Yaşamda cakralar hangi duygular ve eylemlerle bloklanir???
Yada hep açıksa dengedeyse ve baglantidaysaniz neler olur???
Kısaca inceleyin istedim
Sizce hangi cakralariniz tıkalı???
Sevgilerimle
Shamanic asuman büyüksoy
Sinüziti tedavi etmek için mukusa sebep olan süt, rafine un vb. yiyeceklerden uzak durmalısınız ve burun tedavileri uygulamalısınız.
Sinüzit burun ve genizdeki iltihaplı sinüslerde ve burun çevresindeki kemiklerde oluşur. Bir çok nedeni olan bu sorun akut ve kronik olabilir.
Bu makalede sinüziti ve belirtilerini (aşırı mukus, tıkanma, dolu burun, başın bazı bölgelerinde ağrı, öksürük ve yorgunluk) tedavi etmek için kolay, ucuz ve doğal yöntemleri bulacaksınız. Ayrıca sizlere aşırı mukusa sebep olan yiyeceklerden ve bu doğal tedavileri uygulama yöntemlerinden bahsedeceğiz.
Doğal tedavi
Sinüziti doğal olarak tedavi etmek için aşağıdaki kolay, ucuz ve etkili yöntemi uygulayabilirsiniz.
Bunun için ihtiyacınız olan malzemeler:
Seramik veya plastik Tibet neti kabı:
Bu, küçük bir çaydanlığı andıran ve burun ile geniz kanallarını açmak için kullanılan bir araç. Neti kabını eczanelerde veya sağlık dükkanlarında bulabilirsiniz. Bu, burna aşırı kuvvet uygulayan spreylerden daha sağlıklı bir ürün.
Deniz tuzu:
Her kaşık tuza iki buçuk katı su ile karıştırın. Deniz tuzunu sağlıklı ürünler satan dükkanlarda, süpermarketlerde veya diğer dükkanlarda bulabilirsiniz. Yeterli miktarda bulamazsanız, 1 litre doğal su ile 3 çay kaşığı deniz tuzunu tamamen çözülene kadar karıştırın.
Kullanımı:
Neti kabı ile deniz tuzunu kullanarak sinüsleri temizlemek için:
Kullandığınız neti kabının ve suyun temiz olduğuna emin olun.
Tuzlu suyu neti kabına koyun ve başınızı kabın üstüne suyu yakalayacak şekilde yerleştirin.
Bunu her zaman nefes almak için ağzını açarak yapmalısınız. Sonra öne eğilin.
Neti kabını sol burun deliğine yerleştirin, rahatlayın ve suyun sağ delikten akmasına izin verin.
Ardından burnunuzu yavaşça nefes alarak aşırı mukus ve toksinlerden iyice temizleyin.
Aynı şeyi sağ burun deliğinize de uygulayın.
Faydaları:
Bu tekniği uyguladığınız zaman, aşağıdaki faydaları göreceksiniz:
-Daha iyi nefes alma kapasitesi.
-Sinüste bakteri veya toksin birikimine sebep olan mukusu atacaksınız.
-Gözler, kulaklar ve burnun diğer tıkalı bölgeleri temizlenir.
-Beyne bağlı sinir uçları aktifleşir.
-Migrenleri ortadan kaldırır.
-Konsantrasyonu arttırır.
-Uykusuzluğu önler.
-Zindelik ve rahatlama hissi.
-Horlamayı azaltır.
-Aşırı mukusa sebep olan yiyecekler
Burun kanallarını temizlemenin yanı sıra mukusa sebep olan yiyeceklerden kaçınmanız da önemli. Aşağıda bu yiyecekleri bulacaksınız:
Süt ürünleri, (özellikle inekten). Bunun yerine keçi, koyun vb. süt ürünlerini tercih edin veya sebzelerden üretilen sütleri için. (yulaf ezmesi, pirinç veya badem sütü gibi)
Rafine unlar, özellikle beyaz ekmek veya hamur işleri. Bu ürünleri tüketmeyin veya olabildiğince kaçının. Bunlar yerine galeta, pirinç veya mısır ekmekleri tüketin.
Diğer öneriler:
Bu tedavinin yanı sıra aşağıdaki etkili geleneksel tedavileri uygulayabilirsiniz:
Isırgan otu çayı: Temizleyicidir ve aşırı mukusu temizler.
Ezilmiş sarımsak: Bu mukusu azaltan mukolitik etkisi yaratır. Yediğiniz yemeklere ekleyebilirsiniz (ayrıca Tibet sarımsak kürünü uygulayabilirsiniz). Eğer sindirimde sorun yaşıyorsanız sarımsak takviyesi alabilirsiniz.
Sevdikleriniz için mutlaka paylaşın..!
kaynak: sağlık haberleri
ÇOK GÜÇLÜ TOKSİN DÜŞMANI KANSERE KARŞI KORUYUCU…
”””Eczanede değil ,pazarda satılıyor ””””
..
Likopen sebze ve meyvelerde doğal olarak bulunan karoten ailesine ait bir pigmenttir.
İnsan vücudu likopen üretemez.
Likopenin %85’i domates ve domates gibi kırmızı renkteki sebze ve meyvelerde bulunmaktadır.
SALÇA
Salçada domatesin ve kırmızı biberin 200 katı daha fazla bulunur.
En büyük özelliği kaynatıldığında kat be kat artmasıdır.
Salçanın ;çiğ domatese ve kırmızı bibere göre biyo-yararlanımının daha yüksek olduğu ve oksidatif stresi azalttığı gösterilmiştir.
Ayrıca, beta karoten ve yağlarla birlikte tüketilmesi durumunda daha yüksek biyo-yararlanıma sahip olduğu gösterilmiştir.
Lineer hidrokarbon yapısı sayesinde yağlı bölgelerde bulunma şansı da artar. Bundan dolayı likopen, insan vücudunda en çok serumun düşük yoğunluklu (LDL) ve çok düşük yoğunluklu (VLDL) lipoprotein fraksiyonlarında ve böbrek üstü bezleri, testisler, karaciğer ve prostat bezinde bulunur.
KANSERE KARŞI KORUYUCU
Likopen tüketiminin çeşitli kanser türlerine karşı koruyucu etkilerine yönelik çok sayıda epidemiyolojik, in vivo ve klinik çalışmalar bulunmaktadır.
% 50 KANSERDEN ÖLÜM ORANINI AZALTIYOR.
1271 yaşlı kişi arasında kansere bağlı ölümle sonuçlanan 42 olgunun değişik sebze çeşitlerinin tüketimlerini karşılaştırmalı olarak araştırmış ve tüm bölgelerde domates tüketimiyle kansere bağlı mortalitede %50 azalmayı ilişkili bulmuşlardır.
Likopen ile ilgili yapılmış 72 araştırmayı incelediği meta-analizinde, çalışmaların 57’sinde SALÇA tüketimi veya kandaki likopen seviyesi ile düşük kanser riski arasında ilişki olduğunu bildirmiştir.
Bu 57 çalışmanın 35’inin ciddi istatistiksel önemi olduğu belirlenmiştir.
Likopenin bu çalışmalarla ilgili olarak belirlenen koruyucu etkisi prostat, akciğer ve mide kanserleri için en kuvvetli düzeyde bulunmuştur.
Pankreas, kolon, rektum, yemek borusu, ağız boşluğu, meme ve rahim kanserleriyle ilgili koruyucu etkisi de bulunmuştur
AVCI LİKOPEN
Serbest radikal avcısı likopen; özellikle sigara, kirli hava ve ozon gazlarına bağlı yoğun serbest radikal saldırılarından akciğer dokusunu koruyucu etkiye sahiptir. Analizlerde salça ve likopen tüketimi ile akciğer kanseri arasında ilişki olduğunu ortaya koyan 14 çalışma incelemiştir.
Bir zamanlar babasından miras olarak çok değerli bir bilgi alan Zu San Li hakkında bir Japon efsanesi vardır: “uzun ömür noktası” …veya “yüz hastalığın noktası”.
Babasının tavsiyesine uyarak Zu San Li her gün bu noktaya masaj yapmış ve onlarca imparatorun doğumuna ve ölümüne şahit olacak kadar yaşamış. Bu noktaya masaj yapmak, Uzak Doğu’nun binlerce yıldır uygulanan en eski tedavi metodlarından biridir. İnsan vücudunda bir yılın aylarını ve günlerini anımsatan 365 nokta ve 12 majör meridyen vardır.
Spesifik noktalara parmak baskısıyla uygulanan akupresur yöntemi belirli organlarla bağlantılı meridyenlerin ve kanalların öğretilerine dayanır. Çin tıbbında vücut bir enerji sistemi olarak görülür ve masaj organların fonksiyonel aktivitelerini ve enerji akışlarını etkileyebilir.
Zu San Li noktasını aktive etmek yenilenme ve iyileşme etkisi yaratabilir, yaşlanmayı önleyebilir. Çin’de bu nokta “uzun ömür noktası” olarak bilinirken, Japonya’da “yüz hastalığın noktası” olarak adlandırılır.
Zu San Li Noktasını Nasıl Bulacaksınız?
Vücudumuzda Zu San Li noktası diz kapağının biraz altındadır. Bu noktayı doğru tespit edebilmek için elinizi parmaklarınız aşağıya gelecek şekilde aynı dizinizin üstüne yerleştirin. Avuç içiniz dizinizi kaplasın. Örneğin sağ eliniz sağ dizinizin üstünde olsun.
Zu San Li küçük tırnağınız ile yüzük parmağınızın tırnağı arasındaki noktadır. Eğer bu şekilde doğru noktayı bulamıyorsanız yere oturup dizlerinizi kendinize çekin.
Ayaklarınız hala yerde olsun. Dizinizin altında daha yüksek bir alan fark edeceksiniz, parmağınızı onun üzerine koyup hafifçe bastırın. İşte bu nokta Zu San Li noktasıdır.
Japonlar Neden Bu Bölgeye “Yüz Hastalığın Noktası” derler?
Zu San Li noktası bedenimizin alt yarısındaki organların çalışmasını kontrol eder. Adrenal bezleri, böbrekler, cinsel organlar, sindirim kanalının uygun bir şekilde çalışmasından sorumlu bölümlerin içinden geçen omuriliğin fonksiyonlarını yönetir.
Zu San Li noktasına masaj yaparak insan sağlığının koruyucusu rolünü üstlenen en güçlü salgı bezleri olan adrenal bezlerinizin (böbrek üstü bezleri) aktivitesini artırmış olacaksınız.
Bu bezler kandaki hidrokortizon, adrenalin ve diğer önemli hormonları salgılarlar. “Uzun ömür noktası”na her gün düzenli masaj yaparsanız bedeninizdeki adrenal bezlerinin fonksiyonlarını şu şekilde normalize etmiş olursunuz:
1-Kan basıncının dengelenmesi
2. İnsülin, glikoz seviyelerinin dengelenmesi
3. Vücuttaki inflamasyonun azaltılması
4. Bağışıklık sisteminin düzenlenmesi
Zu San Li noktasına masaj yapmanın diğer faydaları:
-Sağlıklı sindirim sistemi
-Bağırsak ve sindirim sorunlarının giderilmesi
-Felç sonuçlarının tedavisi
-Özgüven kazanılması
-Stres ve tansiyonun üstesinden gelinmesi
-İçsel denge
Bu noktaya masaj yapmanın cinsel güçsüzlüğe, hıçkırığa, kabızlığa, gastrite ve idrar kaçırmaya da iyi geldiği düşünülüyor. Hatta bağışıklık sistemini güçlendiren bu masajın daha fit ve sağlıklı bir bedene sahip olmayı da sağladığına inanılıyor.
Zu San Li noktasına ne zaman masaj yapmalısınız?
Bu masaj sabah saatlerinde, öğle yemeğinden önce yapıldığında daha etkilidir. Her diz için saat yönünde dairesel hareketlerle (parmağınızı yavaşça bastırarak ve bastırdığınız noktada bir süre kalarak) yaklaşık 10 dakika kadar yapılmalıdır. Başlamadan önce sakin nefesler alıp vererek ve hislerinize konsantre olarak kendinizi sakinleştirin. Masajı oturur pozisyonda yapın.
Mümkün olduğunca masaja konsantre olun ve şifa sürecinin başlamasına izin verin. Bu masajın uyarıcı bir etkisi vardır.
Akşamları Zu San Li noktasına saat yönünün tersine masaj yapanların haftada 400-500 gr kilo verdikleri de söyleniyor.
Siz yine de uyarıcı etkisizliğinden dolayı uykunuzu kaçırmaması için yatağa gitmeden önce bu masajı yapmamaya dikkat edin. Yeni Ay zamanı masajın etkisinin arttığı da akupresur uzmanlarının iddialarından biri.
Zu San Li noktasına masajı Yeni Ay’dan 8 gün önce her sabah yapmaya başlarsanız yaşlanma sürecini yavaşlatması, bağışıklık sistemini güçlendirmesi ve yukarıda saydığımız faydaları sağlaması söz konusu.
Öğle yemeğinden önce bu noktaya yapacağınız masaj hafızanızı, kardiyovasküler ve sindirim sisteminizi de güçlendirebilir.
Öğleden sonra ise stres, baş ağrısı, huzursuzluk, uykusuzluk için bu masajı yapabilirsiniz.
kaynak: şamil erkan
Aralık içinde en önemli tarih şüphesiz kış gündönümüdür. Kış Gündönümü Güneş Tanrı’nın doğuşu olarak umut ve neşeyi beraberinde getirmektedir. 21 Aralık Kış Gündönümü en eski zamanlardan beri kutlanagelmiş özel bir doğa bayramıdır. Eski Türklerin Nar-dugan, norsların Yule, keltlerin ve druidlerin Alban Arthan, Romalıların Mithra’nın doğuşu ya da saturnalia olarak bildikleri bu doğa bayramı mevsim döngüsünün çarkının sonunu ve yeni başlangıcı temsil etmektedir. Artık kışın karanlığı kendini aydınlığa bırakır… Bu yüzden yeni yıl süreçlerinden biri olarak kabul edilirdi.
Aralık ayı ve 21 Aralıktan Yeni yıla kadar olan süreç çok büyüleyicidir ve özeldir. Kışa girmemize rağmen umut ve neşe zamanıdır… Norsların 21 Aralık için kullandığı YULE kelimesi JOL ve JOY yani “NEŞE” kelimesiyle ortak kökenden gelir. İnsanlık kendini bildi bileli Aralık ayı en önemli doğa döngüsü süreci olarak kutlanagelmiştir. Bu süreç o kadar kadim ve kolektif bilinçaltında o kadar güçlüdür ki, bu dürtüye ve sihre direnmek mümkün değildir…

Kış Gündönümü doğa bayramının kutlanmasının ne kadar eski olduğu bilinmemektedir. Ama birçok kadim yapının (Antik Mısır’ın sfenksi , göbeklitepe –göbeklitepedeki tüm yapılar aynı newgrange gibi güneye bakar, Kışgündönümü ise Güneş’in güneydeki en düşük noktasında gerçekleşir. Haliyle bu giriş, 21 Aralık ve güneş döngüsünün izlenmesi için harika bir açıyı gösterir- ve Druidlerin newgrange’i –stonehenge girişi 21 haziranı gösterir yani yaz gündönümünü- dahildir) 21 Aralık’ı tespit etmek için uygun açıda inşa edildiği ortaya çıkmıştır. Bu da şu anlama geliyor; 21 Aralık birçok medeniyet için çarkın bitişi ve başlangıcıydı. Bu açıdan çok çok önemlidir.
21 Aralık en uzun gecedir ve kışın başlangıcı olarak görülür. Ama eski zamanlarda bir başlangıç olarak umudu taşırdı çünkü Güneş Tanrı’nın doğuşunu temsil ederdi. Peki bu ne anlama geliyor?
Bir Doğa Döngüsü olarak 21 Aralık
Eski bilge ve kadim inançlarda doğa döngüleri, hem ruhsal döngülerdir (bizim hayatımızı ruhsal ve fiziksel olarak da etkiler) hem de fiziksel döngülerdir. Her bir döngünün unsuru Tanrı veya Tanrıça motifiyle süslenmiştir. Güneş, burada karşımıza Güneş Tanrı veya kelt geleneğinde Meşe Kral (meşe tanrı) ya da Eski Türklerde Gün Hhan (21 Aralık Nardugan olarak geçer; nar doğan yani ateşin doğuşu, güneşin doğuşu manasındadır) olarak çıkar. Güneş Tanrı Eylül’de ölür daha doğrusu Toprak Annenin karnına geri döner, 21 Aralıkta ise yeniden doğduğu düşünülürdü. İşte bu doğuşun günüdür…
Mithra, İsa, Horus, Attis, Meşe Kral ve daha nice Güneşle bağlantılı tanrısal arketipin doğum günü olarak 21 Aralık (ve 25 aralık) karşımıza çıkar. Bunun bir önemli nedeni de astronomik bir döngüdür.

Yaz gündönümünden kış gündönümüne kadar günler kısalır ve soğur, işte bu güneş tanrının ölümünü yani gücünü kaybetmesini daha doğru ifade edersek gücünü toprağa vermesini temsil eder. Güneşin doğuşu izlenirse, güneşin gittikçe sönükleştiği ve toprağa yaklaştığı yani metoforik olarak “ölmekte” olduğu gözlemlenir. 31 Ekim olduğunda artık son hasat yani ölüm zamanı çoktan gelmiştir… Yeryüzünden en düşük konumda gözüken Güneş 21 Aralık (ve onu takiben 25 Aralık’a kadar) duraklar ve yeniden yükselmeye başlar. 1 derecelik bu yükseliş nedeniyle günler uzamaya ve ısınmaya başlar. (21 Aralık en uzun gecedir, bundan sonra geceler kısalır, günler uzar çünkü Güneş Tanrı doğmuştur ve büyümeye başlayacaktır). İşte bu yüzden “Güneş Tanrı’nın doğumu” olarak mitlerde ve eski inanışlarda geçer…
Güneşin doğuşunun kutlandığı bu özel günde, Güneşle bütünleşmek kalan kışı bereketli, güvenilir ve korunaklı geçirmek anlamına gelmektedir. Yani umudu ve neşeyi içeren bir ay olarak betimlenirdi, hem de kışın kapıda olmasına rağmen….
İşte bu içselleşmiş pozitif yaklaşım ve 21 Aralıktan yeterli umudu ve neşeyi alma, kışın rahat geçmesi için çok anlamlıdır. Eskiler Aralık ayı kutlamalarında şunu söylerlerdi; “Kederli değilim kış gelse bile, Güneş Tanrı doğdu üzerimize”

GELENEKLER
Evi Arındırın
Aralık ayında mutlaka güzel enerjilerin ve umudunun neşenin girebilmesi için evi arındırın. Bunu yapmak oldukça kolay… Alacağınız bir adaçayını tütsüleyerek, tüm evde dolaştırabilir ve evi arındırabilirsiniz. Bunun yanı sıra sirke ve tuzlu suyla evi silmek evin arınmasını hızlandıracaktır.
Hediyeleşin
Hediyeleşme geleneği Kış gündönümü kadar eskidir. Eski Türkler akçam ağacı altına birbirleri için hediyeler bırakılardı. Aynı şekilde norslar ve keltler birbirlerine hediye verirlerdi.
Hediye vermek, koşulsuz ve sevgiye dayalı bir enerji alışverişidir. Siz o kişiye bir hediye verdiğinizde sevginizi ve güzel niyetinizi –iyi dileklerinizi- vermiş olursunuz. BU yüzden bu Aralık ayı sürecinde ister 21 Aralık ister yılbaşı, hiç fark etmez, birbirinize hediye alın. Hediye ederken mutlaka güzel bir niyet cümlesiyle hediye edin, ki o hediye yıl boyu o enerjiyi yaysın. “Bu sana bereket bolluk getirsin tüm yıl.” “Sağlık sıhhat ve huzurla kullan”. Gibi..
Eski zamanlarda hediyeleri herkes kendi yapardı. Bu tahtadan oyulmuş bir totem olabileceği gibi, örülmüş giysiler de olabilir. Eğer hediyeye kendi emeğinizi koyarsanız çok daha güzel olacaktır.

Ağaç Süsleyin
Ağaç süsleme geleneği Hristiyanlıktan gelmiş gibi gözükse de çok daha eskidir. Pagan geleneğidir. Ağaç olarak genelde “çam” ya da “meşe” kullanılırdı. Çam, her daim yeşil kaldığı için ölümsüzlüğü ve yeniden doğuşu dolasıyla çamın süslenmesi Güneş’in yeniden doğuşunu temsil ederdi. Keltler Ateş ve güneş sembolü olan Meşe ağacı altında ritüellerini yaparlardı. Eski Türkler Akçam altında yaparlardı.
Lütfen ağaç süsleyecekseniz kesilmiş ağaç kullanmayınız. İki ihtimaliniz var; ya sentetik ağaç süsleyerek evinize dinamik neşe enerjisi getirebilirsiniz. Ya da küçük fidan şeklinde bir çam ya da ağaç alıp onu süsleyip, uygun vakitte adak olarak toprağa ekebilirsiniz. Ben fidan olarak alıp bahara doğru ekmeyi tercih ediyorum. Böylelikle doğaya da katkı sağlamış oluruz.
Ağaç süsledikten sonra dileklerinizi küçük bir kağıda yazıp ağaç altına koyabilirsiniz. (Doğaya gömerken bu dilekleri de gömmelisiniz). Böylelikle ağaç büyüdükçe dileklerinizde büyüyecek ve köklenecektir.
Ateş Yakmak ve Yule Kütüğü
21 Aralık sürecinde en önemli gelenek ateş yakmaktır. Mutlaka ama mutlaka evinizde ateş yansın. Bu yakacağınız mumlar da olabilir. Ama bir ateşin sürekli yanması, yütkselen güneşin umut enerjisini evinize çekmeye ve bereketi arttırmaya yeterdir.

Eski zamanlarda yule kütüğü dedikleri bir gelenek vardı. Şehirde büyük bir şenlik ateşi yakılır, ateşte büyük bir kütük kullanılırdı. Bu kütüğün yanışı güneşin doğuşu ve onurlandırılması anlamına gelirdi. Kütük yandıktan sonra oradaki külü herkes evinin eşiğine sürerdi ki tüm yıl korunsun ve bereket gelsin. Siz de şömineniz varsa bir meşe odununu niyetle ritüel olarak yakabilir, külünü kapı eşiklerine serperek korunmak için kullanabilirsiniz.
Meşe Palamadu ve Aralık Sepeti
Meşe güneşi temsil ettiği için meşe palamadunu salonunuzda bulundurmak yıl boyu sizi koruyacak ve güneşin sıcak enerjisini getirecektir. Meşe palamatlarını toplamadan önce ağaçtan izin istemeyi unutmayın.
Ayrıca yapacağınız bu sepetin içine karanfil, tarçın, doğal taş (ametist), meşe palamutlarını da koyarak salonunuza yerleştirebilir ve tüm yıl o enerjiden faydalanabilirsiniz

Evinizi ve Kendinizi Renklendirin
Kırmızı, beyaz ve yeşil bu sürecin en önemli renkleridir. Bu renk kombinasyonlarıyla evinizi süsleyebilirsiniz. Kırmızı beyaz ve yeşil ipten öreceğiniz küçük totemler yapıp evinize asabilirsiniz.
Hatta yılbaşında kırmızı çorap, kırmızı iç çamaşırı giyme söylenceleri de buradan geçmiştir. Kırmızı güneş ve ateşin rengi olduğu için, bu enerjiyi celp etme yani çekmek için uygulanır. Mutlaka kırmızı tonlar kullanın ve evinizde kırmızı eşyalar barındırın bu süreçte.
Kapıya çelenk asma, ökse otu asama
Bir diğer gelenek ve uygulama da kapıya çelenk asma geleneğidir. Eskiler çobanpüskülü ya da ökse otu asarlardı. Ökse otlarından çelenk yaparak kapıya asabilir ve evinizin yılbaşı boyunca korunmasını garantiye alabilirsiniz.
İçinizde neşeyi ve umudu taşımak
En önemli gelenek ise bu süre zarfında, tüm soğuğa rağmen, güneşin yükseldiğini ve tekra sıcakların başladığından emin olarak neşe ve umudu yüreğinizde taşımaktır. Bu aslında metaforik bir anlatımdır. Burada amaç, her ne kadar soğukta, yalnızlıkta, ölümde ve bitişte olsanız da, güneşin ve ışığın doğmak üzere olduğunu, her şeyin geçeceğini ve bu yüzden hiçbir şeye takılı kalmadan neşeyle umutla ilerlemeniz gerektiği bilgisidir…

İstediği kadar güneşler batsın, karanlık ve soğuklar, ayazlar hayatımıza dahil olsun, bilin ki Güneş yeniden yükselecek ve hayatımıza ışığı ve sıcaklığı yeniden getirecektir. İşte Aralık bize bunu hatırlatır….kaynak: farkındalık atölyesi
Ankhamaya Farkındalık Atölyesi olarak güzel bir yıl geçirmeniz dileğimizle =)
Efe ELMAS
Bundan dört – beş sene önce kişisel gelişim konularına ilgi duymaya başladım. Çeşitli kitaplar okudum, arkasından da kurslara gittim. Bir süre yoga yaptım. Ömer Hayyam’ın, Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın dizeleriyle iç içe oldum. Ama en çok Hz. Mevlana’nın satırları beni etkiledi. Beni içine çekti…
Geçen aralık ayında içimi kaplayan Konya’ya gitmeliyim, Şeb – i Arus (Düğün Gecesi) törenlerine katılmalıyım hissine önce bir süre direndim. Fakat bu his giderek artınca dayanamadım ve oraya nasıl giderim, nerede kalırım araştırmalarına başladım. Bu arada, yavaş yavaş Şeb – i Arus törenlerinin son günlerine yaklaştığı için otellerde yer kalmadığını öğrendim… “İyi” dedim kendi kendime, “yer yok demek ki kısmet değilmiş…” Fakat içimdeki törenlere gitme isteği öyle dayanılmaz ki ne yaptığımı anlamadan küçük bir sırt çantası yapıp Konya otobüsüne binmiş buldum kendimi…
Konya otobüsünde şöyle diyorum “en azından törenleri seyrederim, gece yarısı otobüsüne binip tekrar İstanbul’a geri dönerim…” Biraz uykusuz, biraz gergin geçen bir otobüs yolculuğunun arkasından Konya’ya varıyoruz. Tabi mevsimlerden Aralık. Dışarısı buz gibi ve hafif kar yağıyor… Ben zaten soğuğu hiç sevmeyen biri olarak otobüsten iner inmez soğuğun da etkisiyle hafif bir panik duygusuna kapılıyorum… Konya’yı bilmiyorum… Konya’da kimseyi tanımıyorum… Hava buz gibi… İçimdeki dayanılmaz sesle buralara kadar gelmişim… “Şimdi ne olacak?” Derin derin nefis alıyorum…“Buralara kadar gelmişim bari bir kaç otele sorayım yer var mı?” Üç – dört otelden de maalesef hiç yerimiz kalmadı cevabını aldıktan sonra yolda öylece kala kalıyorum…
“Hadi Anette” diyorum çalıştır kafanı… “Madem” diyorum Hz. Mevlana için böyle dayanılmaz istekle buralara kadar geldin bana yardım edeceğine inanıyorum diyorum… Sen en iyisi Hazreti Mevlana Kültür Merkezi’ne git hem törenler için biletini al hem tanıdıkları bir yer var mı diye sor… Yoksa gece yarısı otobüsüyle dönersin… Ama içimden hiç dönmek de gelmiyor… Öyle ürkek ürkek kafamda binbir olasılıkla kültür merkezine gidiyorum… Beni orada çok iyi karşılıyorlar, akşam gösteri için bilet istediğimi ve aynı zamanda kalacak bir otele ihtiyacım olduğunu söylüyorum… Buraya yer ayarlamadan böyle tek başıma gelmeme çok şaşırıyorlar, bana bir çay ısmarlayıp bakalım ne yapabiliriz diyip beni bekletiyorlar… Sağ olsunlar küçük ama temiz bir otelde yer buluyorlar, ben o zaman iki gece kalayım diyorum… Sanki törenlere bir kere gitmek yetmeyecek gibi hissediyorum diyorum onlar da olur diyorlar… O akşama biletimi de buluyorum ama ertesi güne şimdilik bilet olmadığını söylüyorlar, olsun diyorum… Otel bulmuşum, bir gecelik de olsa bilet bulmuşum… Havalara uçuyorum ve hemen onların yanından ayrılıp otelime yerleşiyorum…
Arkasından Hazreti Mevlana Türbesi’ne gitmek üzere yola koyuluyorum, ama hava çok soğuk yerim de biraz uzak olduğundan taksiye binmeyi tercih ediyorum… Taksi şoförü yetmişlerinde tonton bir dede… Nereye gideceğimi söyledikten sonra dede bana bakıyor kızım diyor bak diyor ben sana yol yordam öğreteyim diyor… Önce Hazreti Mevlana’nın hayatında önemli olan şahısları ziyaret etmelisin diyor… Peki diyorum… Sen beni o sırayla gezdirir misin diyorum… Tabi diyor, ben doğma büyüme buralıyım… Sen çok doğru taksiye bindin… Ben sana rehberlik de yapıcam, hikâyelerini de anlatıcam diyor… Ben kulaklarıma inanamaz bir halde mutlu mesut iyice kuruluyorum arka koltuğa…
Önce bakkaldan yağ ve tuz aldırıyor bana dede… Şimdi diyor Ateş – baz – ı Veli Türbesi’ne gidiyoruz diyor… Zamanında Mevlevi dergâhında aşçıymış… Aşçılık makamı pek önemli bir makammış. Zamanında Hz. Mevlana’nın dergâhına koca bir kervan geliyor fakat aşçı paniğe kapılıyor çünkü mutfakta bir avuç tuz ve bir avuç pirinçten başka bir şey yokmuş… Panik içinde Hz. Mevlana’ya koşmuş aşçı “efendim ne yapıcam diye…” O da “sen o pirincin bir çuval olmasına niyet et” cevabıyla çaresiz mutfağına ger dönmüş… Atmış ocağa pirinci, tuzu, suyu ister misin pirinç o niyetle günlerce kervanın karnını doyursun… Arttıkça artsın… Fakat günlerce pişen kazana bu sefer odun dayanmamış yine efendimizin yanına koşmuş aşçımız bu sefer de odunumuz bitiyor ne yapayım demiş. O da bacaklarını koy demiş… Aşçı yine çaresiz mutfağa dönmüş koymuş bacaklarını ateşin altına bir güzel pişirmiş yemekleri. Tam işi bitmiş çekerken ayaklarını içine korku düşmüş. Ya bir şey olursa demeye kalmadan sağ ayağının başparmağını yakmış… Sonra da Hz. Mevlana’nın karşısına utanarak geçerken sol ayağını sağ ayağının üstüne koymuş öyle selam durmuş… Dervişlerin duruşu da buradan gelirmiş… Benim ‘şoför – dede’ ballandıra ballandıra hikâyeyi anlatırken türbeye geliyoruz… Tuzumu, yağımı türbeye bırakıp huşu dolu dakikalar geçiriyorum içerde… Fakat dedeyi de fazla bekletmek istemediğimden biraz aceleyle içeriden çıkıp ikinci durağımıza doğru yola koyuluyoruz.
İkinci durak Cemel Ali Sultan Türbesi’ymiş… Kendisi çok çok uzun boylu bir zatmış… Hz. Mevlana’yı yedi yaşında eğlendirmek için sırtında taşıdığından deve yani Cemel lakabını almış… Orayı da büyük bir saygıyla geziyorum… Bu arada Konya sokaklarında oradan oraya giderken köprülerde, duvarlarda Hz. Mevlana’dan şiirler, özlü sözler yazıldığını görüyorum… İnsan sürekli böyle güzel sözler okusa, sanki ruhuna huzur gelecekmiş gibi hissediyorum…
Bizim dede beni koştur koştur Tavus Baba Türbesi’ne götürüyor. Bu arada da hikâyeye başlıyor… Aslında Tavus Baba zamanın çok güzel, biraz da hafifmeşrep hatunlarından biriymiş… Bir gün pazarda Hz. Mevlana’yı görüp akşam evine davet etmiş. Bunu duyan esnaf dehşete kapılmış… Neyse Hatun bütün gün evi hazırlamış, kendisini hazırlamış… Akşam duadan sonra Hz. Mevlana evin kapısını çalmış ve evin içine sağ ayağıyla bir adım atmış… Bakmış hatunun yüzüne “yeter mi hatun” demiş “yoksa bir adım daha atayım mı?” Tavus Hatun’un kalbi heyecandan, saygıdan, sevgiden çıkacak gibi olmuş… “Yeter Efendim” demiş ve o günden sonra kendini Mevlana’nın yoluna adamış…
Burayı da gezdikten sonra sıra Hz Mevlana’nın gönül dostu Şems’in türbesini ziyarete gidiyoruz… Fakat ben iyice sabırsızlanıyorum çünkü hala Hz. Mevlana’nın türbesine varamamışım… İçim içimi yiyor. Bizim dede gene sazı eline alıyor anlatmaya başlıyor… Hz. Şems’e aynı zamanda Şems – i Perende yani ‘Uçan Şems’de derlermiş… Bir görünüp bir kaybolduğu için ona bu ismi vermişler… Şems zamanında bir işaret üzerine Hz. Mevlana’yı arayıp bulmuş ve onunla üç – üç buçuk yıl süren beraberliği neticesinde Onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş.
Burayı da ziyaretimi gerçekleştirdikten sonra sıra Hazreti Mevlana Türbesi’ne gitmeye geliyor. Artık bizim ‘şoför – dedeyi’ biraz dinliyorum biraz dinlemiyorum… İçim gönlüm dizlerim titriyor… Gönüllerin sultanı Hz. Mevlana… Dışımızdaki dünyadan kendimizi kurtarıp, içimizdeki dünyaya bakma cesaretini bulabilirsek, kendi ruhumuzda neler olduğunu araştırmak istersek, kendimizi bulmak ve tanımak istersek rehberliğine sığınabileceğimiz Hz. Mevlana… Neyse türbenin kapısının önünde iniyorum, dedeye çok teşekkür ediyorum… Beni güzel sözleriyle türbeye uğurluyor…
İçerisi mahşer yeri kalabalığı görüntüsünde… Fakat çıt çıkmıyor… Çok büyük bir sevgi sizi kucaklamış gibi hissediyorsunuz. Kalbim deli gibi atıyor… Oraya gidenler mutlaka beni anlayacaklardır… O kuvvetli enerjiyi anlatmak mümkün değil… Sihirli bir yer orası… Hz. Mevlana’nın tam karşısındayım… Herkes dualar okuyor bense sebepsiz ağlamaya başlıyorum… Uzun süre oradan ayrılamıyorum ve bolca ağlıyorum… Sonra içim temizlenmiş, ruhum arınmış olarak oradan çıkıyorum… Konya sokaklarında uzun uzun yürüyorum… Bu ruhsal yolculuğumun ikinci bölümü bir sonraki yazımda…
Sağlıcakla,
Anette İnselberg- Aralık 2009
1- Kendinizi rahat hissdedecek şekilde oturun Önceden bir gevşeme alıştırması iyi gelecektir
2- Avuç içlerinizi 15-30 saniye güçlüce ovuşturun Bu onların duyarlılıklarını harekete geçirecek
3- Ellerinizi avuç içleri birbirini görecek şekilde 30cm kadar öne uzatın Elleriniz birbirinden 60cm uzakta olsun
4- Yavaşça ellerinizi birbirine yaklaştırın, birbirine dokunmadan en çok yaklaştırabileceğiniz kadar yaklaştırın
5- Yaklaşık 15cm kadar birbirinden uzaklaştırın Bunu yavaşça tekrarlayın
6- Bu alıştırmayı yaparken ne hissettiğiniz yada duyumladığınıza dikkat edin Bir basınç duygusu deneyimleyebilirsiniz Başka duygular da olabilir, uyuşma, kaşınma gibi, hatta elleriniz arasında büyüyen bir kalınlık hissedebilirsiniz Isı yada serinlik de hissedebilirsiniz Hatta nabız gibi atma duygusu bile deneyimleyebilirsiniz
7- Bir iki dakika çalışın ve duygularınıza ve duyumlarınıza dikkat edin Hayal kurup kurmdığınızla ilgili olarak endişe etmeyin Başklarının deneyimlerinden farklı olabilecğei konusunda endişe etmeyin,herşey mükemmel gidiyorUnutmayın ki, siz kendi özgün aura titreşimine sahipsiniz, bu nedenle farklı deneyimlerinizin olması doğaldır Sadece neyi deneyimlediğiniz önemlidir
8- Bu alıştırma,konsantrasyonu geliştirmeye de yardımcıdır Ayrıca,enerji alanınızın cildinizin üzerinde durmadığını da fark etmenizi sağlar İzlenimlerinizi bir deftere not edebilirsiniz, bu size yeteneğinizi geliştirdiğinizde geri dönüp kendinizi karşılaştırmaya yardımcı olabilir Bu size bedeninizin etrafındaki süptil enerjileri deneyimlemede ilerleme kaydettiğinizi gösterecektir
9- Yukarıdaki alıştırmayı bitirince, bir adım ötesine geçmek isteyeceksiniz Daha az kullandığınız kolunuzun üstündeki giysiyi sıyırın Daha çok kullandığınız elinizi, çıplak kolunuzun 30cm üstünde tutun
10- Yavaşça elinizi kolunuza yaklaştırın Hissedebileceğiniz herhangi birşeye dikkat edin Enerjinizi hissetmeden önce kolunuza ne kadar yaklaştınız?
Unutmayın ki, hissedeceğiniz basınçı sıcaklık, serinlik, kalınlık vb olabilir Daha çok ellerinizin arasında hissettiğiniz duyguya yakın olacaktır
O kadar güçlü olmayabilir ama hissetmeniz gerekir Hissedemezseniz,yavaşça tekrarlayın
Unutmayın ki, çevrenizdeki süptil enerjilerin şuurlu olarak farkında olma yeteneğinizi yeniden uyandırıyorsunuz
Kitap ismi:Aura
Yazar:Ted Andrew
Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır.
Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar.
Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar…
[Elisabeth Kubler Ross]