İyi Karma Kazanmanın 20 Yolu

c5e04af61668174cb3944eb774f111ed_L[1]

1. Büyük sevginin ve büyük başarıların büyük risk içerdiğini hesaba katın.

2. Kaybettiğinizde, alacağınız dersi de kaybetmeyin.

3. Şu üç “S”ye dikkat edin:

– Kendine saygılı ol

– Başkalarına saygılı ol

– Tüm eylemlerinin sorumluluğunu al.

4. İstediğinizi elde etmemenin bazen çok büyük bir şans olduğunu hatırlayın.

5. Kuralları öğrenin ki onları nasıl uygun biçimde yıkacağınızı bilesiniz.

6. Küçük bir tartışmanın büyük bir ilişkiyi zedelemesine izin vermeyin.

7. Bir hata yaptığınızı fark ettiğinizde onu düzeltmek için derhal adım atın.

8. Her gün bir süreliğine yalnız başınıza kalın.

9. Kollarınızı değişime açın ama değerlerinizin gitmesine izin vermeyin.

10. Sessizliğin bazen en iyi yanıt olduğunu hatırlayın.

11. İyi, onurlu bir hayat sürün. Böylece, yaşlandığınızda geriye dönüp baktığınızda hayatınızdan ikinci kez tad alabilirsiniz.

12. Yuvanızdaki sevgi dolu ortam, yaşamınızın temelidir.

13. Sevdiklerinizle fikir ayrılığına düştüğünüzde, yalnızca o anki durumu ele alın. Geçmişi öne sürmeyin.

14. Bilginizi paylaşın. Bu, ölümsüzlüğe erişmenin bir yoludur.

15. Yeryüzüne nazik davranın.

16. Yılda bir kez, hiç gitmemiş olduğunuz bir yere gidin.

17. En iyi ilişkinin birbirinize duyduğunuz sevginizin birbirinize duyduğunuz ihtiyacı kat be kat aştığı ilişki olduğunu hatırlayın.

18. Başarınızı, onu elde etmek için nelerden vazgeçmek zorunda kaldığınızla değerlendirin.

19. Başkalarının mutlu olmasını isterseniz, müşfik olun.

20. Mutlu olmak isterseniz, müşfik olun.

spiritualnow adresinden çeviren: Yasemin Tokatlı

kaynak: derki.com

BİR KAŞIK YOĞURDUN DEĞERİNİ BİLMEK

dogan-cuceloglu_400x400[1]

Bir konferansımda öfkeli bir makine mühendisi, “Bu konferans salonundaki sekiz yüz kişinin hepsi sizin dedikleriniz kabul etse ve aynen uygulasa ne yazar; dışarıda yetmiş milyonluk bir güruh var, güruh! Bu tip konferanslar ve kitaplarla topluma hizmet ettiğinizi sanarak teselli oluyorsanız, yanılıyorsunuz!” dedi.

“Elimde bir kaşık yoğurt var; benden yetmiş kazan sütü yoğurt yapmamı istiyorlar,” diyen çok öfkeli öğretmen, ana baba, yönetici gördüm.

Ben ise, bir kaşık yoğurdum olduğu için sevinirim; şükür duygusu içinde olurum; “iyi ki bir kaşık yoğurdum var,” derim. O bir kaşık yoğurt benim etki alanımdır; onu bilirim. Ufak bir tencere bulurum, yetmiş kazan sütten ufak tencereme alırım. O ufak bir tencere süt, ana baba isem benim çocuklarım, öğretmensem benim öğrencilerim, yazar isem okurlarım olur. O küçük tenceredeki sütün uygun koşullarda hazırlanarak bir kaşık yoğurdumla mayalanmasına, çocuğumu yetiştirmeye, öğrencime öğretmen olmaya, bir bilim insanı olarak konuşmaya, yazmaya özen gösteririm. Ve umutla, güvenle, şükürle küçük bir tencere yoğurdum olmasına gayret ederim.

Etki alanım bir kaşık yoğurttu, şimdi küçük bir tencere yoğurum oldu. Şimdi Facebook’ta yazıyorum, sizlerin işbirliğiyle takip edenlerin sayısı bu günlerde dokuz yüz binlere ulaştı. Elimdeki bir küçük tencere yoğurt büyüdü, bir kazan yoğurt oldu.

Zorluklarla karşılaşınca hayal kırıklığı içinde bir köşeye çekilmek, şikâyet edip beklemek, sürekli birilerini suçlamak bir seçenektir. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak, şevkle, umutla, güvenle, şükür duygusu ve sevgiyle elindeki bir kaşık yoğurdun değerini bilerek çalışmak da bir seçenektir.

Siz, bir kaşık yoğurdun değerini bilen ana baba mısınız?
Siz bir kaşık yoğurdun değerini bilen öğretmen, doktor, çiftçi, yönetici, iş adamı, polis, hakim, yazar, muhtar, milletvekili, üniversite öğretim üyesi, üniversite öğrencisi, dernek başkanı, esnaf mısınız?

Sizlerin gücüne inanıyor, güveniyor saygı ile, sevgi ile gönülden selamlıyorum

Doğan Cüceloğlu

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Kendini İyi Edemeyen Yaralı Şifacı

9b6f1c_9676f9d6c68b4839a17cba90c48f7b13.jpg_srb_p_322_435_75_22_0.50_1.20_0[1]

Bu yazıya erişen herkesin yaşamın bir noktasında canını çok acıtan yaralar aldığına eminim. Pek çok insana yardım edebilirken neden kendini iyi edemediğini defalarca sorguladığını da düşünüyorum. Bir türlü içinden çıkılamayan, iç sıkan, yürek burkan, acı veren ve çaresizce nefes kesen olaylar yaşayıp, bu acının ve sıkıntının bitmeyeceğinden endişelenen insanlar görüyorum. Çırpındıkça acının arttığını, artık bir şeylerden vazgeçmek zorunda olduklarını fark ediyorum. Belki de doğdukları anda hak olarak kazandıkları bazı şeylerden artık vazgeçmek zorunda olduklarını. İşte bu öfkelendirir ve acı verir. Bununla birlikte… artık çaresizliğin ve acının geçmesini istiyoruz.

Yarası olmayan şifacı/iyileştirici olamaz çünkü gerçek iyileştirici güç yaranın kendisinden gelir. Bu noktada Carl G. Jung’un ”Wounded Healer of The Soul” kitabından bir alıntı, konuyu daha net anlatmaya yardımcı olacaktır:

”Doktor ancak kendisi de etkilenmişse etkili olabilir. Yalnızca yaralanmış hekimler iyi edebilir. Ama doktor kendi karakterini bir çelik yelek gibi giyinirse, işte o zaman hiç etkisi yoktur.”

İşte bu nedenle, gelin hep birlikte bir yolculuğa çıkalım. Yüzlerce, binlerce yıl önceden anlatılmış olan bir öyküye tanıklık edelim. Belki de bu öyküde kendimize dair bulacaklarımız vardır.

((( Herkül, Akileus ve Asklepios gibi pek çok mitolojik kahramanın ve hatta söylentilere göre bazı Tanrıların da öğretmenliğini yapmış olan At-Adam (Centaur) Chiron’un hikayesine göz atacağız. Nymph (su perisi) ve Tanrı Cronos’dan doğma olan Chiron, yarı-at yarı-insan oluşu nedeniyle annesi tarafından doğaya terk edilmişti. (Bağlanma Teorileri, Erken Dönem Kesintisi 0-7 yaş arası anneden herhangi bir sebeple ayrı düşmek)

Bu süreçte Chiron hayatta kalmış (belki de annesinden ayrı kalmanın acısını dindirmek üzere) doğadaki bütün bitkilerin neye iyi geldiğini öğrenmiş, şifacılık ve hekimlik sanatında uzmanlaşmıştı. Aynı zamanda güçlü bir savaşçı, iyi bir müzisyen ve en başarılı kahinlerden biri olmuştu.

Tanrılar kendi çocuklarını Chiron’un eğitimine gönderir ve kaderlerinde gerçekleşecek olanlarla başa çıkabilmeleri için hazırlanmalarını isterdi. Pek çok kahramana öğretmenlik ve yoldaşlık yaptı Chiron. Büyük bir başarıyla onlara savaşçılığı, hekimliği, şifacılığı, müzisyenliği ve kehaneti öğretti. Yarı-at yarı-insan olarak doğaya ve doğal bilgeliğe derin bir bağlantısı vardı zaten. Havyan ve insan benliğinin mükemmel uyumuydu.

Bir gün öğrencilerinden ve sevdiği dostlarından olan Herkül’ün zehirli oklarından biri tarafından yanlışlıkla vuruldu. Bu oktaki zehir ölümcüldü. Fakat ölümsüz olan Chiron için ne yazık ki ölebilmek bir seçenek değildi. Oktaki bu zehir inanılmaz acı veriyordu. Ölümsüz olduğu için acısı yaşamının sonuna kadar devam edecekti. Şifacıların hocası olmasına rağmen bu acıyı iyileştirmeyi başaramamıştı.

Bu dayanılmaz acıdan çıkabilmenin tek yolu vardı. Chiron, doğum hakkı olarak sahip olduğu ”ölümsüzlüğü” feda edecek ve kurban edecekti. Ölümsüz Tanrılara yakardı ve onlarla anlaşarak ölümsüzlüğünü feda etti. İnsanlığa ateşi getirmiş olan ve Tanrılar tarafından cezalandırılmış olan Prometheus’a ölümsüzlüğünü armağan etti. Artık bir ölümlü olduğu için huzur içinde acısına son verebilecekti. ”Ölümsüz Şifacı” kimliğinden vazgeçmiş ve ”Ölümlü Şifacı” kimliğini kabul etmişti.

Chiron’un bu fedakarlığını takdir eden Tanrılar onu yıldızlara yükseltti ve şimdilerde astrolojide ”Yay” sembolünün temsil ettiği Takım Yıldızı oluşturdular. Böylece Chiron, acısından kurtularak fedakarlığıyla yükselmişti.  )))

Bu hikayede pek çok alt metin ve derin bilgelik olmasına rağmen, en açık mesajlardan biri şudur:
”Büyük acılardan kurtulmak için bazen yapılması gereken şey ‘doğum hakkımız’ olan bir şeylerden vazgeçmek olabilir.”

Chiron vazifesini tamamlamış ve efsanevi pek çok şifacı, hekim, savaşçı, kahin ve sanatçı yetiştirdikten sonra artık göklere, daha da yüksek mevkilere yücelmiştir.

Çalışmaların hepsi duygular, ihtiyaçlar ve değerlerin açığa çıkarılması ve bunların bir noktada tatmin edilmesiyle dengeye alınır. Böylece bu duygular, ihtiyaçlar ve değerler, başka kavramlar altında dönmekten özgürleşirler ve örneğin para artık sadece paradır, kilo vermek sadece kilo vermektir, bir partner sadece bir partnerdir. Eğer bazı kavramlar duygularla, ihtiyaçlarla ve değerlerle fazlasıyla dolaşık (hatta kördüğüm) olmuş vaziyetteyse bu dolaşıklıktan çıkmadan o kavramlar ile ilgili bir tatmin duygusu geliştirmek mümkün olmayabiliyor. Para neyi ifade ediyor? Kilo vermek ne anlama geliyor? Sevecen bir partner nasıl bir ihtiyacı tamamlama fırsatı veriyor? İyileşmek ve sağlıklı olmak neyi çağırıştırıyor? Güç mü? Özgüven mi? İntikam mı? Kıyaslama mı? Büyüklük taslamak mı?(Gördün mü ey anne/baba? İşte böyle iyi bir partner olunur!)

Chiron hikayesinde de acıdan kurtulmak, sadece acıdan kurtulmaya dönüşmüştür. Bir şifacı olarak kendi yarasına şifa bulamamak, onun şifacı kimliğinde müthiş bir zarara sebep olmuş olabilir. Bu bitmek bilmeyen zehir acısı, derin bilinçdışında takılı kalmış olan ”anneden ayrı kalmak acısını” müthiş bir şekilde yeniden tetiklemiş olabilir. Fakat Chiron’u efsaneleştiren de annesinden ayrı kalışı ve bundan sonra hayatta kalıp dönüştüğü yeni kimlik olmuştur.

Hayat macerasına bir noktada eksik başlanılmışsa, YAŞAM bu eksikliği fazlasıyla giderecek hediyeler verecektir. Chiron bize der ki: ”Yaşamda aynı anda her şeyi elinizde tutamazsınız. Vazgeçmeniz ve feda etmeniz gereken şeyler var.”

Mazlum Davutoğlu

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Çağımızın biyolojik silahı buğday

Çağımızın biyolojik silahı buğdayÇağımızın biyolojik silahı buğday

Fitoterapi uzmanı Dr. Ümit Aktaş’a göre pek çok hastalığın sorumlusu genetiği değiştirilmiş buğday. “Tam tahıllı ürünleri hayatınızdan çıkartırsanız bir senede yepyeni bir bedene kavuşursunuz” diyen Aktaş uyarıyor: Eğer hemen önlem alınmazsa 30 sene sonra bebeklere altın yerine insülin kalemi takılacak

– Niye buğday yememeliyiz?
– Çünkü genetiği değiştirilmiş bir üründür buğday. 1943’te başağın verimini arttırmak ve sapını kalınlaştırmak için yapılan müdahalelerle bugün dünyaya yayılan buğday tohumu ortaya çıktı. Bu tohumla ilgili GDO patenti falan aramayın, çünkü tüm bu işler 1940’lı yıllarda yapıldı, o yıllarda dünyada GDO diye bir kavram yoktu, ilk patentin alınmasına daha 40 yıl vardı. Çağımızın biyolojik silahı buğday. Sapı kalınlaştırıp kısaltmayı başaran Dr. Norman Borlaug , Minnesota Üniversitesi’nde çalışan bir genetikçiydi zaten.

ÇÖLYAK DİYE BİR HASTALIK YOKTU
1970 yılında Nobel ödülü aldı. Tüm bu çalışmalar yapılırken meydana getirilen buğdayın insan sağlığı üzerine etkileri araştırılmadı. Sonuç neydi? Çölyak hastalığı ilk defa 1953’te tanımlandı, buğdayın genleri değiştirilene kadar Çölyak diye bir hastalık yoktu. Yani ilkel buğdayın içindeki gluten, hastalık falan yapmıyordu. 1980’li yıllarda tam buğdaylı ürünlerin yoğun şekilde tavsiye edilmesiyle Çölyak, Diyabet ve obezitede patlama yaşandı: Çölyak çocuklarda 11 kat arttı. Tüm toplumda diyabet dört kat, obezite üç kat arttı. Genetiği değiştirilmiş buğdayın insan sağlığına zararları ile ilgili yayın aramayın, bulamazsınız. Bugünkü bilimsel yayın “pazarında” buna kimse izin vermez. Bugün GDO için bu kadar çalışma yapılırken, dünyanın en yaygın tüketilen gıdasıyla ilgili neredeyse hiç çalışma yapılmaması, size de tuhaf gelmiyor mu? Bu kadar büyük bir pazar için neden kimse çalışmıyor? Çünkü zaten yapılacak olan yapıldı, ekstra mesai harcamıyorlar.

– “Önce insanları hasta edip sonra ilaç veriyorlar” diyorsunuz…
– Aynen. Diabeti ve obeziteyi engellemek için Amerikalıların yarattığı besin piramidi ve beslenme düzeni tam tahıllı ürünler önerir. İki saatte bir beslenilmesi gerektiğini söyler. Oysa iki saatte insanı acıktıran bir besin önermese bu öneriye de gerek yok. “Ekmek yemezsen kaslarını yersin” diyor diyetisyenler. Bunun hiçbir bilimsel dayanağı yok. Külliyen yalan. İki saatte bir yemek yiyen herkes obez olur.

GÜNDE İKİ ÖĞÜN YETERLİ

– Fitoterapi hastalıkları nasıl tedavi ediyor?
– Türkiye’de doktora gittiğinizde sizin ne yiyip içtiğinizle hiç ilgilenmez. Oysa beslenme çok önemli. Doktorlar bu konuda çok bilgisiz. İlacı yazar ve geçer. Oysa o hastalığı tedavi etmez o ilaç. Belirtilerini yok eder. Oysa bitkilerle yapılan tedavilerde diabeti yüzde 95 oranında tedavi ediyoruz. Bir hasta geldiğinde önce beslenmesini düzenleriz. Hipokrat’ın bir sözü var: “Besininiz ilacınız, ilacınız besininiz olsun.” Sonrasında ihtiyaçlarına bağlı olarak ozonterapi, akupunktur ve fitoterapiyi beraber kullanırız. En önemli nokta hastanın bizimle birlikte çalışması. Sigarayı bırakmalı, beslenmesine dikkat etmeli, spor yapmalı ve tedavilerini aksatmamalı. Benim en büyük şikayetim hastaların bana geç gelmesi. Teşhis konulduğunda kapımı çalsalar her şey çok başka olur. Oysa 20 seans kemoterapi aldıktan sonra geliyor insanlar. Yapacak çok da bir şey kalmıyor.

– Güvenilir bitkiyi nereden alabiliriz?
– Türkiye’de tıbbi bitki bulunamıyor. Aktarlar denetlenmiyor. Bitkiler açıkta. Bugün papatya diye satılan bitkilerin çoğu aslında başka bir çiçek. Bebeğiniz iyi uyusun diye alıp onu zehirleyebilirsiniz. Bu sebeple eczanelerde, bilinen markaların, kapalı paketlerde satılan, üzerinde etiketi ve son kullanma tarihi olan bitkiler satın alınmalı.

– Nasıl beslenmeliyiz sizce?
– Her konuda olduğu gibi bu konuda da denge önemli. Kimi insan dört bardak suya ihtiyaç duyar. Kimi dört litre. Bedeninizi dinleyin, gözleyin. İdrar renginiz açıksa yeterli miktarda su içiyorsunuz demektir. Mutfak alışverişi yaparken doğal ürünler tercih edin. “Light” tamamen ticari bir kavram. Doğal ürünlerden ölçülü tüketilmeli. Ekmeğin her türü, makarna, pilav kesinlikle yenmemeli. Eğer sağlıklıysanız ve canınız çok ekmek yemek istiyorsa siyez buğdayından yapılan ekmek yiyebilirsiniz bir dilim. Yağdan uzak durmayın ama ölçülü tüketin. Günde bir tane mevsim meyvesi yiyebilirsiniz. Ara öğün olarak çiğ kuruyemiş tavsiye ediyorum. İki saatte bir yemek yenmesini kesinlikle önermiyorum. Zaten kim durmadan yemek yiyebilir ki? Ben günde iki öğün yiyorum.

– Yeşil çay iyi geldiği için herkes bardak bardak içiyor oysa siz kitabınızda yüksek tansiyon ve kalp için zararlı olabilir diyorsunuz. Bitkiler de aslında bilinçli tüketilmeli değil mi?
– Faydalı diye bir besinden kilo kilo yememelisiniz. Bir saatte bir litre su içerseniz su zehirlenmesinden ölürsünüz. Bir bardak bile su içmezseniz susuzluktan ölürsünüz. Bitkiler de ölçülü kullanılmazsa zehre dönüşebilir. Çayları bile hastalıklarınıza göre tüketmelisiniz.

GLUTENSİZ ÜRÜNLER LÜKS DEĞİL

– Siz sirkenizi, peynirinizi, yoğurdunuzu evde kendiniz mi yaparsınız hep?
– Hayır, her şeyi evde yapmak bu hayat şartlarıyla, bu kadar çalışırken imkansız. Ama mümkün olduğunca doğal olan ürünleri tüketmeye çalışıyorum. 12 yaşında bir kızım var. Özellikle onun en sağlıklı ürünleri yemesini sağlamaya çalışıyoruz. Bir arkadaşımın evde yaptığı sirkeyi kullanıyorum. Organik ürünler tercih etmeye çalışıyorum. Ankara’da bir firma evde peynir yapma setleri satıyor. Ekşi maya yaygınlaşıyor. Trakya’da şirden mayasıyla peynir yapan bir fabrika var. Bu ürünleri marketten bulamadığınız için biraz çaba sarfetmeniz, sabretmeniz gerekiyor ama değiyor. Aynı şey glütensiz ürünler için de geçerli. Bugün bu ürünlerin hepsi daha pahalı ama aslında bu insanlar hasta olduğu için bu ürünleri tüketiyor. Lüks ürün muamelesi yapılmamalı glütensiz ürünlere. Devletin teşviği şart.

– Peki ilaç kullanmaz mısınız hiç?
– Arada, gerçekten ihtiyacım olduğunda kullanıyorum elbette. Hatta hastalarıma da yazıyorum gerekli gördüğüm taktirde. Acil müdahale ilaçları konusunda tıp gelişmiştir. Ama leblebi gibi ilaç yutulmasına karşıyım. Bilinçsiz ilaç tüketiyoruz. Kimya fabrikaları önce kimyasal silah üretiyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilaç sektörüne geçtiler. Kimyasal silahlarla yüzbinlerce kişiyi öldüren bu sektör ne oldu da bir anda insan sağlığını düşünür oldu?

– Kanser hastaları ve aileleri büyük umutlarla her türlü tedaviye saldırıyor. Siz kemoterapiye karşı mısınız?
– Kemoterapi bazı kanser türlerinde çok etkilidir. Onkolojinin de elindeki tek tedavidir. Elbette karşı değilim ama Türkiye’deki uygulanış biçimine karşıyım. Burada ölünceye kadar kemoterapi anlayışı var. 3-4 kür denenir ve faydası olmuyorsa bırakılır kemoterapi. Birinci Dünya ülkelerinde kimse 50 kür almaz. Çünkü yok eden, toksik bir tedavidir kemoterapi. Kansere bağlı ölüm oranlarının artışının sorumlusu yanlış kemoterapi uygulamaları.

AKTARLARIN ELİNDE HEBA OLAN HASTALARIN SORUMLUSU DOKTORLAR

– Hem modern tıbba karşı çıkıyorsunuz hem de bitkilerle tedaviyi ancak tıp doktorları uygulamalı diyorsunuz. Bu çelişkili değil mi?
– Modern Tıp kanıta muhtaç. İnsanoğlu 200 bin yıllık tarihi boyunca bugün alternatif denen tıpla tedavi oldu. Gerçek tıp budur. Modern Tıp hastalığın belirtilerini yok etmek için ilaç kullanır. Oysa insanı hasta eden şeyi bulup yok etmez. İnsanın elinden huzuruyla ölme hakkını bile aldı. Ben de bir tıp doktoruyum. “Bir hastalığı nasıl tedavi ederim?” sorusuna yanıt aradığım için fitoterapiye yöneldim. Bugün hastaların aktarların elinde heba olmasının sorumlusu yine doktorlar. Bir kanser hastası doktora gidip bitkisel tedavi dediği anda doktor tepki gösteriyor. Azar, kıyamet! Siz kanser olsanız ne yaparsınız? Çare ararsınız. Aktara yönelteceğine kendi bilse fitoterapi çok daha sağlıklı bir şekilde tedavi eder aslında hastasını. Dünyanın her yerinde böyledir bu.

Bebeklere altın değil insülin kalemi takacağız
Genetiği değiştirilmiş ürünler diabeti artırıyor. Türkiye’de 1998-2010 yılları arasında diabet görülme sıklığı yüzde 7.2’den yüzde 13.2’ye çıktı. Bugün 10 milyon diabet hastası var. Böyle devam ederse 30 yıl içinde Türkiye’nin tamamı diabet olacak. Doğan çocuklara altın yerine insülin kalemi takacağız.

kaynak sabah gazetesi

Bademin Faydaları ve Badem Sütü

18789_1598934900375378_230666587827964626_n[1]

Edebiyatımızın vazgeçilmez güzel göz metaforlarından badem, Türk kültürüyle iç içe geçmiş, hem sağlıklı hem de kıymetli saydığımız yemişlerden bir tanesi. Batı dünyası bademin faydalarını henüz yeni yeni keşfetmeye başlamışken, biz ziyafet sofralarımızın ana yemeklerine bile bademi eklemeyi başarmış bir milletiz. Yaz aylarında buz kütleleriyle seyyar satıcılar tarafından taze badem satışının yapıldığı ülkemizde, tadına doyamadığımız bir besin olarak, acı bademini bile değerlendirip, kurabiyelerimize eklemiş, çok da iyi etmişiz.

Batının son zamanlarda bademi bu kadar el üstünde tutmasının sebebi ise, günlük olarak tükettiğimiz sütlerin artık maalesef besleyici değerleri konusunda sorunlar yaşanıyor olmasıdır.

Kapalı alanlarda, GDO’lu mısır slajlarıyla beslenen hayvanların sütünün, bedenimize faydadan çok zarar verebileceği endişesine ek olarak, sağlıklı yaşamın vejetaryen ve ya vegan beslenme alışkanlığıyla kazanılacağı, hayvansal hiçbir gıdanın tüketilmemesi fikriyle birleşiyor.

Hal böyle olunca sütü hayvanlardan değil, bitkilerden elde etmeye çalışıyorlar ve ayrıca bademin besin değerinin fazlalığı da bu bilgilere eklenince, ortaya superfood olarak tabir edilen en mantıklı seçimlerden bir tanesi çıkıveriyor. Badem yağını milletçe çok iyi bilmemize karşın, badem sütü henüz bizim ülkemizde çok da yaygın olmayan bir içecek. Bademin yararları konusuna geldiğimizde ise, bademe bir kez daha hayranlık duyuyor, en iyi atıştırmalıklardan bir tanesi olduğunu da vurgulamak istiyoruz.
Badem mükemmel bir kalsiyum kaynağı, içinde E vitamini, folik asit, omega-3 yağ asitleri ve yüksek oranda lif barındırıyor. Bademin faydalarına ve dolayısıyla badem sütünün bedenimiz üzerindeki etkilerine göz attığımızda ise:

Beyin Sağlığı:

Ruh halini stabilize edici, beyin gücünü ve çalışmasını hareketlendirici içeriğe sahip olan badem, sağlıklı nörolojik fonksiyonları destekliyor.

Badem ve Kolesterol

Çoklu doymamış yağ asitleri, lif ve steroller bakımından zengin içeriği, bademi kolesterolü düşüren ilk 5 gıda içerinde yer almasını sağlıyor.

Kalp Sağlığı:

Badem arter duvarlarını güçlendirici ve kan pıhtısı gelişme riskini azaltan L_arginin maddesi zengini bir gıda. Ayrıca kalp ritimlerini düzenleyici omega-3 yağ asitlerini de içeriyor.

Son bir tavsiye: Kuruyemişçiden alacağınız tuzla kavrulmuş kabuklu badem yerine, mevsiminde bol bol taze, çiğ bademi yemenizi ve kış ayları için taze bademi derin dondurucularına stoklammanızı tavsiye ediyoruz

alıntı

Bitki Alemi kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

40’ından Sonra Başarılı Olmak: Bize Hiç Bir Zaman Geç Olmadığını Hatırlatan 23 Kişi

Birçok evhamlı insan için doğum günleri bir senenin daha nasıl geçtiğinin ve en büyük isteklerimizin nasıl sonraki dönemlere ertelendiğinin hatırlatıcısı olabilir. Fakat birçok alanda asla 30 yaşın geç olmadığını kanıtlayan başarılı insanların örnekleri bulunmaktadır.

Biz bu yazımızda 40 yaşına kadar ilk elbisesini tasarlamamış olan ünlü modacı Vera Wang’dan tutun da 96 yaşında ün yakalayan ve daha önce sayısız reddedilen kitapların yazarı olan Harry Bernstein’in da içinde bulunduğu, 40 yaşından sonra başarıyı yakalayan insanların bazılarını inceleyeceğiz.

Asla geç olmadığını kanıtlayan bu insanlardan ilham almanız dileğiyle…

1. Stan Lee

Stan Lee
Stan Lee, “Fastastik Dörtlü” adlı ünlü ilk mizah dergisini 1961 yılında 39. yaş gününden önce oluşturdu. Gelecek birkaç yıl içinde ise Amerika’nın kültürel simgeleri haline gelen  Örümcek Adam, X-Men gibi karakterleri içeren Marvel Dünyası’nı yarattı.

2. Donald Fisher

Donald Fisher

Donald Fisher, 1969 yılında San Francisco’da eşi Doris ile birlikte ilk Gap mağazasını açtığında 40 yaşındaydı ve perakende sektöründe hiçbir deneyimi yoktu. Kısa bir süre içerisinde mağaza hızlıca popüler oldu ve günümüzde şirket dünyanın en büyük giyim zincirlerinden biri.

3. Vera Wang

Vera Wang

Vera Wang 40 yaşında moda sektörüne girmeden önce artistik patinajcı ve gazateciydi. Şimdi ise günümüzün önde gelen kadın tasarımcılarından biri.

4. Gary Heavin

Gary Heavin

Gary Heavin 90’ların hızlıca büyüyen bayiliklerinden biri olan  Curves Fitness merkezini ilk 1992’de açtığında 40 yaşındaydı.

5. Robin Chase

Robin Chase
Robin Chase 2000 yılında  Zipcar’ın kurucu ortaklarından biri olduğunda 42 yaşındaydı. Şirketten 2000 yılında ayrıldı. Kendisi şu anda Dünya Ekonomi Forumu’nda görev yapmaya devam ederken aynı zamanda yeni şirketler kurmaya ve yeni kurucular için tavsiyeler vermeye devam ediyor.

6. Samuel L. Jacson

Samuel L. Jacson

Samuel L. Jacson yıllardır Hollywood’un başta gelen oyuncularından biri. Fakat 43 yaşında 1991 yapımı olan  Spike Lee’nin  “Jungle Fever” adlı filminde ödüllü bir rol almadan önce küçük rollerde oynayan bir oyuncuydu.

7. Sam Walton

Sam Walton

Sam Walton 20’li, 30’lu yaşlarında perakende yönetiminde başarılı bir kariyere sahipti. Fakat onu zirveye taşıyan Wal-Mart’ı 1962 yılında Rogers, Arcansas’da  ilk kez kurduğunda  44 yaşındaydı.

8. Henry Ford

Henry Ford

Henry Ford T Model arabayı 1908 yılında yaptığında 45 yaşındaydı.

9. Jack Weil

Jack Weil
Jack Weil, Rockmount Ranch Wear adlı kovboy giyim markasını kurduğunda 45 yaşındaydı. 2008 yılında 107 yaşında vefat edene kadar bu şirketin CEO’su olarak görevde kaldı.

10. Rodney Dangerfield

Rodney Dangerfield

Rodney Dangerfield efsanevi komedyen olarak bilinmekte. Fakat 46 yaşında “The Ed Sullivan Show”da sahneye çıkana kadar kendini göstermek için pek bir şans yakalayamamıştı.

11. Momofuku Ando

Momofuku Ando

Momofuku Ando abur cubur sektöründe yerini 1958’de icat ettiği hazır erişte ile sabitleştirdiğinde 48 yaşındaydı.

12. Charles Darwin

Charles Darwin

Charles Darwin hayatının büyük bir çoğunluğunu natüralist olarak geçirdi fakat 1959 yılında 50 yaşındayken yazdığı “Türlerin Kökeni” adlı kitabı bilim dünyasını sonsuza dek değiştirdi.

13. Julia Child

Julia Child

Julia Child, 1961 yılında onun ünlü bir şef olarak kariyerine başlamasına sebep olan ilk yemek kitabını 50 yaşında çıkarmadan önce medya ve reklamcılık sektöründe çalışıyordu.

14. Jack Cover

Jack Cover
Jack Cover 1970 yılında, 50 yaşındayken elektroşok cihazını olarak da bilinen “Taser Stun Gun”ı icat ederek başarılı bir girişimci olmadan önce NASA ve IBM gibi enstitülerde bilim adamı olarak çalışıyordu.

15. Betty White

Betty White

Betty White komedi tarihinin en çok ödül alan kadın oyuncusudur. Fakat 1973 yılında 51 yaşında  “The Mary Tyler Moore Show” a katılana kadar tanınmıyordu.

16. Tim ve Nina Zagat

Tim ve Nina Zagat

Tim ve Nina Zagat 1979 yılında Zagat adı altında restoranlar hakkında topladıkları değerlendirmelerini paylaştıklarında ikisi de 51 yaşında avukattı. Neticede bu değerlendirmelere yemek sektöründe önemli bir yere sahip oldu.

17. Taikichiro Mori

Taikichiro Mori

Taikichiro Mori 51 yaşında Mori İnşaat Şirketi’ni kurduğunda emlak yatırımcısı olan bir akademisyendi. Mori’nin parlak yatırımları onu 1992 yılında 13 milyar dolar kazanarak dünyanın en zengin insanı yaptı.

18. Ray Kroc

Ray Kroc

Ray Kroc 1954’te 52 yaşında McDonald’s’ı satın almadan önce bir milshake makinesi pazarlamacısıydı. Kroc McDonald’s’ı dünyanın en büyük fast-food şirketlerinden biri haline getirdi.

19. Wally Blume

Wally Blume
Wally Blume 1995 yılında 52 yaşında “Denali Flavors” adlı dondurma şirketini kurmadan önce mandıra sektöründe köklü bir kariyere sahipti. Şirket 2009 yılında şirket gelirinin 80 milyon dolar olduğu açıklamıştır.

20. Laura Ingalls Wilder

Laura Ingalls Wilder
Laura Ingalls Wilder eğitimli kızı Rose’u editör olarak kullanarak yarı otobiyografik hikayeler yazmıştır. İlk hikayesini “Küçük Ev” adlı isimle 1932 yılında 65 yaşındayken yayınlamıştır. Daha sonra hikayeleri çocuk edebiyatı klasiğinin bir parçası oldu ve “Little House on the Prairie” adlı televizyon dizisinin alt yapısını oluşturdu.

21. Harland Sanders

Harland Sanders
Harland Sanders diğer bir adıyla Colonel Sanders 1952 yılında Kentuck Fried Chickens’ı açtığında 62 yaşındaydı. 12 yıl sonra bu şirketi 2 milyon dolara satmıştır.

22. Anna Mary Robertson Moses

Anna Mary Robertson Moses

Anna Mary Robertson Moses diğer bir adıyla Büyükanne Moses boyama kariyerine 78 yaşında başlamıştır. 2006 yılında bir resmi 1.2 milyon dolara satılmıştır.

23. Harry Bernstein

Harry Bernstein
Harry Bernstein hayatının uzun bir kısmını bilinmezlik içinde yazılar yazarak geçirmiştir fakat 96 yaşındayken, 2007 yılında kendi biyografisi olan “The Invisible Wall: A Love Story That Broke Barriers” adlı kitabıyla ün yakalamıştır.

Olmaz Önce Sen Kapa…

11698589_1644737802406282_6654577042125178864_n[1]

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »