Yaşayamadığımız Aşkların Anısına…

Şimdiye kadar hep yaşadığımız aşkları konuştuk. Acılarını paylaştık. Tekrar dengeye gelmeye çalıştık. Peki ya yaşayamadığımız aşklara ne demeli… Onları da konuşmanın zamanı gelmedi mi artık. Gerçi yaşansalardı herhalde bir dert yığınından başka bir şeye benzemezdi ama yine de yaşanmamış olarak kalması galiba insanın içine oturuyor…

Yaşayamadığım aşklara gelince kimisi dinimi beğenmedi, kimisi yaşımı, kimisinde de benim aşkımın karşılığı yoktu. Hatırlıyorum da birisiyle de komik bir kovalamaca oynamıştık, ya onun kız arkadaşı vardı ya benim erkek arkadaşım. Hani Türk filmlerinde olur ya bir türlü kavuşamama durumu bizde de öyle olmuştu işte. Sanırım kader olmasını istemeyince böyle oluyor.

Bir tanesiyle de yaşadığımız şehirler bir türlü denk gelmemişti. Ben Brighton’daydım o Londra’da. Sonrasında Ben İstanbul’daydım o Ankara’da. Hep böyle garip bir biçimde ülke ülke birbirimizi kovalamıştık ama hep başka şehirlerde yaşamlarımızı kurmuştuk. Demin de dediğim gibi kader istemeyince ne kadar yırtınsan boş durumu yani…

Benim içimde kalansa sanırım o koca aşkların boşuna gitmesi. Düşünsene içinde, kalbinde, her hücrende bir aşk var ama bir şekilde bir araya gelemiyorsun o aşk böyle sonsuzluğa kayıp gidiyor. Hiç el değmemiş olarak. Hiç yaşanamamış olarak…

Bir de bana aşkını sunan erkekler oldu ama bende karşılığı yoktu. İşte sonsuza akan aşk durumlarından bir demet daha… Nereye gider bu karşılıksız, yaşanmamış aşklar? Sonsuzlukta böyle bir havuz mu var acaba?

Niye sanki senin sevdiğin de seni sevmez ve bir ömür boyu mutlu mesut yaşayıp gidilmez. Hep bir çapraşıklık, hep bir git gel, hep bir sorgulama, hep bir acaba doğru mu içinde buluruz ki kendimizi…

Ya arkadaş bu işlerin bir el kitabı, bir kolayını gösteren yok mu? Varsa elini kaldırsın, bana çaya buyursun lütfen…

Ama çaydan önce yaşanamamış aşkların anısına herkes denize bir demet papatya bıraksın olur mu?

Sağlıcakla,

İtiraf Ediyorum En Yakın Arkadaşımı Kıskanıyorum

Buket’le Meltem mahalle arkadaşıydı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. İki kafadar bir gün Meltem’in evinde bir gün Buket’in evinde kalıp sabahlara kadar hayal kurarlardı. Onlar kardeşten de öteydiler. Fakat ne olduysa oldu Buket’in ailesinin durumu bozulmaya başladı önce mahalleden taşındılar sonra da Buket’i gittiği özel okuldan aldılar. İlk başta bu durum arkadaşlıklarını bozmadı gibi gözükse de Buket Meltem’le buluşmaktan rahatsız olmaya başlamıştı. Çünkü artık ne kıyafet konusunda ne gidilecek yer konusunda Meltem’e yetişemez olmuştu. Gerçi Meltem arkadaşının gururunu kırmadan ona beğendiği her şeyi alıyordu ama Buket yine de giderek ondan uzaklaşıyordu.

Ve dananın kuyruğu tabi ki bir erkek için koptu. İkisi de mahallenin yakışıklısı Erol’a çocukluklarından beri aşıktı erkekler geç olgunlaştığından mı nedir Erol uzun süre ikisine de bakmadı. Sonra aniden aklı başına ya da hormonları başına gelmiş olmalı ki Meltem’e kur yapmaya başladı. Meltem arkadaşı üzülür mü diye işi ağırdan almaya çalışsa da kendi gönlüde Erol’da olduğundan kısa sürede çıkmaya başladılar. Yalnız bir mesele vardı bu durum Buket’e nasıl açıklanacaktı.

Meltem bu durumu Buket’e kendisinin söylemesinin daha doğru olduğunu düşündü ve ilk buluşmalarında usulce biliyor musun biz Erol’la çıkmaya başladık diye haber verdi. Birden Buket kendinden beklenmeyecek bir atiklikle masadan hışımla kalktı tabi dedi Erol sana paran için geldi benim de ailemin parası olsaydı bana gelirdi senin şu sahte tavırlarından da ,gülüşünden de, kıyafetlerinden de nefret ediyorum dedi ve hışımla gitti. Meltem olduğu yerde kalakalıp ağlamaya başlamıştı. Evet arkadaşının tepki vereceğini biliyordu ama duydukları onu çok incitmişti. Bir gün gelip barışsalar bile artık hiç birşeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.

Buket ise deniz kenarında bir banka oturup bağıra bağıra ağlamaya başladı. Meltemi aslında çok seviyordu ama onu deliler gibi de kıskanıyordu. Ailesini, parasını, güzelliğini, eğitimini ve şimdi de ahh şimdi de Erol’u . Artık buna da katlanamayacaktı en iyisi Meltem’le bir daha görüşmemekti yoksa bu yakıcı kıskançlığı onu yok edecekti.

İşte arkadaşlar yukardaki Buket örneğinde olduğu gibi hepimiz zaman zaman arkadaşlarımızı kıskanırız. Bu kıskançlığın genelde temelinde bizim sahip olamadığımız şeylere başkasının sahip olması yatar.

Kimisinin yazlığı vardır, kimisinin motosikleti, kimisinin güzelliği, kimisinin onun üstüne titreyen bir eşi, kimimin çocuğu, kiminin yatı bu örnekleri say say bitiremem. Ama en fenası kıskançlık denilen bu illete düşünce içimizin kor gibi yanıp, yandıkça da aslında bizi tüketmesidir.

Geçen gün parkta oturuyordum, çevremde birçok büyük ve güzel ağaç vardı. Bir tanesini seçip daha yakından incelemeye başladım. Ağacın birçok dalı vardı. Kimisini Meltem, kimisini Erol, kimisini Buket, kimisini de Aslı olarak düşünebileceğimiz birçok dal. Ve hepsi bir arada çok güzel duruyordu. Yani aslında hepimizin bir ağacı oluşturan dallar gibi olduğumuzu düşündüm.

Ve her dal yani her kişi kendisinin olabileceğinin en iyisine ulaşmaya çalıştığında ağaç muhteşem yeşillikte ve gürbüzlükte olacaktı . O zaman madem biriz, ona buna şuna kafayı takacağımıza kendimizin en iyisini gerçekleştirmeye çalışalım. Ve başkası iyi ve mutlu olduğunda sevinelim çünkü onun iyi olması demek bütünün daha güzel bir hale gelmesi demektir. Bir dahaki seferi herhangi bir nedenden dolayı kıskançlık bizi yalayıp yutmak üzere olduğunda ben onun için seviniyorum böylece bütün daha güzel oldu demeyi deneyin bakalım. Bakalım içinizi huzur duygusu kaplayacak mı? Hadi ama deneyip yorumlarınızı benle paylaşın. Tembellik yapmayın bakim…

Sağlıcakla,

İçimizdeki Zehirli Mantarları Artık Yemeyelim…

Bu nasıl başlık demeyin metafor yaptık herhalde. Burdaki zehirli mantarlardan kastım içimizde biriktirdiğimiz kin, nefret, öfke, kıskançlık, pişmanlık gibi negatif duygular ve bu duyguların sağlığımıza verdiği zararlar. Bu tip duyguları senelerce içimizde biriktiriyoruz, biriktiriyoruz, biriktiriyoruz ve gün geliyor nur topu gibi bir sağlık problemiyle karşı karşıya kalıyoruz. O zaman da ayıkla pirincin taşını durumu ortaya çıkıyor.

İşin komik tarafı bu tip duyguları bizde yaratan insanlar kendi dünyalarında mutlu mesut yaşıyorlarken ve bizde yarattıkları bu duyguların hiç farkında değillerken ya da aldırmıyorlarken, biz keskin sirke küpüne zarar lafındaki gibi yerimizde köpürüp köpürüp duruyoruz. Üstelik bu duyguları yaratan insanları da zihnimizin baş köşesine oturtuyoruz. Nereye gitsek onları da götürüyoruz, ne seyretsek ne okusak mutlaka bir ilişki kuruyoruz. Arkasından gelsin uykusuz geceler, sebepsiz ağlamalar, hırs içinde facebook sayfalarını incelemeler…

Bize yazık değil mi arkadaşlar? Bizimki de can değil mi? En iyisi affediverin gitsin gari… Sonra ohh bugüne gelin rahatınızla, huzurunuzla yaşayın gidin. İnsanlara konuştuğumda herkesin aslında bir affetme çabası içinde olduğunu tamam affedeyimde nasıl yapayım dediğini çok duydum. İşte zurnanın deliğinin zırtladığı yerlerden biri de burası zaten.

Nasıl affedeceğiz? Bunun için bir kaç örnek versem de kötü haber maalesef herkes kendi yöntemini bulmak zorunda. Bağ koparma çalışmaları, meditasyon, chi kong uygulamaları , bio enerji seansları sayabileceğim yöntemlerden bazıları. Bağ koparma çalışmasına kısa bir örnek vermeye çalışayım, ılık bir duş alıp rahatlayın sessiz sakin bir köşeye geçin ve kendi kendinize şu sözleri tekrarlayın herkes kendi tekamülü sırasında elinden geleni yaptı, ve her şey olması gerektiği gibi oldu, onu bana öğrettikleri için teşekkür ediyor ve sevgiyle uğurluyorum. Aslında karşınızdakini bağışlayıp serbest bıraktığınızda esas kendi ruhunuzu özgürleştirdiğinizi, sağlığınızı geri kazandığınızı unutmayın.

Tabi yapılması gereken bir çalışma daha var o da kendinizi affetme çalışması. Çünkü bütün yaptığınız ya da yapmadığınız, söylediğiniz ya da söylemediğiniz şeyler için mutlaka kendinize kızgınlığınızda içinizde giderek büyümüştür. Tabi bu da ruhunuzu bir yangın yerine çevirmiştir. Affedin gidin gari kendinizi. Sonuçta bu dünyaya hepimiz öğrenmeye gelmedik mi? Hata yapmaya gelmedik mi? A keşki tüm bunları yaşamasaydık,  keşki ruhumuzu yangın yerine çevirecek deneyimlerden geçirmeseydik diyoruz değil mi? Ya her şey olması gerektiği gibi olmuşsa. Ya bütün bunları deneyimlememiz gerekiyorduysa ne olacak. Artık ah vah etme zamanı değil, öğrenip, ders alıp yola devam etme zamanı..

Ne olur artık kendimizi sevelim, affedelim, çevremize ışığımızı yayalım, el ele tutuşup önce yakın çevremizi, sonra halka halka büyüyerek dünyayı daha iyi bir yere getirmeye çalışalım. Ama nasıl merdivenler teker teker çıkılırsa, bizde önce kendimizden ve içimizdeki duyguları temizlemekle başlamalıyız. Yoksa ne kendimize ne de çevremize bir faydamız olur.

Eee o zaman neymiş bugün önce kendimizi sonra herkesi affediyoruz ve uzun zamandır olmadığımız kadar rahat ve huzurlu bir şekilde arkamıza yaslanıp yemeğimizi afiyetle yiyoruz.

A bunu yaptıktan sonra hala kendimize ve başkalarına kızmaya devam mı ediyoruz ne olur vazgeçin, inanın kimseye bir faydası yok özellikle de size. Gidin reiki seanslarına, gidin bio enerji seanslarına, konuşun, dertleşin, enerjinizi dengeletin, bilmiyorum belki aklınıza başka bir şey gelmiştir, gidin onu yapın. Ne yaparsanız yapın ama lütfen bu yolda çalışın. Haaa geçmişi de temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp aklınıza getirmeyin, eski yemek nasıl mideyi bozarsa, kötü anılarda ruhu bozar unutmayın.

Önce kendiniz, sonra çevreniz sonra da dünya için yapın bunu. Hadi ne duruyorsunuz. Doğru çalışmaya…

Sağlıcakla,

Artık Ruhuma Özen Gösterecek Bir Erkek İstiyorum…

Geçen gün annemle telefonda konuşuyoruz. Her zaman olduğu gibi bir sürü nasihat sıralayıverdi. Yok cereyanda kalma, yok terliyken soğuk su içme, yok şu yok bu. O sırada birden şimşek gibi bir düşünce kafamda beliriverdi. “Yaa aslında annem bana bunları söyleyeceğine, keşke ruhuna değer ve önem vermeyen arkadaşlarla görüşme hatta erkeklerle hiç görüşme deseydi” diye düşündüm…

Sonra birbirimize söylediğimiz cümlelere dikkat etmeye başladım: Arabayı hızlı kullanma, ilaçlarını vaktinde al, saçını kestir, pembe ayakkabı al gibi sözler kafamda uçuşuverdi ve birden hepsi anlamını kaybetti.

Ya asıl önemli olan bizim ruhlarımız değil mi? Bizim ruhumuzu incitmeyecek arkadaşlıklar, sevgililer değil mi? Önemli olan ruhumuza huzur vermek değil mi? Niye kimse bundan bahsetmiyor? Niye annem bana aman kızım ruhuna değer veren bir adam bul demiyor?

Herkes takmış arabası var mı, işi var mı, evi var mı, saçı var mı, fit mi, yakışıklı mı gibi etiketlere, dış görünüşlere kimse sormuyor senin ruhunu korur mu, kollar mı, geliştirir mi diye?

Arkadaşlıklarda da önemli olan bu değil mi? Ruhumu geliştiren, sevgi veren, hoşgörü gösteren insanlarla birlikte olmak önemli değil mi?

Ne yapayım son modaya göre giyinip giyinmediğini, ya da son modaya uygun yerlere gidip gitmediğini. Ben ruhuma olan etkisine bakarım.

Son zamanlarda tüm kararlarımı ruhuma bıraktım artık. Onun istediği yerleri gezip, istediği yemekleri yiyorum, onun istediği insanlarla iletişime geçiyorum. Ruhum beslensin, ruhum koruyup kollansın, ruhum el üstünde tutulsun istiyorum.

“Anne artık dondurma yeme boğazın ağrır diyeceğine, bu adam ruhunu incitir dikkat et” demeni istiyorum. Ivır zıvırlara takılmaktan vazgeçip esas önemli olan şeye odaklanmanı istiyorum.

Hepimizin karşısına da ruhumuzu koruyup kollayacak arkadaşlar ve sevgililer çıkmasını diliyorum. Ve hepinizin ruhunu sevgiyle selamlıyorum. Hindistan’da bu anlama gelen çok güzel bir mantra var. Onu söyleyerek yazımı kapatıyorum: “OM MANE PADME HUM… OM MANE PADME HUM… OM MANE PADME HUM…”

 

Sağlıcakla,

Geçmişi Bırak, Şimdiye Bak..(Bugün kendini bağışla…)

Bırak artık geçmişte yaptıklarını,pişmanlıklarını,eğerlerini, keşkilerini

Sıyrıl artık geçmişinden,

Dök artık paçalarından geçmişin taşlarını

Geç aynanın karşısına

Kendimi affetim de

Ne olduysa en iyisi oldu de

Zihnini sakinleştir,

Bir kaç derin nefes al

Kendine göz kırp ve bugün artık kendini bağışla…

Anette

Yüksek bilinç öğretilerinin verildiği Zen Dergahı’ nda, öğretisi tamamlanmış birine törenle bir kitap armağan edilir

Doğu ülkelerinden birinde yüksek bilinç öğretilerinin verildiği Zen Dergahı’ nda, öğretisi tamamlanmış birine törenle bir kitap armağan edilir. Kitabı alan kişi, sayfaları açar bakar ve yüzündeki şaşkınlık ifadesiyle çevresine, gördüğünden ötürü oluşan hayretini yansıtır.

Bu töreni izleyen yeni öğrencilerden biri kitabın bu kişide yarattığı şaşkınlıktan ötürü içindekini merak eder. Ancak, tüm ça…balarına karşın kitabın içindekilerini öğrenemez. Öğreti bitmeden, bu kitaba el sürmek olanağı olmadığını kendisine anlatırlar. Çaresiz dayanmış, öğretileri yutarcasına beynine katmaya, benimsemeye çabalamış dergahın yeni öğrencisi… Sonuçta beklediği gün gelip çatmış. Mezun olurken tören düzenlenmiş ve kendisine o kitabın bir eşi armağan olarak sunulmuştur.

Yıllardır, törende alacağı kitabın içindekileri merakla bekleyen bu öğrenci kitabı aldığı halde açmıyor her nedense artık içindekileri merak etme gereği duymuyormuş! Çünkü, öğrendiklerinin dışında yer yüzünde önemli hiçbir bilginin olmadığını düşünüyormuş.
Ancak, kitabı ona armağan eden hocası üsteleyince açıp bakmış… bakmış ki ne görsün; kitap, içinde ayna bulunan iki yapraktan ibaret!

Sayfalar arasında yazı yerine aynada kendisini görünce olanı kavramış öğrenci… meğerse, bunca yıldır öğrendiği yalnızca kendisiymiş.

Bu öyküde de anlatıldığı gibi insan bir evrendir, ne varsa kendindedir

Unutmayın eski yemek nasıl mideyi bozarsa, kötü anılarısürekli düşünmek de ruhu bozar.

Unutmayın eski yemek nasıl mideyi bozarsa, kötü anıları sürekli düşünmek de ruhu bozar.

Anette

Zıt Kutuplar Birbirini Çeker Mi İter Mi?

Geçen gün eski bir arkadaşım beni aradı ve arar aramaz da kendi dertlerinin bombardımanına tuttu. Yok efendim (isim tabi ki gerçek değil arkadaşlar) Levent onla yürüyüşe, sinemaya gelmiyormuş. Hafta sonları dışarı çıkmıyormuş. Tek bildiği evde oturup maç seyretmek ve mangal yakmakmış, halbuki o konsere gitmek istiyormuş. Bu adamla nasıl ömür geçecekmiş. O deniz tatilini seviyormuş, Levent ise yaylaya çıkmak istiyormuş. O şık butik otellerden hoşlanıyormuş, Levent kamp tatili seviyormuş. Üstelik o vejeteryan olmaya karar vermiş evde sürekli et yiyen bu adamla ne yapacakmış. Yok efendim, bitmiş bu ilişki bitmiş.

Ben tabi arkadaşımın bu tip yakınmalarının bin birincisini dinlemekte olduğum için artık durumu kanıksamış olarak “zıt kutuplar birbirini çeker” deyivermez miyim? Bu sefer arkadaşım Levent’e olan öfkesini bana yönlendirmez mi?

“Ne zıt kutupu Anette” diye can havliyle haykırdı arkadaşım “bizim hiçbir ortak yanımız yok”. Arkasından da “bu ilişki bitmiş bu ilişki bitmiş bitmiş” diye ağlamaya başladı. Ben yine benzer krizleri bu ilişkide binlerce defa görmüş olmanın verdiği soğukkanlıkla arkadaşımı yemeğe davet edip iyice sakinleştiriyorum. Onu sakinleştirmesine sakinleştiriyorum da arkasından ben düşünmeye başlıyorum.

Gerçekten de zıt kutuplar birbirini çekiyor mu acaba? Çevremdeki ilişkileri şöyle bir gözden geçiriyorum ve gerçekten de aynı şeyi yapmaktan hoşlanan kimseleri bulamıyorum. Yani bırakın aynı şeyi yapmaktan hoşlanmayı, huy olarak da birbirine benzer insanları bulamıyorum. Biri titizse biri pasaklı, biri konuşkansa öteki dut yemiş bülbül, biri sakinse diğeri öfkeli, biri tutumlu öteki bonkör…

Yani içimden “pes” dedim. İstesem bu kadar ayrı gayrı insanı bir araya getiremem, bir araya getirsem bir arada tutamam. Gerçekten niye böyle acaba? İnsanın kendisinde görmek istediği huyu bir diğerinde gördüğünde belki bende de tamamlanır diye peşinden gitme ihtiyacı mı, alttan alta kendisinde gördüğü eksikliği böylece giderme ihtiyacı mı bilinmez.

Bu durum bana Budizm temel felsefelerinden biri olan ‘’orta yolu’’ hatırlattı aslında. Yani ne fazla titiz ne fazla pasaklı olmalı, ne fazla bonkör ne de fazla tutumlu olmalı. İki taraf da aslında birbirlerini törpülemek ve birbirlerini dengeye getirmek için bir araya geliyorlar sanki. Değişmek çok zahmetli ve zor bir süreç olduğu için de iki tarafın törpülenmesi ya da dengeye gelmesi sıkıntılı oluyor. İlişkilerde böyle yalpalayıp duruyor bana göre.

Geçenlerde İstanbul’da “Canım Ciğerim” diye salaş bir lokantaya gittim. Salaş ama ciğeri nefis, herkese tavsiye ederim. Neyse konumuza dönelim. Orda bir arkadaşıma rastladım ve konu nasıl oldu bilmiyorum ama dönüp dolaşıp zıt kutuplar birbirini çeker mi ye geldi? Arkadaşım ne dese beğenirsiniz “ya hiç sorma benim eşimle her hobimiz aynı sıkıntıdan patlıyoruz. İkimiz de evde oturup, televizyon seyretmekten hoşlanıyoruz, ne bir yere gittiğimiz var, ne bir şey seyrettiğimiz hiç kendimizi geliştiremiyoruz. Ne olacak bu durumun sonu bilmem.”

Ben elimde olmadan gülmeye başladım. “Ya” dedim “herkes anlaşamıyoruz, beni çekiyor hafta sonları pikniğe, gezmeye, kahvaltıya, sinemaya götürüyor” diye şikayet edenlerii gördüm de, “ikimiz de evde oturmaktan bıktık, hep aynı şeyleri istiyoruz” diye bunalanı hiç görmemiştim deyip bu gülmemin üstüne yarım porsiyon daha ciğer şiş söylüyorum.

Yok yok bana göre de zıt kutuplar birbirine çekiyor, herkes kendini dengeleyecek bir eş arıyor aslında. Sonra da farkında olmadan orta yola gelmek için savaş dövüş bir ömür geçiyor. Aslında işin özünü görüp “aman be tek istediğim azcık değişmekmiş” desek belki de bu orta yolu bulma sürecini daha kolay atlatacağız. Ne dersiniz?

Sağlıcakla,

Yeşil Mercimek Köftesi

 Photo: Yeşil Mercimek Köftesi TarifiMalzemeler2 su bardağı yeşil mercimek6 çay bardağı ince bulgur2 adet orta boy soğan 1 su bardağı sıvıyağ2 çorba kaşığı biber salçası1 tatlı kaşığı kimyon , tuz1 demet taze soğan1 demet kıyılmış maydanozSalatası için:3 adet orta boy soğan1 tatlı kaşığı sumak1 tatlı kaşığı kimyonYarım demet maydanoz, tuzYeşil Mercimek Köftesi YapılışıMERCİMEĞİ yıkayıp 10 dakika haşlayın. Hafif sulu haldeyken ocaktan alın. Üzerine yıkanıp süzülmüş bulguru ekleyip kapağı kapalı olarak şişinceye kadar bekletin. Diğer taraftan ince kıydığınız soğan ı sıvıyağda pembeleşene kadar kavurun. Üzerine salça, ince kıyılmış taze soğan, maydanoz, kimyon ve tuz ekleyin. Birkaç dakika birlikte soteleyip ocaktan alarak mercimekli bulgurun üzerine ekleyin. Hazırladığınız harçtan parçalar kopartarak köfteler hazırlayın ve servis tabağına alın. Salatası için, soğanları piyazlık doğrayıp tuzla ovun. Yıkayıp süzdükten sonra üzerine kıyılmış maydanoz, sumak, kimyon ve tuz ilave edip köftelerle birlikte servis yapın.

 Malzemeler

2 su bardağı yeşil mercimek

 6 çay bardağı ince bulgur …

 2 adet orta boy soğan

1 su bardağı sıvıyağ

2 çorba kaşığı biber salçası

1 tatlı kaşığı kimyon , tuz

1 demet taze soğan

 1 demet kıyılmış maydanoz

Yeşil Mercimek Köftesi Yapılışı

MERCİMEĞİ yıkayıp 10 dakika haşlayın. Hafif sulu haldeyken ocaktan alın. Üzerine yıkanıp süzülmüş bulguru ekleyip kapağı kapalı olarak şişinceye kadar bekletin. Diğer taraftan ince kıydığınız soğan ı sıvıyağda pembeleşene kadar kavurun. Üzerine salça, ince kıyılmış taze soğan, maydanoz, kimyon ve tuz ekleyin. Birkaç dakika birlikte soteleyip ocaktan alarak mercimekli bulgurun üzerine ekleyin. Hazırladığınız harçtan parçalar kopartarak köfteler hazırlayın ve servis tabağına alın. Salatası için, soğanları piyazlık doğrayıp tuzla ovun. Yıkayıp süzdükten sonra üzerine kıyılmış maydanoz, sumak, kimyon ve tuz ilave edip köftelerle birlikte servis yapın.

Kimi Bekleyeceğini İyi Düşün…

Arpacık soğanlı yahni

Malzemeler 1kg dana kuşbaşı

1 kg arpacık soğan

2 adet domates

1 adet kırmızıbiber (közlemelik)

1 adet yeşil biber (közlemelik)

1 yemek kaşığı biber salçası

2 yemek kaşığı tereyağı

Yarım çay bardağı üzüm sirkesi

Sıcak su ( tenceredeki etlerin üzerini örtecek kadar) Kristal kayatuzu, karabiber, kırmızıbiber
Hazırlanışı Etleri cam bir kaba koyun, üzerine sirkeyi döküp karıştırın ve sirke içinde 15-20 dakika buzdolabında dinlendirin. Bu arada soğanları soyup yıkayın. Biberleri yıkayıp temizleyin, uzunlamasına dört beş parçaya bölün ve küçük küçük doğrayın. Domatesleri de soyup küçük küp şeklinde doğrayın. Etleri buzdolabından çıkarın. Sirkenin fazlasını süzdürün. Bir tencerede kısık ateşte tereyağını eritin, üzerine etleri ilave edin, arada bir karıştırarak etler suyunu bırakıp, çekinceye kadar pişirin. Daha sonra arpacık soğanları, doğranmış domatesin ve biberin, çok az suda sulandırılmış salçayı, tuz, karabiber ve kırmızıbiberi de ekleyin. Üzerini örtecek miktarda sıcak su koyun, kapağı kapalı olarak kısık ateşte pişirmeye bırakın. Etler iyice yumuşayıp, yemek kendi suyuyla kalınca ateşten indirin ve servis edin

kayanak: Karatay Mutfağı…