Tavuk Suyuna Sebze Çorbası…

 

Yarım kahve fincanı pirinç

2 Patates

2 Havuç

1 Kereviz büyük

2 Kabak

2 But Tavuk Parça

Tavuğu güzelce yıka. Tuzlu suda yarım saat dinlendir. Arkasından güzelce yıka.

Tencerede bir gıdım yağla pişir. Sonra tavukları kapatacak kadar suyla, biraz da tuz ilave ederek biraz daha pişir…

Başka bir yerde, patatesi, havucu, kabağı ve kerevizi küçük küçük doğra…

Büyük çorba tenceresine, tavuk suyunu, dittiğimiz tavuk parçalarını, doğranmış sebzeleri, pirinci, tuzu -tavuk suyu kadar sıcak suyu- ekle, pişmeye yakın kereviz yaprağını da tencerenin içine at…

Ohh arkasından afiyetle iç…

Anette İnselberg

BEYNİMİZİN HEM SAĞINI HEM SOLUNU KULLANMA ÇALIŞMASI…


Beynin sağ lobu rengi söylemeye çalışırken, sol lobu otomatik olarak onları okumaya çalışıyor.
Bir bütün olan beynin yansını yoğun olarak kullanıp diğer yarısını ihmal eden insanların p…erformanslarında yetersizlikler, kusurlar görülür. Fakat, diğer yarının da geliştirilmesi, son derece ilginç, harika sonuçları beraberinde getirir. Prof. Orstein, iki beyin işbirliği içinde çalıştığı zaman, genel yetenek ve etkide çok büyük artış olduğunu ortaya koydu. Çünkü, beynimiz, standard matematikten farklı bir şekilde çalışıyor; sağ ve sol beyin birlikte çalıştığı zaman, iki kat değil, beş-on kat daha etkili sonuçlar ortaya çıkıyordu.
Tarihteki bütün dehâlar, büyük buluş yapanlar, üstün kişiler, hep beyninin iki yarısını da mükemmel bir işbirliği içinde kullanan kimselerdir.

11.12.13… Eğer Sihirli Bir Günse Dünyaya Huzurun, Barışın, Sevginin, Bereketin Gelmesini Diliyorum… İyi Haberler, Zorlukların Üstesinden Gelme Hepimizle Beraber Olsun…

11.12.13… Eğer Sihirli Bir Günse Dünyaya Huzurun, Barışın, Sevginin, Bereketin Gelmesini Diliyorum… İyi Haberler, Zorlukların Üstesinden Gelme Hepimizle Beraber Olsun…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Şöminenin Başına Kurulmuşum, Mır Mır Sıcağa Kavuşmuşum, Dışardaki Karı Seyre Koyulmuşum…

Şöminenin Başına Kurulmuşum, Mır Mır Sıcağa Kavuşmuşum, Dışardaki Karı Seyre Koyulmuşum…
Anette İnselberg

Al İşte Nesrin İlişkimizde Heyecan Yok Diyordun:)))

İnsanlar vitraylı pencere gibidirler. Gunes varken ışıl ışıl parlarlar ama karanlık çöktüğünde gerçek güzellikleri ancak içlerinde bir ışık varsa belli olur.

 

İnsanlar vitraylı pencere gibidirler. Gunes varken ışıl ışıl parlarlar ama karanlık çöktüğünde gerçek güzellikleri ancak içlerinde bir ışık varsa belli olur.
Elisabeth Kobler Ross

Yaşam Tutkusu…

 

Genç bir adam kendi yöresinde çok tanınan bir bilgenin yanına gitti. Derdi biraz farklıydı. Genç yaşında hep başarı kazanmıştı. Babasından devraldığı küçük işi hızla büyütmüş, zengin olmuştu. Çevresindeki herkes ona saygı gösteriyordu. Düşmanı yoktu. Evliliği başarılı olmuş, çok genç yaşlarda başlayarak birkaç kez baba olmuştu. Ve genç adamın derdi de buradan sonra başlıyordu. … Bu kadar erken başarı, çok başarı, çok sayılmak yüzünden bütün çevresindeki insanları “küçük” görmeye başlamıştı. Genç adam için “önemli” hiç bir iş, hiç bir insan, hiç bir durum kalmamıştı. Hiç bir konuşmayı birkaç dakikadan fazla dinleyemiyor, okumaya başladığı her şeyi birkaç dakika içinde elinden bırakıyordu.
Bilge kişi genç adamı uzun uzun dinledi. Genç adam anlattıkça anlattı. Sonra da bilge kişi sordu: “Yaparken zevk aldığın, her şeyden daha fazla ilgini çeken hiçbir şey yok mu?” Genç adam bir süre düşündü ve cevap verdi: “Satranç…” dedi, “Ama satrancı da çok iyi oynadığım için rakip bulamıyorum.” Bilge kişi “Güzel” dedi, “Burada bir öğrencim var, o da iyi satranç oynuyor. ” Öğrencisini çağırdı, satranç masası kuruldu.
Genç adam ve öğrenci karşılıklı oturdular. Bilge kişi aniden “Bir dakika” dedi, “Bu satranç karşılaşması biraz farklı olacak. Kaybeden, kafasını da kaybedecek. Kaybedenin kafasını ben kendi elimle, kendi hançerimle keseceğim. Tamam mı?” Öğrencisi “Tabii efendim” deyince genç adam da daha zayıf bir sesle “Tamam” dedi.
Oyun başladı. “Her şeyi en iyi yapan”, “Her şeyde en başarılı” genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuşturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye başladı. Öğrenci usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmıştı. Genç adam bir an bilge kişiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kişi o an, bir el darbesiyle satranç masasını devirdi:
“Tamam bitti! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek!” Genç adam önüne bakıyordu. Bilge kişi konuştu: “İşte tekrar tutkuyu yaşadın. Dikkatini toplamayı öğrendin. Hiç kimseyi küçümsememen gerektiğini gördün. Her an ölümün yanında yaşadığın için her şeye değer vermen gerektiğini anladın.
” Sonra bilge ve öğrencisi yere saçılmış satranç taşlarını birlikte toplayıp kutusuna koydular”

alıntı

TUTKU…

Genç bir adam kendi yöresinde çok tanınan bir bilgenin yanına gitti. Derdi biraz farklıydı. Genç yaşında hep başarı kazanmıştı. Babasından devraldığı küçük işi hızla büyütmüş, zengin olmuştu. Çevresindeki herkes ona saygı gösteriyordu. Düşmanı yoktu. Evliliği başarılı olmuş, çok genç yaşlarda başlayarak birkaç kez baba olmuştu. Ve genç adamın derdi de buradan sonra başlıyordu. … Bu kadar erken başarı, çok başarı, çok sayılmak yüzünden bütün çevresindeki insanları “küçük” görmeye başlamıştı. Genç adam için “önemli” hiç bir iş, hiç bir insan, hiç bir durum kalmamıştı. Hiç bir konuşmayı birkaç dakikadan fazla dinleyemiyor, okumaya başladığı her şeyi birkaç dakika içinde elinden bırakıyordu.
Bilge kişi genç adamı uzun uzun dinledi. Genç adam anlattıkça anlattı. Sonra da bilge kişi sordu: “Yaparken zevk aldığın, her şeyden daha fazla ilgini çeken hiçbir şey yok mu?” Genç adam bir süre düşündü ve cevap verdi: “Satranç…” dedi, “Ama satrancı da çok iyi oynadığım için rakip bulamıyorum.” Bilge kişi “Güzel” dedi, “Burada bir öğrencim var, o da iyi satranç oynuyor. ” Öğrencisini çağırdı, satranç masası kuruldu.
Genç adam ve öğrenci karşılıklı oturdular. Bilge kişi aniden “Bir dakika” dedi, “Bu satranç karşılaşması biraz farklı olacak. Kaybeden, kafasını da kaybedecek. Kaybedenin kafasını ben kendi elimle, kendi hançerimle keseceğim. Tamam mı?” Öğrencisi “Tabii efendim” deyince genç adam da daha zayıf bir sesle “Tamam” dedi.
Oyun başladı. “Her şeyi en iyi yapan”, “Her şeyde en başarılı” genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuşturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye başladı. Öğrenci usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmıştı. Genç adam bir an bilge kişiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kişi o an, bir el darbesiyle satranç masasını devirdi:
“Tamam bitti! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek!” Genç adam önüne bakıyordu. Bilge kişi konuştu: “İşte tekrar tutkuyu yaşadın. Dikkatini toplamayı öğrendin. Hiç kimseyi küçümsememen gerektiğini gördün. Her an ölümün yanında yaşadığın için her şeye değer vermen gerektiğini anladın.
” Sonra bilge ve öğrencisi yere saçılmış satranç taşlarını birlikte toplayıp kutusuna koydular”

Böyle Uzanıp Hiçbir Şey Yapmayasım Var…

Dünyayı kurtaracak olan kahraman sen olduğunu düşünüyorsan eğer işe kendi evinden başla… Dünya da seni bekliyor olacak nasılsa…”

 

 

Bir kitap yazıp on binlere ulaşmak yerine teker teker insanlarla yazışıp onların ruhuna ulaşın, yüz binleri hayran bırakmak uğruna sinema artisti veya model olmayın yaptıklarınızla yanınızdaki bir tek kişiye örnek olun, sesinizle milyonlara ulaşmak yerine yanınızdaki bir kişiyle birlikte saçma sapan sözleri olan keyif… şarkıları söyleyin. Çok’a ulaşmak değil öze ulaşmaktır hedef. Az kişi hatta bir tek kişinin ruhuna dokunmak dünyayı değiştirmektir… Dünyayı kurtaracak olan kahraman sen olduğunu düşünüyorsan eğer işe kendi evinden başla… Dünya da seni bekliyor olacak nasılsa…”

Eddi Anter

Günahın ve bilgeliğn lezzetini damağında yine hissettiğinde, ağzından şu sözler döküldü: “Dur! Geçme! Ne kadar güzelsin!”


Hakikatı görür görmez büyük bir utanç duydu. Dünyevi bilgiyi reddedip Tanrı’ya erişmek,onu görmek istiyordu. Bu dileği kabul edildi ve göklere yükselmeye başladı. Artık ışığın içinde, Huzur Ülkesi’ndeydi. Göklere yükselirken Aydınlık gitgide artıyordu. İşte tam bu sırada yoluna Azazil çıktı ve ona, sonsuz bilgeliğin meyvasını uzatıp, Tanrı’da yok olmak ile Tanrı olmak arasında bir seçim yapmasını istedi. Yok olmak, olmaktı; ama o, Tanrı olmak istedi ve Bilgelik meyvasını tattı. Tanrı’yı değil, iyiyi ve kötüyü bildiğinde, böylece o kendisinden ayrıldı, özünü kaybetti. Aradığı bilgeliğe, yani Dünya’ya kavuştu. Bütün atalarını teker teker gördü. Hayatı an be an gözlerinin önünden geçerken, onu ikinci bir kez yaşadı. aynı ıstırapları, aynı utançları ve aynı kederi tattı. Nerede ne hata yaptığını bilmiyordu. Bunu öğrenmesi gerekmekteydi. Acıpayam’da bir viranede Azazil kendisine o lezzetli meyvayı verince cevabı bulduğunu sandı. Günahın ve bilgeliğn lezzetini damağında yine hissettiğinde, ağzından şu sözler döküldü: “Dur! Geçme! Ne kadar güzelsin!” Dileği kabul edilecek ve bu an asla geçmeyecekti. Rezil bir döngü ve sonsuz bir an içindeki cehennemi, bilgeliğin ve günahın tadına ermiş dilinden dökülen bu kelimelerle, aslında kendisi seçmiş oldu.
….
Efrasiyab’ın Hikayeleri’nden, İhsan Oktay Anar