HER ZAMAN YALNIZSIN…

wp-mevlana-003-680x450[1]

 

HER ZAMAN YALNIZSIN…
Anlatılanlara göre bir gün Mevlana, Şems-i Tebrizi’yi evine davet eder. Şems, Celalettin Rumi’nin evine gider ve ev sahibinin ikramını gördükten sonra ona sorar:
– Benim için şarap hazırladın mı?
Mevlana hayret içerisinde sorar:
– Meğer sen şarap içiyorsun, öyle mi?
Şems cevap verir:
– Evet.
Mevlana:
– Bunu bilmiyordum.
– Mademki öğrendin bana şarap ikram et.
– Bu gece vakti şarabı nereden bulabilirim?
– Hizmetçilerinden birine söyle gidip alsın.
– Bu iş yüzünden Tanrı’nın karşısında şeref ve haysiyetim beş paralık olur.
– O zaman, git kendin al.
– Bu şehirde beni herkes tanır. Ecnebi mahallesine gidip nasıl şarap alabilirim ki?
– Eğer bana saygın varsa benim rahatım için bunu yapmalısın. Çünkü ben geceleri şarapsız ne yemek yiyebilir, ne konuşabilir, ne de uyuyabilirim.
Mevlana, Şems’e olan saygısından ötürü cübbesini omzuna atar, koltuğunun altına büyük bir şişe saklar ve ecnebi mahallesine doğru yola düşer.
Oraya varıncaya kadar kimse onun ecnebi mahallesine gittiğini düşünmez ama ulaştığında insanlar hayret içinde onu takip etmeye başlarlar ve Mevlana’nın bir meyhaneye girdiğini, bir şişe şarap aldığını ve onu sakladıktan sonra dışarı çıktığını görürler.
Henüz ecnebi mahallesinin dışına çıkmadan mahalle sakinlerinden Müslüman bir grup onu izlemeye başlar ve sayıları an be an çoğalır ta ki Mevlana’nın imamı olduğu herkesin arkasında namaz kıldığı caminin önüne gelinceye kadar.
Hal böyle iken kalabalığın içinde bulunan Mevlana’nın rakiplerinden birisi:
– Ey millet! Her gün arkasında durup namaz kıldığınız Şeyh Celaleddin ecnebi mahallesine gidip şarap aldı…
diye bağırdıktan sonra Mevlana’nın cübbesini çekip atar.
Milletin gözü şişededir.
Adam devam eder:
– Mümin olduğunu iddia eden, sizin inandığınız bu münafık şimdi şarap almış ve kendi evine götürüyor.
Sonra Celalettin-i Rumi’nin yüzüne tükürür.
Ve başına öyle bir vurur ki Mevlana’nın sarığı açılır ve boynuna dolanır.
Halk, bu sahneyi gördüğünde özellikle de Mevlana’nın sessizliği karşısında kesin olarak Mevlana’nın sahte takva elbisesi altında onları bir ömür boyu kandırmış oldukları kanaatine varır.
Sonuç olarak ona saldırmak için hazırlanırlar ve hatta öldürmeye niyetlenirler.
İşte tam o anda Şems birdenbire orada belirir ve haykırır:
– Ey hayasız insanlar, dini bütün bir insanı şarap içme töhmeti altında bırakmaya hiç utanmıyor musunuz? Gördüğünüz bu şişenin içinde sirke var. Zira her gün yemeğinde kullanıyor.
Mevlana’nın rakibi bağırır:
– Bu sirke değil, şarap.
Şems şişenin ağzını açar ve Mevlana’nın rakibi de dahil olmak üzere oradaki herkesin avuçlarına, şişenin içindeki sıvıdan biraz döker.
Mevlana’nın rakibi başını döverek Mevlana’nın ayaklarına kapanır ve halk da Mevlana’nın elini öpüp dağılır.
Sonra, Mevlana Şems’e sorar:
– Bu akşam beni niçin böyle bir facianın içine sürükledin ve rezil rüsva olmama izin verdin?
Şems der ki:
– UĞRUNA GURURLANDIĞIN ŞEYLERİN SERAPTAN BAŞKA HİÇBİR ŞEY OLMADIĞINI ANLAMAN İÇİN.
Sen bir avuç sıradan insanın saygısının senin için ebedi bir sermaye olduğunu düşünüyordun ama gördün ki bir şişe şarap aldatmacasıyla hepsi yok olup gitti. Senin suratına tükürdüler, başına vurdular ve hatta seni neredeyse öldürüyorlardı. Senin sermayen işte bu kadardı ve bu gece bir anda nasıl yok olduğunu gördün. O halde öyle bir şeye tutun ki zamanın geçmesi ve olayların değişmesiyle yok olmasın.
Dünya bir HİÇ…
Ehl-i dünya bir HİÇ…
Ey HİÇ! Birleşme HİÇ’le bir HİÇ için…
Ölümden sonra geriye ne kalır, bilir misin?
AŞK’tır, MUHABBET’tir
Gerisi tamamen HİÇ.
Şems/ Mevlana

Üşüdün Mü Canım…

26055915_1361320014013368_7489612962425057013_n[1]

KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…

siron[1]

 

 

BU DÜNYA DA NEFES ALMAYA BAŞLAYAN HER İNSAN ŞİRON YARASINI TADACAKTIR…
Hepimizin bu hayattan aldığı bir yarası vardır.İçerlerde biryerlerde kanayan,sızısı hiç bitmeyen ama şekil değiştiren ,canımızı yakan Şiron yaralarımız vardır…
Şiron uzun zamandır Retro hareketteydi,gölge yanlarıyla birlikte 12 Aralıkta düz seyrine başladı !
Buda ;”Acılarımızla ve şifalarımızla yüzleşme zamanı “demektir…
Şiron retro durumda iken Satürn ile kare (olumsuz)açıdaydı.Bu açı bize korkularımızla yüzleşme verdi ,kimileri işten çıkarıldı veya ayrıldı,kimilerinin ilişkileri bitti.Belkide ilerde bize acı verecek olayları bitirdi ,kopardı bu zorlayıcı açı,bizlerin bitiremediğini Satürn ve Şiron bizim için bitirdi,veya yine bu ikili bizlere yeni Pathesis (manevi acı)acıları yaşattı .Bu açı Satürn Oğlak burcuna geçişiyle kapandı ,fakat yaşanan bu olumsuz açının etkisi henüz bitmiş değil ,bu yüzden dikkat etmekte fayda var …
Yaralı Şifacı Chiron Retro iken bizleri sorguladı ve sınadı…
Herbirimizin ne kadar fedakar olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar merhametli olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar empati yapabildiği sorgulandı.
Herbirimizin paylaşmayı ne kadar başarabildiği sorgulandı.
Herbirimizin korkuyla,sınıflandırmakla değil de sevgiyle ve şefkatle ne kadar “BİR OLABİLDİĞİMİZ” sorgulandı.
Korkularımızla ,ne kadar kendimizi güvende hissettiğimizle ,duygusal ihtiyaçlarımızla sınandık…
Şiron haritalarımızda hangi evimiz de ise o alanlarda belki yaralar aldık,belki de başkalarına şifa olduk.Sınandık ve sorgulandık…
ŞİRON BİZE;” Yaralı olduğun her ne ise,canını yakan ne ise,diğerlerine o alanda şifa ver “ der…
KİMDİR BU ŞİRON?HİKAYESİ NEDİR DERSEK ;
Şiron mitolojide yarı at yarı insan olan ve de ölümsüz olan bir varlıktır.
Doğduğu andan itibaren büyük yarları vardır .Annesi ve babası onu aşk ve sevgi üstüne olan bir birleşmeden değil de ,hayvani duygularla yani tamamen içgüdüsel bir birliktelikten Dünya ya getirmiştir.Yarı at yarı insan olan bu varlığı gören annesi ondan tiksinmiş ve istememiştir.Terkedilen Şiron ne yazık ki ne annesini ne de babasını hiç tanımamıştır.Onu bulan Apollo büyütüp beslemiş dolayısıyla sevgiyi,şefkati üvey babası dediğimiz Apollo da bulmuştur.Aynı zaman da Apollo Şiron’un öğretmeni de olmuştur.Zamanla Şiron akıllı ve deneyimli biri olmuştur.Aynı zman da kahin,doktor,öğretmen ve müzisyende olmuştur.
Fakat tüm olumlu durumlara rağmen yüreğinde hissettiği derin yarayı hiç unutmayacaktır.Terkedilmişliğini,sevgisizliğini ve aşağılanma duygusunu atlatamayacaktır.
Şiron’un, fiziksel olarak yaralanmasına dair pek çok hikaye vardır ,ben size en bilinen hikayeyi anlatarak adının neden “YARALI ŞİFACI “olduğunu aktarmaya çalışacağım.
Santorlar tarafından düzenlenen yemekte kavga çıkar ve atılan oklardan biri Şiron’un bacağını yaralar.Tarifsiz acılar içinde olan Şiron ölümsüz olduğu için ölemiyordur.Kendi acısını dindirmek için uğraştıkça ,çareler aradıkça,ilaçlar melhemler buldukça başkalarını iyileştirmekte çok başarılı hale geliyordur.Tanrılardan yardım dileyerek kendisini ölümlü hale getirmelerini ister.Yer altına mahkum edilen başka bir Tanrıyla yer değiştirir ve acılarına son vererek ölümü tadar …Şiron acılarını ölümle dönüştürerek sızılarına son vermiştir…
Hepimiz birilerine yara ,birilerine de şifacı olmuşuzdur ya da olacağızdır.Şiron bizim en derin yaralarımızı ifade eder.Şiron yaraları, ruhun olgunlaşması ve hayatın sadece kendi etrafında dönmediğini anlaması,diğerlerinin de acıları olabileceğini düşündürmesi açısından çok önemlidir hatta gereklidir de…
Zevk uğruna yapılmış sonrasında terkedilmiş ve günümüz yetimhanelerin de büyümek zorunda bırakılmış ,o minicik kalplerin yarasıdır Şiron…
Anne kucağının sıcaklığını yaşamadan,bir babanın gölgesinde dinlenemeyen ,aile yuva nedir bilmeyen sevgisiz,savunmasız,eksik ve hep eksik kalacak bir çocuğun yüreğinde ki sızıdır Şiron…
Düşününki; Bir defa bile “ANNE “ diyemeyen diller var aramızda,işte bu derin sızı bir terkedilmişlik,belki aşağılanma,sevgisizlik ,korkular şeklinde bu minik bedenlerde büyük bir acı ve travma yaratacaktır…
Fakat öte tarafta ise herşeye sahip ama asla anne ya da baba olamayacak insanlarda vardır.Evlat sahibi olamamak bu kişilerin Şiron yarası olacaktır…
Her iki ruhunda bu hayatta bu eksiklikleri yaşayarak deneyim kazanması ve olgunlaşması için gerekli bir süreçtir.
İki değişik yara şekli ve ikisi de çok acıtan yaralardır ama şifa da tam burada vuku bulur aslında.Evlat sahibi olamayan ,o cennet kokusunu tadamayan çift ,anne ve babadan yoksun olan bu yavruları evlat edinerek Şiron yaralarını tedavi etmektedirler.Birbirlerinin yarası ,aynı zaman da birbirlerine de şifa olmuştur…
Şiron yaraları bilinçaltımızda derinlerde sessizce bekleyen,ancak olaylar doğrultusunda uyanıp önümüze dikilen ve yaşanmak zorunda bırakılan derin sızılarımızdır…
Farkındalığı yüksek olan bir insanın yarası evlat acısıyken,beşeri yaşamaya devam eden insanın yarası ise aşk acısı olacaktır…
Ama unutmayalım ki;Şiron yaraları bizim en değer verdiğimiz,en sevdiğimiz yerden bizi vuracaktır.!
Peki biz milletçe sorgulandığımız bu dönemde manevi değerlerimize ne kadar sahip çıktık?
Yardıma muhtaç olan bir insana,bir hayvana,hatta bir ağaca ne kadar merhametli davrandık?
Ben değil de biz olabildik mi?
Hergün şehit olan o ana kuzularına ne kadar sahip çıkabildik?
Evladının yanağını öpmek varken ,toprağını öpen o anayı anlayabildik mi?
Tacize,tecavüze,haksızlığa uğrayan o minicik kalplere ne kadar yardım edebildik?Onların sesi olmayı başarabildik mi?
Toplum olarak bu temalarla sınanıyoruz .Ne kadar başarılı olduğumuz da zaten aşikar…
Şiron bize alacağımız yaraları gösterirken ,şifasını da nereden bulabilceğimizi de gösterir.
Haritalarımız da Şiron’un semboliği “ ANAHTAR” şeklindedir .O anahtarla doğru kapıyı açmayı bilelim yeter ki…
Kendi yaralarımızın şifacısı da,toplumsal yaralarımızın şifacısı da yine biz ler olacağız …
Başkalarının yaralarını sarmayı öğrendiğimizde kendimiz de şifa bulacağız…
Herbirimizin bu Dünyaya geliş amacı varsa eğer,Şiron yaraları da bu amaca hizmet etmek için vardır.
Gökyüzünde ki Şiron,natal haritanızda ki Şiron’a dokunduğunda şifalanma dönemi başlar.Ancak Şiron sizden bir şey ister;”Seni acıtan o şey her ne ise onu bırak,yok et” der…İçinizde ki acıyı dönüştürün! Kendinizi iyileştirin! Yaşanan her acı bizi olgunlaştırır,ruhumuzu özgürleştirir…
Her yara birgün mutlaka şifa bulacaktır! Önce kabuk bağlayacak, sonra o kabuk düşecek fakat izi hep baki kalacaktır.Bizi derinden sarsan olaylar elbette unutulmaz, ama şekil değiştirir.O yarayla yaşamayı öğrenmişizdir. Ve artık kocaman bir eksiklik vardır derinlerde biryerlerde…İşte o eksik kalan tarafımızı güçlendirip insanlığa yardım edelim.Olan olmayanla paylaşırsa eğer tüm yaralar şifa bulur…(1961 / 1969 Doğumlu olanların Şiron’u Balık burcundadır,Göksel Şiron da Balık burcunda olduğu için bu kişilerin şifalanma dönemidir …)
ŞİFA MISIN ,ZEHİRMİSİN KARAR VER !
KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…
Acılarla ,ızdıraplarla olgunlaşacağımızı unutmayalm!
İÇİMİZDE Kİ “BİZ OLMA DUYGUSUNU” ÖLÜMSÜZLEŞTİREBİLMEK DİLEĞİYLE…
SEMA YAVUZ
SEVGİLERİMLE

KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…

25659567_1738833836161896_5356649827893852534_n[1]

BU DÜNYA DA NEFES ALMAYA BAŞLAYAN HER İNSAN ŞİRON YARASINI TADACAKTIR…
Hepimizin bu hayattan aldığı bir yarası vardır.İçerlerde biryerlerde kanayan,sızısı hiç bitmeyen ama şekil değiştiren ,canımızı yakan Şiron yaralarımız vardır…
Şiron uzun zamandır Retro hareketteydi,gölge yanlarıyla birlikte 12 Aralıkta düz seyrine başladı !
Buda ;”Acılarımızla ve şifalarımızla yüzleşme zamanı “demektir…
Şiron retro durumda iken Satürn ile kare (olumsuz)açıdaydı.Bu açı bize korkularımızla yüzleşme verdi ,kimileri işten çıkarıldı veya ayrıldı,kimilerinin ilişkileri bitti.Belkide ilerde bize acı verecek olayları bitirdi ,kopardı bu zorlayıcı açı,bizlerin bitiremediğini Satürn ve Şiron bizim için bitirdi,veya yine bu ikili bizlere yeni Pathesis (manevi acı)acıları yaşattı .Bu açı Satürn Oğlak burcuna geçişiyle kapandı ,fakat yaşanan bu olumsuz açının etkisi henüz bitmiş değil ,bu yüzden dikkat etmekte fayda var …
Yaralı Şifacı Chiron Retro iken bizleri sorguladı ve sınadı…
Herbirimizin ne kadar fedakar olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar merhametli olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar empati yapabildiği sorgulandı.
Herbirimizin paylaşmayı ne kadar başarabildiği sorgulandı.
Herbirimizin korkuyla,sınıflandırmakla değil de sevgiyle ve şefkatle ne kadar “BİR OLABİLDİĞİMİZ” sorgulandı.
Korkularımızla ,ne kadar kendimizi güvende hissettiğimizle ,duygusal ihtiyaçlarımızla sınandık…
Şiron haritalarımızda hangi evimiz de ise o alanlarda belki yaralar aldık,belki de başkalarına şifa olduk.Sınandık ve sorgulandık…
ŞİRON BİZE;” Yaralı olduğun her ne ise,canını yakan ne ise,diğerlerine o alanda şifa ver “ der…
KİMDİR BU ŞİRON?HİKAYESİ NEDİR DERSEK ;
Şiron mitolojide yarı at yarı insan olan ve de ölümsüz olan bir varlıktır.
Doğduğu andan itibaren büyük yarları vardır .Annesi ve babası onu aşk ve sevgi üstüne olan bir birleşmeden değil de ,hayvani duygularla yani tamamen içgüdüsel bir birliktelikten Dünya ya getirmiştir.Yarı at yarı insan olan bu varlığı gören annesi ondan tiksinmiş ve istememiştir.Terkedilen Şiron ne yazık ki ne annesini ne de babasını hiç tanımamıştır.Onu bulan Apollo büyütüp beslemiş dolayısıyla sevgiyi,şefkati üvey babası dediğimiz Apollo da bulmuştur.Aynı zaman da Apollo Şiron’un öğretmeni de olmuştur.Zamanla Şiron akıllı ve deneyimli biri olmuştur.Aynı zman da kahin,doktor,öğretmen ve müzisyende olmuştur.
Fakat tüm olumlu durumlara rağmen yüreğinde hissettiği derin yarayı hiç unutmayacaktır.Terkedilmişliğini,sevgisizliğini ve aşağılanma duygusunu atlatamayacaktır.
Şiron’un, fiziksel olarak yaralanmasına dair pek çok hikaye vardır ,ben size en bilinen hikayeyi anlatarak adının neden “YARALI ŞİFACI “olduğunu aktarmaya çalışacağım.
Santorlar tarafından düzenlenen yemekte kavga çıkar ve atılan oklardan biri Şiron’un bacağını yaralar.Tarifsiz acılar içinde olan Şiron ölümsüz olduğu için ölemiyordur.Kendi acısını dindirmek için uğraştıkça ,çareler aradıkça,ilaçlar melhemler buldukça başkalarını iyileştirmekte çok başarılı hale geliyordur.Tanrılardan yardım dileyerek kendisini ölümlü hale getirmelerini ister.Yer altına mahkum edilen başka bir Tanrıyla yer değiştirir ve acılarına son vererek ölümü tadar …Şiron acılarını ölümle dönüştürerek sızılarına son vermiştir…
Hepimiz birilerine yara ,birilerine de şifacı olmuşuzdur ya da olacağızdır.Şiron bizim en derin yaralarımızı ifade eder.Şiron yaraları, ruhun olgunlaşması ve hayatın sadece kendi etrafında dönmediğini anlaması,diğerlerinin de acıları olabileceğini düşündürmesi açısından çok önemlidir hatta gereklidir de…
Zevk uğruna yapılmış sonrasında terkedilmiş ve günümüz yetimhanelerin de büyümek zorunda bırakılmış ,o minicik kalplerin yarasıdır Şiron…
Anne kucağının sıcaklığını yaşamadan,bir babanın gölgesinde dinlenemeyen ,aile yuva nedir bilmeyen sevgisiz,savunmasız,eksik ve hep eksik kalacak bir çocuğun yüreğinde ki sızıdır Şiron…
Düşününki; Bir defa bile “ANNE “ diyemeyen diller var aramızda,işte bu derin sızı bir terkedilmişlik,belki aşağılanma,sevgisizlik ,korkular şeklinde bu minik bedenlerde büyük bir acı ve travma yaratacaktır…
Fakat öte tarafta ise herşeye sahip ama asla anne ya da baba olamayacak insanlarda vardır.Evlat sahibi olamamak bu kişilerin Şiron yarası olacaktır…
Her iki ruhunda bu hayatta bu eksiklikleri yaşayarak deneyim kazanması ve olgunlaşması için gerekli bir süreçtir.
İki değişik yara şekli ve ikisi de çok acıtan yaralardır ama şifa da tam burada vuku bulur aslında.Evlat sahibi olamayan ,o cennet kokusunu tadamayan çift ,anne ve babadan yoksun olan bu yavruları evlat edinerek Şiron yaralarını tedavi etmektedirler.Birbirlerinin yarası ,aynı zaman da birbirlerine de şifa olmuştur…
Şiron yaraları bilinçaltımızda derinlerde sessizce bekleyen,ancak olaylar doğrultusunda uyanıp önümüze dikilen ve yaşanmak zorunda bırakılan derin sızılarımızdır…
Farkındalığı yüksek olan bir insanın yarası evlat acısıyken,beşeri yaşamaya devam eden insanın yarası ise aşk acısı olacaktır…
Ama unutmayalım ki;Şiron yaraları bizim en değer verdiğimiz,en sevdiğimiz yerden bizi vuracaktır.!
Peki biz milletçe sorgulandığımız bu dönemde manevi değerlerimize ne kadar sahip çıktık?
Yardıma muhtaç olan bir insana,bir hayvana,hatta bir ağaca ne kadar merhametli davrandık?
Ben değil de biz olabildik mi?
Hergün şehit olan o ana kuzularına ne kadar sahip çıkabildik?
Evladının yanağını öpmek varken ,toprağını öpen o anayı anlayabildik mi?
Tacize,tecavüze,haksızlığa uğrayan o minicik kalplere ne kadar yardım edebildik?Onların sesi olmayı başarabildik mi?
Toplum olarak bu temalarla sınanıyoruz .Ne kadar başarılı olduğumuz da zaten aşikar…
Şiron bize alacağımız yaraları gösterirken ,şifasını da nereden bulabilceğimizi de gösterir.
Haritalarımız da Şiron’un semboliği “ ANAHTAR” şeklindedir .O anahtarla doğru kapıyı açmayı bilelim yeter ki…
Kendi yaralarımızın şifacısı da,toplumsal yaralarımızın şifacısı da yine biz ler olacağız …
Başkalarının yaralarını sarmayı öğrendiğimizde kendimiz de şifa bulacağız…
Herbirimizin bu Dünyaya geliş amacı varsa eğer,Şiron yaraları da bu amaca hizmet etmek için vardır.
Gökyüzünde ki Şiron,natal haritanızda ki Şiron’a dokunduğunda şifalanma dönemi başlar.Ancak Şiron sizden bir şey ister;”Seni acıtan o şey her ne ise onu bırak,yok et” der…İçinizde ki acıyı dönüştürün! Kendinizi iyileştirin! Yaşanan her acı bizi olgunlaştırır,ruhumuzu özgürleştirir…
Her yara birgün mutlaka şifa bulacaktır! Önce kabuk bağlayacak, sonra o kabuk düşecek fakat izi hep baki kalacaktır.Bizi derinden sarsan olaylar elbette unutulmaz, ama şekil değiştirir.O yarayla yaşamayı öğrenmişizdir. Ve artık kocaman bir eksiklik vardır derinlerde biryerlerde…İşte o eksik kalan tarafımızı güçlendirip insanlığa yardım edelim.Olan olmayanla paylaşırsa eğer tüm yaralar şifa bulur…(1961 / 1969 Doğumlu olanların Şiron’u Balık burcundadır,Göksel Şiron da Balık burcunda olduğu için bu kişilerin şifalanma dönemidir …)
ŞİFA MISIN ,ZEHİRMİSİN KARAR VER !
KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…
Acılarla ,ızdıraplarla olgunlaşacağımızı unutmayalm!
İÇİMİZDE Kİ “BİZ OLMA DUYGUSUNU” ÖLÜMSÜZLEŞTİREBİLMEK DİLEĞİYLE…
SEMA YAVUZ
SEVGİLERİMLE

Çakralarımızı Düşüncelerimizle Dengeleme –

418989_297562410309934_1425652075_n[1]

KÖK ÇAKRA: Kök çakra güven ve güvensizlik ile ilgili düşüncelerden etkilenir. Yaşamınıza ve yaşamınızdaki insanlara güvenle yaklaştığınızda olumlu etkileşimler çakranızın düzenli çalışmasına yârdim eder. Güven sorunu ise kök çakrayı bloke edecektir.Yaşamınızda bazı zorluklarla karsılaştığınızda bu zorluklara bakış açınızda kök çakrayi oldukça önemli ölçüde etkiler. Eğer zorluklara karşı esnek ve sorunları aşabileceğinize dair güçlü bir inançla bakıyorsanız kök çakra bundan olumlu olarak etkilenirken ben bu sorunu aşamam, elimden bir şey gelmez inancınız kök çakranızı
bloke edecektir. Kök çakranızın olumlu çalışmasına en büyük katkıyı sağlayacak düşüncelerden biri de dünyayı eviniz gibi görmeniz ve evrensel kardeşlik duyguları taşımanızdır. Toprak ana kavramı buna en uygun tanımlardan biridir. Yaşamımızı devam ettireceğimiz besinlerin yetiştiği, tüm insanlığa hizmet eden ve ayrım yapmayan toprak bir anne figürüne çok yakındır. Beslenmek ve barınmak insanin en temel ihtiyaçlarıdır ve her ikisi de toprakla bağlantılıdır. Dünyanın hepimizin evi olduğu ve hepimizin bu evde birlikte yasayan bir aile olduğu inancını yasam felsefesinin bir parçası yapmış bir insanin kök çakrayı bundan oldukça olumlu olarak etkilenecektir.

SAKRAL ÇAKRA: Zihinsel olarak kendinizi çeşitli kalıplarla sınırlamamanız ve önyargılardan arınmanız saksal çakranızın çalışmasını olumlu olarak etkileyecektir. Zihinsel olarak keskin görüşlere sahip olmayan, esnek düşünebilen ve olaylara önyargısız yaklaşan insanların saksal çakraları çok daha pozitif bir durumdadır.Saksal Çakranın direk cinsellikle ilgili olduğunu düşünürsek cinsel olarak saplantılı düşüncelere ve duygulara sahip olmamanızda saksal çakranızın olumsuz olarak çalışmasına katkıda bulunacaktır. Eşinizle aranızdaki cinsel ilişkinin tatmin ediciliği nasıl saksal çakrayı olumlu etkiliyorsa cinselliğe bakış acınızın dengeli olması da sakral çakranızı olumlu olarak etkileyecektir.Yaşamı doğal akışında algılamanız ve ilerlemekten, değişimden korkmamanız da saksal çakranın dengeli çalışması acısından çok önemlidir. Önüne sürekli set çeken, yeni yasam deneyimlerinden korkan ve ne olursa olsun durumunu muhafaza etmeye çalışan insanların sakral çakralarında çeşitli blokajlar ve sorunlar oluşacaktır. Yasamı geldiği gibi yasamak ve gelecekle ilgili endişelerden yâda abartılı beklentilerden kaçınmak sakral çakranın dengesi açısından önemli olacaktır.

SOLAR PLEKSUS ÇAKRA: İrademizi ne şekilde kullandığımız ve amaçlarımıza ulaşmaktaki yöntemlerimiz solar pleksus çakrayı oldukça önemli bir biçimde etkiler. İrademize hâkim olamamız ve düşüncelerimizle eylemlerimizin farklı olması bu çakranın düzgün çalışmasının önündeki en önemli engellerden biridir. Ayrıca yaşam amaçlarımızı doğru tespit edememiş olmak ve kendimize bir rota çizmeden günübirlik yaşıyor olmamızda solar pleksus çakrayı bloke eden bir diğer etkendir. Otoriteyle olan ilişkilerimizin dengesizliği, aşırı boyun eğen yâda isyan eden yaklaşımlar solar pleksus çakramızın çalışma düzenini olumsuz olarak etkileyecektir. Bir birey olarak değerli olduğumuzu bilmek, toplumsal yasamın dışında kendimize ait bireysel kimliğimizi benimsemek, kendi değer yargılarımıza ve yasam felsefemize uygun bir yasam biçimi oluşturmak, standartlarımızı belirlemek ve bunlara uymak solar pleksus çakrayi dengeli çalışmasındaki en önemli öğeler olacaktır. Ayrıca sorumluluklarımızı ne ölçüde kabullendiğimiz ve zevkle yerine getirdiğimizde bu çakramızı derinden etkilemektedir. Sorumluluklarımızı yerine getiriyor bile olsak eğer bunu isteksizce ve sevmeden yapıyorsak solar pleksus çakrayı çok olumsuz olarak etkileyecektir. Önemli olan bir birey olarak varlığımızı doyumlu ve sevgiyle devam ettirebilmemizdir. Sevgi ve duygusal tatmin yoksa solar pleksus çakranın bloke olması kaçınılmazdır. Toplum içindeki yaklaşımlarımız, kendimizi nasıl değerlendirdiğimiz ve dışarıya nasıl yansıttığımız, hedeflerimizi belirledikten sonra buna uygun hareket edip edemediğimiz ve içsel isteklerimizle dışsal yasam biçimimizin uyumu bu çakrayin çalışma seklinin belirlenmesinde esastır.Solar pleksus çakrayı en çok etkileyen düşünceler içsel durumuzla dışsal koşullarımızın uyumuyla ilgilidir. Kendimizi birey olarak ne ölçüde benimsediğimiz, özsaygımız, toplumsal ilişkilerimiz ve iradi kararlarımıza uygun bir yasam sürdürme çabamız bu çakramızın olumlu olarak çalışmasına önemli ölçüde katkıda bulunacaktır.

KALP ÇAKRASI: Kalp çakrasını en fazla etkileyen şey sevgi anlayışımız ve diğer insanlarla sevgi alışverişimizdir. Sevgi kavramına bakış acımız yada sevgiyi yasama seklimiz “eğer” yada “çünkü” türü bir anlayışsa kalp çakramiz önemli ölçüde bloke olacaktır. “eğer benim dediklerimi yaparsan seni severim” yada ” Seni seviyorum çünkü bana karsı çok hoşgörülüsün” tarzı bir sevgi turu kalp çakrasının olumlu olarak çalışmasına bir katkıda bulunmadığı gibi tam tersi bir etki yapacaktır. Ancak “RAGMEN” türü bir sevgi anlayışı kalp çakrasina olumlu etki yapacaktır. “Seni çok sinirli olmana rağmen seviyorum”, ” Seni beni anlamamana rağmen seviyorum” yaklaşımı kalp çakrası için en doğru sevgi turudur. Evrensel olarak tüm insanların bir bütün olduğunu anlamak ve evrensel sevgi kavramı içinde yaşamak kalp çakrasının en önemli besinidir. Affetmek de kalp çakrasının dengeli çalışması için oldukça önemli olan bir kavramdır. Affetmeyi bilmek ve gerçekten affedebilmek insanin üzerindeki negatif enerji yükünü alan ve hatta hücrelerini bile yenileyen duygudur. Başkalarını affetmek kadar kendimizi de affetmek çok önemlidir. Geçmişteki hatalarımız, kendimizi yargıladığımız bazen de artık düşünmek istemediğimiz ancak içimize bir yerlere gömdüğümüz suçluluk duyguların sürekli içimizde taşımamız hastalıklara yol açan en önemli etkenlerden biridir. Kalp çakrasının bağışıklık sistemiyle ilgili olduğunu düşünürsek kendimizi ve başkalarını sevgiyle affetmenin hastalıklara karsı direncimizi nasıl etkileyeceğini daha iyi anlayabiliriz. Bencillik duygularından arınmanız ve kendimizi başka insanlarında yerine koyarak düşünebilmemiz kalp çakramızı olumlu olarak etkileyen bir diğer unsur olacaktır. Karşılıksız sevgi hisleri, fedakârlık ve hoşgörülü olmak kalp çakrasının dengeli çalışması için çok önemlidir. Ancak bu duyguları içten ve doğal yasamak, hissetmek gereklidir. İnsanin kalbinden gelen sevi, merhamet, ilgi, anlayış, affetmek duyguları nasıl kalp çakrasının çalışmasına olumlu etki yapıyorsa kızgınlık, nefret, öfkeyi içinde saklama gibi duygularda kalp çakrasının çalışmasını olumsuz olarak etkiler ve bloke eder.

BOGAZ ÇAKRASI: Boğaz çakrasınıi en fazla etkileyen düşünce biçimi dürüstlüktür. Dürüstlük sadece doğru konuşma, yalan söylememe olarak algılanmamalıdır. Elbette yalan söylemekten kaçınmak boğaz çakrasının dengeli çalışması için çok önemlidir. Ancak kişinin kendine karsı dürüst olması da en az başkalarına karsı dürüst olması kadar önemlidir. Gerçekten istediğimiz gibi bir hayat mı yasıyoruz? Bundan sonra ne yapmak istiyoruz? Kendimizi gerçekten bağışladık mı? gerçekten ona kızgın mıyız? Bu ve bunun gibi birçok soruya çoğu zaman cevaplar vermekten kaçınırız yada kendimizi kandırırız. Belki yaşam koşullarımız istediğimiz gibi olmayabilir ve su anda bunu değiştirmek için elimizden birleyin gelmeyeceğine inanabiliriz ama bunu kabul etmek yerine ben hayatımdan memnunum, ne yapalım buda fena değil demek bize çok daha fazla zarar verecektir. Oysa ben bu durumdan memnun değilim, aslında şunları istiyorum ve bundan sonra bu durumu değiştirmek için yaşamımda elimden geldiğince değişimler yapacağım seklinde bir düşünce boğaz çakramızın dengeli çalışması için çok önemli olacaktır. Boğaz çakrasını olumsuz olarak etkileyen bir diğer düşünce biçimi gerçek düşüncelerimizi ve duygularımızı açıklamaktan kaçınmamızdır. Bu kendimize verdiğimiz değerle ve özsaygımızla yakından ilişkilidir. Hayır demeyi bilmemek, kimseyi kırmamak için herkese
iyi davranmaya çalışmak ve söylemek istediklerimizi içimize atmak boğaz çakramızın çalışma düzenine zarar veren diğer tutumlardır. Boğaz çakrasını olumlu olarak etkileyen düşünce biçimde özsaygıyı, duygularını ve düşüncelerini ifade etmek konusundaki kararlılığı ve sosuyla iletişimlerimizdeki dengeyi gösterebiliriz.

ALIN ÇAKRASI: İçimizden bazen bir ses gelir ve bize hayır yanılıyorsun doğru olan bu değil der. Ancak biz bu sesi bir an için duyar sonra aklimizin bize söylediğini yapmayı tercih ederiz. Bu ses ciddiye alınmadıkça kısılır ve sonunda duyulamayacak kadar az çıkmaya baslar. Bu ses bizim yüksek benliğimizin sesidir ve kendini ifade etme seklide sezgilerdir. Yüksek benliğimiz bizimle sezgisel olarak konuşur ve oldukça kırılgandır. Onu dinlememek yada anlamaya çalışmadan sadece mantığımıza güvenmek bir sure sonra susmasına neden olacaktır. Alin Çakramız yüksek benliğimizle irtibatımızın sağlandığı ve sezgilerimizin kaynağının bulunduğu merkezdir. Bu çakranın düzgün ve dengeli çalışması içimizden gelen bu sese kulak vermemiz ve ona güvenmemizle mümkün olacaktır. Sezgilerimizi takip ettiğimiz ve onlara değer verdiğimiz surece yüksek benliğimizin sesi daha çok çıkar ve artik onunla bağlantı kurup istediğimiz cevabi almamız çok kolaylaşır. Zihinsel olarak esnek olmak ve kalıpsal düşüncelerden kurtulmakta alin çakramizin dengeli çalışmasına önemli ölçüde yârdim edecektir. Sadece maddeye dayalı bir yasam bicimi ve ruhsal yasamı reddetme alın çakramızı bloke ederken ruhsal olarak da bizi besleyecek ve geliştirecek faaliyetlerde bulunmamız alın çakramızın olumlu olarak çalışmasına katkıda bulunacaktır.

TEPE ÇAKRASI: Kendimizi evrenin merkezinde görmemiz ve evrene sadece kendi bakış acımızdan anlamlar yüklememiz tepe çakramızın dengeli çalışmasına önemli ölçüde engel olacaktır. Bir Yaratıcı inancı ve Yaradan’a teslimiyet düşüncesiyle sorunlarımızı sıkıntılarımızı üzerimizde taşımamız yerine Yaradan’a havale etmemiz tepe çakramızın dengeli ve düzenli çalışmasını sağlayacaktır. Evrensel enerjiyi aldığımız yer olan tepe çakrayı yaşamımızdaki dengelerle de ilgilidir. Yaşamımız belli sınırlarla kapatmamız ve gerçek potansiyelimizin farkında olmamamız bu çakrada çeşitli sorunların çıkmasının başka bir nedenidir. Yasama acık, canlı ve en önemlisi umudunu asla kaybetmeyen bir bilinçle hayatimizi idame ettirmemiz bize yepyeni pozitif enerjiler verecek ve tepe çakramızın ve ona bağlı olarak diğer çakralarımızın da dengeli çalışmasına yârdim edecektir. Umut kavramı tepe çakra için oldukça önemlidir. Her zaman umudunu
içinde taşıyan ve canlı tutan insanların tepe çakraların çok daha sağlıklı çalışmaktadır. Artık hersey bitti hiç umut yok seklinde bir düşünce kalıbına sıkışan ve bunu kalbiyle de onaylayan bir insanin tepe çakrası bloke olur ve bu blokaj tüm çakralara olumsuz yansıyarak o kişinin evrensel yasam enerjisi ile arasındaki bağları zayıflatır. Bu durum uzun bir sure devam ederse kişi için artık
gerçekten hiç umut kalmaz. Ölümcül hastalıkları yenen yada onlara yenilen insanların arasındaki en önemli fark da budur. Biri umudunu asla kaybetmezken diğeri kaybetmiş ve hastalığına yenilmiştir.Evreni bir bütün olarak görmek ve kendimizin de bu bütünün çok değerli bir parçası olduğunu bilmek tepe çakranın dengeli çalışması acısında çok önemli olacaktır. Her birimiz evrende tekiz ve çok önemliyiz. Ancak evrendeki diğer tüm canlılarda bizim gibi tek ve çok önemli. Kendi değerimizin algılanmasını istiyorsak önce başka canlıların değerini algılamalı ve onları takdir etmeliyiz. Yaşamda bir amaç sahibi olmamız ve amacımızın sadece bizi yada ailemizi değil tüm insanlığın faydasını içermesi de bu çakranın çalışma şekli açısından çok önemlidir. Bencil ve diğer insanlar için zararlı olabilecek amaç yada eylemler bu çakranın çalışma dengesine önemli ölçüde zarar verirken evrensel sevgiye dayalı, herkesin iyiliği gözetilerek tasarlanmış amaçlar yada eylemler tepe çakrasının çalışmasına olumlu olarak etki yapacaktır.
Chakra El Kitabından

Kendinizi Tekrar Eden Durumdan Kurtarın.

402244_247747311958111_1030937033_n[1]
Bazen hayat bir bilgisayar oyunu gibi geliyor.
Bir seviyeyi atlamadan öbür seviyeye geçemiyorsunuz.
O seviyeyi geçene kadar da hep aynı tipte karakterler karşınıza çıkıyor.
Gelenin tipi değişse de sizi hep aynı yerinizden vuruyor, sizi hep aynı şekilde incitiyor.
Sizi inciten şey her ne ise, onu bir de genellediniz mi, o zaman işler iyice karışıyor:
“Bütün erkekler, kadınlar, patronlar birbirinin aynıdır” gibi.
Halbuki onu birçokları içinden siz çektiniz ve seçtiniz.
Onunla yola devam etmeye siz karar verdiniz.
İşin püf noktasını keşfedip bulunduğunuz seviyeyi atlayana kadar hep aynı tiplerle oynamaya devam ediyorsunuz.
Gözden kaçırdığınız şeyi bulup düzeltene kadar…
Bütün bu aynıların içinde artık yeniye merhaba demek istiyorsanız, yapabileceğiniz birkaç şeyi hemen burada sıralayayım:
Tepkilerinizi değiştirin.
Karşınızdaki kişiye kızmaya başladığınızı fark ettiğinizde genelde ne yapıyorsanız, gidin hiç yapmadığınız bir şey yapın.
Mesela gidip dişlerinizi fırçalayın.
Böylece kendini tekrar eden döngüyü kıracak, otomatik tepki vermeyi bırakacaksınız.
Tepkileriniz sizi yönetmeyecek, siz tepkilerinizi yönetmeye başlayacaksınız.
İletişimle ilgili neyi farklı yapabileceğinize bakın.
Her olumsuz duygu, karşılanmamış bir ihtiyaçtan doğar.
Diyelim ki çok sinirlendiniz, kendinize sorun:
Benim aslında neye ihtiyacım var?
Hangi ihtiyacım karşılanmadığı için sinirlendim?
Bulduğunuz cevabı karşınızdaki kişiyle de paylaşın.
“Şuna ihtiyacım vardı ve bu ihtiyacım karşılanmadığı için şu davranışın karşısında sinirlendim” gibi.
Ve sonra ihtiyacınızı giderin.
Önceki ilişkilerinizden getirdiğiniz birikmiş üzüntü ya da öfkeyi temizleyin.
Bunu yapmadığınız sürece, yaşadığınız her olayı sizi yaralayan olaya benzetip otomatik tepki vermeye devam edeceksiniz.
Geçmişle ilgili depoladığınız yükü temizlemeden hayatınızın değişmesini beklemeyin.
Olaylara büyük pencereden bakın.
Kişiselleştirmeyin.
Büyük resimde olan bitenin o an hiç bilmediğiniz bir anlamı olduğunu hatırlayın.
O anki çatışmanın 10 sene sonra hiçbir anlamı kalmayacağını düşünün.
“Yaşadığım bu durum bana ne öğretiyor, bundan ne ders çıkarabilirim?” diye kendinize sorun.
Varsayımda bulunmayın.
“Bana çiçek getirmedi, demek ki beni sevmiyor.”
Neden çiçek getirmediğini öğrenmeye, anlamaya çalışın.
Beklediğiniz şeyi önce siz verin.
İlgi bekliyorsanız, ilgi; anlayış bekliyorsanız anlayış…
Yani bulmak istediğiniz şeyi önce kendinizde yaratın.
Bu yazıyı okuduktan sonra, “söylemesi kolay ama” diyerek söze başlamayın.
Yazıyı tekrar okuyup gerçekten küçük küçük de olsa neleri değiştirebileceğinize bir daha bakın.
Yazan: Hakan Arabacıoğlu

Al Hadi Al Yak Bi Tane…

IMG_4858

‘Bugün bir hediyedir, bu yüzden ona Allahın lütfü denir….

26112136_1872908073021894_3979458366742894172_n[1]

İki hasta adam aynı hastane odasında kalıyordu.
Hastalardan birine akciğerlerindeki sıvının akması için öğleden sonraları bir saatliğine dik durmasına izin verilmişti.
Onun yatağı odadaki tek pencerenin yanındaydı.
Diğer hasta ise tüm gününü yatağında uzanarak geçirmek zorundaydı.
Birbirleriyle saatlerce konuşurlardı; eşlerinden, ailelerinden, askerlik anılarından, gittikleri tatil yerlerinden…
Pencerenin yanındaki hasta her öğleden sonra yatağında doğrulduğunda zamanını pencerenin dışındaki gördüğü her şeyi oda arkadaşına anlatarak geçiriyordu.
Diğer yataktaki adam ise bir saatlik bu dilimde dış dünyadaki tüm yaşantılarla ve renklerle kendi hayatını genişletiyor ve canlandırıyordu.
Pencere güzel bir gölün yanındaki parka bakıyordu. Gölde çocuklar oyuncak gemilerini yüzdürürken ördekler ve kuğular da suyun üzerinde oynuyordu. Genç âşıklar her renkten çiçeklerin arasında kol kola yürüyorlardı ve şehrin silueti uzakta görülebiliyordu.
Pencerenin yanındaki adam bunları en ince ayrıntısıyla anlatırken, diğer taraftaki adam gözlerini kapatıp bu hoş manzarayı hayal ediyordu.
Sıcak bir öğle sonrası, pencerenin yanındaki adam ilerleyen bir bando takımından bahsetti.
Diğeri bandoyu duymamasına rağmen pencerenin yanındakinin açıklayıcı kelimelerinin yardımıyla sesleri zihninde canlandırdı.
Günler, haftalar, aylar geçti. Bir sabah hemşire hastaların odasına banyo suyu getirdiğinde pencerenin yanındaki hastanın ölü bedenini buldu – sessizce ölmüştü.
Hemşire üzüldü ve ölü bedeni alması için hastane görevlilerini çağırdı.
Makul gördüğü en kısa zamanda diğer hasta pencerenin yanına taşınmak istediğini belirtti. Hemşire bu bu isteği mutlulukla yerine getirdi ve hastanın rahat ettiğinden emin olduktan sonra odadan ayrıldı.
Hasta, yavaşça ve acı çekerek dışarıdaki gerçek dünyaya bakmak için kendini dirseğiyle destekleyerek doğruldu. Yatağın yanından pencereye dönmeye çabaladı.
Onu boş bir duvar karşıladı.
Hemşireyi çağırıp ona pencerenin dışındaki öylesine harika şeylerden bahseden merhum oda arkadaşın neden böyle bir şeye gerek duyduğunu sordu.
Hemşire merhumun kör olduğunu, duvarı bile göremediğini söyledi,
ve “Belki de sadece seni cesaretlendirmek istemiştir” dedi.
***
Son söz:
Başkalarını mutlu etmenin muazzam bir mutluluğu vardır, kendi halimize rağmen.
Kederi paylaşmak yükünü hafifletir, ama paylaşılan mutluluk ikiye katlanır.
Eğer zengin hissetmek istiyorsan paranın satın alamadığı, senin sahip olduğun her şeyi gözünün önüne getir.
‘Bugün bir hediyedir, bu yüzden ona Allahın lütfü denir….