kıskanıyordu. Ailesini, parasını, güzelliğini, eğitimini ve şimdi de ahh şimdi de Erol’u . Artık buna da katlanamayacaktı en iyisi Meltem’le bir daha görüşmemekti yoksa bu yakıcı kıskançlığı onu yok edecekti.

İşte arkadaşlar yukardaki Buket örneğinde olduğu gibi hepimiz zaman zaman arkadaşlarımızı kıskanırız. Bu kıskançlığın genelde temelinde bizim sahip olamadığımız şeylere başkasının sahip olması yatar.

Kimisinin yazlığı vardır, kimisinin motosikleti, kimisinin güzelliği, kimisinin onun üstüne titreyen bir eşi, kimimin çocuğu, kiminin yatı bu örnekleri say say bitiremem. Ama en fenası kıskançlık denilen bu illete düşünce içimizin kor gibi yanıp, yandıkça da aslında bizi tüketmesidir.

Geçen gün parkta oturuyordum, çevremde birçok büyük ve güzel ağaç vardı. Bir tanesini seçip daha yakından incelemeye başladım. Ağacın birçok dalı vardı. Kimisini Meltem, kimisini Erol, kimisini Buket, kimisini de Aslı olarak düşünebileceğimiz birçok dal. Ve hepsi bir arada çok güzel duruyordu. Yani aslında hepimizin bir ağacı oluşturan dallar gibi olduğumuzu düşündüm.

Ve her dal yani her kişi kendisinin olabileceğinin en iyisine ulaşmaya çalıştığında ağaç muhteşem yeşillikte ve gürbüzlükte olacaktı . O zaman madem biriz, ona buna şuna kafayı takacağımıza kendimizin en iyisini gerçekleştirmeye çalışalım. Ve başkası iyi ve mutlu olduğunda sevinelim çünkü onun iyi olması demek bütünün daha güzel bir hale gelmesi demektir. Bir dahaki seferi herhangi bir nedenden dolayı kıskançlık bizi yalayıp yutmak üzere olduğunda ben onun için seviniyorum böylece bütün daha güzel oldu demeyi deneyin bakalım. Bakalım içinizi huzur duygusu kaplayacak mı? Hadi ama deneyip yorumlarınızı benle paylaşın. Tembellik yapmayın bakim…

Sağlıcakla,

Bir Ayrılığın Ardından… Her Şey Boşunaymış…

Bir erkeği çok seversiniz. Ama öyle böyle değil öyle çok seversiniz ki onsuz yaşayamayacağınızı düşünürsünüz. Düşünmekle kalmaz bunu ona da defalarca söylerseniz. Aşkınız öyle büyüktür ki onun yanında bile onu özlersiniz. Geceleyin yanında yatarken onun kokusunu içinize çekip durursunuz. Bazı geceler uyumaz onu seyredersiniz. Onun her istediğini yapmaksa sizin için bir hayat amacıdır.

Kendinizi bırakıp onun için yaşamaya başlarsınız, onun istediği yerlere gidip, onun istediği gibi giyinirsiniz, istediği bir şeyi hemen alırsınız. Oldu ki istediği şeyi bulamadınız, bulmak için bütün şehri talan edersiniz. Hatta dünyayı bile talan etmeye hazırsınızdır. O mutlu olsun diye uğraşır durursunuz. Arkadaşlarınızın, ailenizin, işinizin önemi hiç kalmamıştır. Varsa yoksa “O,O,O” dersiniz ve bütün bunların sonunda ne olur bilir misiniz? O çeker gider.

Yıkılır kalırsınız, nefes alıp vermeniz bile zordur artık, hatta yolda yürümek bile çok zordur. Günlük yaşama devam etmek, hatta işinize konsantre olmak imkansızdır. İşin bir başka kabus tarafı da annenizin arkadaşlarınızın karşısına çıkıp ‘’bitti’’ demektir. Her şey bitti…

Hani şu “kalbim ağrıyor” derlerdi de siz anlamazdınız ya. Kalbin gerçekten ağrıdığını fark edersiniz. Hatta öyle ağrır ki, ağrıdan başka bir şey hissetmez olursunuz. Yolda ağlaya ağlaya, bağıra çağıra yürümeye başlarsınız, an gelir üzüntüden belki de kusarsınız. Tüm bu acı ve üzüntü kasırgaları bitip de tekrar kendinizi bulmaya başladığınız zaman ağzınızdan şu sözler dökülür ‘”her şey boşunaymış”.  Bütün yaptıklarım, uğraşılarım, kendimden vazgeçişlerim, deli gibi sevmelerim boşunaymış…

İşte sorunumuz da tam burada başlar: Hayatımıza devam etmek için sayfayı çevirebilecek miyiz? Yoksa her şey boşunaymış sayfasında takılıp kalacak mıyız? Eğer sayfada takılıp kalırsak ne fena. Güneş her gün doğup batar ama bizim için değil evrendeki tüm diğer insanlar içindir bu. Bizim içinse güneş batmıştır ve bir daha ne zaman doğacağı belli değildir artık.  Böyle bir durumda “her şey boşunaymış” cümlesinin yanına, eğer uzun zaman sonra hala güneşi doğduramadıysak, “hayatımız boşuna geçti” cümlesini de eklemek zorunda kalabiliriz.

Keşki bu ve benzeri acı tecrübelerden geçmesek. İnsan olmanın gereklerinden midir, öğrenmenin, olgunlaşmanın yollarından biri midir bilmem ama böyle duygu fırtınaları hayatımızın bir döneminde karşımıza çıkar. Bize düşen ise bu sevgiyi de, sonrasında kaybın yarattığı acıyı da yaşadıktan sonra tekrar hayata dönmesini bilmektir. Tekrar ayağa kalkmaktır. Güneşin her gün yeniden ve yenilikler için doğduğunu kavrayabilmektir. Hayatın çok güzel olduğunu yeniden keşfedebilmek ve yaşadığımız için ne kadar şanslı olduğumuzun farkına varabilmektir. Önemli olanın düşmemek değil, her düşüşten sonra yeniden kalkmak olduğunu anlamaktır. Yeniden kalkma gücünü içimizde bulabilmektir. Hayatın aslında bize sonsuz seçenek sunduğunun ayırdına varabilmek, bu seçenekleri görebilmek için kendimizi takılmışlıklardan kurtarmamız gerektiğini anlayabilmektir.

Ve de en önemlisi yeni deneyimlere eskisinin karanlığında başlamamaktır. Eskiyi oldusuyla, bittisiyle, acısıyla, tatlısıyla bir kenara koyup yeniyi gerçekten yeni olarak karşılayabilmektir. Daha fazla söze ne hacet demeden “unutmayın hiçbir şey boşuna değildir, biz bu dünyaya öğrenmeye geldik ve ne olduysa en iyisi oldu deyip eskiyi sevgiyle uğurlamasını ve yeniyi de şefkatle karşılamasını bilmeliyiz”.

Sağlıcakla,

İçimizdeki Zehirli Mantarları Artık Yemeyelim…

Bu nasıl başlık demeyin metafor yaptık herhalde. Burdaki zehirli mantarlardan kastım içimizde biriktirdiğimiz kin, nefret, öfke, kıskançlık, pişmanlık gibi negatif duygular ve bu duyguların sağlığımıza verdiği zararlar. Bu tip duyguları senelerce içimizde biriktiriyoruz, biriktiriyoruz, biriktiriyoruz ve gün geliyor nur topu gibi bir sağlık problemiyle karşı karşıya kalıyoruz. O zaman da ayıkla pirincin taşını durumu ortaya çıkıyor.

İşin komik tarafı bu tip duyguları bizde yaratan insanlar kendi dünyalarında mutlu mesut yaşıyorlarken ve bizde yarattıkları bu duyguların hiç farkında değillerken ya da aldırmıyorlarken, biz keskin sirke küpüne zarar lafındaki gibi yerimizde köpürüp köpürüp duruyoruz. Üstelik bu duyguları yaratan insanları da zihnimizin baş köşesine oturtuyoruz. Nereye gitsek onları da götürüyoruz, ne seyretsek ne okusak mutlaka bir ilişki kuruyoruz. Arkasından gelsin uykusuz geceler, sebepsiz ağlamalar, hırs içinde facebook sayfalarını incelemeler…

Bize yazık değil mi arkadaşlar? Bizimki de can değil mi? En iyisi affediverin gitsin gari… Sonra ohh bugüne gelin rahatınızla, huzurunuzla yaşayın gidin. İnsanlara konuştuğumda herkesin aslında bir affetme çabası içinde olduğunu tamam affedeyimde nasıl yapayım dediğini çok duydum. İşte zurnanın deliğinin zırtladığı yerlerden biri de burası zaten.

Nasıl affedeceğiz? Bunun için bir kaç örnek versem de kötü haber maalesef herkes kendi yöntemini bulmak zorunda. Bağ koparma çalışmaları, meditasyon, chi kong uygulamaları , bio enerji seansları sayabileceğim yöntemlerden bazıları. Bağ koparma çalışmasına kısa bir örnek vermeye çalışayım, ılık bir duş alıp rahatlayın sessiz sakin bir köşeye geçin ve kendi kendinize şu sözleri tekrarlayın herkes kendi tekamülü sırasında elinden geleni yaptı, ve her şey olması gerektiği gibi oldu, onu bana öğrettikleri için teşekkür ediyor ve sevgiyle uğurluyorum. Aslında karşınızdakini bağışlayıp serbest bıraktığınızda esas kendi ruhunuzu özgürleştirdiğinizi, sağlığınızı geri kazandığınızı unutmayın.

Tabi yapılması gereken bir çalışma daha var o da kendinizi affetme çalışması. Çünkü bütün yaptığınız ya da yapmadığınız, söylediğiniz ya da söylemediğiniz şeyler için mutlaka kendinize kızgınlığınızda içinizde giderek büyümüştür. Tabi bu da ruhunuzu bir yangın yerine çevirmiştir. Affedin gidin gari kendinizi. Sonuçta bu dünyaya hepimiz öğrenmeye gelmedik mi? Hata yapmaya gelmedik mi? A keşki tüm bunları yaşamasaydık,  keşki ruhumuzu yangın yerine çevirecek deneyimlerden geçirmeseydik diyoruz değil mi? Ya her şey olması gerektiği gibi olmuşsa. Ya bütün bunları deneyimlememiz gerekiyorduysa ne olacak. Artık ah vah etme zamanı değil, öğrenip, ders alıp yola devam etme zamanı..

Ne olur artık kendimizi sevelim, affedelim, çevremize ışığımızı yayalım, el ele tutuşup önce yakın çevremizi, sonra halka halka büyüyerek dünyayı daha iyi bir yere getirmeye çalışalım. Ama nasıl merdivenler teker teker çıkılırsa, bizde önce kendimizden ve içimizdeki duyguları temizlemekle başlamalıyız. Yoksa ne kendimize ne de çevremize bir faydamız olur.

Eee o zaman neymiş bugün önce kendimizi sonra herkesi affediyoruz ve uzun zamandır olmadığımız kadar rahat ve huzurlu bir şekilde arkamıza yaslanıp yemeğimizi afiyetle yiyoruz.

A bunu yaptıktan sonra hala kendimize ve başkalarına kızmaya devam mı ediyoruz ne olur vazgeçin, inanın kimseye bir faydası yok özellikle de size. Gidin reiki seanslarına, gidin bio enerji seanslarına, konuşun, dertleşin, enerjinizi dengeletin, bilmiyorum belki aklınıza başka bir şey gelmiştir, gidin onu yapın. Ne yaparsanız yapın ama lütfen bu yolda çalışın. Haaa geçmişi de temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp aklınıza getirmeyin, eski yemek nasıl mideyi bozarsa, kötü anılarda ruhu bozar unutmayın.

Önce kendiniz, sonra çevreniz sonra da dünya için yapın bunu. Hadi ne duruyorsunuz. Doğru çalışmaya…

Sağlıcakla,

Artık Ruhuma Özen Gösterecek Bir Erkek İstiyorum…

Geçen gün annemle telefonda konuşuyoruz. Her zaman olduğu gibi bir sürü nasihat sıralayıverdi. Yok cereyanda kalma, yok terliyken soğuk su içme, yok şu yok bu. O sırada birden şimşek gibi bir düşünce kafamda beliriverdi. “Yaa aslında annem bana bunları söyleyeceğine, keşke ruhuna değer ve önem vermeyen arkadaşlarla görüşme hatta erkeklerle hiç görüşme deseydi” diye düşündüm…

Sonra birbirimize söylediğimiz cümlelere dikkat etmeye başladım: Arabayı hızlı kullanma, ilaçlarını vaktinde al, saçını kestir, pembe ayakkabı al gibi sözler kafamda uçuşuverdi ve birden hepsi anlamını kaybetti.

Ya asıl önemli olan bizim ruhlarımız değil mi? Bizim ruhumuzu incitmeyecek arkadaşlıklar, sevgililer değil mi? Önemli olan ruhumuza huzur vermek değil mi? Niye kimse bundan bahsetmiyor? Niye annem bana aman kızım ruhuna değer veren bir adam bul demiyor?

Herkes takmış arabası var mı, işi var mı, evi var mı, saçı var mı, fit mi, yakışıklı mı gibi etiketlere, dış görünüşlere kimse sormuyor senin ruhunu korur mu, kollar mı, geliştirir mi diye?

Arkadaşlıklarda da önemli olan bu değil mi? Ruhumu geliştiren, sevgi veren, hoşgörü gösteren insanlarla birlikte olmak önemli değil mi?

Ne yapayım son modaya göre giyinip giyinmediğini, ya da son modaya uygun yerlere gidip gitmediğini. Ben ruhuma olan etkisine bakarım.

Son zamanlarda tüm kararlarımı ruhuma bıraktım artık. Onun istediği yerleri gezip, istediği yemekleri yiyorum, onun istediği insanlarla iletişime geçiyorum. Ruhum beslensin, ruhum koruyup kollansın, ruhum el üstünde tutulsun istiyorum.

“Anne artık dondurma yeme boğazın ağrır diyeceğine, bu adam ruhunu incitir dikkat et” demeni istiyorum. Ivır zıvırlara takılmaktan vazgeçip esas önemli olan şeye odaklanmanı istiyorum.

Hepimizin karşısına da ruhumuzu koruyup kollayacak arkadaşlar ve sevgililer çıkmasını diliyorum. Ve hepinizin ruhunu sevgiyle selamlıyorum. Hindistan’da bu anlama gelen çok güzel bir mantra var. Onu söyleyerek yazımı kapatıyorum: “OM MANE PADME HUM… OM MANE PADME HUM… OM MANE PADME HUM…”

 

Sağlıcakla,

Kavgalı Bir Evde Büyümek…

Şimdiye kadar hep ‘’büyüklerin’’ ilişkilerini, sıkıntılarını ele aldık ama ya o büyük yaşlara gelmeden evvel yaşadıklarımız, rol model olan anne ve babalarımızla geçirdiğimiz çocukluk yıllarımız ne olacak. Esas hasar aslında o yıllarda başlamıyor mu? Bizi en çok sevenler aslında istemeden bizi en çok incitenler olmuyorlar mı?

Yazı yazmaya başladıktan sonra bana birçok danışan, derdini anlatan kişiler oldu. Onlara elimden geldiğince yardımcı oldum. Zaman geldi benim desteğe ihtiyacım oldu sağ olsunlar onlar bana destek verdiler. Yazışmalarımızda ve konuşmalarımızda hep gördüğüm şey şu oldu: Kavgalı bir evde büyüyen çocuk sorunlu oluyor.

Özellikle sağlıklı bir ilişki kurmak konusunda maalesef çok sıkıntı çekiliyor. Hadi sağlıklı bir ilişki kurmayı bıraktım sağlıklı bir ruh halinde bile olması çok zor oluyor. Sürekli çevresinde mutsuz anne baba, tartışan anne baba, boşanmayan ama evde cehennem hayatı yaşayan bir anne babayla büyünce kendi hayatını da cehenneme çevirmek, ağlamak, kötü ilişkiler yaşamak, tutarsızlık, dengesizlik, mutsuzluk içinde olmak nedense normal gibi algılamasına sebep oluyor. Sonra hayatının belli bir döneminde “ya bi dakka bi dur, bu benim hayatım, anne babamın hayatının tekrarı değil ki” deyip ayılmaya başladığında ipi nerden tutacağını bilemiyor.

Kaçırdığı çocukluğuna mı yansın, oynayamadığı çocukluk oyunlarına mı yansın, o cehennemde büyüdüğüne mi yansın, sonra sağlıklı bir ilişki kuramayıp ardarda yaşadığı felaket ilişkilere mi yansın bilemez oluyor. Hele boşanmayan anne modelinde her erkeğe sonuna kadar yalvarması, gitmemesi için çırpınması gibi hareketlerin normal ve yapılması gerekli hareketler olduğunu sanıyor.

Sonra bunun bir türlü bağımlılık olduğunu fark edip gitmek isteyene dur dememek gerektiğini anlayana kadar sülük gibi yapıştığı erkeklerden dinlemediği hakaret kalmıyor. Yani annesinin hayatının bir bölümünü tekrar tekrar tekrar yaşıyor. Ta ki uyanana kadar.

Ya da tam tersi onu çok isteyen bir erkek olduğunda boğulacak gibi oluyor, kendinin değersiz olduğuna inandığı için bunu kabul edemiyor ve erkeği başından atmak için bin bir numara yapıyor. Saçmalıyor, dengesizleşiyor. Belki aldatıyor. Yani erkeği kaçırmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Kendisi sevmediği için bir başkasının onu seveceğine inanamıyor, iyi bir ilşki modeli görmediği için olabilecek iyi modelleri değil de bildiği tanıdığı kötü modeli yaratmaya çalışıyor.

Dediğim gibi ya denk geldi, ya da geçmişi hep bu tarz olan kadınlarla iletişim içine girdim. Tabi iki cümleyle, iki nefesle, iki basit çalışmayla üstesinden gelinebilecek bir durum değil. Keşki öyle olsaydı. Ama içerde yılların biriktirmiş olduğu tortular maalesef o kadar çabuk silinmiyor. A hiç mi silinmez elbette silinir. Ama üzerinde biraz uzman kişilerle çalışmak gerektiğine inanıyorum.

Sanırım en önemli basamaklardan biri önce bulunulan durumun, geçmiş yaraların, hasarların farkına varmak. Yani kendimizle ve geçmişimle yüzleşmek, gerekirse ağlamak, bağırmak, çağırmak.

Arkasından her şeyin geçmişte olduğunu kabul edip bugüne gelmek. Çünkü artık bugündeyiz. Geçmişin hayatımızı etkilemesine izin verirsek hem bugün elimizden kaçacak hem de  bu kadar öfkeyle, acıyla sağlığımız bozulacak.

Üçüncü basamak annemizi, babamızı, eski erkek/kız arkadaşlarımızı affedeceğiz. Herkesin bu dünyaya bir şeyler öğrenmek için, tekamül etmek için geldiğine inanıyorsak onların da kendi tekamülleri yolunda ilerleyip, ellerinden gelenin en iyisini yaptığını kabul edeceğiz. Sonra da tercihen bu konularda uzman biriyle duyguların salıverilmesi üzerine çalışma yapacağız. Bence tüm bunlardan sonra hayatımıza yeni bir bakış ve soluk geleceğine inanıyorum. Sizler bu konuda ne düşünüyorsunuz yorumlarınızı dört gözle bekliyorum.

Sağlıcakla,

ESKİ ERKEK ARKADAŞLA PİŞTİ DURUMLARI…

Eski erkek arkadaşları aslında birkaç kategoride toplamak mümkün; hiç konuşulmayanlar, görünce meraba deyip ayak üstü konuşulanlar, arkadaş kalabildiklerimiz…

Eski erkek arkadaşların medeni durumları da tabi birkaç kategoride toplanabilir; evlenmiş olanlar, boşanmış olanlar, çocuklu boşanmış olanlar, kız arkadaşı olanlar, bekar takılanlar…

Şimdi illaki erkek arkadaşla pişti olunacaksa tercihen bekar ve arkadaş kalabildiğimizle pişti olmayı tercih ederiz değil mi?

Fakat heyhat kader ağlarını öyle örmemektedir. Şu koca İstanbul’da  bu sıcakta tam kendi halindeyken en cicilerini giymemişken saçın başın dağınıkken hop karşına ya hiç konuşmadığın çıkar, ya yanında eşiyle kurum kurum gezineni…

Ya kardeşim siz ben en güzellerimi giymişken, en iyi halimdeyken, koluma erkek arkadaşımı taktığım zamanlarda niye karşıma çıkmıyorsunuz. Burdan evrene kocaman teessüflerimi gönderiyorum ama…

Hayır insan ruhu bu, konuşulmasa da, evli de olsa insan istiyor ki hala beğensin, hatta ya ben ne kaçırmışım tühhh ttühhh tühhh diye elini dizine vursun dövünsün. Boşanmışsa arasın özürler dilesin geri dönmek istesin. Ya insan ruhu bu işte. İstiyor ki herkes hep onu beğensin, istesin, ayrılan pişman olsun, dönmek istesin. Sende o meşhur Türk filmlerindeki gibi Hayır Nooolamaz de. Ben artık başkasına aşığım de. Treni kaçırdın de…

Neyse konuyu dağıtmayalım eski erkek arkadaşla her karşılaşma genelde yanında yeni bir sorgulama getirdiği için aslında zor bir süreç. Baktı, bakmadı, meraba dedim, demedin, çok mu yakın davrandım, çok mu uzak davrandım, hala devam etsek ne olurdu, beni özlemiş midir, birlikte olduğu biri yoksa tekrar arar mı, acaba tekrar denenir mi, gene su kaynatır mıyız ? Durdurun beni düşüncelerim sel oldu aktı yine…

Bir keresinde bir arkadaşım yanında yeni erkek arkadaşı yolda el ele yürüyorlar, karşıdan eski erkek arkadaşı gelmez mi? Bizimkisi bir suçluluk psikolojisine kapılıp yeni erkek arkadaşının elini bırakmaz mı? Sonra bütün gün yeni erkek arkadaştan niye elimi bıraktın da hala bir şey mi hissediyorsun da, istiyorsan ayrılalım da dadırada da, bir sürü laf işitmiş canı burnundan gelmişti.

Tabi aslında bir de işin o tarafı var. Yanında ‘’yeni’’ diye tanıştırdığın kişinin olaya bakış açısı, hadi bana anlat bakalım diye tüm detayları istemesi, her yarayı tekrar kanatır mı acaba? O yüzden eski ilişkiler hakkında soru sormayı hiç sevmem zaten. Geçmiş adı üstünde geçmiş bitmiştir. Hala üstünde bu kadar çok konuşuluyorsa demek ki söylenecek her şey söylenmemiş, ilişki bitmiş ama kafada kapanışı yapılamamıştır.

Neyse siz siz olun bakkala bile giderken en güzel entarilerinizi giyip gidin, bu adamlar en beklenmedik yerde karşınıza çıkmaya bayılırlar. Yani benden söylemesi. Sonra ay saçım iyi diğildi, ay beni iyi görmedi diye gelip bana ağlamayın yani. Öptüm herkesi…

Sağlıcakla,

Zıt Kutuplar Birbirini Çeker Mi İter Mi?

Geçen gün eski bir arkadaşım beni aradı ve arar aramaz da kendi dertlerinin bombardımanına tuttu. Yok efendim (isim tabi ki gerçek değil arkadaşlar) Levent onla yürüyüşe, sinemaya gelmiyormuş. Hafta sonları dışarı çıkmıyormuş. Tek bildiği evde oturup maç seyretmek ve mangal yakmakmış, halbuki o konsere gitmek istiyormuş. Bu adamla nasıl ömür geçecekmiş. O deniz tatilini seviyormuş, Levent ise yaylaya çıkmak istiyormuş. O şık butik otellerden hoşlanıyormuş, Levent kamp tatili seviyormuş. Üstelik o vejeteryan olmaya karar vermiş evde sürekli et yiyen bu adamla ne yapacakmış. Yok efendim, bitmiş bu ilişki bitmiş.

Ben tabi arkadaşımın bu tip yakınmalarının bin birincisini dinlemekte olduğum için artık durumu kanıksamış olarak “zıt kutuplar birbirini çeker” deyivermez miyim? Bu sefer arkadaşım Levent’e olan öfkesini bana yönlendirmez mi?

“Ne zıt kutupu Anette” diye can havliyle haykırdı arkadaşım “bizim hiçbir ortak yanımız yok”. Arkasından da “bu ilişki bitmiş bu ilişki bitmiş bitmiş” diye ağlamaya başladı. Ben yine benzer krizleri bu ilişkide binlerce defa görmüş olmanın verdiği soğukkanlıkla arkadaşımı yemeğe davet edip iyice sakinleştiriyorum. Onu sakinleştirmesine sakinleştiriyorum da arkasından ben düşünmeye başlıyorum.

Gerçekten de zıt kutuplar birbirini çekiyor mu acaba? Çevremdeki ilişkileri şöyle bir gözden geçiriyorum ve gerçekten de aynı şeyi yapmaktan hoşlanan kimseleri bulamıyorum. Yani bırakın aynı şeyi yapmaktan hoşlanmayı, huy olarak da birbirine benzer insanları bulamıyorum. Biri titizse biri pasaklı, biri konuşkansa öteki dut yemiş bülbül, biri sakinse diğeri öfkeli, biri tutumlu öteki bonkör…

Yani içimden “pes” dedim. İstesem bu kadar ayrı gayrı insanı bir araya getiremem, bir araya getirsem bir arada tutamam. Gerçekten niye böyle acaba? İnsanın kendisinde görmek istediği huyu bir diğerinde gördüğünde belki bende de tamamlanır diye peşinden gitme ihtiyacı mı, alttan alta kendisinde gördüğü eksikliği böylece giderme ihtiyacı mı bilinmez.

Bu durum bana Budizm temel felsefelerinden biri olan ‘’orta yolu’’ hatırlattı aslında. Yani ne fazla titiz ne fazla pasaklı olmalı, ne fazla bonkör ne de fazla tutumlu olmalı. İki taraf da aslında birbirlerini törpülemek ve birbirlerini dengeye getirmek için bir araya geliyorlar sanki. Değişmek çok zahmetli ve zor bir süreç olduğu için de iki tarafın törpülenmesi ya da dengeye gelmesi sıkıntılı oluyor. İlişkilerde böyle yalpalayıp duruyor bana göre.

Geçenlerde İstanbul’da “Canım Ciğerim” diye salaş bir lokantaya gittim. Salaş ama ciğeri nefis, herkese tavsiye ederim. Neyse konumuza dönelim. Orda bir arkadaşıma rastladım ve konu nasıl oldu bilmiyorum ama dönüp dolaşıp zıt kutuplar birbirini çeker mi ye geldi? Arkadaşım ne dese beğenirsiniz “ya hiç sorma benim eşimle her hobimiz aynı sıkıntıdan patlıyoruz. İkimiz de evde oturup, televizyon seyretmekten hoşlanıyoruz, ne bir yere gittiğimiz var, ne bir şey seyrettiğimiz hiç kendimizi geliştiremiyoruz. Ne olacak bu durumun sonu bilmem.”

Ben elimde olmadan gülmeye başladım. “Ya” dedim “herkes anlaşamıyoruz, beni çekiyor hafta sonları pikniğe, gezmeye, kahvaltıya, sinemaya götürüyor” diye şikayet edenlerii gördüm de, “ikimiz de evde oturmaktan bıktık, hep aynı şeyleri istiyoruz” diye bunalanı hiç görmemiştim deyip bu gülmemin üstüne yarım porsiyon daha ciğer şiş söylüyorum.

Yok yok bana göre de zıt kutuplar birbirine çekiyor, herkes kendini dengeleyecek bir eş arıyor aslında. Sonra da farkında olmadan orta yola gelmek için savaş dövüş bir ömür geçiyor. Aslında işin özünü görüp “aman be tek istediğim azcık değişmekmiş” desek belki de bu orta yolu bulma sürecini daha kolay atlatacağız. Ne dersiniz?

Sağlıcakla,

Bir Yastıkta 35 Sene Geçer Mi?

Geçen ay Cnbc-e de ‘’Better With You’’ (Seninle Daha Güzel) isimli dizi başladı. Dizi biraz ağır ilerlemekle beraber ele aldığı konu çok güzel. Altı aydır beraber olan ve kız hamile olduğu için evlenmek üzere olan çiçeği burnunda çiftimiz, on beş yıldır ilişkileri devam eden, aynı evde yaşayan ve evliliğe karşı olan diğer çiftimiz ve otuz beş senedir evli olan ve bu iki kızın anne babası olan çift dizinin başlıca yapısını oluşturuyor.

Diziyle ilgili esas benim sevdiğim ise ilişkilerin ilk altı ayda, 15 yılda ve 35 senede ne hal aldığını esprilerle anlatması. Durumu o kadar iyi yakalamışlar ki her espride çevremden ve kendimden örnekler bulmam mümkün. Şimdi diziyi bir tarafa bırakıp kendimden ve çevremden örnekler vermek istiyorum.

İlişkinin ilk yılı: “Canım iş gezisine mi çıkıcan, gitmesen olmaz mı? Patronla bir daha konuşsan. Ben bu koca evde sensiz ne yaparım. O zaman her gece msn’den konuşuruz değil mi sevgilim?”

İlişkinin on beşinci yılı: “Aaa iş gezisi mi var. Kaç günlük. A çok iyi bende arkadaşlarla çıkıp biraz kafa dağıtırım. Hadi Allaha emanet ol. İyi yolculuklar.”

İlişkinin otuz beşinci yılı: “İş gezisi mi var. Tabi git git. Gitmişken biraz da uzat istersen. Öyle aceleyle çabucak dönme, evde biraz yalnız kalmak istiyorum.”

İlişkinin ilk yılı: “Sana yemek hazırlamak benim için büyük zevk. Yemek yiyişine bayılıyorum. Teşekkür ederim, eline sağlık deyişin beni motive ediyor.”

İlişkinin on beşinci yılı: “Dolapta dünden kalma bir şeyler var. Ben çok yorgunum. Sen kendin hazırlarsın artık.”

İlişkinin otuz beşinci yılı: “Ben rejimime göre bir şeyler hazırlayıp yedim. Zaten senin yemek yerken çıkardığın seslere de dayanamıyorum. Dolapta bir yığın şey var. İstediğini kalk hazırla, senin elin kolun yok mu?”

İlişkinin ilk yılı: “Benle alışverişe çıkmana bayılıyorum. Fikirlerin çok önemli. Senin sevmediğin hiçbir şeyi giymem. Mor elbise kötü diyorsan almam.”

İlişkinin on beşinci yılı: “Market alışverişi diye çıktık benle niye dükkanlara geliyorsun ki. Ben tek başıma uzun uzun bakmak, dolaşmak istiyorum. Evde fikrini söylersin.”

İlişkinin otuz beşinci yılı: “Bu ay mevsimlik alışveriş yaptım, ekstreyi ödersin.”

İlişkinin ilk yılı (işyeri aranır): “Canım seni çok özledim. Bir an önce akşam olsa da eve gitsek. Birbirimize sarılıp yatsak.”

İlişkinin on beşinci yılı: “Hava çok sıcak. Herkes kendi tarafında kalsın. Bana hiç ilişme.”

İlişkinin otuz beşinci yılı: “Yatakları ayırmamız iyi oldu. Senin horlamandan uyuyamıyordum geceleri artık.”

Çiftler bir arada durdukça birbirlerine sabırlarının kalmadığı aşikar. Belki de boşanmalar bu yüzden bu kadar artmıştır. Eski ilişkinin heyecanı geçince insanlar “tak sepeti koluna herkes kendi yoluna” yapıyordur. Böylelikle her yeni ilişkinin getireceği tazeliğe kavuşmak istiyorlardır. Yani sıkıldın mı yallah yenisi… Onsan da mı sıkıldın yallah yenisi hesabı…

Bilmiyorum ama uzun ilişkiler bana her zaman daha güvenilir gelir. Sanırım burada yapılması gereken tercih “heyecan mı – güven mi” duygusuyla beraber gelişiyor. Bu işlerin doğrusu yanlışı yok. Herkese gönlüne göre mutlu, huzurlu, aşk dolu yıllar dilerim.

Sağlıcakla,

Sevgili İçin Şehir Değiştirilir Mi?

Dün akşam bir arkadaşımın kına gecesindeydik. Hep beraber “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…’’ diye çığırdık durduk. Gelinin ağlaması adettenmiş ama bizim kız gece boyu etrafa neşe saçtı. Hem de yaşamak için İstanbul’u bırakıp Kanada’ya gideceği halde…

Doğup büyüdüğü şehirden ayrılmak elbette zordu ama o artık kocasıyla beraber Kanada sokaklarını arşınlamaya karar vermişti. El ele başka bir ülkede şanslarını denemek istiyorlardı. Bizim kızın zaten çalışmaya da niyeti olmadığından “biraz dil kursuna giderim, sonra da çocuk yaparım” düşüncesi hepimize makul gelmeye başlamıştı.

Fakat benim kafama bir mesele takıldı: Hani insanın doğduğu yere olan alışkanlığı var ya peki o ne olacaktı? Dükkan dükkan bildiği o sokakları özlemeyecek miydi? Ya ailesi, arkadaşları ne olacaktı? Ya döneri özlerse ne yapacaktı? Ya vapurdan simit atmak isterse martılara ne olacaktı? Martılar ona şimdi küsecek miydi acaba? Bilemedim… Müstakbel kocası gözünü karartmış “artık Kanada’da yaşamak istiyorum” demişti. Çok da güzel bir iş bulmuştu. Aynısı burada bulunamaz mıydı? Bilinmez… Aslında bu taşınma işi ilişkilerini de hızlandırmış, kendilerini kına gecesinde bulmuşlardı. Birbirlerini seviyorlardı sevmesine de, acaba bu yetecek miydi bu kadar değişikliği kaldırmaya…

Sonuçta başka bir ülkenin şartlarına, iklimine, yemeklerine gidiyorsun. İnsanın gözü korkuyor açıkçası. Ben ki çok gezerim, her gittiğim yere alışana kadar mutlaka zorluk çekerim. Adapte olma süresi diye bir şey olduğuna inanırım. Komik komik şeyler de yaparım. Mesela ilk gezmeye başladığım zamanlarda önce turla Karadeniz yaylalarına çıkmıştım. Bilenler bilir oralarda tuvalet evin dışındadır. Bir de tuvalet terliği diye bir şey varmış. Ben de bunu bilmiyorum. Ha bire ev terliğiyle tuvalete girip çıkıyorum, hayır bir de tuvalete bakıyorum boş boş bir sürü terlik var kapının önünde. Ama işi bir türlü çakozlayamıyorum. Sonra nasıl oldu akıl ettiysem ev terliğinin üzerine onları giymeye başlıyorum ama arada turdan biri bu halimi görüp bana da fırçayı basmıştı açıkçası. Sen ne yapıyorsun ev terliğiyle tuvalete mi girilir diye… Yaaa ben ne bileyim, doğma büyüme şehirliyim işte. Tuvalet evin içindedir, terlik de bir tanedir…

Neyse konuyu dağıtmayayım demek istediğim, bir dolu alışkanlığını değiştirmek zorundasın, yeni bir çevre edinmek zorundasın. Hatta en sevdiğin ekmeği alacağın marketi bile deneme yanılma yaparak bulman lazım…

Yani anlayacağınız bana bu iş zor geldi ama belki de olaya şöyle bakmalıyım. Artık onlar için hayatlarında yeni bir dönem başlıyor, zorluklar tabi ki olacak ama alışacaklar, öğrenecekler. En önemlisi beraber olacaklar. Gülecekler, eğlenecekler, sevdikleri yeni yemekler bulacaklar. Bahçe içinde bir evde oturacaklar ki İstanbul şartlarında bunu sağlamaları imkansız zaten…

Ben galiba arkadaşım gidiyor diye arıza mı yapıyorum ne bilemedim. Kime dokunsam ya şehir dışına ya ülke dışına gidip evleniyor anlamadım ki. Sizin de böyle bir niyetiniz varsa bu yazıyı basıp iyice bir elinizi sürtün bence. Kesin sizi de yollarım ben…

Neyse şaka bir yana nerede, nasıl ve kiminle yaşamamız hayırlıysa o gerçekleşsin. Hepimizin yolu bahtı, şansı açık olsun. Unutmayın hayat hepimize güzel…

Sağlıcakla,

Saldırganlık Üzerine…

Geçenlerde eski arkadaşlarla buluşup yemeğe gittik. Orada laf lafı açtı ve konu sevdiğimiz dizi ve filmlere geldi. En favori dizilerimiz Dexter ve Spartacus çıktı. Sevdiğimiz filmler arasında da Kill Bill başı çekti. Bir anda hepimiz birbirimize korkuyla baktık. Eeee Dexter desen seri katil ama hepimiz ona şefkatle yaklaşıyoruz; Spartacus desen insanlar arenada birbirleriyle ölümüne dövüşüyorlar, her taraf kan dolu; Kill Bill’e dönsen ortalık yine dövüş sahneleri, uçan kol ve bacaklarla dolu.

Çocukları olan arkadaşlar çocuk dünyası hakkında bizi bilgilendirmekte gecikmediler ve çocuklarının vurmalı, kırmalı oyunlara bayıldıklarını söylediler.

Hepimiz tekrar birbirimize bakıp “eyvah ki ne eyvah” dedik, yoksa içlerimizde birer Dexter mi barındırıyoruz? Başka koşullar içinde büyüseydik içimizde barındırdığımız Dexter ortaya çıkarmıydı acaba? “Bırr” deyip ürperdik. Allah korusun valla…

Sonra aklım televizyonun olmadığı dönemlere gitti. Eee o zamanda insanlar öldürmeleri, dövüşmeleri seyretmek için arenaya gitmiyor muydu? Ya da daha kaçak dövüşenler elinde tüfeğiyle ormana koşup zevk için hayvan öldürmüyor muydu sanki?

Demek ki bu saldırganlık içgüdüsü hepimizin içinde var, kimisinde daha az kimisinde daha çok ama mutlaka var. Başımıza gelen olaylara göre ya seyirci olarak bu olayın parçası oluyoruz, ya da aktif olarak.

Ayrıca ‘’saldırganlık’’ kelimesini iyi tanımlamalıyız. Yani bir insan hakkını korumak için bağırdığında ya da kızdırılıp tepki verdiğinde de ‘’amma da saldırganlaştın bugünlerde’’diyebiliyoruz.

‘’Yavaş atın tekmesi pek olur’’ söyleminden de anlayabileceğimiz gibi en sakin insanın bile çok üzerine gidilirse, çok eziyet, çok acı çektirilirse kendinden beklenmeyecek bir atak yapabileceğini bekliyoruz.

“Bu yazı nereye mi bağlanır?” diyorsunuz. Bence hiçbir yere bağlanmaz. Sadece durum tespiti yaptık o kadar. Hepimize aydınlık yollardan geçip, ruhsal sağlığımızı korumamız temennisiyle yazımı bitiriyorum efem…

Sağlıcakla,

 

Eyvah! En Yakın Arkadaşımın Sevgilisine Aşığım…

Yakın arkadaşların, herhalde çok sık beraber olmaktan, huyları suları da iyice bir birbirine benziyor ve sonuçta birinin sevgilisi diğerine cazip mi gelmeye başlıyor ne? “Arkadaşımın aşkısın ama benim de aşkımsın” olayı hayatta ne kadar da sık karşılaştığımız bir durum değil mi? Valla bu iki tarafın, hatta üç tarafın, da yerinde olmak istemediğim bir durum ama o kadar yaygın ki üstünde düşünmeden de geçilemez gibi geldi…

Açıkcası yakın çevremde ben de bu tip durumlara çok sık şahit oluyorum. Önce biri çıkmaya başlıyor, sonra diğeri evleniyor. Dur dur, gerçekten böyle oluyor. Şimdi böyle bildiğim örnekleri saymaya başlıyorum: Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi… Amanınnn demek ki ilk çıkılan olmak iyi bir şey değil. Adam ne yapıyor: “Dur ben şunun arkadaşıyla bir çıkayım dikkatini çekeyim, sonra da diğeriyle evlenirim mi?” diyor yahu. Bu ne saçma durum oldu şimdi.

“Dur bakayım arkadaşımın aşkısın senle çıkmam” diyenler var mı? Şöyle bir zihnimi tazeliyorum. Düşünüyorum. Yok, vallahi yok. Dur vallahi demedim. Tamam mı? Çok düşününce bir tane anımsar gibi oldum.

Peki iki arkadaşla da çıkıp sonra ilkine dönüp kendini affettirmek için evlenen var mı? Düşünüyorum, düşünüyorum. Evet buldum. Bir, iki… Neyse sayı daha az ama var.

Peki herkesin yoluna gittiği bir durum var mı? Dur acele etmeyelim. Düşünelim. Düşünelim. Yok. Adam mutlaka ikisinden biriyle kalıyor, kadınlar arkadaşlıklarını bitiriyor. Valla bendeki örnekler böyle.

Şimdi yaptığımız istatistik neticesinde şu sonuç çıkıyor. En yakın arkadaşınla sevgilini tanıştırmayacaksın. Eh bu saçma bir durum olduğuna göre tabi ki tanıştıracaksın. Ne yani hep gözün arkanda mı olacak o zaman. Ehh o da çekilir şey değil. Güven olmadıktan sonra o ilişkiyi ne yapayım der insan. Valla gel de işin içinden çık o zaman.

Yani olayı şöyle düşünebiliriz, birkaç arkadaş birlikte alışverişe çıktık diyelim. Şimdi herkes aynı pantolonu, aynı ayakkabıyı, aynı kolyeyi beğenir ya. Bu da onun gibi bir şey herhalde.  Huylar, zevkler zaten yakın ki beraber dolaşıyorsun o zaman erkek zevkin niye farklı olsun ki. Arkadaşın seni devamlı burnunun dibinde “mucuk mucuk” görüyor, senden onun ne mükemmel bir adam olduğunu dinliyor, gördükçe daha beğenir hale geliyor, ee bi de aralarında elektriklenme varsa kim tutar onları durumu anında meydana geliyor.

Durun etik mi dediniz, karşındakini incitmemek mi dediniz, arkadaşlık nerede mi dediniz. Nerede olduğunu ben de bulamadım. Maalesef biz insanlar zayıf yaratıklarız. Karşımızdakine vereceğimiz zararları fazla düşünmeden hareket etme eğilimindeyiz. Umarım ilerde ruhlarımız gelişir de bu tip durumlar azalır.

Ama şimdilik “Allah böyle bir olayın her bir tarafında olanın yardımcısı olsun” demekten başka bir şey elimden gelmiyor. Sizin geliyor mu?

Sağlıcakla,

HATALARIMIZI TELAFİ ETMEYİ DENEMELİYİZ….

Uygunsuz davranışların affedilmesini beklemek yerine kusurlarımızı düzeltecek girişimlerde bulunmalıyız…

HATALARIMIZI TELAFİ ETMEYİ DENEMELİYİZ….

Olmuyorsa da en azından denemiş oluruz…

Facebook Kız Tavlama Yeri mi?

Facebook hayatımıza gireli herhalde yedi-sekiz sene kadar olmuştur. İlk gördüğümde hemen etkisine kapılmış ve bir sürü arkadaşımla tekrar bağlantı kurmanın heyecanını yaşamıştım. Ortaokul arkadaşları, ilkokul arkadaşları, mahalle arkadaşları derken bayağı insanla tekrar görüşmeye başladım. Hatta bir ilkokul arkadaşım, eski iş yerimden biriyle evli çıkınca çok şaşırmıştım. “Dünya ne kadar küçükmüş” diye söylenmiş ve onu daha da küçük hale getiren facebook’a içimden teşekkür etmiştim.

Arkasından bloğumda,dergilerde ve gazetelerde yazılarımın çıkmasıyla sayfam iyice kalabalıklaşmaya başladı. Beni izleyenlerle çok güzel bir bağ kurmaya başladım. Yeri geldi ben onlara moral verdim, yeri geldi onlar bana moral verdi. Merak ettiklerimizi paylaştık, birbirimizden destek aldık, motive olduk. Fakat gel zaman git zaman facebook da dikenlerini göstermeye başladı. Musallat olanlar, dikkat çekmek için abuk sabuk yorum yapanlar, engellesen bile sahte hesaplarla geri dönenler, dürtenler derken durum giderek can sıkıcı bir hal almaya başladı.

Bunun üzerine ben de arkadaşlarla bu konu hakkında yazışmaya başladım. Meğerse sadece ben değil bir sürü kişinin başına benzer olaylar geliyormuş. Eski sevgilisinden “illallah” diyenler mi, “ben evliyim bana mesaj atma kardeşim” diyenler mi, “boyun kadar çocuğum var beni rahat bırak” diyenler mi, duvarını kapatanlar mı, “dürtmeyin kardeşim” diye açık açık bağıranlar mı ne isterseniz var bir durum ortaya çıkmış.

Kız bulmak için bazıları o kadar yüzsüz oluyor ki dürtüyor senden bakıyor cevap gelmiyor tekrar dürtüyor, arkasından mesaj atıyor “ben seni dürttüm, sen de beni dürtsene” diye. “Ya sabır” diye engelliyorsun. En kötüsü de bu asılanları, platonik aşkını ilan edenleri engelliyorsun, sahte hesaplarla tekrar geri geliyorlar. Belli ki amacına ulaşamayacağını anlamış bari rahatsız edeyim mantığında…

Ya kardeşim madem kız bulmak istiyorsunuz bunun için kurulmuş arkadaşlık siteleri var, onlara neden gitmiyorsunuz? İnsanların huzurunu niye kaçırıyorsunuz öyle değil mi ama…

Zaten artık bu konuda öyle uzman oldum ki, asılma emaresi gösterenleri, abuk sabuk yorum yapanları, dürtenleri, başkalarını rahatsız etmiş olanları direk engelliyorum. Bunlara çare buldum da şu sürekli sahte hesapla gelenlere çözüm bulamadım. Aslında çözümü buldum da bunu ben değil facebook yapmalı. Her hesabı bir cep telefonuna ya da bir IP adresine bağlasalar otomatikman sahte hesap işi azalmış olacak. Biz de bu kız bulmak için musallat olanlardan kurtulmuş olacağız. Valla bu adamlar insanı netten soğutuyorlar. Yalan mı?

En son Pınar Altuğ feryat ediyordu “adam üç gündür gel evlenelim” diye sayısız mesaj atıyormuş. Doğrudur. Atıyordur. Laf da dinlemiyordur. Allah sabır versin diyorum valla kendisine. Çünkü bu mesajların tek yaptığı insanı çileden çıkarmak…

Hayır bir de anlamadığım bu kız bulmak isteyenler böyle yaparak kız bulacaklarını falan mı düşünüyorlar. Buradan sesleniyorum onlara. Bu iş böyle olmaz kardeşim. Paşa paşa bu iş için kurulmuş sitelere git, iki taraf da aranıyor olsun. Bak o zaman şansın da fazla olur. Ne böyle azarlanırsın, ne de engellenirsin. Yalan mı arkadaşlar. Biraz da siz konuşun valla. Ben burnuma kadar dolmuş durumdayım artık.

Sağlıcakla,

Erkekler Güçlü Kadınlardan Korkar Mı?

Geçen akşam Gülse Birsel’in yeni dizisi ‘Yalan Dünya’yı seyrediyordum. Baktım oradaki kadın karakterler ‘ben bilmem beyim bilir’ havasına girince erkeklerin hoşuna gitti. Kadınlara yardımcı olmaya başladılar, hatta hayatlarını beraber geçirmeye karar verdiler. İçlerindeki ben kadını kollarım, korurum, yol gösteririm, vah canım duygusu o kadar ön plana çıktı ki inanamadım. Daha önce adamın sevgisini kazanmak için yırtınan kadının muhtaç kadın rolüne girmesi adamın kadına ısınması için meğerse yetiyormuş.

Düşündüm de gerçek hayatta durum nasıl acaba? Ve çok eskilerden birkaç anım canlandı. “Sevgilime fazla akıllı görünmemeye çalışıyorum” diye benle dertleşen bir arkadaşım geldi gözümün önüne. “Neden?” diye sorduğumda “o zaman benden korkup uzaklaşıyor” diye cevap vermişti. Ben gene anlam verememiş bir yorumda bulunamamıştım. Bir başkası da erkek arkadaşının “sen benden daha güçlü ve akıllısın” diye kendinden ayrıldığını sümküre sümküre anlatmıştı. Ben gene yorumsuz kalmıştım.

Şimdilerde ben doktoraya başladığım zaman, annemin “oku oku sen, bu gidişle koca moca bulamazsın” deyişinin altında, aslında aynı gerçeğe vurgu yaptığını anca anlayabiliyorum. Ya da ben çok yoğun olupta bana ulaşamadığında “sanki cumhurbaşkanı karısısın, bu ne yoğunluk böyle” dediğinde “aaa ben niye cumhurbaşkanı karısı olayım, ben cumhurbaşkanı olayım o benim kocam olsun” diye itiraz ettiğimdeki o şaşkın bakışlarının anlamını da anca anlayabiliyorum.

Bugünlerde vizyona giren filmde “pamuk prenses nihayet kendini kurtarıyor, hatta prensini de kurtarıyor, artık her şeye de inanmıyor bayağı akıllanmış” diye filmi anlattığım bir erkek arkadaşım “aman bu eşitlik işini de amma abartmışlar” söyleminde ne demek istediğini de yeni yeni anlıyorum.

Ya da tatile kocasıyla gelen bir arkadaşım sabah erkenden bir tura katılmak istediğinde kocası “ama ben o saate kalkmak istemiyorum” demişti. Arkadaşım da “ya canım ben tek başıma gidebilirim, beni böyle korumak zorunda değilsin” diye kocasına çıkışınca adam “ama benim görevim seni her şeyden korumak, kollamak” diye söylenmiş ve aralarında ufak çaplı bir kavga çıkmıştı. Sonra başkaları araya girmiş tura birkaç kişinin daha katılacağı söylenerek kocadan izin alınmış olay tatlıya bağlanmıştı.

Çok eskilerde kalmış bir erkek arkadaşım bana zorla “ben bilmem beyim bilir” cümlesini söylettirmeye çalışmış ben söylemeyince de bana küsmesini hiç anlayamamıştım.

Yeni boşanmış bir kadın arkadaşım “ben de çalışıyordum, kocam da ama paramın hepsini bankadan kocam çekerdi ve paranın kontrolü ondaydı; şimdi boşanınca hiçbir şeyim kalmadı” diye bana dert yanıyordu. Erkeğin, kadın çalışsa bile kontrolün onda olduğunu göstermeye ihtiyacı mı var acaba? Hatta kadının para kazandığı bir durumda erkek güç gösterilerine daha mı çok kalkışıyor? Daha mı çok gözdağı veriyor acaba?

Sanırım bizler küçük bir kızken “erkek senden okumuş olsun, güçlü olsun, paralı olsun, yaşça büyük olsun, seni kurtarsın, sen evinde öyle otur bekle” diye konuşulurken, erkek çocuklarına da “sen kadını korumalısın, kurtarmalısın, hep güçlü olmalısın” diye telkinde bulunuluyordu. Sonuçta erkeğin karşısına güçlü, akıllı, kurtarılmayı beklemeyen, kendi başına karar alabilen kadınlar çıkınca ezber bozuluyor, erkekler bir adım geri çekilmeye başlıyor.

Yani bilemiyorum “ilişki dediğin şey beraber, el ele aynı yönde ilerlemek değil mi? O zaman yanındakinin de en az senin kadar akıllı, güçlü, kendi kararlarını alabilen, gerektiğinde fikir alabileceğin biri olması iyi bir şey değil mi? Neden kadınlar olduklarından daha güçsüz daha akılsız, daha işe yaramaz olduklarına dair rol yapmak zorunda kalıyorlar ki?” Ben bu durumu gerçekten hiç anlayamıyorum. Ama doğru olduğu su götürmez bir gerçek.

Hadi ama hanımlar beyler. Artık ‘’ben bilmem beyim bilir’’ devrini kapatmanın zamanı gelmedi mi? Bunun yerine yeni bir slogan bulmanın zamanı gelmedi mi?

Sağlıcakla,

Vah Gidene Mi Vah Kalana Mı?

Sanırım ölüm kelimesiyle ilk tanışmam 8-9 yaşlarında Büyükada’da mahallede arkadaşlarla oynarken olmuştu. Marifetmiş gibi oğlanlardan biri yanıma gelmiş ve aynı Cem Yılmaz’ın yaptığı gibi “ölüceksin çocuk” deyip koşarak yanımdan uzaklaşmıştı. Kelimenin manasını bilmememe rağmen, iyi bir şey olmadığını sezdiğimden mi ne koşarak ve ağlayarak annemin yanına gidip “ölmek ne demek?” diye sormuştum…

Annem ne diyeceğini bilmez şaşkın bir tavırla “aman böyle şeyler de nerden aklına geliyor” diye beni geçiştirmeye çalışsa da “ama anne herkes mi ölür” diye üstelemem karşısında, “evet ama 100 yaşına kadar yaşadıktan sonra” diye cevap vermişti. O yarım yamalak sayı bilir halimle 100 yaşın hayli ilerde olduğuna karar verip, içim rahatlamış bir halde oyun alanımıza geri dönmüştüm…

Maalesef 15’imde anneannemi, 18’imde de önce kardeşim dediğim erkek kuzenimi, arkasından da iki çok yakın kız arkadaşımı trafik kazasında kaybedince, insanların her an ölebileceği gerçeğini de kavramış oldum. Yıllar içinde sıralı sırasız bir çok sevdiğim insanı kaybederek de bu gerçeği defalarca tekrar yaşadım…

Arkada kalanlar olarak acı, isyan, öfke, bunalım, özlem, keşkelerle dolu (keşke bunları söylemeseydim, keşke daha fazla vakit geçirseydim) uzun bir süreç geçirdikten sonra insanın yüreğinde hiç bitmeyecek bir özlem ve sevgiyle yaşamaya devam ettiğini öğrendim…

Günlük hayatın rutinine dönmenin ve birlikte vakit geçirmenin yarattığı alışkanlıklardan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu öğrendim…

Her ortak arkadaşı gördüğümde içimin nasıl sızladığını öğrendim…

Onlara danışmak istediğimde burada olmadıkları için kime danışacağımı bilememenin yarattığı şaşkınlıkla yaşamayı öğrendim…

Onlarsız yaşamanın insanın ağzında kekremsi bir tat bıraktığını öğrendim…

Kaç sene geçerse geçsin onlardan bahsederken gözümden bir damla yaş geldiğini öğrendim…

Kimseye fazla bağlanmamak gerektiğini öğrendim…

Kimseyi hayatımın merkezi haline getirmemeyi öğrendim…

Kimseye muhtaç olmamak gerektiğini, insanın kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini öğrendim…

Herkese bir gün ya giderse diye aramda mesafe bırakarak yaşamayı öğrendim…

Her konuşmamızı son konuşmamız gibi yapmamız gerektiğini öğrendim…

Küslükleri bitirmek gerektiğini sonra buna vaktimizin olmayabileceğini öğrendim…

Hayatta keşkelerin hiçbir işe yaramadığını öğrendim.

Ne hissediyorsak, ne düşünüyorsak, ne istiyorsak onun peşinden gitmemiz gerektiğini öğrendim…

Ve hayatın çok kısa olduğunu öğrendim…

Gidenlere ise ne olduğunu bilmiyoruz…

Avuntumuz cennete gitmiş oldukları yönünde…

Ben onların iletişim kuramadığımız bir başka boyuta geçtiklerini ve her neredelerse bizi kollayıp, gözettikleri inancını taşıyorum.

Buradan da cümlemizin tüm kayıplarının ruhlarına Allah’tan rahmet diliyorum…

“Hani insanlar 100 yaşına kadar yaşıyordu anne?” Beni kandırdın galiba…

Sağlıcakla,