Değer taşıyan tek hikaye vardır, oda bedelini sizin ödediğinizdir"

Değer taşıyan tek hikaye vardır, oda bedelini sizin ödediğinizdir”

**Louis Ferdinand

Yüksek bilinç öğretilerinin verildiği Zen Dergahı’ nda, öğretisi tamamlanmış birine törenle bir kitap armağan edilir

Doğu ülkelerinden birinde yüksek bilinç öğretilerinin verildiği Zen Dergahı’ nda, öğretisi tamamlanmış birine törenle bir kitap armağan edilir. Kitabı alan kişi, sayfaları açar bakar ve yüzündeki şaşkınlık ifadesiyle çevresine, gördüğünden ötürü oluşan hayretini yansıtır.

Bu töreni izleyen yeni öğrencilerden biri kitabın bu kişide yarattığı şaşkınlıktan ötürü içindekini merak eder. Ancak, tüm ça…balarına karşın kitabın içindekilerini öğrenemez. Öğreti bitmeden, bu kitaba el sürmek olanağı olmadığını kendisine anlatırlar. Çaresiz dayanmış, öğretileri yutarcasına beynine katmaya, benimsemeye çabalamış dergahın yeni öğrencisi… Sonuçta beklediği gün gelip çatmış. Mezun olurken tören düzenlenmiş ve kendisine o kitabın bir eşi armağan olarak sunulmuştur.

Yıllardır, törende alacağı kitabın içindekileri merakla bekleyen bu öğrenci kitabı aldığı halde açmıyor her nedense artık içindekileri merak etme gereği duymuyormuş! Çünkü, öğrendiklerinin dışında yer yüzünde önemli hiçbir bilginin olmadığını düşünüyormuş.
Ancak, kitabı ona armağan eden hocası üsteleyince açıp bakmış… bakmış ki ne görsün; kitap, içinde ayna bulunan iki yapraktan ibaret!

Sayfalar arasında yazı yerine aynada kendisini görünce olanı kavramış öğrenci… meğerse, bunca yıldır öğrendiği yalnızca kendisiymiş.

Bu öyküde de anlatıldığı gibi insan bir evrendir, ne varsa kendindedir

Taşın Hikayesi

 Photo: Taşın HikayesiGenç bir Yönetici, yeni Jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı. Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti. Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu : Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu ? ”Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi. “Lütfen, amca, lütfen kızmayın. Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı. Çocuk, gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. “abim orada. Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.” Çocuğun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu : “Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır. Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, şu mesajı hiç unutmamak için sakladı : Hiçbir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme.

 Genç bir Yönetici, yeni Jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin y…ola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı.

Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti. Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu : Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu ? ”Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi. “Lütfen, amca, lütfen kızmayın.

Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı. Çocuk, gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. “abim orada. Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.” Çocuğun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu : “Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır. Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı.

Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi.

 Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, şu mesajı hiç unutmamak için sakladı : Hiçbir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme.

”Evde kalma”nın hikayesi…

QUETZAL’İN HİKÂYESİ ***

 

Uzak bir diyarda, özel yetenekleri olan insanların yaşadığı bir kabile varmış. Bu kabile, “selam” anlamına gelen “HU” adıyla bilinirmiş. Kabiledeki herkesin özel bir yeteneği varmış. Uçabilenler, kurt adamlar, telepatlar, astral seyahat yapanlar, aynı anda iki farklı yerde olabilenler, rüzgâr çıkartanlar, geleceği görenler, ışık hızından hızlı koşanlar…. Ve daha bi…rçoğu… Günlerden bir gün kabilede yaşayan ailelerden birinin kız çocuğu olmuş.

Her yeni doğan çocuğa yapıldığı gibi onu da Bilge Adama götürmüşler. Küçük bebeğin isminin belirlenebilmesi için Bilge Adamın, kabilenin ataları ile bağlantıya geçmesi gerekiyormuş. Bu sefer ki isim koyma ritüeli her zamankinden biraz daha uzun sürmüş. Bilge adam ritüeli tamamladığında Ataların bu minik kıza “kutsal” anlamına gelen Quetzal adını verdiklerini söylemiş. Kabiledekiler bu yeni bebeğin bembeyaz teni, masmavi gözleri, ince telli sarı bukleli saçları ve huzur dolu bakışı ile Quetzal ismini hak ettiğini düşünmüşler. Hepsi bu güzel bebeğin alışılmışın dışında bir yeteneği olduğuna inanıyormuş. Yıllar geçmiş, Quetzal, okulunu başarıyla bitirmiş ama yeteneğini hala öğrenememiş olması nedeniyle çok üzgünmüş. Kendisinde bir gariplik olduğuna iyice inanmaya başlamış.

Yeteneğinin olmadığına dair üzüldüğü günlerden birinde, ormanda oturup uçuşan kelebekleri izlerken Bilge Adam’ın kendisine doğru yürüdüğünü fark etmiş. Bilge Adam, gülümseyerek Quetzal’e yaklaşmış ve ona nasıl olduğunu sormuş. Quetzal de Bilge Adam’a; — Çok mutsuzum. Artık çok iyi biliyorum ki benim diğerleri gibi bir yeteneğim yok. Bilge adam hafifçe gülümseyerek; — Sevgili Quetzal, anladığım kadarıyla diğerlerinden farklı olmak seni çok üzüyor. Unutma ki evrende, olan biten her şeyin bir nedeni var. Biliyorum uçabilen, rüzgâr çıkaran, biçim değiştiren, hislerini okuyan içgüdüleri kuvvetli arkadaşların var.

Hiç düşündün mü ki tüm bu yetenekler çevrende gördüğün hayvan dostlarının özellikleri. Önemli olan; hayvanları taklit etmek değil, kendimizi ne oranda geliştirip etrafımızdakilere faydalı olduğumuzdur. — Doğru haklısınız. Uzun zamandır yeteneğimin ne olabileceğine o kadar çok odaklandım ki ailemle bile yemekten yemeğe konuşuyorum. Sanki hiç yaşamıyor gibiyim. Yetenek konusu beni her şeyden uzaklaştırıyor. En iyisi bu konuyu tamamen unutmak olacak. Çünkü tanrı beni terk etti, diye yanıtlamış Quetzal. Bilge adam Quetzal’in son söylediklerine anlamayarak; — Sevgili Quetzal, tanrı seni nasıl terk etmiş olabilir ki? — Uzun zamandır tanrıya dua ediyorum ve ondan yeteneklerim konusunda yol göstermesini istiyorum  Şimdiye kadar yanıt alamadım. Belli ki beni terk etti, demiş Quetzal. Bunun üzerine Bilge adam gülümseyerek; — Tanrı, bizlerle birbirimizle konuştuğumuz gibi konuşmaz.

Ondan bir şey istediğinde durup olmasını beklemek yerine isteğine uygun hareketlerde bulunmalısın. Eğer attığın her adımda arzuna gittikçe yaklaştığına dair işaretler alıyorsan, işte o zaman tanrı seninle konuşuyor demektir. İlerlemezsen onu duyamazsın. Eğer pasta yemek istiyorsan un, şeker, yumurta, kakao satın alıp mutfağa getirmelisin ki senin için pasta yapılsın. Pasta yemeyi arzularken patates, soğan satın alırsan hiç bir zaman çok istediğin o pastayı yiyemezsin. — Hımm, anladım galiba. Ben yeteneğimin ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Bu durumda ne yapmalıyım?

Diye sormuş Quetzal. — Hepimizin yeteneklerini tanrı belirler öncelikle olmasını arzuladığımız yeteneğin yerine sana ait olanı keşfetmeye ihtiyacın var. Düşün bir bakalım, çaba göstermeden kolayca yaptığın şeyler neler? Quetzal, çaba harcamadan kolayca yaptığı şeylerle yeteneği arasında bağlantı kuramamış olsa da Bilge Adamın sözünü dinleyerek çaba sarf etmeden kolayca yaptığı şeyleri düşünmeye başlamış. Quetzal’in yavaş yavaş zihni açılmaya başlamış. Ve — Galiba buldum. Benimle birlikteyken insanlar sakinleşiyor ve gözlerinin içi gülmeye başlıyor. Aynı şekilde çevremde sürekli kuşlar, böcekler geziniyor.

Geçenlerde çok ilginç bir şey oldu. Kardeşim ile birlikte ormanda dolaşıyorduk. Birden karşımıza   kızgın bir aslan çıkıverdi. Kardeşim henüz farklı bir yere ışınlanma gücünü kontrol edemediğinden aslanın korkusundan gücünü aktive edemedi. Ve çaresiz arkamızdaki ağaca yaslanıp tanrıya dua etmeye başladık.

Kızgın aslanın gözlerine baktığımda bir de fark ettim ki o da beni izliyor. Bir müddet sonra aslan birden sakinleşerek kedi gibi mırıldanmaya başladı. Önce bizi kokladı sonra arkasını döndü ve yürüyerek yanımızdan uzaklaştı. Bu olay olduğunda ona zarar vermeyeceğimizi anladığı için bizi rahat bıraktığını düşünmüştüm. Kardeşim ise aslana ne yaptığımı sormuştu. Ben ise şaşırarak hiç bir şey yapmadığımı söylemiştim. Kardeşim bana inanmasa da gülerek eve dönmemiz gerektiğini söylemişti. Bundan bir şey çıkar mı acaba? Diye Bilge adam’a soru sormuş. Bilge adam; enteresan, istersen bu konu üzerinde biraz daha düşün sonra tekrar konuşuruz demiş ama o an Quetzal’in kendisini dinlemediğini ve öylece dalıp gittiğini fark etmiş. Quetzal, bir müddet sonra gözlerinde gittikçe parlayan bir gülümsemeyle tekrar Bilge Adam ile konuşmaya başlamış. — Sanırım bende ne olduğunu buldum.

Geçenlerde annem ben dünyaya geldikten sonra kurt adam olan babamın daha da sakinleştiğini söylemişti. Okulda da benzer şeyler olmuştu, herhangi birilerini kavga ederken gördüğümde onların yanına yaklaşır yaklaşmaz kavga aniden bitiveriyordu. Bunun tek bir anlamı olabilir. Galiba ben sakinleştiriciyim. Tüm olanların normal olduğunu düşünmüştüm. Sanırım yanılmışım. Hâlbuki bu benim yeteneğimmiş. Pek rastlanmayan bir yetenek ama olsun bu yeteneğimi çok sevdim. Hemen annemlerle paylaşmalıyım,  çok teşekkür ederim demiş ve koşarak Bilge adamın yanında ayrılmış. Bilge adam Quetzal’in gidişini izlerken kendi çocukluğu aklına gelmiş. Annesi, sakinleştirici olduğunu ona ilk kez söylediğinde, önceleri diğer arkadaşları gibi uçamadığı ve ışınlanamadığı için üzülse de sonradan sakinleştirici olmanın büyük bir sorumluluk gerektirdiğini anlamış. Bilge adam olduğunda sakinleştirici olmanın faydasını çok görmüş. Sakinleştirici olması, yıllarca insanların kendi içlerindeki gerçeği yani sevgiyi görmeye aynalık yapmasına yardımcı olmuş.

Bilge adam, Quetzal bebekken isminin belirlenmesi için ilk defa kendisine getirildiğinde onun içindeki sevginin çok güçlü olduğunu ve ileride kendisi gibi kabilenin Bilgesi olacağını hemen anlamış. Artık bu dünyada pek zamanı kalmadığından eminmiş. Kalan zamanını Quetzal’in kabilenin yeni Bilgesi olarak yetiştirmeye harcaması gerektiğini düşünüyormuş. Ertesi gün Quetzal’in ailesi ile buluşmaya niyetlenerek evinin yolunu tutmuş.

Evet, Quetzal gibi yeteneğinizin ne olduğunu keşfetmek isterseniz hiç çaba harcamadan kolayca yaptığınız şeylerin ne olduğunu belirleyin. Ve bunlarla etrafınızdakilere ne kadar faydalı olabileceğinizi düşünün. Yeteneğiniz uzun zamandır orada sabırla sizi bekliyor. Onunla buluşmanın zamanı artık geldi…

Durup , soluklandığımız ve kendimizi toparlayabildiğimiz kaç adamız var çevremizde?

Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu’nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.

Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılar da yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşi sıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.

Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. insanların, yok olduğunun bile farkına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez “dinlenme”durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındaki adaya geliyorlardı ama… Olması gereken yerde adayı bulamayınca,yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.

Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç “kendinizi toparlayacağınız” bir adanız oldu mu? Yaşamın uzun “göç yolları”nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi?

Her şeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiriniz bir amaç edinebildiniz mi? şöyle daha bir iyi bakın çevrenize… Size gelen, size sığınan…Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız…Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:

Hadi şu iki soruyu birlikte yanıtlayalım;

Durup , soluklandığımız ve kendimizi toparlayabildiğimiz kaç adamız var çevremizde?

Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostumuz için biz bir adayız?