Açlık Savunma Mekanizmasını Yeniliyor…

NOBEL ÖDÜLÜ: AÇ KAL UZUN YAŞA | Haberin Merkezi 

Bitki Alemi kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Eskişehir’den Çocuklara Dürüstlük Aşılayan Örnek Proje: Dürüstlük Kantini

Bugün size ülkede geleceğe dair umutları yeşerten, mutlu eden bir haberden bahsedeceğiz.

Yer Eskişehir’in Mihalgazi ilçesinde bir ortaokul. Bu ortaokulu diğerlerinden farklı kılan ise hayata geçirdikleri bir proje. Adı ise Dürüstlük Kantini.

Çocuklara dürüstlüğü, adaleti ve güven duygusunu aşılayan bu enfes projeyi merak edenleri aşağıya doğru alalım.

Sorumlusu olmayan kantinden çocuklar alışveriş yaparak parasını bırakıp çıkıyorlar

internethaber

“Dürüstlük Kantini Projesi”, Mihalgazi Ortaokulu’nda haftada iki gün uygulanan pilot bir proje.

Bu proje kapsamında öğrenciler sorumlusu bulunmayan kantine gelerek ihtiyaçlarını alıyor, parasını kasaya bırakıyor, gereken durumlarda da para üstünü kasadan kendileri alıyorlar.

Bu proje okulun ilk benzer projesi de değil üstelik. Okulun müdürü Vedat Duman’ın verdiği bilgiye göre okulda daha önceki yıllarda da “Dürüstlük Dolabı” projesi yapılmış ve 2016-2017 eğitim öğretim yılında da bunu “Dürüstlük Kantini” olarak devam ettirmeye karar vermişler.

Projenin amacı ise çok açık; çocukların dürüstlükle ilgili davranışlarının pekiştirilmesi.

“Kasamız sürekli fazla veriyor”

internethaber

Öğrencilerine sonsuz bir güven duyan okul yöneticilerinin bu güveni de boşa çıkmamış. Bütün adalet sistemini öğrencilerin elinde olan bu projede hiçbir kontrol mekanizması kullanılmamasına rağmen proje çok başarılı bir şekilde ilerlemeye devam ediyor.

Proje sorumlusu öğretmen Seyhan Doğan’ın söyledikleri de her şeyi açıklar türden:

“Normal günlerden daha çok keyif aldıklarını söylüyor öğrencilerimiz. Kendi kendilerini kontrol ederken onları görmeniz lazım. ‘Senin aldığın şey 50 kuruş, paranın üstünü alır mısın’ diyen bir kontrol mekanizması olan arkadaşı var kimi zaman yanında. Kasamız sürekli fazla veriyor. Bu çok önemli. Belki öğrencilerimizin yanlış hesaplamaları yüzünden kasa eksik verebilir diye düşünürken sürekli artıyı gördük. Bu değeri koruyan ve bu ahlakla yetişip büyüyen çocuklar ileride ülkemiz için çok faydalı olacak, buna inanıyorum.”

Çocuklar da çok memnun

internethaber

“Ürün stoklarımız belli fakat herhangi bir kontrol mekanizması kullanmıyoruz. Bütün adalet sistemi o an öğrencinin elinde. Öğrencilerimiz bu anlamda şimdiye kadar bizi mahcup etmedi. Akademik eğitim önemli ama önceliğimizin değerler eğitimi olması gerekiyor. Bizler eğitimciler olarak öğrencilerimize ne kadar güvendiğimizi hissettirebilirsek onlar o kadar verimli hale geliyor” diyen okul müdürünü öğrenciler de hiç mahçup etmemiş. Çünkü onlar çocuklara güvendiklerini hissettirdikleri kadar öğrenciler de o kadar adaletli, dürüst ve kendine güvenen bireyler olduklarını kanıtlamışlar.

Son olarak sözü okulun 5. sınıf öğrencisi Arda Tek’e verelim:

“Herkes kendi dürüstlüğünü gösteriyor. Arkadaşlarımız sınavdan çıktığında ya da teneffüslerde kantinden istediğini alıyor, parasını bırakıyor. Bazen arkadaşımızın parası yanında yoksa biz veriyoruz.”

Hem okul yönetimini, hem de bu güzel minikleri alkışlıyor, keşke bu uygulama tüm ülkeye yayılsa diyoruz. İyi ki varsınız.

Kaynak: yemek.com

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yakınmanın beyninizi nasıl etkilediğinin farkında mısınız?

beyin_dalgalari1

 

Yakınma deyince aklınıza eminim hızlıca gelebilecek bazı yüzler vardır. Bu kişiler sıkıntılı, huzursuz duygu durumları, daha çok felaket senaryolarını içeren olumsuz bakış açıları, karamsar ve söylenen halleriyle zihnimizde yer etmişlerdir. Biz onların bardağın boş tarafını görme eğilimi olduğunu düşünürken, onlar sıklıkla kendilerinin “gerçekçi” olduklarını savunurlar.

Evet çok parlak gündemi olan bir ülkede yaşamıyoruz, dünyanın pek çok diğer yerinde de hayat pek yolunda gitmiyor. İnsanlığın üzerinde durduğu dalı kesmeye devam ettiği aşikar. Ancak tablo böyle olmasa dahi gündelik olaylarda, ilişkilerde önce olumsuzlukları gören ve bunu tekrar ve tekrar dert edinen ve psikolojideki karşılığı ile olayları bir çeşit düşünsel geviş getirme (ruminasyon) şeklinde yaşayan kişiler var. Ve bu hal yavaş ve derinden önce kişiyi sonra toplumu hasta ediyor. Şöyle düşünün; insanlar daha çok duygusal beyinleri ile karar alıyorlar ve kaygı ile sıkıntı insanlar arasında en çabuk bulaşan duygularken, bu olumsuz düşünme hali insan bünyesini nasıl etkiler? Giderek daha çok kişinin olumsuz düşündüğü, yakındığı ve sıkıntılı ruh haline sahip olduğu bir toplum nasıl bir organizmaya dönüşür ya da “nasıl çıkılır bu şekilde karanlıklardan aydınlıklara”?

Kişilerarası ilişkilerdeki olumsuz davranışlar, özellikle de yakınma, alay etme, zorbalık davranışları üzerine çalışan sosyal psikolog Dr. Robin Kowalski yakınmanın bugünlerde kültürün bir parçası olduğunu, birçok kişinin hiç farkında dahi olmadan süreğen şekilde yakındığını söylemektedir. Burada bir parantez açmak gerekirse tabii ki bunu zaman zaman herkesin biraz yapmasında hiçbir gariplik yoktur. Problemli olan bazı kişilerin “kronik yakınmacılara” dönüşmüş olması ve bunun bir çeşit olumsuzluklarla baş etme mekanizması olarak kullanılmasıdır. Oysa yakınmak bir baş etme şekli değildir, dahası yakınma, beynin fizik yapısını kaygılı ve depresif olma yönünde yeniden şekillendirirken eylemsizliğe giden yolu açan ve sonuçta toplumu işlevsizleştiren bir etkiye sahiptir. Araştırmalar sürekli “pozitif olma” yönündeki zorlamanın sağlıksızlığı kadar, yakınma şeklinde dışa vurulan olumsuz düşünme şeklinin de sağlıksızlığından bahsetmektedir.

Peki “yakınma” beyni nasıl etkiler?

Yakınmanın beyin üzerindeki etkisini anlayabilmek için basitçe beynin birkaç çalışma prensibini bilmeliyiz. Mesela:

Birlikte ateşlenen nöronlar (sinir hücreleri) birlikte bağlanır!
Nöropsikolojinin babası olarak görülen Donald O. Hebb’in nörofizyolojik öğrenme kuramında öğrenmede duyguların ve nöronlar (sinir hücreleri) arasında kurulan etkileşimin öneminden bahsetmiştir. Yani bir şey düşündüğümüzde veya bir duygu ya da beden duyumu hissettiğimizde, beynimizde binlerce nöron tetiklenmekte ve bir nöral ağ oluşturmak için bir araya gelmektedir. Yaşam deneyimleri sonucu oluşan tekrarlayıcı düşünceler; beynin aynı nöronları tetiklemeyi öğrenmesini sağlar. Yani pratik ettiğinde ustalaşır. Dolayısıyla basitçe zihninizi sürekli eleştiri, endişe ve mağduriyet ile meşgul tutarsanız, beyniniz benzer durumlarda aynı düşünceleri getirmeyi daha kolay bulacaktır. Çünkü beyin, düşünce örüntüleri ile karşılaşılan durumlara olumlu ya da olumsuz tepki verilmesi arasında bağlantılar kurar. Böylece düşünceler beyni yeniden şekillendirirken, aslında gerçekliğin fiziksel yapısı da değişmeye başlar.

En kısa yol yarışı kazanır!
Daha güçlü bağlanan nöronlar (daha sık düşünme yoluyla) bizim kişiliğimizi  belirleyen bileşenleri (zeka, beceriler, yatkınlıklar, en kolay ulaşılabilen düşünceler gibi) temsil etmeye başlar. Şöyle düşünün topu birbirlerine atan iki çift var. Bir çift birbirine 10 adım uzaklıkta diğer çift 100 adım uzaklıkta duruyor. Her çiftten bir kişi karşıda bekleyen partnerine tam olarak aynı anda ve aynı hızda topu atıyor. Topu ilk yakalayan takım kişisel kararınızı ve ruh halinizi belirleyecek olandır. Sizce hangi takım topu önce yakalar?  Temel uzaklık, zaman ve hıza yönelik fizik kuralları der ki 10 adım uzaklıkta olan her zaman önce yakalar. Bu basitçe düşüncelerin de nasıl çalıştığının örneğidir. Düşünceler tekrar edilme yoluyla, sizin eğilimlerinizi temsil eden nöron çiftlerini birbirine daha yakın hale getirir ve bir fikir oluşturmanız gerektiğinde alacağı her zaman mesafe daha yakın olan kazanır. Yani siz kendinizi sıklıkla önce olumsuz ihtimali düşünürken buluyor olabilirsiniz.

Ayna nöronlar
1990’larda maymunlarla yapılan deneylerde fark edilen ve sinirbilimci Vilayanur Ramachandran’ın  “bilim dünyası için DNA’nın keşfinden daha önemli bir aşamadır” dediği ayna nöronlar; beyinde bir hareketi kendimiz yaptığımız ve aynı hareketi yapan birini gözlemlediğimiz durumların her ikisinde de aynı şekilde ateşlenen nöronlar olduğunu öğrenmemizi sağlamıştır. Yani sadece izleyerek de beynimizde yaptığımız da olduğu gibi aktive olan bölümler söz konusudur. Dolayısıyla beyni değiştiren sadece kendimiz değiliz, başkalarının yaptıkları ve söyledikleri de aynı etkiyi yapabilme gücüne sahip. İlginç olan bunun sadece davranışa özgü bir durum değil, duygular içinde geçerli olmasıdır. Yani biz birinin herhangi bir duyguyu (öfke, üzüntü, mutluluk gibi) yaşadığını gördüğümüzde, beynimiz o kişinin ne yaşadığını canlandırabilmek için aynı duyguyu çağırmaya çalışır. Bunu da beynimizdeki aynı nöronları ateşleyerek yapar. Böylece gözlemlediğiniz duygu ile ilişki kurabilirsiniz. Buna esasen empati diyoruz. Bu durum üzgün biri ile karşılaşınca üzülmemizi, öfkeli kişiler arasında daha gergin ve öfkeli oluşumuzu, biri esneyince esnememizi açıklıyor. Dolayısıyla sadece sizin değil çevrenizdekilerin de nasıl düşündüğü ve hareket ettiği önem kazanıyor. Yine burada yakınlarımızın zor zamanlarında yanında olmayacağımız, onları dinlemeyeceğimiz ya da hayatımızdaki olumsuzlukları konuşmayacağımız anlamına gelmediği ile ilişkili bir parantez daha açmak gerektiğini düşünüyorum. Aksine olumlu ya da olumsuz her duygunun yaşanması ve paylaşılması daha önce diğer yazılarda da belirttiğim gibi sağlıklıdır. Problemli olan tekrar ve tekrar aynı olumsuz düşünceyi tıpkı geviş getirircesine düşünme ve yaşama halidir!

Stres hormonu: Kortizol
Bahsettiğimiz tüm bu olumsuz bakış açısı ve gelip-geçici konulara ilişkin yakınma hali aslında sonuçta hemen her zaman strese neden olmaktadır. Ve beyin stresle ilişkili nöronları ateşlediğinde bağışıklık sistemi zayıflamakta, kan basıncı yükselmekte, öğrenme ve hafıza süreçleri olumsuz etkilenmekte ve kolestrol, obezite, kalp hastalıkları gibi pek çok olumsuz durum oluşabilmektedir. Kronik stres ve yüksek kortizol düzeyi ruhsal hastalık riskini arttırırken, dayanıklılığı azaltmaktadır.

Eğer bu tür bir kronik yakınma halinin içinde olduğunu düşünüyorsanız, aşağıdakileri deneyerek bir değişim sürecini başlatabilirsiniz:
Yakınmaya başladığınız anda kendinizi yakalayıp durdurarak,
Kendinize hayatınızdaki olumlu şeyleri daha sık hatırlatarak (olumlu düşünmenin mesafesini kısaltma pratiği; birbirine 10 adım uzak olan çift örneğini hatırlayarak)
Yakınmak yerine “eleştirel düşünmeyi” öğrenerek (genellikle olumlu değişimler eleştirel düşünme ile gelmektedir).

Sonuç olarak beynin tüm bu çalışma prensiplerine bakıldığında “olayları, kişileri ve durumları değiştiremediğimiz zamanlarda ne yapabileceğimizin” formülü nettir: Kendi düşünme şeklimizle uğraşmak ve “kronik yakınmacılara” ya bu hali fark ettirmek ya da uzak durmak! Karanlıklardan aydınlıklara çıkmanın tek yolu akıl sağlığımızı koruma sorumluluğunu unutmamak ve ilham veren, motive eden, eleştirel düşünmeyi öğreten ve teşvik eden ortamlarda bulunmaktır. Aksi durumda giderek artan bir olumsuzluk sarmalında daha kötü hissetme ve negatif hipnoz altında hareketsiz kalma ihtimali oldukça yüksek görünmektedir. Daha güzel günler yakınanlarla değil, olumlu düşünüp harekete geçenlerle mümkün olabilecektir.

Kaynak: ht hayat hilal çerçel

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bugün yargılamayacağım….

yoga-journal-turkiyede-demet-kutluay-kapak-olan-ilk-turk-oldumanset_9221

 

Bugün yargılamayacağım….
Hiç kendinize bir gün, yanlızca tek bir gün boyunca hiç kimseyi yargılamama ve herkesi olduğu gibi kabul etme fırsatı verdiniz mi?
Çoğumuz bunu yapmanın çok zor olduğunu düşünürüz.
Birisini yargılamadan, bırakalım koca bir günü birkaç dakika geçirmek bile pek ender raslanan bir durumdur.
Üzerinde azıcık düşünürsek, ne kadar sık kendimizi ve başkalarını yargıladığımızı fark ederek dehşete kapılırız.
Yargılayıcı olmaya son vermenin olanaksız olduğunu bile düşündüğümüz olur.
Oysa gerekli olan yargılayıcı olmaktan vazgeçmeye istekli olmak ve mükemmeliyetçilik anlayışından uzak durmaktır.
Çoğumuz dar görüşlülük diyebileceğimiz bir kusuru vardır; insanları bir bütün olarak göremeyiz.
Karşımızdaki insanını tek bir özelliğine takılır ve bu yalıtılmış özelliği de hatalı buluruz.
Buna şaşırmamalı; hepimiz yapıcı eleştiri adı altında tebdili kıyafet etmiş yanlış buluculuğu öne çıkaran okul ve ev ortamlarında yetiştirildik.
Kendimiz, aynı hatayı eşlerimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız ve hatta tesadüfen tanıştığımız insanlara karşı işlerken yakaladığımızda, zihnimizi yatıştırmanın, düşüncelerimizi tahlil etmenin ve yanlış buluculuğun geçmiş deneyimlerimizin sonuçlarından kaynaklandığını bilince çıkarmanın pek çok yararı olurdu.
Geçmişten kalma kötü bir alışkanlık olan başkalarını değerlendirmek ve karşı değerlendirmeyi davet etmek, en iyi koşullarda şartlı sevgiyi, kötüsünde ise korkuya yol açar.
Sevgi kaşifliği kararımızı pekiştirdiğimizde insanların iyi yanları üzerinde yoğunlaşmak ve zaaflarını bağışlamak kolaylaşacaktır.
Ancak bu anlayışı kendimiz dahil herkese eşit olarak uygulamalıyız ki istisnasız bütün insanları ve kendimizi sevgiyle görmeyi başaralım.
Yargılamamak, korkudan kurtulmanın ve sevgiyi hissetmenin başka bir yoludur.
Başkalarını yargılamamayı ve oldukları gibi kabul etmeyi öğrendiğinizde, kendimizi de olduğumuz gibi kabul etmeyi öğrenmiş oluruz.
Düşündüğümüz, söylediğimiz ya da yaptığımız her şey bir bumerang gibi bize geri döner.
Yargılarımız, eleştiri, hiddet ve diğer saldırı biçimleri halini aldığında bize geri döner.
Yargıda bulunmaktan kaçındığımızda ve insanlara yanlızca sevgiyle yaklaştığımızda geriye gelen de sevgi olur.
* Gerald JAMPOLSKY

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

SAĞLIĞINIZ İÇİN PH DEĞERİ YÜKSEK SU İÇİN

15317830_593093550887748_7878464744108941661_n1

 

İÇTİĞİNİZ SUYUN PH DEĞERİ YÜKSEK OLMALI

Uzmanlar ph değeri yüksek olan suların insan sağlığı açısından daha önemli olduğunu vurguluyorlar. İçtiğimiz musluk sularının ne kadar sağlıklı olduğu zaten tartışmalı olan bir konu. Bu yönü insanlar daha sağlıklı su içebilmek için olduğu kadar hazır sulara yönelmekte. Piyasada farklı markalarda çok çeşitli sular yer almakta. Bu suların hepsi de farklı ph değerlerine sahip. Hatta suyun ph değeri yüksek olduğu için en sağlıklı suyun kendi suları olduğunu bildiren reklamlar dahi var. Sizler de şişe suyunun üzerindeki etikete bakarak kaç ph derecesindeki bir suyu içtiğinizi öğrenebilirsiniz.
Peki ph nedir? Neden ph değeri yüksek olan su daha sağlıklıdır? Vücudumuzda faydaları nelerdir? Bu konular herkesin merak konusu.
Sponsorlu Bağlantılar
PH NEDİR?
İlk olarak öğrencilik yıllarımızda tanışmışızdır ph değeri ile turnusol kağıdı ile. PH bir kimya terimi olarak kullanılır. “ Power or potential of Hidrogen “ olan ingilizcesi hidrojenin potansiyel gücü anlamına gelmektedir. Her bir sıvının bir ph ölçüsü bulunmaktadır. Bu ölçü o sıvının asit, baz yada nötr olduğu hakkında bize bilgi verir. Yada diğer bir ifade ile çözeltideki hidrojen iyonu yoğunluğunu belirler. Ph’ı 14 santimetrelik bir cetvele benzetebiliriz. Bu cetvelde 7 nötr, 7’den 0’a kadar asidik, 7’den 14’e kadar ise bazik olarak ifade edilir.
Vücudumuzdan örnek verecek olursa kanımızın ph’sı 7,4 ağzımızın ph’sı 7,2 mide asiti ph’sı 1 idrar ph’sı ise 6 dır. Benzer şekilde yenilen gıda, meyve ve sebzelerinde bir ph’sı vardır. Saf su ise H ve OH bakımından dengeli bir içecektir.
PH NEDEN ÖNEMLİDİR?
İçtiğimiz suyun bedenimizde çok önemli işlevleri vardır. Hayatsal faaliyetlerimizin sorunsuz bir şekilde yürütülebilmesi için olmazsa olmazlardandır. Vücudumuzun yaklaşık yüzde yetmişi sudur. Ayrıca İçtiğimiz su bakteri gibi mikroorganizmalardan temiz olmalı, berrak olmalı yada kokusuz olmalı gibi bir çok özelliğe sahip olmalı olduğunu neredeyse hepimiz biliyoruz. Ama içilen suyun ph değerine çok az kişi dikkat eder. İçilen suda ph değerinin yüksek olması önemli, yani H iyonları OH iyonlarından fazla olmalı. Yüksek ph değeri olan suda ayrıca vücudumuzun ihtiyacı olan kalsiyum ve mineraller de bulunmaktadır. Bu sayede vücudumuzun mineral gereksinimi de karşılanmaktadır. Düşük ph’ya sahip su, neredeyse gazlı içeceklerden farksız.
Sponsorlu Bağlantılar
Günümüzde ister istemez yanlış beslenme olsun, isterse de gıdalarda yapılan oynamalardan ötürü olsun vücudumuzun ph dengesi bozulmakta ve asitik özellik almaya doğru gitmektedir. Vücut ise bu ph değerini her zaman dengede tutmak ister. Bu bakımdan bizler ph değri yüksek olan su içmekle vücudumuza destek olmuş oluyoruz. Şayet vücut bunu bir şekilde telafi edemezse, ph’ı dengede tutmak için diğer vücut organlarını ve kemikleri kullanır. Sanırım bunun ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruzdur. Kısacası alkali yaşamak gerekiyor. Bunun için de öncelikle diyetimizi bir gözden geçirmek gerekiyor.
KANSERE ENGEL!!!
Ph değeri su aynı zamanda alkali su demektir. Ph değeri yüksek olan su, öncelikle çağımızın ölümcül hastalığı olan kanser için engelleyici özelliktedir. Kanser hücrelerin ph 4-4.5 arasında yani asitik ortamda yaşamaktadırlar. Bu çerçevede bizler vücudumuzun ph değerini oldukça bazik olarak tutmak zorundayız. Ph değeri yüksek olarak içilen su kanser hücrelerinin yaşayacağı zemini oluşturmamaktadır.
YÜKSEK PH’DA METABOLİZMA DAHA İYİ ÇALIŞIYOR!!
Bunun anlamı stres, huzursuzluk yada gerginlik olmadan bir hayat sürmemizdir. Yüksek PH’da hücreler, dokular ve organlar sorunsuzca işlevlerini yerine getirirler. Düşük ph’da ise yani asitik ortamda vücut asitin yıpratıcı etkisinde dolayı daha çabuk yıpranıyor. Kısacası hastalıklara davetiye çıkarılmış oluyor.
SU’DAN BAŞKA PH DENGESİ NASIL SAĞLANIR?
Su, ph dengesini korumakta son derece önemlidir. Suyun yetmediği durumlarda beslenme değişiklikleri de yararlı olmaktadır. Özellikle şunu belirtmeliyim. Meyve ve sebzeler alkali bakımından zenginken yani bazikken, hayvansal gıdalar ise asitik özelliktedir. Bu, şu anlama geliyor. Sürekli hayvansal gıdalarla beslenen ve diyetinde sebze ve meyve bulunmayan kimseler bir yerde kendi sonlarını hızlandırmaktadırlar.
Günümüzde patentli su filtreleri de bu işlevi fazlası ile yapmakta. Mutfağınızın musluğuna takacağınız bir su filtresi suyunuzun ph’sını yükselterek size uzun yıllar sağlık sağlayacaktır.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Doğanın en güzel sularından biri de zemzem suyudur. Zemzem suyu 10 değerlik ph’ sı ile yeryüzünde en doğal ve faydalı suyudur.

karbonat sayfasından alıntıdır

Bitki Alemi kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Arif Gel Senle Hafta Sonu Çapkınlığa Gidelim…

15338704_1331076786924569_4199650642178244037_n1

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Westworld yayınlandığı ilk günden beri tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Hatta sosyal medyayı salladı desek yeridir!

Gizemin doruğa ulaştığı, bilimkurgunun gerçeğe aşırı yakın hissettirdiği, her bölümüyle ayrı ayrı beynimizi yakan dizi, geçtiğimiz günlerde muhteşem bir sezon finali yaptı. Bize de ikinci sezonu heyecanla beklemek kaldı.
2016’nın tartışmasız en iyi dizisi olan ve içinden çıkılmaz bir hikayeyi son derece tutarlı ve anlaşılır şekilde sunan Westworld, yayınlandığı günden beri dillerden düşmedi.
Hal böyle olunca diziyle ilgili pek çok teori ortaya atıldı. Fakat bir tanesi vardı ki işte o akıl almaz teori doğru çıktı! 🤓

Reddit’te ortaya atılan bu teorinin adı: Çoklu Zaman Teorisi!

 

Hal böyle olunca diziyle ilgili pek çok teori ortaya atıldı. Fakat bir tanesi vardı ki işte o akıl almaz teori doğru çıktı! 🤓

Teoriyi açıklayan bir de video yapılmıştı. Bu teoriyi birazdan sizlere açıklayacağım ama videoyu (İngilizce dilinde) izlemek isterseniz bu linke tıklayabilirsiniz.

Eğer ilk sezonun tamamını hala izlemediyseniz, izleyip devamını öyle okumanızı öneriyorum.
Peki nedir bu çoklu zaman teorisi?

Kafa karıştıran bir kurgu ile farklı zamanlarda geçen sahneleri peş peşe koyarak aynı zamanda geçiyormuş havası yaratmak.
Yani bu ne demek?
Aslında dizide gördüğümüz sahnelerin bir kısmı şimdiki zamanda geçerken bir kısmı da bundan çok daha önceki bir zamanda yani geçmişte geçiyor. Fakat dizide peş peşe verildiği için farklı zamanlarda olduğu anlaşılmıyor.
Gelelim bu akıl almaz teorinin iddialarına…

Hazırsanız başlıyoruz.
1. Dizideki iki ayrı zaman çizgisi arasında en az 30 yıl kadar uzun bir süre olduğu iddia ediliyor!

Buradan sonrası için gösterilen sahnelerin hangi zamanda geçtiğini anlamak için çerçeve renklerine dikkat etmelisiniz: Mavi çerçeveyle gösterilen görüntüler şimdiki zamanı temsil ederken, pembe çerçeveyle gösterilenler ise geçmiş zamanı temsil ediyor.
2. Parkın misafirlerinden olan ve birlikte gezen William ve Logan geçmiş zamandalar.

O zamanlar ikili hakkında bildiğimiz tek şey, William’ın Logan’ın kız kardeşi Juliet ile evlenmek üzere olduğuydu.
3. Maeve, Ted, Siyah Şapkalı Adam ve tanıdığımız Westworld çalışanlarının hepsi şimdiki zamandalar.

Çünkü bu karakterlerin birbirleriyle karşılaştıklarını hiç görmedik!
4. Tüm karakterlerin karşılaştığı sadece iki kişi var: Dolores ve Clementine

Çünkü Dolores ve Clementine parkın en eskilerden. Bu nedenle, hem geçmiş hem de şimdiki zamanda onları görüyoruz.
5. Geçmişteki Westworld logosu ile şimdiki zamanda görünen logo birbirinden farklı.

Hatta şimdiki zamanda çalışanların, tesisin -83. katındaki soğuk hava deposuna girdiği sahnelerde eski logoyu görmek mümkün.
Bu da teoriyi oldukça güçlendiriyor.
6. Geçmiş zamanda ordu görevlileri orduya alım yapmak için çalışırken şimdiki zamanda şerif ve yardımcıları ödül oyunu için kelle avcılarını topluyorlar.

7. Clementine, geçmişte Mariposa Salonu’nun tek ev sahibiyken şimdiki zamanda yanında bir de Maeve var.

8. Dolores’in düşürdüğü konserve kutuları birbirinden farklı.

Geçmiş zamanda konserve markasının adında boşluk varken, şimdiki zamandakinde yok. Ayrıca geçmişte düşen kutuyu William alırken, şimdiki zamanda bunu yapanın Teddy olduğunu görüyoruz.
9. Aynı sahneler, farklı kişiler ve detaylarla iki zaman diliminde de gerçekleşiyor.

Bu omuz atma sahnesi gibi… Geçmiş zamanda William’ın başına geldiğini gördüğümüz bu sahne, şimdiki zamanda Ted’in başına geliyor. Bu durum aynı kurgunun farklı iki zamandaki yansıması gibi…
10. İki ayrışık zaman çizgisi olduğu için Lawrence karakterinin iki farklı atanmış hikayesi ve rolü var.

Soldaki sahnede Lawrence’ın William ve Dolores ile ilk karşılaşmasını görürken, sağdaki sahnede ise onu Siyah Şapkalı Adam’ın tutsağı olarak görmüştük.
11. Ve gelelim teorinin en akıl almaz iddiasına: Siyah Şapkalı Adam, William’ın ta kendisi!

30 yıldır bu parka geldiğini biliyoruz ve Dolores ile takıntılı olduğunu da gördük.
İşte bu çılgın teori her şeyiyle doğru çıktı!

Teoriyi bilen biri olarak son 4-5 bölümü bu umutlarla izledim. Siz yine iyisiniz. 🙃

Kaynak: liste liste

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

O, Adamdı…

15349755_1686779694966578_3741820983508016015_n1

O, Adamdı…
1999’ un Eylül ayıydı, boşanmıştım.
Reklam ajansımdaki ortağımdan kazık yemiş, batmıştım.
Televizyonu bırakmıştım.
İftiralarla boğuşuyordum.
Savruluyordum.
Telefonum çaldı, tanımadığım numaraydı açmadım.
Mesaj geldi; “Beni ara”. İsim yoktu.
Aradım. “Benim ben Zeki abin” dedi. “Aramazsın diye ismimi yazmadım” dedi.
Daha once hiç ama hiç konuşmamıştık. Yani özel olarak.
Karşılaştıkça saygıdan selam o kadar.
Sanki akranıymışım, sanki kırk yıllık dostuymuşum, sanki Metin’mişim, sanki Ahmet’mişim, sanki Kandemir’mişim gibi konuştu benle.
“Sen şimdi sıkılıyorsundur, daralıyorsundur, kafan bozuk, bulanıktır, araba gönderiyorum, benim balıkçıya geliyorsun. Adresi mesaj at” dedi kapattı.
Gelen arabada, yeğeni, çocukluk arkadaşım, babası babamın gençlik arkadaşı Mesih Alasya’nın oğlu vardı.
O gece, beni, masadaki balığın yanına yatırdı, çatal bıçakla, ince ince, tüm kılçıklarımı ayıkladı.
Lop et kalana kadar uğraştı benimle.
Hayatı anlattı, hayatını anlattı. İnişleri, yokuşları anlattı.
İnişlerini, çıkışlarını anlattı. Tepeleri, çukurları anlattı.
Kayıp sanılan kazanımlarını, kazanç sanılan kayıpları anlattı.
Parayı, parasızlığı anlattı.
İnsana verdiği değeri, bu anlamdaki zenginliği, zenginliğini anlattı.
Parayı tutma gitsin, gerekince gelir dedi, gelir sahibi olmayı anlattı.
Çok borcum vardı, çok borcu vardı, vicdani borçsuzluğu anlattı.
Karides yedik, kalamar yedik, balık yedik, lakerda yedik, hak yememeyi anlattı.
Bir kedi geldi, girdi içeri, bir kaknem müşteri pist dedi, çatal fırlattı, kedi kucağına çıktı abimin, hayvanı anlattı, insanı anlattı.
Yalancı dolma yedik, doğru bildiğinden şaşmayı anlattı.
Bir gün öleceğiz dedik, dilediğince yaşamayı anlattı.
Babamın yeri ayrıdır elbette.
Ama bir Altan Erbulak,
Bir Cenk Koray,
Bir de ‘O’ yeniden varetti beni.
İçimdeki ‘Ben’ i görenlerdendi ‘O’.
Tanımadan güvenen, tanımadan sevenlerdendi ‘O’.
Ya da uzaktan bakıp en iyi görenlerdendi ‘O’.
Başlığa ‘adam’ yazdım ama ‘müebbet çocuk’tu o.
O geceden sonra kırk yıllık dost olmuştuk.
Seni kırıp da en dost görünenleri vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.
Bekle bizi teker teker geleceğiz yanına, belki yarın, belki yarından da yakın.
Umarım ardımızda senin gibi iyi nefesler verecek insanlar bırakırız.
Kendine iyi bak diyesim var.
Başka bir söz gelmiyor, gelemiyor dilime.
Kusura bakmayın, daha fazla yazamayacağım, gözlerim buğulu, göremiyorum harfleri.
İyisi mi siz; Zeki Alasya yazın ve altına insan olmanın tüm değerlerini sıralayın, sanatı arda kalsın.
Cem Özer

Carl Sagan’ın Dünya’nın 6 Milyar Km’den Çekilen Fotoğrafı Hakkında Yazdığı Tüyleri Diken Diken Eden Yazı

– Ekşi Şeyler

Dinlemesini, okumasını bilen bir insanı hayatı boyunca en derinden etkileyecek sözlerden birini Carl Sagan söylemiş.

Voyager 1’in 1990 yılında 6.4 milyar kliometre uzaktan çektiği Dünya fotoğrafı.

“uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık. eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, orada bir nokta göreceksiniz. o noktaya tekrar bakın. işte o nokta burasıdır. evimizdir. o nokta biziz. sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir “yıldız”, her bir “yüce önder”, her aziz ve her günâhkar işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde.

dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün… şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün… anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun!

bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. içinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.

dünya… şu ana kadar, yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. en azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. evet, ziyaret ediyoruz. ama henüz yerleşemiyoruz. beğenseniz de beğenmeseniz de şu an için dünya yaşadığımız yer.

gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.”

carl sagan, 1994

Carl Sagan’ın kitabından alıntılanan bu bölümü bizzat kendi sesinden dinlemek isterseniz eğer…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Dokulardaki Sorunlar: Bedenlerimizde Biriktirdiğimiz Duygulara Bakmak

untitled

Fiziksel sınırlarımızı ezip geçmek ne kadar sağlıksız ve yersizse, duygusal sınırlarımızı ezip geçmek de bir o kadar acemice ve faydasızdır.
Yoga pratiklerimiz esnasında güçlü duygular ortaya çıktığında ilk farketmemiz gereken şey şudur: “Yalnız değilim!”. Bir çok kişi çalışmaları esnasında sıkıntılı duygular ve hatta neşeli duygular hissediyor. Diğerlerinin de aynı yoldan geçtiğini- ve güzel bir şekilde atlattığını-  bilmek, o an duyduğumuz kaygıyı azatlaya yardımcı oluyor.
Bilmemiz gereken ikinci şey ise kişisel sağlıkla ilgili internetten alınan tavsiyeler: Ben bir doktor değilim ve size teşhis koyamam ve fiziksel sağlığınızla ilgili size reçete yazamam, aynı şekilde bir psikoterapist de değilim ve duygusal bir krizi atlatmanız için size ihtiyacınız olan danışmanlığı veremem. Psikoterapist olsaydım bile;  uzak mesafe, sizin durumunuzla ilgili eksik bilgiler ve yanlış anlaşılmalar nedeniyle internetten tavsiye almanız tehlikeli olurdu dolayısıyla size yapacağım danışmanlığın bir faydası olmazdı. Tüm bunlar göz önüne alındığında yine de size -neler olduğunu anlamanız ve durumunuzla başa çıkarken nasıl bir yaklaşım kullanacağınıza karar vermeniz için-  seçeceğiniz doktora söyleyebileceğiniz bazı görüşler sunabilirim.
Hepimizin dokularında problemler var, bir başka deyişle, vücutlarımızda duygular biriktiriyoruz. Başka nerede olabilirler?
Duygular bir bulut sunucusunda (cloud server) ya da internette depolanmıyor. Onlar sizin içinizdeler çok yakındalar ve bir anda ortaya çıkmayı bekliyorlar.
Yoga dansı bir nevi sınırlarımızla oynamaktır: en derin noktalara yaklaşırız, hiçbir zaman o noktaya varmayız ve o sınıra güvenli biçimde tekrar gidebilir miyiz diye bir bakmak için geri çekiliriz. Bu bir sanattır: Hiçbir zaman en derine inmemek ama sürekli; ilginç hislerin olduğu, kesinlikle bir şeylerin olduğu  o sınıra doğru ilerlemek; fakat hiçbir zaman vücudu parçalama riskine girmeyiz.
Sınırlar hakkında düşününce çoğu zaman fiziksel açıdan düşünürüz ve yukarıdakileri okuduğunuzda gözünüzde böyle bir görüntü canlanmış olabilir ama duygusal, zihinsel ve spiritüel sınırlarımız da vardır. Fiziksel sınırlarımızı ezip geçmek ne kadar sağlıksız ve yersizse, duygusal sınırlarımızı ezip geçmek de bir o kadar acemice ve faydasızdır. Hareket açıklığımızı engelleyen dokuları zedeleyebileceğimiz gibi, kişiler arası ilişkilerimize ve yaşam tarzımıza dair hareket açıklığımızı engelleyen “duygusal dokularımızı” da zedeleyebiliriz. Bu takılıp kalmış, kasılmış alanlar üzerinde çalışmak acılı olabilir ve yoga çalışmalarımızda yalnızca bir yere kadar açılabiliriz ve zedelenmiş dokuları onardığımızdan emin olmak için profesyonel danışmanlık gerekir.
Fizyoterapistlerin “canınızı acıtmaya” ehliyeti vardır çünkü yaralı dokuları düzeltmek için bu gerekir, aynı şekilde psikoterapistler de ruhsal hasarlarınızı onarmak için sizi acı veren noktalara götürebilir. Yoga eğitmenleri bu kadar ehliyetli değildir dolayısıyla yoga çalışmamızda tek yapabildiğimiz ve hatta yapmamız gereken şey, tıkanıklıkların /blokajların sınırları üzerinde çalışmaktır.
Bazılarının tek ihtiyacı bu olabilir. Dolayısıyla böyle olduğunu farzedersek, bunu çözmek için yogada ne yapabiliriz?
Cevap yine, bilinçli bir şekilde sınırlarınla oynamak olacaktır.
İçimizdeki temel duygular; koruma, iyileşme ve gelişim için vardır. Doğal olarak kötü değildirler: aslında tüm yaşamımız için çok gereklidirler. Ama bazen duygular acemice uyandırılır ve böyle durumlarda yapmamız gereken şey bu duygunun bize yaşattığı deneyimi olduğu gibi, tarafsız olarak değerlendirmektir.
Gerçek hayattan bir örnek verelim; diyelim ki yakın zamanda güçlü bir korku hissetmeye başladınız, içinde bulunduğunuz yoga pozundan çaresizce çıkmak istiyorsunuz, içinizden çığlık atmak geliyor. Tıpkı bir Yin Yoga dersinde bir öğrencimin Dragonfly/Yusufçuk  pozundayken “Göğsümde bir baskı var!” dediği andaki gibi…Bu öğrencim bir yılı aşkın bir süredir yin yoga yapıyordu ve birden bire ortaya çıkan bu korku şaşırtıcı ve kaygılandırıcıydı. Bu ne anlama geliyor ve bu öğrenci ne yapmalı?
Öncelikle bunu yaşayan tek kişi olmadığınızı farkedin. Yola yolculuğunuzun bir yerinde bazı duygular ortaya çıkabilir. Yoganın sadece fiziksel dokularda değil bütün vücutta çalıştığını göz önünde bulundurursanız bu çok doğaldır. Daha sonra, bu duyguların derinliğini inceleyin ve sadece yoga yaparken ortaya çıkıyor yoksa hayatınızın diğer anlarında da ortaya çıkıyor mu bunu inceleyin çünkü eğer diğer anlarda da oluyorsa bunun nedenlerini anlamak ve üzerinde çalışmak için profesyonel yardım almanız gerekebilir. Son olarak bilin ki bu; yoga pratiğinizde derinleşmek için, yoga pozlarının ötesine geçip kendi var oluşunuzun derinliklerini keşfetmek için harika bir fırsattır.
Ashtanga yogayı ilk kez yapan iki Amerikalıdan biri olan David Williams, bir zamanlar farketti ki yoga, görünmeyendir. Demek istiyor ki gerçek yoga süreci, vücutlarımızı soktuğumuz şekillerin derininde bir yerde gelişir, nefes ve içimizde neler olup bittiğine kulak verme şeklimizle ilgilidir. Bu, güçlü duygusal tepkinizin size sunduğu bir davettir. Duyguya kör bir şekilde veya otomatik bir şekilde tepki vermek yerine kabul ve merak ile yaklaşın. Kendinize gerçekte ne olup bittiğini sorun: “Bu nedir?”
Hem Hintli yogiler hem de Çin’Deki Daoist yogiler belirli duygularla vücudun belirli bölgeleri arasında korelasyon olduğunu farkettiler: korkunun merkezi böbreklerde, öfke karaciğerde, endişe midede, dehşet kalpte ve keder akciğerlerde. Bu ilişkiler biz Batı’lılar için bile sezgisel olarak çok şey ifade ediyor. Kederlendiğimizde akciğerlerimizde spazm oluşur, korktuğumuzda kalp atışlarımız değişir (veya kalp krizi yaşayabiliriz, “ölesiye korkmuşuzdur”), sinirlendiğimizde ülserimiz artar, karaciğerimiz zarar gördüğünde sinirden kudurur sevdiklerimizi kırarız (alkolik kişilerin aileleri bu duruma çok aşinadır) ve korktuğumuzda böbreküstü bezlerimiz aktive olarak bizi kaçmaya ya da savaşmaya hazırlar. Neyse ki bir yandan da iyi duyguların yararını görürüz: güzelliklerin yeri akciğerlerdir, keyfin yeri kalptir, yaratıcılığın yeri midedir, sevecenlik ve nezaket karaciğerdedir ve bilgelik böbreklerdedir.
Yoga pozları vücudu fiziksel ve enerjetik olarak çalıştırır, vücudun önemli organlarına denk gelen meridyen hatlarını uyarır ve zaman zaman güçlü duygusal tepkiler meydana gelir. Yusufçuk pozunda korku yaşayan kadın örneğinde bu kişi karaciğer ve böbrek meridyenlerinin geçtiği iç bacak kaslarında (addüktör kas grubu) derin bir gerilim yaratmış olabilir. Eğer karaciğer ve böbreklerle ilişkili organlarda ruhsal veya duygusal bir blokaj/tıkanıklık varsa bu gerilim duygusal bir tepkiyi tetiklemiş olabilir.
Duygusal tepkinin sebebi ne olursa olsun reçete aynı: tarafsız bir farkındalık. Olanı değiştirmeye çalışmadan, kaçmadan, ümitsizlik veya vazgeçişle teslim olmadan izlemeye çalışın. Tabii ki başında söylediğim gibi eğer sınırınızı geçtiğinizi hissediyorsanız ve çok derin bir duygu durumu içindeyseniz o zaman pozdan çıkın! Ama duygular sadce ilgi çekiciyse, tehlikeli değilse, kalın ve bu deneyimi olduğu gibi gözlemleyin. İşte şimdi çok ilginç bir şey olmak üzere, bunu kaçırmayın!
Sürekli kendinize sorun: “Bu nedir?”
Duyguları ve beraberinde gelen fiziksel hisleri detaylı olarak aklınızda tutun: Ne hissediyorsunuz, nefesiniz nasıl, kalp atışlarınız nasıl, çenenizde, omuzlarınızda, boynunuzda artan bir gerginlik var mı? Örneğin korkuyorsanız korkunun nasıl hissettirdiğine bakın: “nefesim kısa ve değişken, omuzlarım gergin, düşüncelerim bulanık ve odaklanamıyorum.” Bu hisleri iyi ya da kötü diye yargılamayın ve değiştirmeye çalışmayın sadece olduğu gibi gözlemleyin.
Özetle, bir yoga çalışmasının ortasında güçlü bir duygu ortaya çıkarsa ona kulak verin. Eğer çok güçlüyse pozdan çıkın ve hatta belki o gün için çalışmayı bırakın. Eğer bu durum artık hiç pratik yapamayacağınız kadar yüksek bir dereceye gelirse deneyimli bir yoga eğitmeninden veya bir danışmandan yardım isteyin. Ama duygular ilginç ve tehlikesizse, yoga pratiğinizi yeni bir seviyeye yükseltecek olan bu fırsatı kullanın: dibe kadar gitmeden duyguların sınırlarıyla oynamak. Gerçekte ne olduğunu, hiçbir şey ekleyip çıkarmadan, gözlemlemeye çalışın.
Son bir fikir için Rod Stryker’dan alıntı yapacağım: “Bir yoga dersinde daha önce hiç gülmediyseniz veya ağlamadıysanız, ne duruyorsunuz?”
Bernie Clark
*Bu yazı, Bernie Clark’ın onayı alınarak, kendisinin “Issues in our Tissues: Looking at the Emotions We Store in Our Bodies.” adlı makalesinin Türkçe’ye çevrilmiş halidir. Bu sitede yayınlanan tüm çeviriler YogaTurk yazarına aittir.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hayatınızı Küçük Dokunuşlarla Sağlıklı Hale Getirebilirsiniz… Mutlaka Okuyun…

15134556_1781785105423689_5625595860446270085_n1

1 Pirinç değil bulgur

2. Ayçiçeği değil zeytinyağı

3. Margarin değil tereyağ

4.Beyaz değil mayalı ekmek

5.Uzun değil kısa ömürlü süt

6.Dana değil kuzu

7. İnek değil keçi sütü

8.Sempati değil empati

9.Kudret değil idrak

10. Geçmiş değil şimdi

 

Bitki Alemi kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Çekim Yasası her zaman işler ancak hangi duygu durumundaysanız ona göre işler.

cekim-yasasi1

 

Art : Najib Chakchem
Çekim Yasası her zaman işler ancak hangi duygu durumundaysanız ona göre işler.
İstediğiniz durumlar sadece anda kaldığınızda gerçekleşir.
Sıkıntılı bir duygu durumundayken bizler anda kalamayız ve istediğimiz durum için ne kadar çabalasak ta bu durum gerçekleşmez.
İmgeleme yaparken hissetmemiz gerekir. Bu olumlu hissi de kendimizi kandırarak hissedemeyiz.
– İstediğiniz şey hangi durumda gerçekleşir?
Diğer bir anlamda anda nasıl kalırız?
Duygu durumunuz akışta yani tam ve bütün olduğumuz durumda.
– Duygu durumumu olumlama yaparak düzeltebilir miyim? Olumlama yapıyorum olmuyor ..
Bu durumda sadece olumlama yapmak yeterli değildir bu kendimizi kandırmak olur çünkü zihnimiz bu durumdayken sürekli konuşur.
Düzenli olarak günlük bir çalışmamız olmadan zihnimizi eğitmekten bahsedemeyiz.
Anda kalabilmenin ön şartı da diyebiliriz.
Pozitif duygu durumuna ancak yaşadığınız üzüntü/sıkıntı ile ilgili olayın duygusal yükünü boşaltarak ulaşabiliriz.
Bu durumla yüzleşip, onu yaratan duygu neyse tam olarak hissetmemizi gerektirir. Acıdan kaçmak sadece dengeyi ertelemek olur.
Yine farklı insanlarla benzer bir durum karşımıza çıkar ve eninde sonunda kaçtığımız neyse yüzleşiriz.
Bu dünyada kaçış hiçbir zaman yoktur.
Sizi seven üzme canını boş ver diyen arkadaşlarınıza da dikkat! Sizi yoldan çıkartmasınlar.
Durumla tam olarak yüzleşin, acı neyse tam olarak hissedin, duyguyu boşaltıp dersi görün; ki bir daha başınıza gelmesin.
Vorteks alanındaki pozitif tezahürün olması için öncelikle bu duygusal özgürleşmenin ve yüzleşmenin gerçekleşmesi gerekir.
Duygusal özgürleşme için en önemlisi kuvvetli bir niyet ve de pek çok çalışma bulunmaktadır. Bunun yanı sıra kendiniz günlük egzersizlerde yapabilirsiniz.
Duygusal yükleriniz bütünlendikten sonra ihtiyacınız olan artık sizindir.
* Alıntı

Enerjinizi yükseltmek için 8 aralık perşembe 11.00-15.00 arası reiki 1 veya 10 aralık ctesi 14.00-1.800 arası reiki 1

14 aralık carşamba 19.30-22.00 arası dolunayda geçmişin yüklerini bırakma

17 aralık ctesi 10.00-18.00 arası kendini sev hayatını iyileştir

veya 24 aralık ctesi 10..00-19.30 arası Access bar bilinçaltı temizliği seminerlerime katılabilirsiniz.

Rez tel Anette 0536 798 68 68

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Sahip Olduğumuz Şeylerle Huzurlu Muyuz..?

bilge-adam1

 

Dünyanın bütün zenginliklerine sahipti, ama şimdi ise zihinsel huzur peşinde koşuyordu. Bir bilgeden diğerine gitmiş ve hepsi de harika tavsiyeler de bulunmuş ama tavsiye kimseye yardımcı olmaz. Sonuçta, sadece aptallar nasihat verir ve sadece aptallar nasihat alır. Bilge insanlar, nasihat vermekte gönülsüz davranır, çünkü bilge bir adam, bu dünyada bedava olarak verilen ve hiç kimsenin almadığı yegane şeyin nasihat olduğunu bilir.
Öyleyse neden uğraşsın? Bilge bir adam, önce nasihati kabul etmen için seni hazırlar. O sana sadece nasihat vermez; senin hazırlanman da gerekir. Seni hazırlamak yıllar sürebilir; önce tarlayı süreceksin ve ancak ondan sonra tohumu ekebilirsin. Sadece bir aptal, taşların, kayaların üstüne tohum atarken, aslında onları ziyan ettiğini aklına getirmez. Bütün bu bilgeler ona nasihatte bulundu ama hiçbir şey yerine oturmadı.
Sonunda, bir şey sormadığı adamın biri, kimsenin tanımadığı bir adam – hatta köyün aptalı olarak görülüyordu – bir gün yolda giderken onu durdurdu ve şöyle dedi:
“Sen gereksiz yere vaktini harcıyorsun. Bu adamların hiçbiri bilge değil. Onları çok iyi tanıyorum, ama aptal olduğum için kimse bana inanmıyor. Belki sen de bana inanmayacaksın, ama tanıdığım bir bilge var. Zihinsel huzur için kendine bu kadar işkence yaptığını görünce, sana doğru insanı göstersem iyi olur diye düşündüm. Sonuçta ben bir aptalım. Kimse benden nasihat istemez ve ben de kimseye vermem. Ama dayanamadım. Seni bu kadar üzgün ve mutsuz görünce sessizliği bozdum. Komşu köydeki şu adama git…”
Zengin adam hemen, içinde çok değerli elmaslar bulunan büyük bir torbayla, güzel atına binip gitti. Köye ulaştı ve adamı gördü. Bu adam, Sufilerin Nasrettin Hocasıydı.
Hocaya sordu: “Zihinsel huzura ulaşmama yardımcı olabilir misin?”
Hoca yanıtladı: “Yardım mı? Onu sana verebilirim.”
Zengin adam düşündü: “Çok garip, önce o aptal tavsiye etti ve ben de çaresizliğim yüzünden, denemekten bir zarar gelmez dedim ve buraya geldim. Bu adam daha büyük bir aptala benziyor. ‘Onu sana verebilirim’ diyor…”
Zengin adam konuştu: “Bana verebilir misin? Her türlü bilgeye gittim hepsi nasihat verdi; şunu yap, bunu yap, disiplinli yaşa, bağış yap, yoksullara yardım et, hastane aç, şunu yap, bunu yap. Bütün bunları söylediler ve aslına bakarsan ben de hepsini yaptım, ama hiçbiri işe yaramadı. Hatta daha da çok bela çıktı başıma. Şimdi sen onu vereceğini mi söylüyorsun?”
Hoca cevap verdi: “Bu iş çok kolay. Şimdi attan in.”
Zengin adam atından indi. Torbasını elinde tutuyordu ve hoca sordu: “Neden o torbayı kalbine bu kadar yakın tutuyorsun?”
“Bunlar çok değerli elmaslar. Eğer bana huzur verebilirsen, sana bu torbayı vereceğim.”
Ama adam daha ne olduğunu bile anlamadan, hoca torbayı kaptı ve koşmaya başladı. Bir an için şok geçiren zengin adam, ne yapacağını bile anlamadı. Sonra hocanın peşine düştü. Ama burası hocanın köyüydü; her sokağı, her kestirmeyi biliyordu ve koşuyordu. Zengin adam, hayatı boyunca hiç koşmamıştı ve çok şişmandı…
Ağlıyor, hızla nefes alıp veriyor ve gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Dolandırıldım! Bu adam hayatım boyunca biriktirdiğim bütün emeğimi, her şeyimi aldı” diye bağırıyordu. Böyle olunca da bir kalabalık toplanmıştı ve hepsi gülüyordu. Zengin adam, “Hepiniz aptal mısınız, bu köy aptallarla mı dolu, ben mahvoldum ve sizler hırsızı yakalamaya çalışmak yerine gülüyorsunuz” dedi.
Kalabalıktan sesler yükseldi: “O bir hırsız değil, çok bilge bir adamdır.”
Zengin adam, “Köyümdeki o aptal bu belayı başıma sardı!” diye söylendi. Ama bir şekilde koşarak, terler akıtarak hocayı takip etti. Hoca, adamın atının hala durmakta olduğu ağacın altına geldi. Elinde torbayla ağacın gölgesine oturdu ve zengin adam da ağlayarak geldi.
Hoca “Şu torbayı al” dedi. Zengin adam torbayı alıp göğsüne bastırdı. Hoca sordu: “Şimdi nasılsın? Bir parça huzur hissediyor musun?” Zengin adam yanıtladı: “Evet, çok huzurlu geliyor. Çok garip bir adamsın ve garip yöntemlerin var.”
Hoca yanıtladı: “Hiçbir gariplik yok; basit bir matematik. Sahip olduğun şeyi kanıksamaya başlıyorsun. Sana, onu kaybetme ihtimalinin gösterilmesi lazım; ancak o zaman ne kaybettiğinin farkına varıyorsun. Yeni hiçbir şey kazanmadın. Bu, huzursuz bir şekilde taşıdığın torbanın kendisi. Şimdi aynı torbayı kalbine bastırıyorsun ve herkes, ne kadar mutlu ve huzurlu olduğunu görüyor; mükemmel bir bilge! Evine git ve kimseyi rahatsız etme…”

Kaynak: Mert Güler

Stresli Günlerinizde Rahatlamak İçin…

15349674_1866062226972227_2124446623610985348_n1

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Bel ağrısının ilacı: Patates suyu

15391071_1302334046485117_8084819782392930193_n1
Patatesi kaynatarak elde ettiğiniz suyu soğutup için, bel ağrısından kurtulun. Yalnız patatesi kaynatmadan önce üzerindeki siyah lekelerden iyice arındın. İki haftada bir de bu suyu içmeye ara verin.
Her üç kişiden birinin şikayeti olan bel ağrısı ve romatizmadan kurtulmanın bitkisel yolu patates suyu içmekten geçiyor. Patatesin faydalarının bu kadar ile sınırlı kalmadığını dile getiren fitoterapi uzmanları “Patates suyunun faydaları arasında gastrit, kolik ve mide ülserleri ile kalp hastalıkları gibi çeşitli hastalıklar gösterilmektedir. Patates suyunun saçlara ve cilde de iyi geldiğine ilişkin veriler bulunmaktadır.
MİDE YANMASINI GEÇİRİYOR
Patates suyu çok iyi bir antiinflamatuvardır. Bel, sırt ve eklem ağrılarının giderilmesinde etkilidir. Gut hastalığında faydalıdır. Patates suyu vücudun her bölgesinde dolaşımın iyileşmesine yardımcı olur. Özellikle sabahları aç karnına içilmesi önerilir. Patates suyu sindirim sisteminin sağlıklı işleyişine yardımcı olur. Kabızlık, ishal, şişkinlik, mide yanması ve hazımsızlık gibi problemlere karşı etkilidir.

SABAH AÇ KARNINA İÇİLİRSE!
Sabahları içilen patates suyunun reflü hastalarına iyi geldiği yönünde veriler bulunmaktadır. Patates suyu vücuttan zararlı maddelerin atılmasına yardımcı olur. Karaciğerin ve safranın temizlenmesinde faydalıdır. İdrar yollarında taş oluşumunu da azaltır. Saç köklerini besler, daha gür ve sağlıklı saçlara kavuşmanıza katkı sağlar. Bunun için patates suyunu, yumurta akı ve bal ile karıştırıp saçlarınıza uygulayın ye yarım saat sonra saçlarınızı şampuan ile durulayın” diyor.

Bitki Alemi kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »