Archive | 02 October 2018

Rezonans Kanunu – İsteklerin Yönetimi

anette inselberg rezonans enerji çekim
Rezonans kanunu“Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “
Pierre Franckh, kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.
Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?
Kim olmayı istiyorsun?
İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?
ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?
Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?
Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.
İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.
Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.
Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?
En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.
Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.
Rezonans Nedir?
Resonantia = Akis
Rezonans = Eko, yankı, titreşim
Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde için de böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.
Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.
Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.
Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.
Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.
Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.
İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.
İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?
“Ön yargıları yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein
Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.
Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.
Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.
Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.
Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.
Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.
İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:
Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.
Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.
İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.
İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.
Rezonans Kanunu – Pierre Franckh

BİR KEŞİŞİN HAYAT DERSLERİ

anette inselberg aydınlanma şifa enerji bolluk bereket
•Başarana Kadar Denemeye Devam Edin
Öğrendiğim en önemli ders bir şeyden vazgeçmeden önce onu en az üç (ve hatta dört) kez denemek oldu. Bahsettiğim keşiş bana aynı zamanda çeşitli girişimlerden sonra zor işlere farklı açılardan yaklaşmayı öğretti.
Eğer denemeye devam ederseniz nihayetinde gideceğiniz yere varırsınız.
•Sorunuzun Cevabı İçinizde
Orijinal manastır eğitiminin bir parçası olarak bir keşiş, iyice düşünülüp taşınılmış olmadıkça öğrencilerin direkt sorularını cevaplamaz. Bir Çin atasözü şöyle der:
“Öğretmenler kapıyı açar, ancak içeri kendi başınıza girmeniz gerekir.”
Zen Budizmi’nde de benzer bir konsept yer alır. Eski bir Taoist deyiş şöyledir:
“Dört köşeli bir masa yaparken öğretmenin görevi öğrenciye bir köşenin nasıl yapıldığını göstermektir. Diğer üç köşeyi yapmak ise öğrenciye düşer.”
Öğretmenler öğrencileri gerçek hayattaki problemlere hazırlamak için bu yolu tercih etmektelerdir.
Bir keresinde Güney Kore’ye gitmiştim ve gittiğiniz yerde konuşulan dili bilmediğinizde içgüdülerin ne kadar yardımcı olduğu beni çok şaşırttı. Hiç unutmam, bir keresinde bir taksi şoförüne otelimin yerini tarif etmeye çalışıyordum ancak o hiç İngilizce konuşmuyordu. O yüzden taksiden inip birkaç insanla konuşmak ve İngilizce konuşan birini bularak ona oteli Korece olarak şoföre tarif ettirmek zorunda kalmıştım.
Hayatta ne zaman yeni bir şey denesek ufak bir bilgi birikimiyle yeni denizlere yelken açarız. Gerçek dünya bize tüm cevapları vermez. Asıl öğretmen içimizdedir.
•Hayattaki Gerçek Bilgelik Bir Şeye Kalkışıp Başarısızlığa Uğramaktan Gelir
Meditasyona başlamadan önce bir şeye başlayıp başarısız olduğumda üzülürdüm.
On altı yaşımdan beri satış işleriyle uğraşıyorum. İşe gidip bir şey satamadığım için kendime kızdığım çoktur. Bir kere reddedilsem halime üzülür ve işi bırakmak isterdim. Tekrar ve tekrar başarısız olmaya devam ettim ancak en azından artık bu konuda iyileşmiştim.
Meditasyona ilk başladığımda çeşitli sıkıntılar yaşadığımı hatırlıyorum. Örneğin ilk başta rahatlamak zor gelmişti. Ancak devam ederseniz giderek kolaylaşıyor. Önceleri sadece birkaç dakikalığına, sonra her gün denemeye başladım ve gün geçtikçe meditasyona daha çok vakit ayırdım.
Bir şeyle mücadele ederken kendimiz hakkındaki bazı gerçekleri ve daha güçlü olmak için yapmamız gerekenleri öğreniyoruz.
•Meditasyonla Egoist Zihin Açığa Çıkar
Ego dünyasındaki her şey karşılaştırmaların bir ürünüdür. Kendimi satış departmanında çalışan başka kimselerle karşılaştırır ve onlar kadar kazanmadığım için kendimi suçlar dururdum.
Meditasyonla birlikte sürekli bu kıyaslamalarla uğraşan egoist zihinden ayrılmaya başladım. Çoğumuz bir şeyi deneyip reddedildiğinde vazgeçer. Daha da kötüsü kendilerini suçlayıp depresyona girerler. Meditasyona başladığımda egomu bulup ondan ayrılmayı başarabilmiştim.
İşte meditasyon yapınca olan da budur: Karşılaştırmalardan beslenen egolarımızdan ayrılır ve onların yönetmediği bir hayat yaşamayı öğreniriz.
•Hem Şefkatli Hem De Dayanıklı Olmalıyız
Ben onu en az üç kez çağırmadıkça keşiş benimle buluşmazdı. Bundan nefret ederdim. Ona tekrar tekrar seslenmeme rağmen çıkmazdı. Ancak gerçek hayat da böyle değil mi? Bir şeyi halletmek için birini kaç kere aramanız ya da onlara e-posta göndermeniz gerekiyor? Genellikle en az birkaç kez.
Çoğumuz bir şeyi deneyip başaramayınca kendini suçlar. Zamanında eğitimin bu yanından nefret etmiştim ama şu an anlıyorum ki bu çok önemli bir hayat dersiymiş.
Taoist bir atasözü der ki:
“Dışarıdan pamuk, içeriden çelik gibi.”
Bu bize şefkatli olmayı, ancak güçsüz olmamayı öğütler.
•Sabır Bir Erdemdir
Keşiş beni hep bekletirdi ve ben, bundan nefret ederdim.
Örneğin eğitim için onun evine gittiğimde beni en az yarım saat, hatta bazen daha bile uzun bekletirdi. Cumaları yemeğe çıkmak için sözleşirdik ve restorana bir saat geç gelirdi.
Belli bir yere akşam 7’de gitmemi söylerdi ve gittiğimde asla onu orada bulamazdım. Ben de oturup onu beklerken telefonumla oynar, birine mesaj yazıyormuş gibi yapar ve etraftakilerin hakkımda ne düşündüğü ile ilgili endişelenirdim.
Ama adamı arayamazdım da. Telefonunu bir kere açtığını bile sanmıyorum. Sonra 8:15’te gelir ve hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.
Hep ilk sorusu “Annen baban nasıllar,” olmuştur. (Ben tabi kendi kafamda ne demek annemle babam nasıl, pardon da bir saat on beş dakikadır burada bekliyorum diye düşünürdüm.)
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra bu artık beni hiç rahatsız etmemeye, hatta hayatımın diğer alanlarına da yayılmaya başladı. Bu eğitim sayesinde hemen hemen hiçbir şeye üzülmediğimi söyleyebilirim. Artık uzun kuyruklarda beklerken ya da yolda biri beni solladığında hiç sinirlenmiyorum.
Sabır, iç huzurun bir hediyesidir.
•Egonuzdan Ayrılın
İlk başlarda bir restoranda tek başınıza oturmak zor geliyor. Sürekli endişeleniyor ve etrafınızdakilerin ezik olduğunuz için bir başınıza oturduğunuzu düşündüğünü sanıyorsunuz. Ama gerçek şu ki başkalarının hakkınızdaki fikirlerine takıldığınız sürece hiçbir zaman gerçekten mutlu olmayacaksınız.
Meditasyondan önce hemen her şeye üzülürken artık neredeyse hiçbir şey beni etkilemiyor. Örneğin son zamanlarda hava alanındayken birkaç saat rötar olacağını öğrendim ve bu zamanı meditasyon için harcadım. On sene önce olsaydı canım çok sıkılırdı. Ufak bir gecikme tüm günümü mahvederdi.
Egonuzun taleplerinden kurtulduğunuzda karşınıza çıkanları kabullenmek, hatta onlardan faydalanmak daha kolay hale gelir.
•“Benlik Yoksa Düşman Da Olmaz”
Tüm korkularımız, endişelerimiz ve güvensizliklerimizin kaynağı içimizdeki düşmandır. Eğer bu düşmanla bir anlaşmaya varırsanız bu, hayatınızın tüm alanlarını etkileyecektir. Hayattaki problemler benlik ve egodan türer.
Kaç kere sırf korktuğumuz için bir şeyin peşinden gitmiyoruz? Zihnimizde istiflediğimiz ve gerçekten mutlu olmamızı engelleyen onca korkuyu düşünün. İçindeki düşmanın yenenin dışarıda düşmanı kalmaz.
•Mutluluk Hem İçeriden Hem de Dışarıdan Gelir
Bunu tanıştığım Budist hekimi gözlemlerken öğrendim. Hasta almaya başlamadan önce meditasyon yapardı. Tanıdığım en mutlu ve şefkatli insanlardan biridir kendisi.
İçeride mutluluk yaratıp bunu başkalarına yayarak bu ruhu canlı tutmayı başarıyordu.
Mutluluğu içimizde bulup onu diğerleriyle de paylaşmaya gayret etmeliyiz. Keşiş hep derdi ki:
“Hayatta herkesin bir amacı ya da görevi vardır.”
Kaynak:
http://www.kolektif-kozmos.com/bir-kesisten-ogrendigim-9-h…/

İş Başvurularının Olumlu Geçmesi İçin Ritüeller

anette inselberg defne yaprağı şans işe kabul başvuru bolluk berket

İş başvurularının olumlu geçmesi için defne yaprağı ve defne yaprağı yağıyla yapacağınız bir ritüeli sizinle paylaşmak istiyorum. Bütün hayırlı kapılar önünüzde açılsın inşallah. Unutmayın her şey Allah’tandır bunlar sadece vesiledir.
İş Başvurularının Olumlu Geçmesi Ritüeli 1
Öncelikle defne tohumu yağı alın.
iş başvurunuza gitmeden önceki üç gün ve gittikten sonraki üç gün duş almanız gerekiyor. Bu duşun gündüz saatlerinde olması ve bir kapak defne tohumu yağını kafanızdan aşağıya tüm vücudunuza gelecek şekilde dökmeniz gerekiyor. Duş alırken su yukardan aşağıya üstünüzden akarken ‘’ işe giremem, yine mi olmayacak, ben hiçbir şeyi hak etmiyorum korkularımı serbest bırakıyorum, serbest bırakıyorum, serbest bırakıyorum ve bu işe girmeyi hak ediyorum, hak ediyorum, hak ediyorum, işe girdim bile yaşasın, işe girdim bile yaşasın, işe girdim bile yaşasın’’ deyin.
İş Başvurularının Olumlu Geçmesi Ritüeli 2:
İş başvurusuna gitmeden önce metal bir kapta iki üç yaprak defne yaprağını yakın ve yaprakların dumanı çıkarken sağ elinizle başınızın üzerinden saat yönünde (sağdan sola) üç defa çevirin ve şu sözleri tekrarlayın ‘’ Bu işe girmeye niyet ettim, bu işe girmeye niyet ettim, bu işe girmeye niyet ettim ve işe girmeyi başardım, aferin bana, aferin bana,aferin bana ‘’ sonra üç adet taze defne yaprağını cüzdanınıza koyun.
Ve her cüzdanınızı açtığında ‘’aferin bana işe girdim’’ deyin.
Tütsülenmiş defne yaprağının küllerini denize serpin ya da toprağa gömün.
İş Başvurularının Olumlu Geçmesi Ritüeli 3:
İş başvurusuna gideceğiniz gün kapının önüne şeker ve defne yaprağı serpin ve evden çıkarken bunların üstüne iyice basın ve şu sözleri tekrarlayın ’’şans benim yanımda ve bu işe girdim çok şükür, çok şükür çok şükür’’ deyin.
Not: Kapının önündeki şeker ve defne yaprakları üç gün boyunca kalsın ve onları her gördüğünüzde ‘’ben şanslıyım, ben şanslıyım, ben şanslıyım’’ deyin ve arkasından toprağa gömün.
Tüm hayırlı kapılarınızın önünüzde açılmasına niyet ediyorum.
Şifa olsun,
Anette İnselberg

1960’LI YILLARDA VARLIKLI OLMAK VE İSRAF

anette inselberg varlık israf 1960 lar
Dedem Ahmet Ural ve anneannem Sabiha Ural 1962 yılında Bostancı’da bahçeli, üç katlı, müstakil bir ev alıp, Adapazarı’ndan İstanbul’a taşınmışlardı. 60’lı yılların ortalarında bu evin garajında son model bir Mercedes ya da sekiz silindirli bir Amerikan arabası duruyor olurdu. O yıllarda arabayla bütün Avrupa’yı dolaşmışlar, bir de Akdeniz’de gemi turu yapmışlardı. Evin içinde buzdolabı, çamaşır makinesi, müzik seti (aslında müzik dolabı !) vardı. 60’lı yıllar bitmeden televizyon da gelmiş ve Bulgaristan’ın yaptığı yayınları devasa bir anten yardımıyla seyretmeye başlamıştık. Kısacası, kendi dönemlerine göre oldukça varlıklı sayılırlardı.
Şimdi bu “varlıklı” evindeki harcama alışkanlıklarından söz etmek istiyorum.
Evde hiçbir zaman herhangi bir yiyeceğin eksikliği söz konusu olmamıştı ama örneğin çikolatalar yuvarlak gümüş bir kabın içinde, cila kokan yemek odası dolabının içinde durur ve biz torunların her gelişimizde bir iki tane almamıza ses çıkarılmazdı. Daha fazlasına ise nedense cesaret edemezdik.
Ekmekler eve az olmayacak miktarlarda alınır ve eğer bayatlamaya başlarlarsa bunlardan ya kızartıp, üzerine vişne şerbeti dökülerek özel ve nefis bir fırın tatlısı yapılır, ya da ekmek dilimleri yumurtaya bulanıp yağa atılarak bizlere çayın yanında servis edilirdi. Sadece kızartılıp kahvaltıya çıkarıldığı da sıkça olurdu. Tabii ki bayat ekmekler köfte yapımında da kendini gösterirlerdi. Özetle, evden ekmek atıldığını hiç hatırlamıyorum.
Bir gün önceden kalan pilavlar yayla çorbası ya da kadınbudu köfte olarak ertesi gün karşımıza çıkardı.
Yenen tüm etlerin kemikleri bahçede duran cins av köpeğine, karpuz, kavun kabukları ise bahçenin başka bir köşesindeki kümesteki tavuklara giderdi. Sanırım birçok sebze kabukları ve salata artıkları da onlara verilirdi.
Eve gelen paketlerin iplikleri elde küçük bir fiyong yapılıp gerektiğinde kullanılmak üzere hep aynı mutfak çekmecesine konurdu. Parlak paket rafyaları da daha sonra çıkmalarına rağmen aynı çekmeceye aynı şekilde yerleşmeye başlamıştı. Naylon torbalar ise saklanmazdı çünkü henüz naylon torbalar ortada yoktu.
Evin bahçeye bakan iki köşesinde, çatıdan gelen yağmur suyu borusunun altında birer adet, 200’er litrelik varil dururdu. Nedense hep ağzına kadar dolu olduğu için biz torunların üstünde oyuncak gemilerimizi yüzdürüp, uzun saatler oynayabildiğimiz ve çok keyif aldığımız bir yerlerdi. Ancak asıl varlık nedenleri, bahçeye düzenli bir bahçıvan geldiği yıllarda güllerin, çiçeklerin ve diğer bitkilerin sulanabilmesi için yağan yağmur sularının toplanması olmalıydı. Yağmur suyunun bile ziyan edilmemesine gayret edilen bir dönemdi. Çünkü normal kullanım suyu da motopomp ile çekilen, bahçedeki kuyudan sağlanıyordu.
O günlerde pek şarap içildiğini hatırlamıyorum. Evde sıklıkla bira, ender olarak da rakı tüketilirdi. Bira şişeleri depozitoluydu. Yani içildikten sonra boş şişeler bakkala götürülüp dolularla değiştirilirdi. Rakı şişeleri ise şimdiki deyişiyle “kullan-at”, o zaman ki anlayışa göre ise “Bir –kenara-istifle” idiler. Yanlarına okunmuş gazeteler de yerleştirilir. Bu her iki mal gurubu yeterince miktara ulaşınca mahalleye belli günlerde gelen eskicilere verilirlerdi. Bu alış veriş ilginçti, çünkü para geçmiyordu. Eski yıllarda, verilen gazete ve şişelere karşılık olarak eskiciden mandal alınıyordu. Yani, “değiş-tokuş” ticareti yapılıyordu. Daha sonraki yıllarda mandalların yanında yeni yaygınlaşmaya başlayan plastik ev eşyalarının da verilmeye başladığını görmüştüm.
Almanya’da evsel atıkların evde farklı cinslere ayrılmasına daha yıllar varken biz bu uygulamayı evlerimizde zaten yapıyorduk.
Dikiş makinesi olmayan ev düşünülemezdi. Zaten o günlerin sıkça duyulan reklamlarından birisi de “Zetina dikiş makinesi, her gelin kızın rüyası” idi. Anneannemde vardı, bizde vardı, misafirliğe gittiğimiz her evde de vardı. Eve BURDA adındaki özel dikiş mecmuaları alınır, içlerinden devasa bir kağıt çıkar (Yüzeyi herhalde bir m2’den fazlaydı). Bu kağıtta onlarca farklı çizgi ile yapılmış karmaşık desenler bulunurdu. Bu desenler derginin içindeki bayan giysilerinin “patronlarıydılar”, yani o kağıttaki uygun desenleri bir kumaşa uygulayıp keser ve sonra da doğru dikerseniz istenen giysileri elde ediyordunuz. Kısacası ev içinde pek çok giysi, bu arada akşamları özel davetlere gidilecek kadar kalitelileri bile, dikilebiliyordu. Daha da özenli olunursa her mahallede bulunan terzilere gidiliyordu. Nedendir bilinmez çocukken gittiğim bu terziler resmi iş yerleri değil, mahallede başka bir ev oluyordu. Genellikle annemlerin “matmazel” dediği, 40’lı yaşlarda, zarif ama gösterişsiz hanımlardı bu terziler.
Gene o dönemlerde örgü örmeyen kadın düşünülemezdi. Her kadın mutlaka bir şeyler örebiliyordu ve kadınlar bir araya geldiklerinde yanlarında çoğunlukla örgü şişlerini ve yünlerini de getiriyorlar ve sohbetle geçen zaman ev içi üretimin durması anlamına gelmiyordu.
Buraya kadar giyim konusunda bir gariplik yok. Asıl bundan sonrası ilginç. Evden giysi de atılmıyordu. Eskiyen gömleklerin yakaları ters yüz ediliyor. Çok daha eskiyince düğmeleri sökülüp özel bir kutuya (düğme kutusu tabii ki) konuyor (Annemin düğme kutusunu hala saklıyor ve seyrek de olsa içinden kullanıyorum), kumaşı ise kenarları bastırılıp yer bezi oluyordu. Parlak kadın giysileri de kesilip çocuk giysisi de olabildiği gibi iyice küçülen parçalardan (patchwork tarzında) kareler kesilip, sonra bunlar birleştirilip yatak örtüsü ya da büyük yastıklar haline geliyorlardı. Anneannemin yakası kürklü, iyi bir kumaştan dikilmiş mavi bir mantosu vardı. Öyle ucuza alınmış bir giysi değildi ama senelerce kullandı. “Moda değişti her şeyi yenileyelim” diye bir düşünce ortada yoktu.
Örgü konusu da aynı felsefeye tabiydi. Eskiyen kazaklar sökülüp yeniden yumak haline gelir ve büyük bir torbaya doldurulurdu. Sonra bunlardan yeni kombinasyonlar yapılıp yeni kazaklar örülürdü. Kaliteli ve sağlam ipliklerin 4-5 tur döndüklerini görmek mümkündü. Çocukken ve ortaokul çağlarımda arkası başka, önü başka renkten, ya da renkli çizgileri olan kazaklarımın olmasının nedeni evde o sırada kazağın bütününü yapacak kadar tek renk yün ipliği olmamasından kaynaklanabiliyordu. Rengi iyice azalan iplikler son aşamada ya hamam bezi oluyorlar ya da farklı ipliklerden yapılmış büyük yatak örtülerine katılıyorlardı. 1970’li yıllarda annemin ve anneannemin yaptığı bu tür iki örtüyü hala büyük sevgi ile evde kullanıyorum.
Birden fazla çocuğu olan ailelerde aynı elbiselerin büyük yaştakinden küçüğe doğru el değiştirmesi sadece doğal değil, resmen “zorunluluktu”. Başka türlü bir davranış düşünülemezdi.
Erkek çorapları delindikçe tamir edilirdi. Dikiş makinesinin bir gözünde tahtadan yapılmış, bir tarafında boydan boya bir kanalı olan, bir yumurta dururdu. Özel olarak çorap tamirinde kullanılırmış.
60’lı yıllarda kağıt kıymetli bir malzemeydi ve henüz ıslak mendi, selpak mendil, tuvalet kağıdı, kağıt peçete, kağıt havlu gibi kavramları hiç duymamıştık. Bunların her birinin, tabii ki, kumaştan yapılmış bir karşılığı vardı. Belki şaşıracaksınız ama tuvalet kağıdının da karşılığı bulunuyordu. Adına “Taharet mendili” denen bu kumaşın boyutlarının 35 x 35 cm gibi olduğunu ve kenarlarının iğne oyası olduğunu hatırlıyorum. Tuvalette klozete yakın bir yerde duvarda asılı dururdu. Nasıl kullanıldığını bilmiyorum. Öğrenmem gereken yaşa geldiğimde ise artık ortada yoktular.
Çocuk bezinin de olmadığını herhalde tahmin edersiniz. Yeni bebekli evler balkonlarında kuruyan onlarca beyaz, küçük, kare kumaşlardan anlaşılırdı.
Biz torunların bakkala ya da yakınlardaki bir takım dükkanlara “Koş, kap şunu getir” mantığı ile yollandığımızı hatırlıyorum ama çöp dökmeye gönderildiğimizi hiç hatırlamıyorum. Günümüz mutfaklarının bir köşesinde devasa boyutlarda duran (ve yazın kötü kokabilen) çöp kutusunu da hatırlamıyorum. Anneannemin evinin her köşesini, her eşyasını, kendi kokuları ile hatırlarken çöp kutusunun evde nerde durduğunu bilmemek ilginç geliyor. Mahalleye gelen sucunun arabasını, sütçünün eşeğini, eskiciyi hatırlarken belediyenin çöpleri nasıl topladığı konusunda da zihnimde hiçbir kayıt yok (Bu kadar mı az çöp çıkıyordu evlerden?).
Gereksiz hiçbir lambanın yakılmadığı ve çocukların bu nedenle sürekli uyarıldığı 60’lı yılların dünyasında tutumlu olmak fakirlikten kaynaklanan bir zorunluluk değil, doğal bir yaşam biçimiydi. 1928 doğumlu babamın eski nüfus cüzdanında “Mehmet Feridun efendiye ekmek karnesi verilmiştir” ibaresini gözümle görmüştüm. Savaşların yokluğunda, bir gün en önemsiz nesnenin bile ihtiyaç olabileceği bir ortamda yetişmiş olan büyüklerim bu yaşam biçimini en doğal halleriyle yaşıyorlardı. Çevreci falan değillerdi ama zaten özel yaşamlarında yukarda saydıklarımı yaptıktan sonra olmaları da gerekmiyordu.
Sanki bu alışkanlıkların hiç olmazsa bir bölümünü yeniden hatırlasak iyi olacakmış gibi duruyor.

Affetmek Üzerine… O iki adam; tüküren adam ve tükürülen adam, artık yok. Yakına gel. Başka şeylerden konuşalım

anette inselberg affetme
Günlerden bir gün: Buddha bir ağacın altında öğrencileriyle oturmaktadır. B ir adam gelir ve yüzüne tükürür. B uddha yüzünü siler ve adama sorar, “ B aşka? B aşka ne söylemek istiyorsun?” Adam şaşırır, çünkü bir insanın yüzüne tükürülünce “ B aşka?” diye sormasını beklememiştir. B öyle bir deneyimi yoktur. Daha önce insanları hep aşağılamıştır ve onlar da kızarak tepki vermiştir. Ya da korkudan gülümsemiş ve adama yaranmaya çalışmışlardır. Ama B uddha ikisini de yapmamış, ne öfkelenmiş, ne de korkmuştur. Sadece düz bir şekilde “ Başka?” diye sormuştur. Tepki vermemiştir.
Ama Buddha’nın öğrencileri öfkelenir, tepki verir. En yakın öğrencisi Ananda der ki: “ Bu çok fazla, buna tahammül edemeyiz. Sen öğretine devam et, biz de şu adama bunu yapamayacağını gösterelim. Cezalandırılması gerekiyor. Yoksa herkes aynı şeyi yapmaya başlar.”
Buddha konuşur:”Sesini çıkartma. O beni kızdırmadı, ama siz kızdırdınız. O bir yabancı, buralara yeni gelmiş. Benim hakkımda bir şeyler duymuş olmalı; ‘bu adam tanrı tanımaz, tehlikeli, insanları yoldan çıkarıp yanıltıyor’ gibi şeyler. Benim hakkımda bir fikir edinmiş. O bana tükürmedi, kendi fikrine tükürdü; beni tanımıyor ki, bana nasıl tükürmüş olabilir? Eğer düşünürseniz, o kendi zihnine tükürdü. Ben onun bir parçası değilim, ve görüyorum ki bu zavallı adamın söyleyecek başka bir şeyi olmalı. Çünkü bu, bir şey söylemenin bir yolu; tükürmek bir şey söylemenin bir yolu. Bazen dilin yetmediğini hissettiğin anlar olur; derin sevgide, yoğun öfkede, nefrette, duada. Dilin yetmediği yoğun anlar olur. O zaman bir şey yapman gerekir. Derin sevgi duyduğunda, birine sarılırsın; ne yaparsın orada? B ir şey söylersin. Çok öfkelendiğinde birine vurursun, tükürürsün, bir şey söylüyorsundur. B u adamı anlayabiliyorum. Söyleyecek başka bir şeyi daha olmalı. O yüzden ‘ Başka?’ diye sordum.”
Adam daha da çok şaşırır! Ve Buddha öğrencilerine der ki: “Siz beni daha çok kızdırdınız, çünkü siz beni tanıyorsunuz, benimle yıllarca yaşadınız, ama yine de tepki veriyorsunuz.”
Şaşıran, kafası karışan adam evine döner. Bütün gece uyuyamaz. Bir buddha gördükten sonra artık eskisi gibi uyumak zordur, mümkün değildir. Bu deneyim tekrar tekrar aklına gelir. Ne olduğunu kendine açıklayamaz. Titreme, terleme nöbetleri geçirir. Böyle bir adama hiç rastlamamıştır; bütün zihni, bütün kalıpları, bütün geçmişi dağılır.
Ertesi sabah geri döner. Buddha’nın ayaklarına kapanır. Buddha sorar: “ Başka? Bu da sözle söylenemeyeni söylemenin başka bir yolu. Ayaklarıma dokunduğun zaman, sözcüklere sığmayan, sıradan dille anlatılamayan bir şey söylüyorsun.” Buddha devam eder: “ Bak Ananda, bu adam yine burda, bir şey söylüyor. Çok derin duyguları olan bir adam bu.”
Adam Buddha’ya bakar: “Dün yaptığım şey için beni affet.”
Buddha cevap verir: “Affetmek mi? Ama ben, dün o hareketi yaptığın adam değilim ki. Ganj nehri sürekli akıyor, o hiçbir zaman aynı Ganj değil. Her adam bir nehirdir. Senin tükürdüğün adam artık burada değil; aynı onun gibi görünüyorum, ama aynı değilim, bu yirmidört saatte öyle çok şey oldu ki! Nehirden çok su aktı. O yüzden seni affedemem, çünkü sana kızgın değilim.”
“Ve sen de yenilendin. Görüyorum ki sen dün gelen adam değilsin, çünkü o adam kızgındı. O kızgındı, ama sen önümde eğilip ayağıma dokunuyorsun, nasıl aynı adam olabilirsin? Sen o değilsin, o yüzden bunu unutalım. O iki adam; tüküren adam ve tükürülen adam, artık yok. Yakına gel. Başka şeylerden konuşalım