


KAPALI KALPLER
(1/1)
benbenim: Bir zamanlar bir adam/kadın tanıdım, bir ilişkiye doludizgin başlar fakat karşısındaki kadın ona kalbini açar açmaz, kendi kalbini kapatmadan edemezdi sanki. Bu tür davranıştan, ilişkide -çekim aşamasına bağımlılık- olarak söz edildiğini duymuştum. Bu adamın kadınları incitmek gibi kötü bir niyeti yoktu. Gerçek ve sorumlu bir ilişki içinde olmayı içtenlikle istiyordu. O sadece, eşit bir eş ile somut bir beraberlik kurabilmesini sağlayacak kadar uzun bir süre ilişkiyi sürdürmesini sağlayacak spiritüel becerilerden yoksundu. Bir kadında insani kusur ve zayıflıklar görür görmez hemen oradan kaçıyordu. Narsis ( Özsever ) kişilik mükemmelliyeti arar ki bu, sevginin asla büyüyüp çiçek açma fırsatı bulamamasına yol açar. Başlangıçtaki coşku öyle çarpıcı ve öylesine boşuna umut verici olabilir ki bu ilk çekim aşamasını izlemesi gereken gerçek büyüme aşaması, öncekine kıyasla fazla renksiz, donuk ve üstlenilmesi çok zor bir durum gibi görünebilir. Diğer kişi gerçek bir insan gibi görünmeye başladığı andan itibaren, ego kendini geri çeker ve oynayacağı bir başka yer bulmak ister.
Böyle biriyle ilişkinin sonunda, kendimizi kokain almış gibi hissederiz. Çok hızlı ve heyecan verici bir gezi yapmışızdır ve o sırada çok anlamlı bir şeylerin cereyan ettiği duygusuna kapılmışızdır, Sonra birden bir yerlere çarparız ve anlamlı hiçbir şeyin cereyan etmemiş olduğunu fark ederiz. Bütün olanlar yakıştırma imiş. Şimdi bize kalan sadece baş ağrısıdır ve görebiliriz ki bu tür şeyler iyi değildir, sağlıklı değildir ve bunu bir daha yapmak istemeyiz.
Fakat bu tür ilişkilere çekilişimizin bir nedeni vardır. Bir anlam illüzyonuna çekilmişizdir. Bazen, gerçek bir ilişkide verecekleri hiçbirşeyi bulunmayan kimseler sanki Dünyayı sunuyorlarmış gibi çıkıp gelirler. Onlar kendi duyguları ile öylesine ilişiksizdirler ki çok yetenekli oyuncular haline gelmişlerdir, fantezilerimizin önerdiği her türlü rolü bilinçleri dışında oynarlar. Fakat çektiğimiz acının sorumluluğu yine de bize aittir.Çünkü ucuz bir heyecan arıyor olmasaydık, o yalana karşı o kadar savunmasız olmazdık.
Nasıl bu kadar budala olabilmişizdir? Böyle deneyimlerin sonunda kendimize sorduğumuz soru daima budur. Fakat bir kez onları yeterince yaşadıktan sonra, hiç de o kadar budala olmadığımızı kendi kendimize itiraf ederiz. Biz bunun bir uyuşturucu olduğundan pekala kuşkulanmıştık. Sorun şu ki onu istemiştik. Bu insanla oynanan oyunun ne olduğunu daha ilk onbeş dakika içinde görmüştük, fakat duyduğumuz büyük keyif bize öyle çekici gelmişti ki onu görmemiş gibi davranmaya razı olmuştuk, belki bir gece, bir hafta ya da ne kadar sürecekse. Sizi ancak bir saatten beri tanıyan bir kimsenin – Olağanüstü güzelsiniz. Ne harika bir kadınsınız. Bu büyük bir buluşma. Sizinle çıkan adam ne kadar şanslı olmalı- yolundaki sözlerinin, düşünen bir kadına kırmızı ışık yakması gerekirdi. Sorun şu ki, yaralarımız o kadar derin olabilir ki, derinlerde bir yerlerde, onların doğru olmadığından kuşkulandığımızdan, o sözleri işitmek için öyle büyük bir açlık içinde olabiliriz ki; onları işitmek için tüm akılcı yaklaşımları bir kenara bırakmamıza neden olabilir.Açlıkla kıvranırken çaresiz halde oluruz.
Kadınlar baze bana şöyle derler, – Marianne, ben niçin her zaman duygusal bakımdan kırıcı erkeklerle karşılaşıyorum?- Yanıtım genellikle şu oluyor: – Sorun, senin onunla karşılaşmış olman değil; sorun ona telefon numaranı vermiş olman.-Sorun; bir başka deyişle, belli tipteki insanı kendimize cekişimiz değil, bizim belli tipteki insana çekilişimizdir. Duygusal bakımdan mesafeli olan biri bize, örneğin, annebabamızdan birini ya da her ikisini hatırlatabilir. -Onun enerjisi mesafeli ve biraz eleştirici. Sanırım evimdeyim.- Şu halde sorun yalnızca bize acı vermesi değil, fakat o acı ile kendimizi rahat ( evimizde ) hissetmemizdir. Bu öteden beri bilip tanıdığımız halimizdir çünkü.
Bize sunacak hiçbir şeyleri bulunmayan insanlara tehlikeli çekilişimizin öteki yüzü, bize verecek şeyleri bulunan kimseleri iç sıkıcı bulma eğilimimizdir. Bizim bünyemize yabancı olan hiçbir şey içimize giremez ve orada uzun süre kalamaz. Bu, ister bedenimize, ister zihnimize aldığımız bir şeyden söz ediyor olalım, doğrudur. Eğer bir parça alüminyum kağıdı yutacak olsam, bedenim o rahatsız edici nesneyi atıncaya kadar kusacaktır. Eğer benimle bağdaşmayan bir fikri yutmam isteniyorsa, o zaman psikolojik sistemim o rahatsız edici fikri atmak için aybı kusma sürecinden geçecektir.
Eğer ben yeterince iyi olmadığım kanısında isem, bunun tersini düşünen bir kimseyi hayatıma almakta zorluk çekeceğim. Bu Grouche Marx sendromudur; beni kulüplerine almak isteyen herhangi bir kimseden hoşlanmayı istememek. Bir kimsenin beni harika bulmasını kabul etmemin tek yolu, benim kendimi harika bulmamdır. Fakat kendini kabul ego için ölüm demektir.
Bizi istemeyen kimselere çekilişimizin nedeni budur. Biliriz ki onlar ana kapıdan girmeyeceklerdir. Ve sonra, kendimizi ihanete uğramış bulduğumuzda ve onlar çok yoğun fakat hayli kısa bir beraberlikten sonra bizi bırakıp gittiklerinde, sözde şaşırmış gibi yaparız. Onlar egomuzun planına mükemmel surette uyarlar. Ben sevilmeyeceğim. İyi huylu, erişilebilir insanların bize iç sıkıcı görünmelerinin nedeni, onların bizi deşmeleridir. Ego, duygusal tehlikeyi heyecan ile eşit tutar. İyi ve ulaşılabilir insanın yeterince tehlikeli olmadığını iddia eder. İşin mizahi tarafı şudur ki, doğru olan bunun tersidir. Ego için tehlikeli olanlar asıl o ulaşılabilir, el altında olan kişilerdir, çünkü onlar bize gerçek bir yakın ilişki olanağı sunarlar. Onlar belki bizi tanıyacak kadar yeterince uzun bir süre çevremizde dolaşırlar. Onlar şiddet kullanarak değil, sevgi yoluyla bizim savunmamızı ve direncimizi kırabilirler. İşte ego bizim bunu görmemizi istemez.
Erişilebilir olan insanlar ego için korkutucudurlar. Onlar egonun kalesini tehdit ederler.Bizim onlara çekiliş duymayışımızın nedeni, aslında bizim ulaşılabilir olmayışımızdır.
Sevgiye Dönüş
Marianne Williamson
Ait olmaktan daha fazlasini yapacagim,
Katilacagim.
ilgilenmekten daha fazlasini yapacagim,
Yardimci olacagim.
inanmaktan daha fazlasini yapacagim,
Anlayisli olacagim.
Hayal kurmaktan daha fazlasini yapacagim,
calisacagim.
ogretmekten daha fazlasini yapacagim,
ilham verecegim.
Kazanmaktan daha fazlasini yapacagim,
Kazandiracagim.
Vermekten daha fazlasini yapacagim,
Hizmet edecegim.
Yasamaktan daha fazlasini yapacagim,
Buyuyecegim.
Arkadasliktan daha fazlasini yapacagim,
Dost olacagim.
Denemekten daha fazlasini yapacagim,
BASARACAGIM…
Dr. Charles C.Lever
Köyde herkes tarafından çok sevilen bir adam varmış. Fakat kader ve dua anlayışı biraz farklıymış.
Bir gün yaşadığı köyde sel felaketi yaşanmış. Herkes köyü terk ediyormuş. Ama bu adam yerinden kımıldamıyormuş. Sonunda en yakın arkadaşı arabasını evinin önüne çekerek kendisine selenmiş, “Haydi arabaya atla, köyde kimse kalmadı, barajın kapakları patları ve büyük sel olacak haydi gel” demiş. Ama adam “Allah beni kurtarır sen git” demiş.
Sonra sular artmaya başladı, yardıma gelen bir kayığı ve onun ardından gelen başka bir kayığı da reddetmiş. Yine “Allah beni kurtarır” diyerek istememiş.
Sular o kadar artmıştı ki, evin bacasına çıktı ve yardıma gelen bir helikopteri de aynı şekilde geri çevirmiş. Sonra da boğularak ölmüş.
Allah katına yükselince merakla sormuş:
“Allahım sana güvenmiştim, niçin benim dualarımı kabul edip beni kurtarmadın” demiş.
Karşılığında şu cevap gelmiş: “Denedim hem de çok denedim, önce sana arabasıyla komşunu gönderdim.
Sonra bir kayık ve ardından bir başka kayık daha gönderdim. Ama sen kabul etmedin. En sonunda helikopter gönderdim ama onu da kabul etmedin.”
İşte aynen bazen böyle olmuyor mu bu hayatta? Eminim siz de biraz düşünseniz benzer şeyler yaşamışsınızdır.
|
Kendini kanıtlama uğraşında istediğini elde ettiğinde ve dünya seni baştacı yaptığında, aynaya gidip kendine bir bak ve o kişiye kulak ver. alıntı |
Gürül gürül akan bir derenin etrafında yemyeşil kocaman bir yeşil alan varmış. Cıvıl cıvıl hayat dolu, bin bir çiçekle, bin bir böcekle, kuşlarla dolup taşarmış bu mera. Suyun maviliği, yeşilin canlılığı, güneşin parlaklığı, dünyanın bu köşesinden hiç eksik olmazmış. Bu uçsuz bucaksız merada zamanı gelince, fırtınalar da olurmuş, yangınlarda çıkarmış, kuraklık bile olurmuş ancak bu meranın adı hep sulak, yemyeşil, aydınlık mera olarak geçermiş.
Ben gönlümde, zihnimde yarattım o merayı. Her sabah uyandığımda gözlerimi açmadan, meramı hayal ederim ve bugün yine o aydınlık günlerden biri olacak, merak etme Selim derim.
Bu sabah uyandığımda meramda hiç tanımadığım, ürkek, tetikte, canlı, merama renk getiren bir ceylan gördüm. Ceylan kocaman gözleriyle bana baktı; Eğer avcıysan ben av değilim, sadece buradayım ne olur müsaade et merana alışayım. Serin suyunu içeyim, körpe otunu yiyeyim, kendimi emniyette hissedeyim.
‘’Gel’’ dedim küçük ceylan, bulunduğun alan yeteri kadar büyük, huzurunu bul, emniyeti hisset, saati gelince ne de olsa fırtınaya da beraber karşı koyarız, su baskınına da.
‘’Ne istiyorsun benden?’’ dedi, ‘’bu sabah için günaydın’’ de, ‘’bir hayat seni onurlandırsın’’ de, ‘’bir ben burada bu an mutluyum de bana yeter’’, dedim…
Selim Gabay
03 Aralık 2009 11:42
