Düşük Tansiyonu Düzeltmek için 6 Doğal Uygulama

 

Sayfamızda yüksek kan basıncı düzeylerini, yani hipertansiyonu kontrol altına almak için birçok öneri paylaştık, ancak tam tersi durumlarda ne olacak? Düşük kan basıncı, kan akışı normalden yavaş olduğu için hipotansiyona neden olur.

Bu durum beyin, karaciğer, kalp ve diğer hayati organlara daha düşük kan akımı gerçekleşmesine sebep olur.

Bu durumun sebepleri çeşitlidir. Bunların bazıları beslenme yetersizlikleri, aşırı duygular, hormon problemleri, susuzluk ve dahasıdır.

Kalp yeterince kan pompalayamayınca, bayılma, baş dönmesi ve bedensel zayıflık gibi belirtiler yaşamaya başlayabilirsiniz. Bu yüzden buna yeterince dikkat etmeniz ve mümkün olan en kısa sürede tedavi etmeye çalışmanız çok önemlidir.

Bugün, kan basıncınızı uygun seviyelere çıkarmaya yardımcı olacak 6 doğal içecek tarifini sizlerle paylaşmak istiyoruz.

1. Meyan Kökü Çayı

meyan-ko%cc%88ku%cc%88
Meyan kökü düşük tansiyon tedavisinde en sık kullanılan bitkilerden biridir, çünkü çok kısa sürede etkisini gösterir.

Kan dolaşımını etkiler, normal kan basıncı seviyeleri oluşturur. Aynı zamanda zayıflık hissi ve aşırı kanamaya bağlı krampları hafifletir.

Her zaman küçük dozlarda alınmalıdır, çünkü çok fazla tüketilmesi istenmeyen yan etkiler yaratabilir.

Malzemeler

  • 1 yemek kaşığı meyan kökü (10 gram)
  • 1 bardak su (250 mL)

Hazırlanışı

  • Suyu kaynatın, sonra bir kaşık meyan kökünü ekleyin.
  • 10 dakika sonra süzün ve için.
  • Günde bir kere, her gün, probleminiz kontrol altına alınana kadar için.

2. Alıç

Alıç flavanoidler açısından zengin, kalp atışlarını ve kan basıncını düzenleyen güçlü antioksidanlar içeren bir bitkidir.

Atardamarlarda fazla lipidden kaynaklanan sertleşmeyi önlemeye yardımcı olur. Sinir sistemindeki bozuklukların tedavisinde de yararlıdır.

Malzemeler

  • 1 yemek kaşığı kuru alıç yaprağı ve çiçeği (10 gram)
  • 1 bardak su (250 mL)

Hazırlanışı

  • Suyu kaynatın. Kaynayınca içine kuru alıç yapraklarını ve çiçeklerini ekleyin.
  • Üstünü kapatın ve içmeden önce 15 dakika demlenmesini bekleyin.
  • Günde iki kez için.

3. Ihlamur çayı

ihlamur

Ihlamur düşük kan basıncını düzeltmeye yardımcı hipertansif özelliklere sahiptir. 

Malzemeler

  • 1 yemek kaşığı ıhlamur (10 gram)
  • 1 bardak su (250 mL)

Hazırlanışı

  • Bir çay kaşığı ıhlamuru kaynar suya ekleyin, 15 dakika demleyin.
  • Hazır olunca süzün ve için.
  • Günde iki bardak için.

4. Biberiye çayı

Biberiye merkezi sinir sistemini uyarmak ve kan dolaşımını iyileştirmek için kullanılır.

Düşük kan basıncıyla ilişkili olan fiziksel ve zihinsel zayıflıkların tedavisinde destek, tonik bir etkiye sahiptir.

Malzemeler

  • 1 yemek kaşığı biberiye (10 gram)
  • 1 bardak su (250 mL)

Hazırlanışı

  • Suyu kaynama noktasına getirin ve sonra baharatı içinde 10 dakika bekletin.
  • Süzün ve günde iki kez için.

5. Zencefil ve kırmızı biber çayı

zencefil

Zencefil kökü, kan dolaşımını iyileştirmek ve pıhtılaşmayı önlemek gibi etkilere sahiptir. Bu yüzden düşük kan basıncını kontrol etmek için dört dörtlüktür.

Zencefilin etkilerini arttırmak için biraz kırmızı biberle karıştırın. Bu baharat da antioksidanlar açısından çok zengindir.

Malzemeler

  • 3 yemek kaşığı zencefil (30 gram)
  • 1 çay kaşığı kırmızı biber (5 gram)
  • 1 bardak su (250 mL)

Hazırlanışı

  • Suyu kaynatın. Kırmızı biber ve zencefili ekleyin.
  • Ateşten alın. 10 dakika demlenmesini bekleyin ve için. 
  • Düşüş kan basıncı kontrol altına alınana kadar günde bir veya iki bardak için.

6. Tuzlu su

Aşırı tuz tüketimi, sıvı tutulumuna ve hipertansiyona neden olur. Ancak az miktarda tuzlu su içmek hipotansiyon için yararlı olabilir.

Malzemeler

  • 1 bardak su (200 mL)
  • 1/4 çay kaşığı tuz (1.2 gram)

Hazırlanışı

  • Bir tutam tuzu suya ekleyin. Karıştırın. İçin.
  • 5 günden uzun süre içmeyin.

Sık sık hipotansiyon atağı geçiriyorsanız, en yakın zamanda doktorunuzu ziyaret edin.

Ayrıca, düşük kan basıncını kontrol altına almak için alkol tüketmekten kaçının. Aynı zamanda sağlıklı beslenin ve bol bol su için. 

kaynak sağlığa bir adım

Tepkisizliğin Sınırı…

piyano_tepkisizlik_th1

 

Dinleyiciler, birbirine göz ucuyla bakarak ne yapmaları gerektiğini araştırıyorlar, fakat nedense tepki gösteremiyorlardı.

İki saat süren sessiz konserden sonra, ünlü virtüöz oturduğu yerden kalkarak büyük bir ciddiyetle onları selamladı.

Salon sürekli alkış sesleriyle çınlıyordu.

İngiltere’de yaşanan bu olaydan sonra piyanist, kendisiyle röportaj yapan televizyon spikerine:

“İNSANLARDAKİ TEPKİSİZLİĞİN NEREYE KADAR VARACAĞINI ÖĞRENMEK İSTEDİM, MEĞER SINIRI YOKMUŞ” diyordu…

Bu Yemekleri Kesinlikle Tekrar Isıtmayın…

bu-yemekleri-tekrar-isitmayin1

 

Bu yemekleri tekrar ısıtmayın
Sağlıklı beslenme için sadece doğal gıdalar kullanmak yeterli değil.
Hangi malzemelerle yapıldığı, nasıl pişirildiği, nasıl ve ne kadar süre saklandığı da iyi beslenmenin önemli şartları arasında.

İşte tekrar ısıtmamanız gereken yemekler…
MANTAR
Tekrar ısıtıldığında besin değerini kaybeden mantar, riskli besinler arasında. Sindirim sorunlarına yol açtığından bir seferde tüketilmesi öneriliyor.

TAVUK
Gıda zehirlenmesi açısından en riskli besinlerden… Isıtıldığında içerisindeki proteinin yapısı değişiyor ve bakteri üretiyor. Pişmiş tavuk yemeğini ya düşük derecede hafif ısıtın ya da soğuk yiyin.

YUMURTA
Yumurtanın da tavuk gibi ısıtıldığında protein yapısı değişiyor ve içindeki su miktarı azalıyor. Nadir görülen bir zehirlenme türü olsa da yumurtalı yemekler ve sosları tüketirken dikkatli olmakta yarar var.

ISPANAK
Ispanak kesinlikle bir seferde tüketilmeli. Çünkü ıspanakta bulunan nitrat, tekrar ısıtıldığı zaman nitrite dönüşüyor. Özellikle bebeğinize ıspanak verirken buna dikkat etmenizde yarar var. Bebekler için 5 mg nitrit alımı bile ciddi zehirlenmeye yol açabilir.

PANCAR
Pancarın tekrar ısıtılıp tüketilmesi ıspanakta olduğu gibi nitrat/nitrit zehirlenmesine yol açabilir. Kereviz de aynı pancar ve ıspanak gibi bol miktarda nitrat içeriyor. Genelde de çorba hazırlamak için kullanılıyor. Çorba ısıtıldığında bu madde nitrite dönüşür. Eğer kerevizli çorbanızı tekrar ısıtacaksanız içindeki kerevizleri çıkarın. Havuçlar içinde aynı şey geçerli. Genellikle kök sebzeler nitrat zehirlenmesine neden olabiliyor. Bu yüzden havuç, lahana, brokoli, şalgam ve kereviz gibi besinlerde dikkatli olmak gerekiyor.

2 SAATTEN FAZLA ODA SICAKLIĞINDA BEKLETMEYİN
Yemekler oda sıcaklığına geldiğinde, iyi bir saklama kabına koyarak buzdolabına kaldırın.
En önemli nokta ise pişmiş yemekler 2 saatten fazla oda sıcaklığında beklememeli.
Çünkü bakteri üretecektir.

PİŞMİŞ VE PİŞMEMİŞ ET YAN YANA DURMAMALI
Çiğ eti kestiğiniz bıçağı, pişmiş eti kesmek için kullanmayın. Pişmiş et koyduğunuz tabağa aynı zamanda pişmemiş eti de koymayın. Başka bir tabak kullanın.

KAŞIKLARI AYIRIN
Yemeği karıştırdığınız kaşık ile yemeğin tadına baktığınız kaşık ayrı olsun. Üstelik tadına baktıktan sonra kaşığı yıkamadan tekrar yemeğe daldırmayın.

EN FAZLA 1 KEZ ISITIN
Yemekleri en fazla 1 kez ısıtın. Tekrar tekrar ısıtmak bakteri oranının artmasına neden olur. Isıtacağınız zaman yemeğin kaynama derecesine gelmesini bekleyin. Kokusu geldiğinde yemek ısınmış demektir. Çiğ kıymayı derin dondurucuda 4 aydan fazla bekletmeyin. Pişmiş ya da kavrulmuş et ise derin dondurucuda 2 -3 aydan fazla bekletilmemeli, tüketilmelidir.

Hayatımıza Anlam Katacak 10 Altın Söz

27072522-yesil-park-su-dere-boyunca-yuruyus-little-girl1

 

 

Hayatın özeti bu altın değerindeki sözleri mutlaka okuyun ve iç dünyanızda anlamlandırın. Çok derin anlamları içinde barındıran güzel sözler. Bu sözler hayatınıza ilham verecek ve hayatınıza yeni bir yön verecek güçte.

İnsandaki sadelik bulgusu; iç dünyanın derinliğini gösterir. Lin Yutang
Sadelik hayatın gerçek amacıdır. Eğer basit yaşamanın gerçek zenginliğini göremiyorsak yaşamın anlamını tam olarak göremiyoruz demektir.

Heykeltraş mermeri sanat eserine dönüştürürken belli parçaları keser. Bu eleme bir süreçtir. Elbert Hubbard
Gerçek sana dönüşmek bazı şeylerden vazgeçmekten geçer. Her zaman bir süre alır…

Eğer gerçekten başarılı olmak istiyorsanız, İhtiyacınız olan şeyi istemeyi bilin. Vernon Howard
Başarılı insanlar ihtiyaçlarını bilir ve ona göre hareket ederler ve bu hareket onlara başarıyı getirir.

Hayat; gerçekten basit. Karmaşık bir hale sokan ise yine biziz. Konfiçyus
Hiç ayna görmemiş iki çobandan biri “Bu nasıl karmaşık bir şey tekrar bizi gösteriyor demiş” Diğeri ise “Aslında çok basit aynı göldeki yansımamız gibi demiş” Hayatın en derin anlamını kavradığında onun en sade ve basit anlamını kavramış olursun…

Sana “Bu dünyada hiç bir fark yaratamazsın” diyen iki tip insan vardır. Denemekten korkanlar ve Senin başarmandan korkanlar. Albert Einstein
Başarısız insanların öykülerini dinlemiş olabilirsin. Ama bu senin başaramayacağın anlamına asla gelmez.

Oyun bittikten sonra şah ve piyon aynı kutuya geri döner. Anonim
Hayatın gerçek özeti bu söz bence, tüm canlılar bir gün ölür ve ister şah ol ister çoban sonunda aynı yere dönersin…

Deneyim istediğini elde edemediğin zaman elde ettiğin bir şeydir. Anonim
Deneyim başarısızlıklarının toplamıdır. Ne kadar başarısız olursan ol onu deneyim olarak kazanırsan sonunda seni başarıya götürecektir.

Bu dünyada öğrendiklerimiz asla israf olmaz. Eleanor Roosevelt
Öğren ve asla öğrenmekten korkma. Bu benim işime yaramaz diye düşünme çünkü neyin ne zaman yarayacağını zaman gösterecektir.

Dudakların basit melodiler söyleyebilir. Ama kalbinden büyük bir senfoni doğar. Calvin Miller
Kalbimiz en derin duyguları yaşar ve bize yön verir. Ruhumuzun derinliklerinde hepimiz bilge ve güçlüyüz. Bunu idrak ettiğimizde hayatımız yenilenir.

Her şeyi tüm kalbinizle severek ve isteyerek yapın. Göreceksiniz başka türlü yapmak istemeyeceksiniz. Yogi Desai
Gerçek güç sevgidir. Bunu söyleyenlerin sayısı o kadar fazla ki. Albert Einstein, Mevlana, Budha, Lao Tzu ve daha pek çokları. İnanın doğru bu…

ANNEANNEMİN PİRİNÇ TANELERİ …

20140103_1307041

 

 

Ben beş yaşında idim. Anneannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Anneannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor…. Çocukluk işte
‘aman anneanne’ dedim. ‘Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya yorulmaya değer mi?’
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı öfkeyle doğruldu.
”Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun ” dedi. ”Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru alın teri emeği çilesi var biliyor musun?”
Büyük bir kabahat işlemiş gibi utanmıştım …
Aradan yıllar geçti. Hukuk fakültesinde öğrenciyim, Alain’in ”Proposlar” ını okuyorum. Birden irkildim.
Anneannemi hatırladım. Alain”bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur” diyordu.
İlave ediyordu: ”Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri göz nuru el emeği vardır” diyordu …
On dokuz yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin traş olmak için lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
Lütfen diyordu traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın.Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.
Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde ‘İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı.
İşte o ülke kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
İsveç’te zaman zaman belli periyodlarda radyolar televizyonlar bir haberi duyurur:
Şu tarihte su saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız ilgilenmediğiniz kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt ambalaj, kutu varsa velevki bir ilaç prospektüsü dahi olsa kapının önüne koyun. İsveç’in kalkınmasına yardımcı olun.
Fazla ağaç ziyanına engel olun, ülkenize, birkaç ağaç ekmiş kadar faydalı olursunuz …
Japonlar son derece sade basit yalın mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar japonlara göre ruhen tekamül edememiş hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir. Böyleleri ile zavallı evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanın gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der Tanrı şahidim olsun ki Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim ne kadar sade ne kadar mütevazı ne kadar gösterişten uzak …
Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan boş yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, ilkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım:
Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
bir komutan bir orduyu,
bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu . . .
Maddi durumumuz ne olursa olsun ister zengin olalım ister fakir hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep, akıl ve incelik vardır…..
KAHRAMANLIK, VATANSEVERLİK
LAF SALATASIYLA OLMAZ
UYGULAMAYA GEÇELİM, UYGULAMAYA …..
AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ

256 Yaşında Ölmeden Sessizliğini Bozdu ve Dünyaya Şok Edici Sırrını Anlattı

li-ching-yuen1

 

Bir insanın yaşamış olduğu en uzun süre nedir? 256 yıl yaşamış olan Li Ching Yuen ile tanışın! Ve hayır, bu bir efsane ya da hayali bir masal değil.
1930 tarihli New York Times makalesinde,  Chengdu Üniversitesi profesörü Wu Chung-chieh, Li Ching-Yuen’i 1827 yılında 150. Doğumgününde tebrik eden Çin İmparatorluğu hükümeti kayıtlarını keşfetti. Daha sonra bulduğu dökümanlar aynı adamın 1877 yılında 200. doğumgününü tebrik ediyordu. 1928 yılında New York Times muhabiri Li’nin komşusu yaşlı erkeklerle görüştü ve pekçoğu Li’nin dedelerinin arkadaşı olduğunu söyledi.

Li Ching Yuen, bitki bilimi kariyerine 10 yaşında başladı, burada dağ aralarında otlar topladı ve ömrü uzatma özelliklerini öğrendi. Neredeyse 40 yıl Reishi Mantarı, Kurt üzümü, vahşi ginseng, he shou wu ve Gotu kola ve pirinç şarabı gibi bitkilerle beslendi. 1749’da 71 yaşında, dövüş sanatları öğretmeni olarak Çin ordusuna katıldı. Li’nin 23 kez evlendiği, 200’den fazla çocuğun babası olduğu çok sevilen bir figür olduğu söyleniyordu.
Vilayette genel olarak kabul edilen masallara göre Li, çocukken okuma ve yazmayı başarabildi ve onuncu doğum gününe kadar Kansu, Shansi, Tibet, Annam, Siam ve Mançurya’da otlar topluyordu. İlk yüz yıl boyunca bu mesleğe devam etti. Sonra başkaları tarafından toplanan otları satmaya başladı.

O TEK DEĞİLDİ
Li’nin öğrencilerinden birine göre, o bir zamanlar ondan da yaşlı 500 yaşındaki bir erkeğe rastladı ve ondan Çigong egzersizleri ve beslenme önerileri aldı. Çigong ve bitkisel açıdan zengin bir diyet dışında uzun yaşam ustası bu adamdan öğrenebileceğimiz başka ne var?

Buna ne demeli: Ölüm yatağında Li “Bu dünyada yapmam gereken her şeyi yaptım” dedi. Barışçı son sözleri uzun ve müreffeh bir hayatın en büyük sırlarından birine ipucu gösterebilir mi? İlginçtir ki Batı’da yaşlanmanın yüksek teknolojili kızılötesi cihazlarla ve en son teknoloji ilaçlarla yenilmesi gereken bir şey olduğu öğretiliyor.
UZUN SAĞLIĞIN SIRRI:
Li’ye sırrı sorulduğunda verdiği cevap: “Kalbinizi sakin tutun, bir kaplumbağa gibi oturun, güvercin gibi hızlı bir şekilde yürüyün ve bir köpek gibi uyuyun”.
Li, nefes teknikleriyle birlikte sakin ve huzurun inanılmaz uzun bir ömre sahip olmanın sırları olduğunu belirtti. Açıkçası, diyetinin rolü büyüktü. Ancak tarihte kaydedilmiş en yaşlı kişi uzun ömrünü zihin durumuna bağlıyordu.
NİÇİN İNANMAK ZOR?
Batılı dünyanın ortalama ömrü şu anda 70-85 yaş arasında, 100 yaşın üstünde yaşayan birinin düşünnek epey geriyor hele 200 yaşın üzerinde yaşayan birinin düşüncesi son derece şüpheli görünüyor. Ama neden insanların bu kadar yaşayabileceğine inanmıyoruz?
Bu dünyadaki bazı insanların yorucu bir 9-5 yaşam tarzı yaşamayacaklarını, borç stresleriyle uğraşmak zorunda kalmadıklarını, kirli şehir havasını solumayacaklarını ve düzenli olarak egzersiz yaptıklarını akılda tutmak zorundayız. Rafine şekerler veya unlar veya böcek ilacı püskürtülmüş yiyecekler yemiyorlar. Standart Amerikan diyetinden uzak değiller.
Yağlı et, şekerli tatlılar ve genetiği değiştirilmiş gıdalar yemiyorlar. Antibiyotik yok. Alkol yok, tütün yok. Diyetlerinde abur cubur gıdalar olmadığı gibi organlarımız ve bağışıklık sistemimiz için steroidler içeren süper gıdalar ve otlar içeriyor.
Ayrıca, boş zamanlarını doğada, zihinsel, fiziksel ve duygusal sağlığı iyileştirmek için kanıtlanmış olan nefes teknikleri ve meditasyon yapmak için harcıyorlar. İşleri basit tutuyorlar, uygun uyku çekiyorlar ve doğanın altında güneş altında çok zaman harcıyorlar. Güneş altında dinlenmek için bir şans bulduğumuzda, anında gençleşmiş hissediyoruz ve bunu bir “tatil” olarak adlandırıyoruz. Bir ömür boyu dağlarda bunu geçirip mükemmel zihinsel, manevi ve fiziksel refah ile birleştirdiğinizi düşünün.
Hiç şüphesiz, eğer yapmamamız gerektiğini bildiğimiz şeyleri yapmazsam 100 yıl yaşamanın sıradan olacağını tahmin ediyorum. Vücudumuza doğru muamele ettiğimiz zaman, kim bilir ne kadar yaşayabiliriz?
Kaynak: Steven Bancarz’ın yazısı

1900…

1900-novecento-19761

1900’ün yalnızca siyasal bir film olarak anılmasını istemem. Bu, daha geniş olarak yaşam, yazgı, aşk ve siyaset üzerine bir filmdir. Çünkü siyaset de gündelik yaşamımızın bir parçasıdır…” – Bernardo Bertolucci

Mekan, 19. Yüzyılın sonunda siyasi birliğini sağlamayı ancak başarabilmiş, bu nedenle de sömürgecilik yarışında geri kalmış İtalya. İtalya’nın en ünlü toprak sahiplerinden Berlinghieri ailesinin oğlu Alfredo ve babası çiftçi olan Olmo, 1900 yılında aynı gün doğarlar. Adaletsizliklerle ve ekonomik sıkıntılarla dolu olan 20. Yüzyıl İtalyası’nda iki yakın arkadaş olan Alfredo ve Olmo’nun arasındaki ilişki, yaşları büyüdükçe keskinleşen sınıf farklılıkları ve ülke içi-dışında yaşanan siyasi sorunlar nedeniyle arkadaşlıktan düşmanlığa dönüşür. Savaşa gidip gelen Alfredo, artık Marksist Olmo’nun gözünde, yok edilmesi gereken faşist bir liderden başka bir şey değildir.Usta Bernardo Bertolucci, toplumun, burjuvazi ve köylü sınıfı olmak üzere iki farklı kanadını temsil eden Alfredo ve Olmo üzerinden zamanında komünizm ve faşizmden çok çekmiş gerçekçi bir İtalya panaroması sunuyor. Orjinali 5.5 saat süren bu Bertolucci başyapıtı, içerdiği sahneler yüzünden pek çok kez sansüre uğrayıp kesildi.

Bu soluk kesici eseri internetten seyretmek mümkün ve mutlaka da seyredin derim…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

 

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne…

can_yucel1

 

 

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden…
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden Kendi bahçeni yarat

bahce31

 

 

Bir süre sonra
Bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki
İnce farkı öğrenirsin.
Ve aşkın yaşlanmak
Birlikte olmanın da güvende olmak
Anlamına gelmediğini öğrenirsin.
Ve öpücüklerin sözleşme
Ve hediyelerin de vaad olmadığını öğrenmeye
Başlarsın
Ve yenilgileri
Başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın
bir çocuğun üzüntüsüyle değil, bir yetişkinin
zerafeti ile,
ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.
Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu
Öğrenirsin
Eğer fazla maruz kalırsan
Bu yüzden,
Başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yarat
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ve göreceksin ki dayanıklısın…
Ve kuvvetlisin,
Ve değerlisin.
Veronica A Shoffstall

Vah Gidene Mi Vah Kalana Mı?

cropped-0041.jpg

Sanırım ölüm kelimesiyle ilk tanışmam 8-9 yaşlarında Büyükada’da mahallede arkadaşlarla oynarken olmuştu. Marifetmiş gibi oğlanlardan biri yanıma gelmiş ve aynı Cem Yılmaz’ın yaptığı gibi “ölüceksin çocuk” deyip koşarak yanımdan uzaklaşmıştı. Kelimenin manasını bilmememe rağmen, iyi bir şey olmadığını sezdiğimden mi ne koşarak ve ağlayarak annemin yanına gidip “ölmek ne demek?” diye sormuştum…
Annem ne diyeceğini bilmez şaşkın bir tavırla “aman böyle şeyler de nerden aklına geliyor” diye beni geçiştirmeye çalışsa da “ama anne herkes mi ölür” diye üstelemem karşısında, “evet ama 100 yaşına kadar yaşadıktan sonra” diye cevap vermişti. O yarım yamalak sayı bilir halimle 100 yaşın hayli ilerde olduğuna karar verip, içim rahatlamış bir halde oyun sahamıza geri dönmüştüm…
Maalesef 15’imde anneannemi, 18’imde de önce kardeşim dediğim erkek kuzenimi, arkasından da iki çok yakın kız arkadaşımı trafik kazasında kaybedince, insanların her an ölebileceği gerçeğini de kavramış oldum. Yıllar içinde sıralı sırasız bir çok sevdiğim insanı kaybederek de bu gerçeği defalarca tekrar yaşadım…
Arkasından acı, isyan, öfke, bunalım, özlem, keşkelerle dolu (keşke bunları söylemeseydim, keşke daha fazla vakit geçirseydim) uzun bir süreç geçirdikten sonra insanın yüreğinde hiç bitmeyecek bir özlem ve sevgiyle yaşamaya devam ettiğini öğrendim…
Arkada kalanlar olarak günlük hayatın rutinine dönmenin ve birlikte vakit geçirmenin yarattığı alışkanlıklardan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu öğrendim…
Her ortak arkadaşı gördüğümde içimin nasıl sızladığını öğrendim…
Onlara danışmak istediğimde burada olmadıkları için kime danışacağımı bilememenin yarattığı şaşkınlıkla yaşamayı öğrendim…
Onlarsız yaşamanın insanın ağzında kekremsi bir tat bıraktığını öğrendim…
Kaç sene geçerse geçsin onlardan bahsederken gözümden bir damla yaş geldiğini öğrendim…
Kimseye fazla bağlanmamak gerektiğini öğrendim…
Kimseyi hayatımın merkezi haline getirmemeyi öğrendim…
Kimseye muhtaç olmamak gerektiğini, insanın kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini öğrendim…
Herkese bir gün ya giderse diye aramda mesafe bırakarak yaşamayı öğrendim…
Her konuşmamızı son konuşmamız gibi yapmamız gerektiğini öğrendim…
Küslükleri bitirmek gerektiğini sonra buna vaktimizin olmayabileceğini öğrendim…
Hayatta keşkelerin hiçbir işe yaramadığını öğrendim.
Ne hissediyorsak, ne düşünüyorsak, ne istiyorsak karşı taraftan ”dur uyarısı” gelene kadar onun peşinden gitmemiz gerektiğini öğrendim…
Ve hayatın çok kısa olduğunu öğrendim…
Gidenlere ise ne olduğunu bilmiyoruz…
Avuntumuz cennete gitmiş oldukları yönünde…
Ben onların iletişim kuramadığımız bir başka boyuta geçtiklerini ve her neredelerse bizi kollayıp, gözettikleri inancını taşıyorum.
Buradan da cümlemizin tüm kayıplarının ruhlarına Allah’tan rahmet diliyorum…
“Hani insanlar 100 yaşına kadar yaşıyordu anne?” Beni kandırdın galiba…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg