Baş Ağrılarınızı Gidermek için Lavantalı Limonata

lavanta liman baş ağrısı anette inselberg
Lavantanın faydalı özellikleri sayesinde bu lavantalı limonatayı içmek baş ağrılarını azaltmakta ve anksiyete kontrolünde yardımcı olabilir.

Hayatımızda çok fazla endişe, rutin ve stres olduğu için binlerce insan sürekli baş ağrısı çekiyor ve anksiyete sorunu yaşıyor.
Çok fazla zorunluluğumuzun ve ev işlerimizin olması ve rahatsız edici seslere sürekli maruz kalmak, bu tür bir ağrıya dönüşen çok güçlü bir gerilim yaratıyor.

Bunlarla ilgili en büyük problem baş ağrısının günlük işlerinizi kesebilecek olmasıdır. Aslında, bir dizi fiziksel ve duygusal semptomun da ortaya çıkmasına sebep olabilir.
Bu yüzden ilk işaretlere dikkat etmeniz ve bunlar daha büyük sorunlar haline gelmeden önce tedaviye başlamanız gerekir.
Ama tedavi için verilen ilaçları çok fazla kullanmak da ayrıca zararlıdır ve bunların vücutta farklı yan etkilere yol açması olasıdır.
Neyse ki, bu tür riskleri almadan baş ağrınızı sakinleştirmeye yardımcı olabilecek çeşitli alternatif yollar vardır.
Ve bu, leziz lavantalı limonata için de geçerlidir. Anti-inflamatuar ve rahatlatıcı özellikleri sayesinde baş ağrısı tedavisinde çok özel bir yere sahiptir.
Lavanta, sağlığın geliştirilmesinde ve hastalıkların önlenmesinde onu öne çıkaran 150’den fazla aktif bileşen içerir.
Başağrılarını ve zihni rahatlatmak için lavanta. Peki neden?
Lavantalı limonata, limonun inanılmaz özellikleri ile lavanta bitkisinin faydalarını kullanan geleneksel bir çözümdür.

Bu bitki inanılmaz aromasıyla tanınıyor, aynı zamanda da fiziksel ve zihinsel sağlık için çeşitli uygulamaları ile de değer görüyor.

Anksiyete ve gerginlikten kaynaklanan semptomları hızla azaltmaya yardımcı olan yatıştırıcı güçleri ile biliniyor.
Lavanta yağı, lavanta çiçeklerinden elde ediliyor ve konu sağlığa gelince, var olan en iyi yağlardan biri olarak kabul ediliyor.
Birçok kişi bu yağı kullanmayı seçiyor çünkü lavanta en iyi aromaterapi ve vücut rahatlatma yağlarından biridir.
Bazı özellikleri aşağıdaki gibidir:
Anti-inflamatuar
Mantar önleyici
Anti-depresan
Antimikrobiyal
Antispasmodik
Analjezik
Arındırıcı
Sakinleştirici

Bu yüzden, bu bitkinin limonataya eklendiğinde, stresin neden olduğu ağrı, sinir ve diğer kimyasal reaksiyonları kontrol etmeye yardımcı olması hiç de garip değildir.
Bunu bazılarınızın henüz denemediğini bildiğimiz için; bugün sizlerle evde hazırlayabileceğiniz basit bir tarifi paylaşmak istiyoruz.
Lavantalı Limonatayı Nasıl Hazırlayacağız?
Bu doğal limonatayı hazırlamak için iki kolay yol vardır. Bunlardan biri yağı ile, diğeri ise bitkisi ile hazırlanır.
Her iki tarif de harikadır ve aynı özellikleri taşır. Hangi malzemeyi daha kolay bulabiliyorsanız, onu kullanın.
Lavanta yağı ile lavantalı limonata
Bu içeceği hazırlamak için bir veya iki damla lavanta yağı yeterlidir.
Malzemeler
1/2 bardak bal (170 grams)
10 bardak su (2.5 liters)
1 damla lavanta yağı
6 limon
Dekorasyon için lavanta dalları
Hazırlanışı
10 bardak suyu geniş bir sürahiye koyun.
6 limonun suyunu sıkıp ekleyin.
Balı ekleyin ve iyice karıştırın.
Lavanta yağını ekleyin.
Dekorasyon için lavanta dalları kullanın ve servis edin.
Günde üç ila dört bardak içebilirsiniz.
Lavanta bitkisi ile lavantalı limonata
Bu tarifte, lavanta yağı yerine, limonataya ekleyeceğimiz bir lavanta infüzyonu hazırlayacağız.
Malzemeler
1 yemek kaşığı lavanta çiçeği (10 gram)
1/2 bardak bal (170 gram)
5 bardak su (1.2 litre)
1 bardak limon suyu (250 mL)
Hazırlanışı
Bir bardak suyu kaynatın. Kaynayınca lavanta çiçeklerini ekleyin.
20 dakika demleyin ve süzün.
Kalan su ile limon suyunu ekleyin.
Bal ile tatlandırın.
Her şeyi iyice karıştırıp servis edin.
Günde üç kez için.
Bu düşük kalorili bir içecek olduğu için, bunu rejim programınıza eklemekten çekinmeyin.
Baş ağrısının ilk belirtilerini fark ettiğiniz zaman ya da koruma amaçlı, stres hissettiğiniz zaman için.

Kaynak: Sağlığa Bir Adım

Bitki Alemi kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

GÜLMEKTEN ÖLDÜM OKUYUN KESİN…Kadınlar ve Burçları…

anette inselberg kadnlar burçlar gülmek

 

Sevgili kadınlar hayatınız boyunca iki kelime etmek istemediğiniz bazı hem cinslerinizle mucizevi bir soru sayesinde saatlerce konuşabilirsiniz. “Burcun Ne???” Kadınlar birbirine bu si…hirli kelimeyi söylediği anda o sohbet akmaz, adeta çağlar…
Bugün sizlere (özellikle erkeklere) kadınların burçları hakkında bazı hayati bilgiler vericem. Sonra da çıkarın kalem, kağıtlarınızı sözlü yapıcam.
Koç: Çok bilirler, yok yok tam olmadı, herşeyi onlar bilirler.”Yardımcı olur musun”cümlesi koçun yazılımında yoktur. Koç kadını Survivor Taner gibi her maceraya tek başına dalar. Baskın karakterlidir, erkeğe sözünü geçirmek ister ama sözünü geçirdiği erkeğe de saygı duymaz. Uzaklara gitmek ister, gitti mi de fazla açılmışız diye dönmek ister. İnsanın; -Ablacım ne istiyosun Allahınsen, diyesi gelir koça. Dedikodu yapamaz, kopya çekemez, hız limiti 75 se 60 la gider, kurallara bağlıdır, yalana ve disiplinsizliğe toleransı sıfırdır, bir de söz verip yapmadınız mı terlikle kovalar vallahi. Spiritüel aleme meraklıdır, gönül rahatlığıyla yanlarında ruh çağırıbilirsiniz, içlerinde bir tavernacı yaşar, sabaha kadar birlikte eğlenebilirsiniz.
Boğa: Vee karşınızda aforizma tanrıçası, dolaylı anlatım kraliçesi boğa. Ya arkadaş bir kere de doğrudan seni seviyorum, sana çok bozuğum filan desene, varsa yoksa alıntı. Boğa kadınına; “Hayatım nereye gidiyosun?” diye sorsanız. -Nereye gideceğini bilen için tüm dünya kenara çekilir. diye cevap verir. Yahu eltime gidiyorum desene, net olsana gözünü sevdiğim. Duygusal anlamda kendini net ifade edemese de, iş hayatında ne istediğini bilen ender burçlardandır boğa. Kafasına koyduğu herşeyi yapar, yeter ki istesin ama aşık oldu mu bütün planları şaşar, hemen ev terliklerini, alt aşortmanını giyip dolma sarmaya başlar. Fakaaat, verdiği değeri sizden göremiyorsa Uçan Adam Sabri gibi Alllaaaah diye kaçın, çünkü tersi boktur caarrt diye bırakır sizi.
İkizler: İki değil 10 kadın yaşar içinde, en tekinsiz burçtur, gülüp eğlenirken Medyum Memiş gibi zumzuğu ağzınıza çakabilir. Gönlünü hoş tutan erkekleri bünyesi reddeder, onu kanırtan, sinir hastası eden adamlara aşık olur. Konuşkan ve eğlencelidir, seyahate bayılır. İkizler kadınıyla yemeğe giderseniz 3 saatten önce yemeğinizin gelmemesi garantidir. -Tavuk var mı var, -makarna var mı var -ben lüfer aliym o zaman, diye sipariş verir. Bir mekanda bir yemek geri gönderiliyorsa arkasındaki kadın muhakkak ikizler burcudur. Yaşını göstermeyen narin ve zarif bir yapıları vardır, en geç yaşlanan burç ikizlerdir. Herkese şarladıkları, içlerinde bişey tutmadıkları için yaşlanmamaları doğaldır. Ohh iyi yapıyolar valla biz tuttuk da noolduu ayynen devam.
Yengeç: Güçlü görünmeye çalışıp bunu başaramayan tek burçtur. Bir yengeçle sohbet ederken bir şeylerin ılık ılık aktığını hissedersiniz, evet evet akan beyninizdir. İlişkiler hakkında hiç durmadan 72 saat konuşabilirler. Sizi asla dinlemeyip, en iyi dinliyo taklidi yapan burçtur. Siz ne anlatırsanız anlatın kafasında tavşanlar zıplar. Kazara arayıp, yarın dünyanın sonu geliyomuş deseniz, demek o yüzden benden ayrıldı yoksa bana hayatta kıyamaz olur yorumu. Yengeç için kainattaki herşey kendisi ve sevgilisi ile ilgilidir. Tam bir sabah insanıdır yengeç, sabah 5 de bile kalksa mutlu ve neşeli uyanır. Samimi ve komiktir, insan 1 gün bile görmezse özler yengeci, duygusallığını zekası ve fırlamalığıyla kapatır. Çok eleştiriye ve ihmal edilmeye gelemez aman.
Aslan: Mor dağların prensesi gibi salınır etrafta. Göz süze süze ağzını büze büze konuşur. Lükse şaşaaya düşkündür, mümkün olsa totosunu dolarla avroyla siler. Arkadaşlarını aşırı sahiplenir, mazallah arkadaşının sevgilisini bir kızla görse, yemez içmez; “hayırdırrr canımm!” mesajıyla yetiştirir hemen. Pozitif bilimlerden hazzetmez, hangi bölümü bitirirse bitirsin, hep yanlış bölümde okuduğunu düşünür. Bıraksalar, bütün aslanlar ressam, müzisyen, reklamcı olur. Çok duyarlı ve akıllıdır ama sıkıntıya gelemez. Güvenilirdir, kesseler sırrınızı söylemez. Kendiyle o kadar meşguldür ki, dünya yanıyo deseniz koşarken hangi parfümü sıksam diye düşünür. Nerde olmaz bir adam var, git ara bul getir saçlarını yol getir psikozuyla sevgili seçer, sonra da sabırla adam olmasını bekler. En hızlı laf sokan burçtur, mermi manyağı yapar sizi dikkaat.
Başak: Gözünde hep bir melankoli vardır, tıpkı acıların kadını Bergen gibi. Huzursuzdur, rahatın en çabuk battığı burçtur. Çok belli etmese de dedikoduyu sever. Arkadaş canlısıdır. Sabırlıdır, taşı ortadan yaran bi sabrı vardır. Duygularını çok belli etmez, osuruğu kokmaz. Her zaman bir tarzı vardır, en olmadık kıyafetler başağa yakışır. Üniversitede ideal ev arakadaşıdır, titiz ve düzenlidir, tuvaleti cifler, banyoyu ovar, hayatta işten kaçmaz. Ön planda olmayı sevmeyen ender burçlardandır. Şeytan ayrıntıda değil başakta gizlidir. Detaycıdır, kurduğunuz cümleden cımbızla bir kelimeyi seçer, ondan alınacak bir anlam çıkarır, hiç zaman kaybetmeden küser, siz daha noolduğunu anlamadan arkasını dönüp gider. Küstürmeyin, huyuna gidin, düşünerek konuşun, nefesinizi tutarak cevap verin, hadi canım başınız ağrımasın.
Terazi: Rahibe Teressa ile Lady Gaga arasında bi yerdedir. Çok pis aşık olur, çok çabuk unutur. Ruh hali değişkendir, evlenip çocuk mu yapsa, albüm yapıp stadyum konserlerine mi çıksa karar veremez. Stratejiktir, insani ilişkileri kuvvetlidir. Bir günlük seyahate bile 4 bavulla gider. Terazi kadınının ruhunda fırtınalar bile kopsa suratındaki ifade hep Mona Lisa’dır. İsterse güzel yemek yapar ama isterse. Ev işine, yemeğe, ortodontiye eli yatkındır. Üşengeçtir, sevgililerini hep yakın çevresinden seçer, aşık oldu mu da kendinden geçer. Bir yerde belirsizlik varsa terazinin tansiyonu düşer. Tez canlıdır terazi, onun için herşey net olmalıdır. Aşık mısın, diil misin? Efendi misin, p*ç misin? Arkadaş mısın, sevgili misin? net ol net der. Bu burcun kadınına yapılacak en büyük iyilik onu oyalamamaktır. Çünkü oyalanırsa sizi kabak gibi oyar.
Akrep: Ne okursa okusun, sonunda hep bildiğini okur. Havalıdır, antin kuntine bayılır. Artizdir, herkesle samimi olmaz, Etme çocukla sohbet küstürürsün, silme götünü camla kestirirsin’dir hayat mottosu. Evin Ana gibi anaçtır. Hastaya şifa, dertliye deva, açlara çorba dağıtır. Bi kendine hayrı yoktur. Habire kendini eleştirir. Haset değildir ama kıskançtır. Favori içeceği diet coladır. Bazen siyah, bazen beyaz ister ama herşeyi tutkuyla ister. Uçlarda yaşar, bazen o kadar uçlarda yaşar ki telefonu çekmez. Kafası attı mı atarlanır, o anaç toprak ana birden alayına isyan inadına Bayhan’a dönüşür. O yüzden kızdırmamaya gayret edin. Bir de psişiktir ki owww, daha fikir senin aklına düşmeden, anlar hinliğini cinliğini gözünden. Parasının hesabını bilir, genellikle tek başına gezer, yalanınızı yakalarsa kafanızı tombi gibi ezer.
Yay: Allah’ın sopası yoktur, yay burcu kadını vardır. Güvenini kıranı, hevesini kaçıranı affetmez, yıl sonu elinde koçan biriken trafik polisi gibi yapıştırır cezayı. Mağrurdur burnu düşse acaba ne düştü diye eğilip bakmaz. Herşeyi analiz eder, “sen aslında öyle dedin ama başka birşey demek istedin” diye cümleye başladı mı kaçın. Sevdiği adamı mutluluktan havalara uçurur ama adam dengesizlik yaparsa tutmayı unutur. Hiçbir zaman çok zengin olamaz, ayda 1 trilyon da kazansa ay sonuna kadar saça saça bitirir. Ruh hali değişkendir, Walt Disney’den Murat Kekilli’ye dönüşebilir bir anda. Öğrenmeyi sever. Hep bir şeylere başlar; spora, latin dansına, diyete, güreşe ama sonunu getiremez. En başarılı olduğu alan işidir, kahkaha attığı zaman da baya dişidir. Yay burcu kadını vefalıdır kolay kolay kimseyi harcamaz, aptal yerine kondumu da adamın götünü keser acımaz.
Oğlak: İçinde bir Güngör Bayrak yaşar, york düşesi, buckingham kontesidir adeta. Temkinli ve kuşkucudur, siz birşey anlatırken gözlerini kısarak bakmasının sebebi budur. Oğlak kadını asildir ölçülüdür, senin benim gibi ağzından salya saçarak gülmez, insan gibi güler ve hemen toparlanır. İş hayatında dikkatlidir, kolay kolay yanlış yapmaz. Herkesle samimi olmaz, çabuk ısınıp, soğumaz ama hayatına aldığı insanları da yarı yolda bırakmaz. Bu burcun insanı genç yaşlarda kimlik bunalımına girer, sonra çıkar. Bazen insana cinnet geçirtecek kadar gerçekçidir. 10 yıl sonra seninle Toskanada ki bağımızda şarap yudumlıycaz deseniz, önce Beylikdüzündeki evin taksidini bitir de sonra içeriz şarabı diyip, tokadı çarpar. VII. Henry’nin torunu olduğu için, sinirlenince salon kadını çizgisini bozmaz, sümüğünü çeke çeke bi kenarda ağlar. Cahille sohbeti en hızlı kesen burçtur, ağlatmayın, gebertirim.
Kova: Dedikoduya bayılır gıybeti içine sokup mıncırır. İçinde hep bir dahi yaşadığını düşünür ama tarihte bir icadına rastlanmamıştır. Zekasına aşıktır, egosu yüksektir. Bu tatlı egosunun yanında bir de mütevazı olsaymış tam süper olurmuş ama olamamış kısmet. Arkadaşlarını çok sever, ne sevmesi delirir, aklını çıldırır arkadaş diye. Bağlılık sever, bağımlılıktan tiksinir. İlişkilerde erkek gibidir, yönetir, kontrol eder, müdahele eder, az daha sıksa p..pisi çıkacaktır. Düğün dansını bile erkeğin yönetmesine izin vermez, illa domine edecek. Kültürlüdür ama fazla bilgi kalbe zarar diye; müzeden çıkıp kermese, Verdi’nin operasından, Ferdi Tayfur konserine gidebilir. Magazine aşinadır, bıraksalar, 2. Sayfa programını rahatlıkla sunabilir. İnanılmaz komik ve pratiktir. Üşenmese dünyayı ele geçirir ama yatarken makyajını silmeye üşenen insan dünyayı mı ele geçirecek Allahınsen:)
Balık: İbrahim Tatlıses gibi çabuk ağlar, neye ağladığını asla bilemezsiniz. Pencere buğulansa duygulanıp ağlayabilir. Dünyada sadece kendisinin anlayabileceği esprileri vardır. Her ilişkisine, son ilişkisiymiş gibi başlar, kendini inandırır, ayrılınca da aman boşver ya zaten şizofrendi der geçer. Hayalperesttir, ama romantik salya aşık değildir, sevgilisi şiir okurken dayanamayıp adamın ağzına gülebilir. Küçük şeylerden mutlu olsa da, ota boka morali bozulabilir. Bu kadar duygusal olmasına rağmen, zorluklar karşısında inanılmaz güçlüdür. İdeal mesleği kadılıktır, asla hak yemez, estetiğe düşkündür üzerinde tarçın yoksa sahlep bile içmez. Sonda söylenecek şeyi başta söylediği için her kavgada haksız duruma düşer, sonra da bütün dünya bana karşı diye ağlaya ağlaya gözleri şişer. Geneli iyi yemek yapar, ideal eş ve anne adayıdır. Bünyeleri görücü usulü ile evlenmeye yatkındır.

Bu yazı ve “Erkekler ve Burçları” yazıları ayseninbavulu.blogspot.com a aittir…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Yaşınız Kaç?

anette inselberg yaşın kaç

Bu resme bakanın yaşı belli oluyor?

30 yaşın altında olan kişilerin tabloda daha çok genç kadını fark ettikleri,

30 yaş üzerindeki grubunsa ağırlıklı olarak yaşlı kadını algıladıkları anlaşıldı.

Siz ne görüyorsunuz?

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kabak Çekirdekleri

yıldızz kenter aanete inselberg umut çiçek düş hayal

 

Yıldız KENTER ❤
Kabak Çekirdekleri
İlkokuldaydım, birinci sınıfta.
Hiç unutmadığım bir cezaya çarptırıldım. Kara tahtanın önünde, sırtım sınıfa, yüzüm kara tahtaya dönük, ders bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak. Utanıyorum, midem bulanıyor. Ölmek istiyorum. Herkesten nefret ediyorum, herkes ölsün istiyorum.
Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı hissediyorum:
kabak çekirdeklerim!
Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim. Mahmut’la (Benden bir buçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa gidiyor) eve giderken yiyecektik. Evimiz taa tepede, Abidin Paşa Köşkü’nün orada.
Bahardı… Bademler açmış,
tepeye giden toprak yol bomboş. Ev yok pek. Apartman hele hiç yok. Göz alabildiğine tarla. Papatyalar, gelincikler.
Haydi be sen de!.. Ne diye ölecekmişim… Mati’ciğimle güzelim dağ yolunda çekirdek yiyerek, konuşa gülüşe eve gitmek varken!
Şimdi dönüp geriye baktığımda, hep çekirdek misali umutlar peşinde ayakta kalabildiğimi görüyorum. Öleceğimi bile bile bir çekirdek uğruna bu kadar çaba, çırpınma! Değer mi?
Birşey yap.
Met’i anımsıyorum, Sevgili Aziz Nesin’i… İçim ısınıyor yeniden.
Kalk hadi diyorum, durma koş, birşeyler yap. Yaşa… Dur diyorlar bir yandan da, koşma…
Yeter, dinlen artık. Koşma…
Öl artık! Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bunu her sabah 8’de içelim ve karnınızdaki tüm yağları çılgın gibi ortadan kaldıracak!

anette inselberg göbek yağ erime saık

 

Ne yazık ki, ortadan kaldırmak için en zor yağ karındaki bölgedir. Yağ çoğunlukla bu bölgede bulunur.
Göbek yağı insan vücudunun görünümünü etkiler, ancak estetik bir sorundan çok daha kötüdür, çünkü aşırı miktarda yağ birikimi çok sayıda hastalığa neden olabilir.

Şans eseri, doğal ilaçlara her zaman güvenebiliriz! Burada, size göbek yağını çıkarmanıza ve organizmanızı beslemenize yardımcı olacak erik içeren bir çare sunacağız!
Zayıflama kürünün hazırlanışına geçmeden önce, bu karışımının sağlığınız için çok önemli diğer faydalarına da kısaca değinmek istiyorum.
Müshil etkisi : Sindirim sürecini düzenlemenize yardımcı olan yüksek miktarda life sahiptir.
Antioksidan : Vücudunuzdaki serbest radikallerle savaşır.
Kanser riskini azaltırlar: Erikler ayrıca bu hastalığa yakalanma riskini önemli ölçüde azaltmanıza yardımcı olur.
Şeker hastalığına karşı savaşır : Kan şekeri düzeylerini düzenlemenize yardımcı olur.

Bu mucizevi çare kullanın ve karın yağının doğal ve çok etkili bir şekilde uzaklaştırılmasına yardımcı olacaktır!
Şimdi kürünün malzemeleri ve yapılışına geçebiliriz. Hem yapması kolay, hem de bir kere yaptıktan sonra bitene kadar içebilirsiniz. 1 litre sudan yaptığınızda yaklaşık 5 bardak kadar çıkıyor ve bu da size 5 gün yeterli.
Malzemeler:
Kuru Erik 100 gram
1 litre içme suyu
1 dilim limon (isteğe bağlı)
Yapılışı :
Erikleri 1 litre su ekli bir şişeye koyun. 1 hafta boyunca buzdolabında kalacak şekilde bırakın. Sonra, süzün ve büyülü tarif hazır!
Arzu ederseniz içerken içine bir dilim limon da ekleyebilirsiniz. Hem tadını güzelleştirir hem de içeceğin etkisini arttırır.
Kullanımı: İstediğiniz sonucu elde edebilmeniz için her sabah boş bir karnında bu ev yapımı tarifi 1 bardak iç.
Kaynak: Hayat Mutfakta

Bitki Alemi kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Kaç defa “hatalıyım, yanlış yaptım, aptalım” dedin ve bunları düzeltmek için adım attın?

ANETTE inselberg kaç defa

Sayı..
Kaç tane ağaç diktin?
Kaç tane hayvanın canını kurtardın?
Kaç tane hasta veya yardıma muhtaç çocuğa yardım ettin?
Cüzdanın her kalınlaştığında, o cüzdanı kaç kişi için incelttin?
Kaç tane ağaca, kaç tane hayvana ve kaç tane insana; canın, parçan ve onların aslında sen olduğunu anlayarak sarıldın?
Kaç tane sokak güzelleşsin de gören bir tane insan gülümsesin diye, o duvarlara resim yaptın?
Kaç defa kendine bir hediye paketinde hediye verdin ve açarken sanki sen paketlememişsin gibi sevindin?
Sokakta hiç tanımadığın kaç tane insana içtenlikle gülümsedin?
Senden yardım isteyen kaç dilenciyi terslemedin?
Kaç sabah yataktan, oflayarak kalkmadın?
Canını verebileceğin kaç insan var?
Kaç kişiye içinde gerçekten neler olduğunu, ne kadar çok canının acıdığını gösterebildin?
Kaç defa “hatalıyım, yanlış yaptım, aptalım” dedin ve bunları düzeltmek için adım attın?
Kim olduğunuzu; kaç yaşında olduğunuzu belirten o sayı belirlemez.

Meslekleriniz,

Afilli fotoğraflarınız yada paranızda belirlemez.

Ne kadar çok sevildiğiniz veya takdir edildiğinizin de önemi yok.

Ne kadar güzel ve kim olduğunuzu bu sorulara verdiğiniz sayının yüksekliği belirler. kıstas budur.
joseph erdem

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

-Yola çıkarken varmak istediğin yerde misin? Vardığın yer uydu mu sana ?

anette inselberg bisikletli kadın

 

Amerikan yüksek mahkeme yargıçlarından, şair, hekim ve hukukçu Oliver Wendell Holmes (1809-1894) son derece dalgın bir insandı.
Bir gün Washington’dan uzaklaşan bir trende kondüktör yanına gelir ve kendisine biletini sorar. Yargıç bir anda başını okumakta olduğu kitaptan kaldırır ve boş gözlerle kondüktöre bakar. Yüzünde endişe sezilmektedir. Yargıcı tanıyan kondüktör sakinleştirici bir sesle
-Sayın yargıç ben sizi tanıyorum Eğer bilet almayı unuttu iseniz lütfen üzülmeyiniz ilk durakta iner bekleme süresi içerisinde bilet alırsınız, der.
Yargıç endişeli bir ses ile cevap verir;
– Genç adam, sorun bilet değil. Kendi kendime “Neredesin” diye soruyorum. Nereye gidiyorum, bilmiyorum. Neden bu trendeyim?
—————
“Nerdesin” değil
Kendi kendine bir “Neredesin?” Sorusunu..
insana sadece vicdanı sorar;
“Sen neredesin?”
-Doğru yerde misin? Emin misin? Ruhen bulunduğun yerde misin?
-Yola çıkarken varmak istediğin yerde misin? Vardığın yer uydu mu sana ?
-Sen kendini içinde göründüğün yerde hissediyor musun? Göründüğün gibi misin?
-Bu yaptıklarını yapan “sen” misin?

Moris Levinin sayfasından alınmıştır

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Şifalı Su Hazırlama Ritüeli

anette inselberg şifalı su ritüeli yaşam enerjisi
Çok sıkıntılı, umutsuz, bezgin yorgun olduğumuz dönemler maalesef oluyor. Hayat yolunda düşe kalka ilerliyoruz. Düştüğümüz dönemlerde tekrar ayağa kalkabilmemiz için, moral bulup, yaşam enerjimizi arttırabilmeniz için sizlere şifalı su hazırlama ritüeli paylaşmak istiyorum.

Şifalı Su Ritüeli:
Gerekli malzemeler
Beyaz kuvarts
Elma sirkesi
Bir bardak
İçme suyuyla dolu sürahi
Bir ayna
Yeşil kalem
İki adet sarı karton (biri sürahinin altına biri sürahinin üstüne)

Öncelikle beyaz bir kuvarts taşı almanız gerekiyor. Elinizde varsa tabi ki onu da kullanabilirsiniz. Bu kuvarts taşını soğuk suda 3-4 dakika iyice yıkayın.
Bir bardak su ve elma sirkesinde bir gece kuvarts taşıni bekletin.
Gece kuvarts taşı elma sirkeli suda beklerken siz de ritüel alanını hazırlayın
Sarı bir kartonun ortasına bir ayna koyun ve aynanın üzerine yeşil kalemle ”şifa ve yaşam enerjisi’’ yazın. Üzerine içme suyuyla doldurduğunuz sürahinizi (içine toz girmesin diye sarı kartonla sürahinin ağzını örtün) koyun.
Gece ritüel alanınız da hazır olsun.
Sabah istediğiniz bir saatte kuvartsı elma sirkeli sudan çıkarın avuçlarınızın arasına alın ve kalp çakranız hizasında tutun. Yukardan aşağıya sarı ışığın indiğini sizi, bedeninizi, ruhunuzu, zihninizi, kuvartsınızı ve sürahinizin içindeki suyu şifalandırdığını ve yaşam enerinizi arttırdığını imgeleyin.
Kuvartsı sürahinin içine koyun ve şu sözleri tekrarlayın ‘’Beni şifalandırdığın ve yaşam enerjimi arttırdığın için teşekkür ederim. Kendimi neşeli, mutlu, huzurlu, canlı ve yaşam enerjisiyle dolmuş hissediyorum. Çok şükür’’
Sürahinin ağzını sarı kartonla kapatın ve bir gün boyunca dokunmayın. Mümkünse pencere kenarında (evin içinde) sürahiniz dursun. Böylece güneş ışınları da içine girebilir.
Ertesi sabah sürahideki şifalı sudan içmeye başlayabilirsiniz. En az yedi gün boyunca bu sudan için ve içerken ((yaşam enerjim çok yüksek, sağlıklıyım, şifalandım. Çok şükür’’ deyin…

Şifa olsun,

Anette İnselberg

Not1: Sürahideki su azalmaya başladığında içme suyu ekleyin
Not 2: Kuvarts sürahinin içinde kalacak. Sonra toprakta bir gece bekletip başka bir ritüel için kullanabilirsiniz.
Not 3: Ayna ve kartonu da tekrar kullanabilirsiniz.
Not 4: Sürahinin ağzını kapattığınız sarı kartonun büyüklüğü önemli değil yeter ki suyun içine toz girmesin.

Not 5: Her şey Allah’tandır bunlar sadece vesiledir.

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Çiçeğinizin dibine tarçın dökerseniz…

anette inselberg çiöçeğe tarçın

 

Tarçının içerisinde güçlü antioksidanlar bulunur aynı zamanda güçlü iltihap kurutucu bir baharattır. Tarçının bu özellikleri bitiklerde de işe yarıyor.

Çiçeklerinizde yer alan böceklenmeden mantara kadar birçok sorunu önlemeye yardımcı oluyor. Saksıda ve bahçesinde bitki yetiştirenler için tarçın kullanmalarını gerektiren 5 neden…
1)Böceksavar

Bitkilerinize karınca veya böcekler musallat oluyorsa onları tarçınla yok edebilmeniz mümkün. Bu durumda tek yapmanız gereken böceklenmiş bitkinizin toprağına çember şeklinde tarçın dökmek. Dökmüş olduğunuz tarçın sayesinde artık hiçbir böcek bitkinize yaklaşamayacak.
2)Mantarı önler

Eğer mantarın topraktan bulaştığını anladıysanız bitkinin toprağına tarçın dökmeniz gerekir. Ancak dış etkenlerden dolayı mantar oluşumu varsa bitkinizin yaprağına tarçın dökmek yeterli olacaktır.
3)Bitkilerin yapraklarını iyileştirir
Bitkinizin yaprakları ve dalları çürümeye başladıysa tedavi etmek amacıyla hasarlı olan bölgeye tarçın dökmeniz yeterli olacaktır.

4)Büyümeyi ve gelişmeyi hızlandırır

Eğer yeni bir bitki dikmeyi düşünüyor ve kısa zamanda büyümesini istiyorsanız kimyasallarla uğraşmanıza gerek kalmayacak.
Dikeceğiniz kökü tarçına batırarak bir süre bekletin. Daha sonra toprağa dikebilirsiniz. Kısa zamanda bitkinizin büyüyüp geliştiğine şahit olacaksınız.

5)Hastalanmış bitkileri eski haline getirir
Bitkileriniz hastalanmışsa belli bir zaman sonra solar ve ölürler. Bitkilerinizi hastalıklardan kurtarmak için tamamen ezilmiş halde iki aspirin, bir yemek kaşığı tarçın ve yarım litre suyu karıştırın ve 12 saat boyunca bekletin.

Karışımı daha sonra sprey şişesine koyun ve bitkinizin üzerine sıkın. Bitkiniz kısa sürede iyileşecektir!

Kaynak: hayat mutfakta

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İşe ya da eve bolluk bereket çağırma ritüeli

anette inselberg işler tıkırında bolluk bereket enerji reiki ritüel
İşe ve eve bolluk bereket getirmek için hazırladığım bu ritüeli sizlerle paylaşmak istiyorum.
İşe ya da eve bolluk bereket çağırma ritüeli

Ritüel Malzemeleri
Kırmızı bir karton
3 adet kırmızı mum (tealight olabilir)
3 adet mor mum (tealight olabilir)
6 adet altlık
Bir ayna
Kırmızı ruj
Ayna
Bir bardak su
Gül suyu
Ritüelin Yapılışı
Her Çarşamba ya da perşembe yapabileceğiniz bu ritüel sabah en geç 11.00 a kadar yapılmaya başlanmış olmalı.
İşte ya da evde ritüeli yapacağınız alan genelde kapıdan girdikten sonra sol tarafta olmalıdır. Burada yer yoksa en yakın yeri seçmeniz gerekmektedir.
Kırmızı kartonun ortasına şekildeki gibi bir ayna koyuyorsunuz ve aynanın ortasına kırmızı rujla ‘’işler tıkırında’’ yazıyorsunuz. Aynanın üzerine yarım bardak su koyuyorsunuz. Suyun içine de yedi damla gül suyu damlatıyorsunuz.
Aynanın çevresine altı adet mumu (mumların altına mutlaka altlık koyun) kalp şeklinde diziyorsunuz. Kırmızı üç mum yukarda. Mor üç mum aşağıda olacak şekilde.
İŞ İÇİN YAPIYORSANIZ: Mumları yakıyorsunuz ve yakarken iş için şu sözleri söylüyorsunuz
’’ bütün işlerim tıkırında çok şükür. Müşterilerim artarak devam ediyor, alacaklarım tıkır tıkır geliyor, satışlarım tıkır tıkır devam ediyor, her gün işlerim tıkır tıkır büyüyor. İşim huzurlu ve neşeli. Yaşasın, yaşasın, yaşasın…’’
EV İÇİN YAPIYORSANIZ: Mumları yakıyorsunuz ve yakarken ev için şu sözleri söylüyorsunuz
‘’evime tıkır tıkır para geliyor çok şükür, evime tıkır tıkır bolluk ve bereket geliyor, evime tıkır tıkır sevgi ve huzur geliyor. Evimde mutlu, huzurlu ve sağlıklıyım. Çok şükür.’’
Mumlar söndükten sonra bardağın içindeki sudan yedi yudum içiyorsunuz: ‘’İçerken her işim tıkır tıkır yolunda. Çok ŞÜKÜR’’ diyorsunuz. Ve bardakta geri kalan suyu işin ya da evin her yerine serpiyorsunuz. Kapının önü dahil.
Mumlardan arta kalanları toprağa gömüyorsunuz. Geri kalan tüm malzemeleri tekrar kullanabilirsiniz.
Şifa olsun,
Anette İnselberg

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İstediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak kanıtlandı

anette inselberg rezonans istediğimiz hayat çekim

 

Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “ Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.
Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?
Kim olmayı istiyorsun?
İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?
ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?
Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?
Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.
İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.
Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.
Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?
En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.
Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.
Rezonans Nedir?
Resonantia = Akis
Rezonans = Eko, yankı, titreşim
Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.
Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.
Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.
Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.
Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.
Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.
İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.
İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?
“Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein
Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.
Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.
Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.
Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.
Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.
Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.
İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:
Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.
Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.
İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.
İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.
Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz.
Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.
Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.
Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:
Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.
Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.
İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor?
Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.
Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.
Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.
Klasik fizikte, daha önce böyle birşey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.
Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.
Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.
Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.
Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.
Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.
Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?
Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;
Rezonans Kanunu, her zaman “evet” der.
İnançlarını her zaman doğru çıkarır.
Sana karşı gelmez.
Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.
Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.
Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.
Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.
Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.
Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.
İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!
Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?
Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?
Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.
Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?
“Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur.”
Albert Einstein
Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz?
Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.
Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.
Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.
Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.
Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.
Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.
Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.
“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrates
Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”
Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.
İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.
Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.
Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.
Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.
Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.
Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.
Eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.
Rezonans Kanunu-Pierre Franckh

Rezonans Kanunu – İsteklerin Yönetimi

anette inselberg rezonans enerji çekim
Rezonans kanunu“Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “
Pierre Franckh, kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.
Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?
Kim olmayı istiyorsun?
İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?
ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?
Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?
Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.
İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.
Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.
Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?
En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.
Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.
Rezonans Nedir?
Resonantia = Akis
Rezonans = Eko, yankı, titreşim
Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde için de böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.
Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.
Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.
Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.
Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.
Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.
İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.
İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?
“Ön yargıları yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein
Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.
Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.
Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.
Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.
Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.
Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.
İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:
Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.
Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.
İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.
İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.
Rezonans Kanunu – Pierre Franckh

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

BİR KEŞİŞİN HAYAT DERSLERİ

anette inselberg aydınlanma şifa enerji bolluk bereket
•Başarana Kadar Denemeye Devam Edin
Öğrendiğim en önemli ders bir şeyden vazgeçmeden önce onu en az üç (ve hatta dört) kez denemek oldu. Bahsettiğim keşiş bana aynı zamanda çeşitli girişimlerden sonra zor işlere farklı açılardan yaklaşmayı öğretti.
Eğer denemeye devam ederseniz nihayetinde gideceğiniz yere varırsınız.
•Sorunuzun Cevabı İçinizde
Orijinal manastır eğitiminin bir parçası olarak bir keşiş, iyice düşünülüp taşınılmış olmadıkça öğrencilerin direkt sorularını cevaplamaz. Bir Çin atasözü şöyle der:
“Öğretmenler kapıyı açar, ancak içeri kendi başınıza girmeniz gerekir.”
Zen Budizmi’nde de benzer bir konsept yer alır. Eski bir Taoist deyiş şöyledir:
“Dört köşeli bir masa yaparken öğretmenin görevi öğrenciye bir köşenin nasıl yapıldığını göstermektir. Diğer üç köşeyi yapmak ise öğrenciye düşer.”
Öğretmenler öğrencileri gerçek hayattaki problemlere hazırlamak için bu yolu tercih etmektelerdir.
Bir keresinde Güney Kore’ye gitmiştim ve gittiğiniz yerde konuşulan dili bilmediğinizde içgüdülerin ne kadar yardımcı olduğu beni çok şaşırttı. Hiç unutmam, bir keresinde bir taksi şoförüne otelimin yerini tarif etmeye çalışıyordum ancak o hiç İngilizce konuşmuyordu. O yüzden taksiden inip birkaç insanla konuşmak ve İngilizce konuşan birini bularak ona oteli Korece olarak şoföre tarif ettirmek zorunda kalmıştım.
Hayatta ne zaman yeni bir şey denesek ufak bir bilgi birikimiyle yeni denizlere yelken açarız. Gerçek dünya bize tüm cevapları vermez. Asıl öğretmen içimizdedir.
•Hayattaki Gerçek Bilgelik Bir Şeye Kalkışıp Başarısızlığa Uğramaktan Gelir
Meditasyona başlamadan önce bir şeye başlayıp başarısız olduğumda üzülürdüm.
On altı yaşımdan beri satış işleriyle uğraşıyorum. İşe gidip bir şey satamadığım için kendime kızdığım çoktur. Bir kere reddedilsem halime üzülür ve işi bırakmak isterdim. Tekrar ve tekrar başarısız olmaya devam ettim ancak en azından artık bu konuda iyileşmiştim.
Meditasyona ilk başladığımda çeşitli sıkıntılar yaşadığımı hatırlıyorum. Örneğin ilk başta rahatlamak zor gelmişti. Ancak devam ederseniz giderek kolaylaşıyor. Önceleri sadece birkaç dakikalığına, sonra her gün denemeye başladım ve gün geçtikçe meditasyona daha çok vakit ayırdım.
Bir şeyle mücadele ederken kendimiz hakkındaki bazı gerçekleri ve daha güçlü olmak için yapmamız gerekenleri öğreniyoruz.
•Meditasyonla Egoist Zihin Açığa Çıkar
Ego dünyasındaki her şey karşılaştırmaların bir ürünüdür. Kendimi satış departmanında çalışan başka kimselerle karşılaştırır ve onlar kadar kazanmadığım için kendimi suçlar dururdum.
Meditasyonla birlikte sürekli bu kıyaslamalarla uğraşan egoist zihinden ayrılmaya başladım. Çoğumuz bir şeyi deneyip reddedildiğinde vazgeçer. Daha da kötüsü kendilerini suçlayıp depresyona girerler. Meditasyona başladığımda egomu bulup ondan ayrılmayı başarabilmiştim.
İşte meditasyon yapınca olan da budur: Karşılaştırmalardan beslenen egolarımızdan ayrılır ve onların yönetmediği bir hayat yaşamayı öğreniriz.
•Hem Şefkatli Hem De Dayanıklı Olmalıyız
Ben onu en az üç kez çağırmadıkça keşiş benimle buluşmazdı. Bundan nefret ederdim. Ona tekrar tekrar seslenmeme rağmen çıkmazdı. Ancak gerçek hayat da böyle değil mi? Bir şeyi halletmek için birini kaç kere aramanız ya da onlara e-posta göndermeniz gerekiyor? Genellikle en az birkaç kez.
Çoğumuz bir şeyi deneyip başaramayınca kendini suçlar. Zamanında eğitimin bu yanından nefret etmiştim ama şu an anlıyorum ki bu çok önemli bir hayat dersiymiş.
Taoist bir atasözü der ki:
“Dışarıdan pamuk, içeriden çelik gibi.”
Bu bize şefkatli olmayı, ancak güçsüz olmamayı öğütler.
•Sabır Bir Erdemdir
Keşiş beni hep bekletirdi ve ben, bundan nefret ederdim.
Örneğin eğitim için onun evine gittiğimde beni en az yarım saat, hatta bazen daha bile uzun bekletirdi. Cumaları yemeğe çıkmak için sözleşirdik ve restorana bir saat geç gelirdi.
Belli bir yere akşam 7’de gitmemi söylerdi ve gittiğimde asla onu orada bulamazdım. Ben de oturup onu beklerken telefonumla oynar, birine mesaj yazıyormuş gibi yapar ve etraftakilerin hakkımda ne düşündüğü ile ilgili endişelenirdim.
Ama adamı arayamazdım da. Telefonunu bir kere açtığını bile sanmıyorum. Sonra 8:15’te gelir ve hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.
Hep ilk sorusu “Annen baban nasıllar,” olmuştur. (Ben tabi kendi kafamda ne demek annemle babam nasıl, pardon da bir saat on beş dakikadır burada bekliyorum diye düşünürdüm.)
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra bu artık beni hiç rahatsız etmemeye, hatta hayatımın diğer alanlarına da yayılmaya başladı. Bu eğitim sayesinde hemen hemen hiçbir şeye üzülmediğimi söyleyebilirim. Artık uzun kuyruklarda beklerken ya da yolda biri beni solladığında hiç sinirlenmiyorum.
Sabır, iç huzurun bir hediyesidir.
•Egonuzdan Ayrılın
İlk başlarda bir restoranda tek başınıza oturmak zor geliyor. Sürekli endişeleniyor ve etrafınızdakilerin ezik olduğunuz için bir başınıza oturduğunuzu düşündüğünü sanıyorsunuz. Ama gerçek şu ki başkalarının hakkınızdaki fikirlerine takıldığınız sürece hiçbir zaman gerçekten mutlu olmayacaksınız.
Meditasyondan önce hemen her şeye üzülürken artık neredeyse hiçbir şey beni etkilemiyor. Örneğin son zamanlarda hava alanındayken birkaç saat rötar olacağını öğrendim ve bu zamanı meditasyon için harcadım. On sene önce olsaydı canım çok sıkılırdı. Ufak bir gecikme tüm günümü mahvederdi.
Egonuzun taleplerinden kurtulduğunuzda karşınıza çıkanları kabullenmek, hatta onlardan faydalanmak daha kolay hale gelir.
•“Benlik Yoksa Düşman Da Olmaz”
Tüm korkularımız, endişelerimiz ve güvensizliklerimizin kaynağı içimizdeki düşmandır. Eğer bu düşmanla bir anlaşmaya varırsanız bu, hayatınızın tüm alanlarını etkileyecektir. Hayattaki problemler benlik ve egodan türer.
Kaç kere sırf korktuğumuz için bir şeyin peşinden gitmiyoruz? Zihnimizde istiflediğimiz ve gerçekten mutlu olmamızı engelleyen onca korkuyu düşünün. İçindeki düşmanın yenenin dışarıda düşmanı kalmaz.
•Mutluluk Hem İçeriden Hem de Dışarıdan Gelir
Bunu tanıştığım Budist hekimi gözlemlerken öğrendim. Hasta almaya başlamadan önce meditasyon yapardı. Tanıdığım en mutlu ve şefkatli insanlardan biridir kendisi.
İçeride mutluluk yaratıp bunu başkalarına yayarak bu ruhu canlı tutmayı başarıyordu.
Mutluluğu içimizde bulup onu diğerleriyle de paylaşmaya gayret etmeliyiz. Keşiş hep derdi ki:
“Hayatta herkesin bir amacı ya da görevi vardır.”
Kaynak:
http://www.kolektif-kozmos.com/bir-kesisten-ogrendigim-9-h…/

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İş Başvurularının Olumlu Geçmesi İçin Ritüeller

anette inselberg defne yaprağı şans işe kabul başvuru bolluk berket

İş başvurularının olumlu geçmesi için defne yaprağı ve defne yaprağı yağıyla yapacağınız bir ritüeli sizinle paylaşmak istiyorum. Bütün hayırlı kapılar önünüzde açılsın inşallah. Unutmayın her şey Allah’tandır bunlar sadece vesiledir.
İş Başvurularının Olumlu Geçmesi Ritüeli 1
Öncelikle defne tohumu yağı alın.
iş başvurunuza gitmeden önceki üç gün ve gittikten sonraki üç gün duş almanız gerekiyor. Bu duşun gündüz saatlerinde olması ve bir kapak defne tohumu yağını kafanızdan aşağıya tüm vücudunuza gelecek şekilde dökmeniz gerekiyor. Duş alırken su yukardan aşağıya üstünüzden akarken ‘’ işe giremem, yine mi olmayacak, ben hiçbir şeyi hak etmiyorum korkularımı serbest bırakıyorum, serbest bırakıyorum, serbest bırakıyorum ve bu işe girmeyi hak ediyorum, hak ediyorum, hak ediyorum, işe girdim bile yaşasın, işe girdim bile yaşasın, işe girdim bile yaşasın’’ deyin.
İş Başvurularının Olumlu Geçmesi Ritüeli 2:
İş başvurusuna gitmeden önce metal bir kapta iki üç yaprak defne yaprağını yakın ve yaprakların dumanı çıkarken sağ elinizle başınızın üzerinden saat yönünde (sağdan sola) üç defa çevirin ve şu sözleri tekrarlayın ‘’ Bu işe girmeye niyet ettim, bu işe girmeye niyet ettim, bu işe girmeye niyet ettim ve işe girmeyi başardım, aferin bana, aferin bana,aferin bana ‘’ sonra üç adet taze defne yaprağını cüzdanınıza koyun.
Ve her cüzdanınızı açtığında ‘’aferin bana işe girdim’’ deyin.
Tütsülenmiş defne yaprağının küllerini denize serpin ya da toprağa gömün.
İş Başvurularının Olumlu Geçmesi Ritüeli 3:
İş başvurusuna gideceğiniz gün kapının önüne şeker ve defne yaprağı serpin ve evden çıkarken bunların üstüne iyice basın ve şu sözleri tekrarlayın ’’şans benim yanımda ve bu işe girdim çok şükür, çok şükür çok şükür’’ deyin.
Not: Kapının önündeki şeker ve defne yaprakları üç gün boyunca kalsın ve onları her gördüğünüzde ‘’ben şanslıyım, ben şanslıyım, ben şanslıyım’’ deyin ve arkasından toprağa gömün.
Tüm hayırlı kapılarınızın önünüzde açılmasına niyet ediyorum.
Şifa olsun,
Anette İnselberg

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

1960’LI YILLARDA VARLIKLI OLMAK VE İSRAF

anette inselberg varlık israf 1960 lar
Dedem Ahmet Ural ve anneannem Sabiha Ural 1962 yılında Bostancı’da bahçeli, üç katlı, müstakil bir ev alıp, Adapazarı’ndan İstanbul’a taşınmışlardı. 60’lı yılların ortalarında bu evin garajında son model bir Mercedes ya da sekiz silindirli bir Amerikan arabası duruyor olurdu. O yıllarda arabayla bütün Avrupa’yı dolaşmışlar, bir de Akdeniz’de gemi turu yapmışlardı. Evin içinde buzdolabı, çamaşır makinesi, müzik seti (aslında müzik dolabı !) vardı. 60’lı yıllar bitmeden televizyon da gelmiş ve Bulgaristan’ın yaptığı yayınları devasa bir anten yardımıyla seyretmeye başlamıştık. Kısacası, kendi dönemlerine göre oldukça varlıklı sayılırlardı.
Şimdi bu “varlıklı” evindeki harcama alışkanlıklarından söz etmek istiyorum.
Evde hiçbir zaman herhangi bir yiyeceğin eksikliği söz konusu olmamıştı ama örneğin çikolatalar yuvarlak gümüş bir kabın içinde, cila kokan yemek odası dolabının içinde durur ve biz torunların her gelişimizde bir iki tane almamıza ses çıkarılmazdı. Daha fazlasına ise nedense cesaret edemezdik.
Ekmekler eve az olmayacak miktarlarda alınır ve eğer bayatlamaya başlarlarsa bunlardan ya kızartıp, üzerine vişne şerbeti dökülerek özel ve nefis bir fırın tatlısı yapılır, ya da ekmek dilimleri yumurtaya bulanıp yağa atılarak bizlere çayın yanında servis edilirdi. Sadece kızartılıp kahvaltıya çıkarıldığı da sıkça olurdu. Tabii ki bayat ekmekler köfte yapımında da kendini gösterirlerdi. Özetle, evden ekmek atıldığını hiç hatırlamıyorum.
Bir gün önceden kalan pilavlar yayla çorbası ya da kadınbudu köfte olarak ertesi gün karşımıza çıkardı.
Yenen tüm etlerin kemikleri bahçede duran cins av köpeğine, karpuz, kavun kabukları ise bahçenin başka bir köşesindeki kümesteki tavuklara giderdi. Sanırım birçok sebze kabukları ve salata artıkları da onlara verilirdi.
Eve gelen paketlerin iplikleri elde küçük bir fiyong yapılıp gerektiğinde kullanılmak üzere hep aynı mutfak çekmecesine konurdu. Parlak paket rafyaları da daha sonra çıkmalarına rağmen aynı çekmeceye aynı şekilde yerleşmeye başlamıştı. Naylon torbalar ise saklanmazdı çünkü henüz naylon torbalar ortada yoktu.
Evin bahçeye bakan iki köşesinde, çatıdan gelen yağmur suyu borusunun altında birer adet, 200’er litrelik varil dururdu. Nedense hep ağzına kadar dolu olduğu için biz torunların üstünde oyuncak gemilerimizi yüzdürüp, uzun saatler oynayabildiğimiz ve çok keyif aldığımız bir yerlerdi. Ancak asıl varlık nedenleri, bahçeye düzenli bir bahçıvan geldiği yıllarda güllerin, çiçeklerin ve diğer bitkilerin sulanabilmesi için yağan yağmur sularının toplanması olmalıydı. Yağmur suyunun bile ziyan edilmemesine gayret edilen bir dönemdi. Çünkü normal kullanım suyu da motopomp ile çekilen, bahçedeki kuyudan sağlanıyordu.
O günlerde pek şarap içildiğini hatırlamıyorum. Evde sıklıkla bira, ender olarak da rakı tüketilirdi. Bira şişeleri depozitoluydu. Yani içildikten sonra boş şişeler bakkala götürülüp dolularla değiştirilirdi. Rakı şişeleri ise şimdiki deyişiyle “kullan-at”, o zaman ki anlayışa göre ise “Bir –kenara-istifle” idiler. Yanlarına okunmuş gazeteler de yerleştirilir. Bu her iki mal gurubu yeterince miktara ulaşınca mahalleye belli günlerde gelen eskicilere verilirlerdi. Bu alış veriş ilginçti, çünkü para geçmiyordu. Eski yıllarda, verilen gazete ve şişelere karşılık olarak eskiciden mandal alınıyordu. Yani, “değiş-tokuş” ticareti yapılıyordu. Daha sonraki yıllarda mandalların yanında yeni yaygınlaşmaya başlayan plastik ev eşyalarının da verilmeye başladığını görmüştüm.
Almanya’da evsel atıkların evde farklı cinslere ayrılmasına daha yıllar varken biz bu uygulamayı evlerimizde zaten yapıyorduk.
Dikiş makinesi olmayan ev düşünülemezdi. Zaten o günlerin sıkça duyulan reklamlarından birisi de “Zetina dikiş makinesi, her gelin kızın rüyası” idi. Anneannemde vardı, bizde vardı, misafirliğe gittiğimiz her evde de vardı. Eve BURDA adındaki özel dikiş mecmuaları alınır, içlerinden devasa bir kağıt çıkar (Yüzeyi herhalde bir m2’den fazlaydı). Bu kağıtta onlarca farklı çizgi ile yapılmış karmaşık desenler bulunurdu. Bu desenler derginin içindeki bayan giysilerinin “patronlarıydılar”, yani o kağıttaki uygun desenleri bir kumaşa uygulayıp keser ve sonra da doğru dikerseniz istenen giysileri elde ediyordunuz. Kısacası ev içinde pek çok giysi, bu arada akşamları özel davetlere gidilecek kadar kalitelileri bile, dikilebiliyordu. Daha da özenli olunursa her mahallede bulunan terzilere gidiliyordu. Nedendir bilinmez çocukken gittiğim bu terziler resmi iş yerleri değil, mahallede başka bir ev oluyordu. Genellikle annemlerin “matmazel” dediği, 40’lı yaşlarda, zarif ama gösterişsiz hanımlardı bu terziler.
Gene o dönemlerde örgü örmeyen kadın düşünülemezdi. Her kadın mutlaka bir şeyler örebiliyordu ve kadınlar bir araya geldiklerinde yanlarında çoğunlukla örgü şişlerini ve yünlerini de getiriyorlar ve sohbetle geçen zaman ev içi üretimin durması anlamına gelmiyordu.
Buraya kadar giyim konusunda bir gariplik yok. Asıl bundan sonrası ilginç. Evden giysi de atılmıyordu. Eskiyen gömleklerin yakaları ters yüz ediliyor. Çok daha eskiyince düğmeleri sökülüp özel bir kutuya (düğme kutusu tabii ki) konuyor (Annemin düğme kutusunu hala saklıyor ve seyrek de olsa içinden kullanıyorum), kumaşı ise kenarları bastırılıp yer bezi oluyordu. Parlak kadın giysileri de kesilip çocuk giysisi de olabildiği gibi iyice küçülen parçalardan (patchwork tarzında) kareler kesilip, sonra bunlar birleştirilip yatak örtüsü ya da büyük yastıklar haline geliyorlardı. Anneannemin yakası kürklü, iyi bir kumaştan dikilmiş mavi bir mantosu vardı. Öyle ucuza alınmış bir giysi değildi ama senelerce kullandı. “Moda değişti her şeyi yenileyelim” diye bir düşünce ortada yoktu.
Örgü konusu da aynı felsefeye tabiydi. Eskiyen kazaklar sökülüp yeniden yumak haline gelir ve büyük bir torbaya doldurulurdu. Sonra bunlardan yeni kombinasyonlar yapılıp yeni kazaklar örülürdü. Kaliteli ve sağlam ipliklerin 4-5 tur döndüklerini görmek mümkündü. Çocukken ve ortaokul çağlarımda arkası başka, önü başka renkten, ya da renkli çizgileri olan kazaklarımın olmasının nedeni evde o sırada kazağın bütününü yapacak kadar tek renk yün ipliği olmamasından kaynaklanabiliyordu. Rengi iyice azalan iplikler son aşamada ya hamam bezi oluyorlar ya da farklı ipliklerden yapılmış büyük yatak örtülerine katılıyorlardı. 1970’li yıllarda annemin ve anneannemin yaptığı bu tür iki örtüyü hala büyük sevgi ile evde kullanıyorum.
Birden fazla çocuğu olan ailelerde aynı elbiselerin büyük yaştakinden küçüğe doğru el değiştirmesi sadece doğal değil, resmen “zorunluluktu”. Başka türlü bir davranış düşünülemezdi.
Erkek çorapları delindikçe tamir edilirdi. Dikiş makinesinin bir gözünde tahtadan yapılmış, bir tarafında boydan boya bir kanalı olan, bir yumurta dururdu. Özel olarak çorap tamirinde kullanılırmış.
60’lı yıllarda kağıt kıymetli bir malzemeydi ve henüz ıslak mendi, selpak mendil, tuvalet kağıdı, kağıt peçete, kağıt havlu gibi kavramları hiç duymamıştık. Bunların her birinin, tabii ki, kumaştan yapılmış bir karşılığı vardı. Belki şaşıracaksınız ama tuvalet kağıdının da karşılığı bulunuyordu. Adına “Taharet mendili” denen bu kumaşın boyutlarının 35 x 35 cm gibi olduğunu ve kenarlarının iğne oyası olduğunu hatırlıyorum. Tuvalette klozete yakın bir yerde duvarda asılı dururdu. Nasıl kullanıldığını bilmiyorum. Öğrenmem gereken yaşa geldiğimde ise artık ortada yoktular.
Çocuk bezinin de olmadığını herhalde tahmin edersiniz. Yeni bebekli evler balkonlarında kuruyan onlarca beyaz, küçük, kare kumaşlardan anlaşılırdı.
Biz torunların bakkala ya da yakınlardaki bir takım dükkanlara “Koş, kap şunu getir” mantığı ile yollandığımızı hatırlıyorum ama çöp dökmeye gönderildiğimizi hiç hatırlamıyorum. Günümüz mutfaklarının bir köşesinde devasa boyutlarda duran (ve yazın kötü kokabilen) çöp kutusunu da hatırlamıyorum. Anneannemin evinin her köşesini, her eşyasını, kendi kokuları ile hatırlarken çöp kutusunun evde nerde durduğunu bilmemek ilginç geliyor. Mahalleye gelen sucunun arabasını, sütçünün eşeğini, eskiciyi hatırlarken belediyenin çöpleri nasıl topladığı konusunda da zihnimde hiçbir kayıt yok (Bu kadar mı az çöp çıkıyordu evlerden?).
Gereksiz hiçbir lambanın yakılmadığı ve çocukların bu nedenle sürekli uyarıldığı 60’lı yılların dünyasında tutumlu olmak fakirlikten kaynaklanan bir zorunluluk değil, doğal bir yaşam biçimiydi. 1928 doğumlu babamın eski nüfus cüzdanında “Mehmet Feridun efendiye ekmek karnesi verilmiştir” ibaresini gözümle görmüştüm. Savaşların yokluğunda, bir gün en önemsiz nesnenin bile ihtiyaç olabileceği bir ortamda yetişmiş olan büyüklerim bu yaşam biçimini en doğal halleriyle yaşıyorlardı. Çevreci falan değillerdi ama zaten özel yaşamlarında yukarda saydıklarımı yaptıktan sonra olmaları da gerekmiyordu.
Sanki bu alışkanlıkların hiç olmazsa bir bölümünü yeniden hatırlasak iyi olacakmış gibi duruyor.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »