100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

561580fef018fb6340d636f8[1]

 

Bu ev taştan, tuğladan değil, kitaptan inşa edilmiş olmalı.” ‘Şeyhül Müverrihin’ (tarihçilerin şeyhi) ya da ‘tarihçilerin kutbu’ olarak anılan Halil İnalcık’ın 100’üncü yaşını kutlamak üzere Bilkent Lojmanları’ndaki evinin kapısını çalıyorum ve içeri girdiğimde aklımdan ilk bu geçiyor. Kitaplar, kitaplar, notlar, ödüller, dergiler, dosyalar, sonra yine kitaplar, kitaplar…

Ailesi, öğrencileri, meslektaşları geçen hafta onun için bir doğum günü kutlaması düzenledi. Biz de şimdi bir pastayla dahil oluyoruz kutlamalara. İnalcık mumları üflerken tuttuğu dileği paylaşmakta sakınca görmüyor. Röportaj sırasında sık sık karşılaşacağım o muzip gülümsemesiyle, “Bir 100 yıl daha” diyor.

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

100 yaşında bir tarihçi olarak Türkiye’nin bugününe bakınca ne hissediyorsunuz?
Sıkıntılı bir devir yaşıyoruz. Ama geçecektir. Tarihimizde bu dalgalanmalar olmuştur. Günlük siyasetle ilgili bir şey söylemek istemiyorum çünkü ben siyasetin üzerindeyim, bilim adamıyım. Kehanette bulunmaya girişmem. Yanlış yerlere çekilebilir. Ama bir sosyal tarihçi olarak durumu görüyorum. Reaksiyon halindeki gençliğin görüşlerini tespit ediyorum.

“Tarih bilmek bugünü ve geleceği doğru yorumlamakta bize yardım eder” derler. Ama sanki biz geçmişten hiç ders almıyoruz, hep aynı şeyi yaşıyoruz…
Türkiye şimdi bir dönüm noktasında. Sadece Türkiye de değil, bence insaniyet son asırda istikametini kaybetti. Kendi rahatı için düşmanını nükleer silahlarla ezmek gibi yollara sapıyorlar. Ama bunlara bakıp yılmamalı. Bu memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalı. Esas mesele fikir zenginliğidir. O yüzden ne olursa olsun fikir hürriyetini muhafaza etmek gerekiyor.

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

Yaşananlara bakıp “Bu ülkede yaşanmaz artık” diyen çokça genç var. Siz uzun yıllar yurtdışında yaşadınız. Ama sonra döndünüz. Onlara ne demek istersiniz?
Karamsarlık korkaklıktır. Türkiye büyüktür. 1500 yıllık bir tarihimiz var. Canımızla, başımızla bu büyüklüğü devam ettirmeliyiz. Bırakıp kaçmak ihanettir bence. Eğer noksanlar varsa gidermeye uğraşmalıyız. Bu devletin tarihine yakışır şekilde yaşamalı ve çok çalışmalıyız.

Her şeye rağmen?
Her şeye rağmen!

BİR KEŞİŞ GİBİ ÇALIŞTIM

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

Peki, insanın çok çalışabilmesi için ne çalışması gerektiğini iyi bilmesi lazım herhalde. Siz ne çalışacağınıza çok küçük yaşta karar vermişsiniz. Nasıl emin oldunuz ömrünüzü adayacağınız alanın sizin için en doğrusu olduğundan?
1935’ti sanıyorum, Balıkesir Muallim Mektebi’nde okurken kütüphaneden bir kitap aldım; Hasan Âli Yücel’in ‘Goethe’si. O bana çok tesir etti. Ben de bir misyon benimsedim. Arkadaşlarım Hititoloji, Sümeroloji gibi ilimlere önem veriyordu. Ben eskiçağa girmedim. “Bizim asıl tarihimiz Osmanlı’dır, kendimi Osmanlı tarihine vereceğim” dedim.

Ve çok çalıştınız değil mi?
Bir keşiş gibi… İdealimi gerçekleştirmek için en iyi şekilde hazırlandım. Birinci sınıf âlimlerden ders aldım. Eşim de benimle işbirliği yaptı. Biz Şevkiye’yle, benim hanım, nerede tanıştık biliyor musunuz? Arapça dersinde. Yan yana oturmuşuz. O da Arap edebiyatının mütehassısı oldu. Arap kaynaklarında çözemediğim şeylere yardım ederdi. Kendisiyle günlerce ilgilenemediğim olurdu, davetlere gidemezdik. Hiç şikâyet etmezdi.

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

Ne mutlu ki çalışmalarınızın karşılığını aldınız…
Evet, eserlerimi Çinceye, Rusçaya, Lehçeye, Arapçaya, Yunancaya, Bulgarcaya, Romenceye, Sırpçaya, Hırvatçaya, Farsçaya çevirdiler. 1432 tarihli, Arnavutluk nüfusunu anlatan bir defter bulmuştum arşivlerde. 1950’lerde onu neşrettim. Bu Balkanlar’da büyük akis yaptı. Osmanlı’nın kılıçla değil, uzlaşmayla geldiğini orada gördüler. Sırp Akademisi beni üye seçti; akademiye giderseniz görürsünüz, büyük âlimlerin fotoğrafının yanında bir de bir Türk âliminin fotoğrafı vardır. Sonra, UNESCO’nun dünya tarihi kitabında 18’inci asra ayrılan beşinci cildin editörlerinden biri de bendim. Uluslararası tarih ilminde bir otorite olarak tanındığımı bu kitap ispat eder. ‘Klasik Çağ’ kitabım ders kitabım olarak pek çok üniversitede okutulur. Bunlar büyük mutluluklar benim için.

72 KİTABIM VAR, ÇOĞUNU 80 YAŞINDAN SONRA YAZDIM

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

Türkiye’de kıymetiniz biliniyor mu?
Maalesef. Ben Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu “1302, Bafeus Zaferi’dir” diyorum. Bizans kayıtlarında ilk defa o zaman geçiyor Osmanlı. İlk defa o zaman Bizans ordusu denize dökülüyor. Ama hâlâ bütün tarihçiler 1299’da, Bilecik’in alınmasını kabul ediyor. Çünkü ilkmektepte öyle öğrenmişler! Efendim, ondan önce onun gibi daha kaç kale fethedildi. Defalarca yazdım ama okumuyorlar. Tembellik tembellik…

Öğrenciniz İlber Ortaylı da “Cahiller” der böyle kızınca…
Akıllı gençler de var. Ama nedense yenilikler pek benimsenmiyor. Yeni olanı anlamaya çalışmak enerji istiyor, o enerjiyi vermek istemedikleri için evvelce ne yazılmışsa onu devam ettiriyorlar. Kendi tezlerimi pek az meslektaşın çalışmalarında görüyorum. Oysa dönüp baksalar bizim, 1950’lerde Barkan’la (Ömer Lütfi) toplumdaki değişikliklerin ve ekonominin üstünde duran, yeni bir tarih getirmeye çalıştığımızı görecekler.

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

Şimdi neyle meşgulsünüz?
Bütün Osmanlı çalışmalarımı beş cilt halinde neşretmekteyim. Osmanlı tarihinin; yeni tarihçilik görüşüne göre ve arşiv vesikalarına dayanan son terkibini yaptım. Beşinci cildi de bitirdim, dizilmekte. Bu kitaplarla Hammer’i (Avusturyalı tarihçi) falan çöpe atmaya hakkımız var.

Hayatınızda bir gün olsun tembellik ettiniz mi? “Bugün yataktan çıkmayacağım” dediniz mi mesela hasta olmadığınız halde?
Hayır. 72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım. Hâlâ hoca olarak faalim; yedi doktora öğrencim var. Geçen sene bazı yeni makalelerim çıktı. Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte. Uykunuzu, sıhhatinizi… Ama hedefe varmak için ömür, onun için de iyi sıhhat lazım. Doktorlarımıza çok şey borçluyum. 100’e vardımsa modern tababette yapılan keşifler sayesinde vardım.

HAYATI DA İHMAL ETMEDİM, MUTLU BİR İNSANIM

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek 100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

Şimdi sağlığınız iyi değil mi?
Görüyorsunuz, bunamadım. Kalp pilim var. Sekiz çeşit ilaç kullanıyorum. Ama iyiyim. Bazen yoruluyorum. Gözlerim zayıfladı. Hatta unutkanlık başladı. O yüzden artık ilmi şeyler yazmayacağım. Sizin burada bulunmanız hayatımda yeni bir devrin başlangıcıdır. 100’üncü yaşımla ilgili röportaj veriyorum. Artık biraz dinleneyim.

Çalışmadığınız zamanlarda neler yaparsınız?
Beni hayata bağlayan, kötülükleri, hastalıkları unutturan bir şey var; klasik müzik. Beethoven’i, Mozart’ı, Haydn’ı dinlerim.

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek
Muhabirimiz Güliz Arslan, “Ben size âşık oldum” diyen İnalcık’ın şakasına “Bununla ilgili bir teklifiniz var mı peki?” diye karşılık veriyor.

Daha basit zevkleriniz hiç olmadı mı? Tavla oynamak, yemek yapmak gibi?
Onlara vaktim olmadı.

Hep çalışmakla geçmiş bir ömrü sıkıcı bulanlar olacaktır…
İlim yapıyorum diye hayatı ihmal etmedim. 15 sene Şikago’daydım, bu süre içinde yedi kere Las Vegas’a gitmişiz. Hanım çok severdi jackpot oynamayı. Ben kumar oynamazdım, dağlara giderdim. Seyahati çok severim. Bütün dünyayı gezdim.

İçinizde ukde kalan bir şey var mı?
Hayır. Ben mutlu bir insanım. 15 yaşında kendime bir hedef koydum. Ona eriştim. Dağa çıkmak gibiydi; zirveye ulaştım, şimdi oradan bağırıyorum, herkes beni dinliyor.

GENÇLİĞİMDE SAĞ AÇIK OYNADIM

100 yaşındaki bilge Halil İnalcık: Bu sıkıntılı devir geçecek

Bir gününüz nasıl geçer?
7-8 gibi kalkarım. 8.30’da kahvaltı yaparım. 10’a kadar müzik dinlerim. Sonra ilmi çalışmalarımla ilgilenirim. Arkadaşları kabul ederim.

Nasıl beslenirsiniz?
Kahvaltıda sütlü kahve, bir yumurta ve beyazpeynir yerim. Zeytinyağına ekmek doğrayıp yemeyi severim. Et de yerim, sebze de… Aşırıya kaçmam; akşam yemeğim bir çorbadır.

Spor yapar mıydınız?
Gençliğimde çok futbol oynadım. Sağ açıktım.

Kaynak: Hürriyet- Güliz Arslan

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Değiştirdiği şifresiyle hayatı değişen adamın ilham verici öyküsü

daaafcf8e134c30f448bb4ca14d1f6c4_L[1]

 

 

Pozitif düşünmenin, ölümcül hastalıkları yenmekte ya da hiç geçmeyecek gibi görünen depresif dönemleri aşmakta etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Yatak odasını huzur ya da enerji verecek renklere boyamanın güne hevesle başlamayı sağladığını, diyet yaparken buzdolabının kapağına asılan zayıf ve fit bir fotoğrafın insanı o kapağı açıp yemeklere saldırmaktan alıkoyduğunu da… Peki, her gün onlarca farklı internet sitesine girerken kullandığımız şifrelerin hayatınıza ne denli etki edebileceği hiç aklınıza geldi mi?

Education First adlı uluslararası eğitim kurumunda görev alan ve Shangai’da yaşayan Mauricio Estrella’nın bir bilgisayar şifresi ile değişen hayatını sizlere kendi kaleminden aktarmak istedik;

Her şey, Estrella’nın birkaç yıl önce tatsız bir boşanma yaşamasıyla başlamış…

“Bunu bana nasıl yapar?” diye düşünüyordum. Sürekli. Her gün…

2011’de, yani telefon ekranındaki ikonların bir anlam ifade ettiği ve insanların deodorant kullandığı zamanlarda, boşanma davam yüzünden ağır bir depresyondaydım. Neyse ki kafam kendimi bu durumdan kurtaracak kadar çalışıyordu ve etrafım harika insanlarla çevriliydi.

Bir gün ofise girip bilgisayarımı açtığımda, bilindik bir mesajla karşılaştım:

[quote_box_center]

“Şifrenizin kullanım süresi dolmuştur.

Lütfen şifrenizi değiştirmek için Şifre Değiştir butonuna basınız.”[/quote_box_center]

Sanki “Şifre Değiştir” butonu başka bir şey yapacakmış gibi… 30 günde bir aynı işlemi yapmaya alıştığım halde, içimden nedensizce bilgisayara homurdanıyordum. Bu kadar sık şifre değiştirecek ne vardı? Bir büyük harf, bir küçük harf, bir rakam ve bir noktalama işareti, en az sekiz karakter olmalı, ama son 3 şifreyle aynı olmamasına dikkat edilecek. Tam da sırasıydı şifre değiştirmenin!

Boş boş ekrana bakıp yeni şifremi belirlemeye çalışırken, eski müdürümün bir sözü aklıma geldi:

Bir şifre değiştireceğim ve hayatım değişecek!

O dönemdeki yaşam tarzım ve ruh halimle hiçbir işin doğru düzgün altından kalkmam mümkün değildi. Elbette her zaman olduğu gibi ne yapmam ya da neleri değiştirmem gerektiği gün gibi ortadaydı ama ben bu ipuçlarını görmezden geliyordum. O yüzden, müdürümün bu sözü aklıma geldiğinde bir kez olsun bu öğüde kulak vermeye karar verdim. Şifrem, beni yaşadığım boşanmanın kurbanı olmaktan kurtaracaktı ve bana güçlü olmam gerektiğini hatırlatacaktı.

Şifremi Forgive@h3r (“onu affet”) olarak değiştirdim.

Bu şifreyi her gün, defalarca kez girmem gerekiyordu. Kafamda, ben bu şifreyi girmiyor, bir ay boyunca her gün defalarca kez “onu affet” yazıyordum. Şifreyi girmenin otomatik bir davranış haline gelmesine hiç izin vermiyor, her seferinde yazdığım şeyin farkında oluyordum. Bu basit eylem bile, eski karıma bakış açımı değiştirdi. Evliliğimizin sona eriş biçimini kabullenmem ve depresyonumla başa çıkabilmem kolaylaştı. İlerleyen günlerde ruh halim gözle görülür şekilde iyileşmişti.

Bir ayın sonunda bilgisayarımda yine şifre değiştirme uyarısıyla karşılaştım. Bu kez neyi değiştirmek istediğimi düşündüm ve şifre kutucuğuna Quit@smoking4ever(“sigarayı sonsuza kadar bırak”) yazdım.

Ne oldu dersiniz? Sigarayı bıraktım. Kolay olmadı, ama şifremi değiştirdiğim günden itibaren ağzıma sigara koymadım ve her gün, şifremi içimden tekrarlamak beni hedefime ulaşmak konusunda motive etti.

Sonraki ay şifrem Save4trip@thailand(“Tayland’a gitmek için para biriktir”) oldu.3 ay sonra Tayland’taydım. Cebimde fazladan harçlık ile üstelik…

İşe yaradığını gördüğüm bu yönteme devam ettim ve kafama koyduğum daha pek çok şeyi başardım. Son iki yılda kullandığım şifrelerden bazılarını örnek olarak yazıyorum:

Eat2times@day (“günde 2 öğün ye”) ← bu işe yaramadı, hala şişmanım.

Sleep@before12(“12’den önce uyu”) ← işe yaradı.

Ask@her4date(“ona çıkma teklif et”) ← sonunda yeniden aşık oldum!

No@drinking2months(“2 ay boyunca içki içme”) ← kendimi daha iyi ve sağlıklı hissettim.

Get@c4t!(“bir kedi al”) ← artık güzel bir kedinin sahibiyim.

Facetime2mom@sunday(“Pazar günü annenle konuş”) ← annemi her hafta arıyorum.

ve son olarak;

Save4@ring(“yüzük için para biriktir”) ← Evet, hayat umarım çok yakında yeniden değişecek!

Hala her ay, bir sonraki hedefime göre şifremi belirlediğim günü iple çekiyorum. Bu çok küçük bir şey gibi görünebilir, ama benim hayatıma iki yıl boyunca büyük etkisi oldu; bu yüzden yakın arkadaşlarım ve akrabalarımla paylaştığım bu anımı herkese anlatmak istedim.

Kendiniz de deneyin! Olmasını istediklerinizi belirleyin, buna göre davranın ve hayatınızı değiştirin.

Mauricio Estrella

Kaynak:medium.com

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Akşamları eve biraz geç gel yahu

13346896_1765342020348927_1497067262161371447_n[1]

 

“Evine bağlı, evinde olmayı seven bir adam. “Akşamları eve biraz geç gel yahu bir erkek hiç dolaşmaz mı” dedim. Ertesi gün altıyı çeyrek geçe geldi. Sonraki gün altı buçuk. Normalde altıda gelirdi. Bir gün toz aldım bezi silkelemek için pencereden eğildim ki kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor.”
Tomris Uyar
Cemal Süreya için.

Nea Yaşam Merkezi Yol Tarifi (Osmanbey Metro)…

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Nea Yaşam Merkezi Yol Tarifi (City’s AVM)…

Genel kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

35 YAŞINDA BEKAR KADIN OLMAK

duygularin-ifade-edilmesinde-ciceklerin-yeri1[1]

20 gün sonra 36 yaşına girecek bir ablanız olarak kabul edin sözlerimi.

Ben hayatı tersinden yaşadım…

18 yaşıma basana kadar barlara girmeye çalışıp, reşit olduğum gün duruldum…

19 yaşımda beraber yaşamaya başladığım adamla 21 yaşımda evlendim…

22 yaşımda anne oldum, 24 yaşımda ikinci çocuğum oldu…

ikinci çocuğumu emzirirken üniversiteye döndüm…

okudum, çalıştım, çocuklarımla ilgilendim…

30 yaşıma gelip yurt dışında burs kazandığımda, 1 yıllığına çocukları anneme emanet edip gittim…

Döndükten bir süre sonra da boşandım…

En çok bana veriyorlardı bu mesajı: Boşandın, hayatın bitti, orta yaşlısın artık, iki çocuğun var diye…

Ben de bu durumu kanıksamaya başlamıştım artık…

Ne de olsa artık genç değildim…

Bundan dolayı normalde özgüvenim yüksek olsa da hayatımdaki kişiyi memnun etmek için saçma sapan şeyler yaptım…

Şubat ayının sonunda birden bir aydınlanma yaşadım…

Karşımdaki adam kaşımdan gözüme, kılığımdan kıyafetime, saçımdan makyajıma kadar her şeyimi eleştiriyordu…

incir çekirdeğini doldurmayacak bir “Ben kıvırcık saç sevmiyorum, o saçların hep toplu olacak!” tartışmasından sonra banyoya gittim…

Aynaya baktım ve “ne yapıyorum ben?” diye sordum kendime…

Bütün hayatını kendi dilediği gibi yaşamış, hep seven ve sevilen biri olmuştum…

Aynanın karşısındaki kişi ise ben değildim artık…

Yalnız kalmaktan korktuğu için sürekli taviz veren bir kadın vardı karşımda ve ben o kadından hiç hoşlanmadım…

O aynanın karşısında saçlarımı kökünden kazıdım…

O “ne yaptın sen!!!” diye bağırırken adamın karşısına geçip eline saçlarımı verdim ve dedim ki “ister fön çek topla, ister kıçına sok bunları, hadi hoşçakal!”

Sonrasında pişman olur muyum acaba diye düşünmüştüm ama açıkçası şu güne kadar herhangi bir pişmanlık yaşamadım…

36’ya merdiven dayamış, kocaman çocukları, 1,5 metrelik boyu, subay traşı saçları olan bir kadının bile her gün bir şekilde iltifat alabileceğini gördüm…

KiMSEYE MECBUR DEĞiLiZ HEMŞiRELERiM.

Hayatımız bitiyor falan değil…

Özgüveninizi zedelemeye çalışan kara propagandalara aldanmayın…

Biz kendimizi sevip beğenince başkalarının da beğeneceğini unutmayın…

Özgüveninizi sağlam tutun, yürüyüşünüz bile değişir…

30 yaşında kadın genç kızlıktan kadınlığa daha yeni terfi etmiştir…

kendini keşfetme sürecinin en başındadır…

iyi insanlara karşı iyi ve mütevazi olurken, egosunu zedelemeye çalışan terbiyesizlere karşı da “bastığım toprağı, soluduğum havayı şereflendiriyorum!” mesajını vermelidir…

Ayrıca “30 yaşına gelmiş kadın çok rerörerö!!” diyen adamların hiçbiri bir biscolata erkeği değil, lütfen bunu unutmayın…

Çoğu benim bakkal hüseyin efendi’ye benziyor…

– Ne yaptın hocam sen ya? yakışıyor mu hiç bu yaşta?

“Bayan” dediğin uzun saçlı olur…

+ baymayan olmaya karar verdim…

Not:Alıntıdır.

LEYDİ GODİVA’NIN HİKAYESİ

13423805_10209605868088742_8475720166416461861_n[1]
11. Yüzyıl’da İngiltere’nin Coventry Şehri’nin lordu, Leofrei halkı ağır vergilere bağlamış, halk yoksulluk içinde yaşamaktadır. Lord Leofrei’nin eşi, güzelliğiyle ünlü Leydi Godiva, halkın bu durumuna çok üzüldüğünden, sürekli kocasına vergileri hafifletmesi için yalvarır. Godiva’nın bu baskılarından bıkan lord en son kızıp Godiva’ya, çırılçıplak soyunup bir atın üzerinde bütün şehri dolaşması koşuluyla vergileri kaldıracağını söyler. 11. Yüzyıl İngilteresinde çırılçıplak dolaşmanın bir Leydi için nasıl imkansız bir şey olduğunu her kes tahmin edebilir sanırım. Zaten kocası da vergileri kaldırmasının o derece imkansız olduğunu vurgulamak için böyle bir şey söylemiştir. Ertesi gün Godiva çırılçıplak soyunarak bir atın sırtında şehri dolaşmaya başlar. Durumdan haberdar olan halk Godiva’ya bakmaz, evlere kapanır, dükkanları kapatır, sokakta kalanlar Godiva geçerken eğilir. İşte değişik dönemlerde sanatın konusu olmuş Godiva budur. Tarihte “ekmek yoksa pasta yesinler” diyen Fransa Kraliçesi “Marie Antoinette”nin yanında Godiva gibi Leydiler de olmuşlardır.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Kandırdın Beni Alçak Adam…

63ba852339362ecadb2b4521cb02bfaa[1]

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Seminerler vermeye nasıl başladım? Kısacık anlatıyorum…

329998_105638399549151_1893487578_o[1]

 

Dr. Anette İnselberg/ Reiki Master

Bana sunulan klasik yolda eğitimimi doktoraya kadar ilerlettim, finans sektöründe uzun yıllar çalışıp yetkili olmayı başardım. Ailem, çevrem herkes benden ve ilerlediğim bu yoldan çok memnundu. Fakat bir sorun vardı ben memnun değildim…
İşi bırakmak istiyordum cesaret edemiyordum bocalamayla geçen bir kaç seneden sonra kurumsal kariyeri bırakıp, kendimi bulmak için gezip dolaşmaya başladım, (ne kadar uzağa gidersem-küba, ya kadar uzandım :- sanki o kadar ruhumun içine iniyordum) Datça’da bir çiftlikte yaşadım.

Tüm gezilerimi ve çiftlikte yaşadıklarımı anlatmak istedim  ve bloğum zamazingo’yu açtım (anetteinselberg.com). Ayrıca blogta kendimi ve ruhumu tedavi etmek için yazılar yazmaya ve beğendiğim kişilerden alıntılar yapmaya da başladım.

Tabi blog güzeldi ama yetmiyordu çalışmak üretmek lazım dedim uluslararası kalite yönetimi masterım olduğu için  değişik sektörlerdeki firmalara İSO9001 sistemi kurmaya başladım. Fakat  bir süre sonra o da beni sıktı ve kendimi karadenize attım. Yeşilin bin tonunda dinlendim, istanbula döndüm  Türk sanat müziği korosuna katıldım, yelken öğrendim yelken yarışlarına katıldım. Yani anlayacağınız yine anılar biriktirmeye ve son hız bunları bloğa aktarmaya devam ettim.

Bu arada bir yığın kişisel gelişim kursuna da gidiyordum. Ama anladım ki çok kursa gitmek kafa karışıklığına yol açıyordu. Ben de kendi içimde bir sadeleşme dönemi geçirdikten sonra işime yarayan ve uyguladığım çalışmaların eğitmeni olmaya karar verdim.
Bir çok insanın ruhuna dokundum, bir çok insan da bana dokundu. Hep beraber birbirimizi iyileştirmeye devam ediyoruz. Hayat ne yaşarsan yaşa çok güzel. Unutulmaması gereken tek şey de bu bence…
Sağlıcakla,
Anette İnselberg.
Verdiğim seminerler:
Access Bar
Reiki 1-2-3
Heal Your Life- Louse L.Hay
Nefesle ve Meditasyonla Mandala
Geçmişin Yüklerini Bırakma (İçerğini kendim oluşturdum)
YENİ SEZONDA HEPİNİZİ BEKLİYORUM EFEM))

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

MUTLU OLABİLMEK İÇİN, BEYNİ YORAN TAMAMLANMAMIŞ DUYGULARI TAMAMLAYALIM.

10632743_471630526366575_5826155301752484726_n[1]

 
Gestalt yaklaşımına göre, insanlar farklı nesneleri birbirinden bağımsız olarak algılamazlar, aksine anlamlı bir bütün halinde organize ederek algılarlar.
Örneğin; aşağıdaki şekle baktığımızda bunları noktalar olarak değil, ilkini, üçgen ikincisini ise, kare olarak algıladığınızı fark edeceksiniz.

İnsan beyni eksik olan şeyleri tamamlama eğilimindedir.
Mutsuzluğumuzun asıl nedeni beynimizin yoran TAMAMLANMAMIŞ İŞLERDİR.
Bizim için önemli kişilerle yaşadığımız çatışmalar acı, üzüntü, kızgınlık, öfke, …gibi duygular hissetmemize yol açabilirler.
Küserek, hem kendimizi, hem de diğer kişinin duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini engelleriz ve aramızda tamamlanmamış bir şeylerin kalmasına yol açarız..
Küsmek, kişinin diğerinden bazı beklentileri olduğuna ve bu beklentilerin karşılanmak üzere bekletildiğine işaret eder. Dolayısıyla küsmek,tamamlanmamış işlere verilebilecek en iyi örneklerden biridir.
Mutlu olmak için çatışma durumlarında küsmek yerine duyguların uygun bir biçimde ifade edilmesi tercih edilmelidir.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

20 Anlamlı Mesaj

yapraktan-kalpler[1]

 

 

1 – Yüzeyde hazine bulamazsınız.
2 – Pencereniz kirliyse dışarı çıkıp manzarayı parlatmanız boşunadır.
3 – Eğer siz kendinizi sevmiyorsanız başkaları neden sevsin?
4 – Ana babanız doğumunuzdan sorumludur, hayatınızdan değil.
5 – Eğer kendinize yön arıyorsanız yolunu kaybetmiş birine sormayın.
6 – Dostluk, ayrı oldukları zaman insanları birlikte tutar.
7 – Fedakarlık çiçeğin köküdür.
8 – Geçmişi bir kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil.
9 – Birçok insan hayatının büyük bölümünü olduğundan farklı görünebilmek için heba eder.
10 – İlerlemenizin önündeki en büyük engel kendinize güvensizliğinizdir.
11 – Acı, mutluluğa göre daha çok şarkı bestelemiştir.
12 – Her davranışında başkalarının onayını arayan kimseler hayatin birçok güzelliğini ıskalar.
13 – Gerçek değişim kimi eski şeyleri farklı görmeye başlamaktır.
14 – Kahkaha ruhun dansıdır.
15 – Mucize, enerjinizi korkularınıza değil rüyalarınıza verdiğiniz zaman baslar.
16 – Karsınızdakini dinliyor musunuz, yoksa konuşmak için sıra mi bekliyorsunuz?
17 – İkiyüzlülük sadece sahibi tarafından görülemez.
18 – Hayatınızı bir para kazanma denemesi olarak kullanmayın.
19 – Gerçek zenginlik vaktinizi insanlara vermektir, para karşılığı satmak değil.
2o – Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir

* Richard Wilkins

Pazarcı babanın şampiyon kızı: Ayşe Begüm Onbaşı

begum-onbasi-09-07[1]

 

 

 

Güney Kore’deki Aerobik Jimnastik Dünya Şampiyonası’nda altın madalya kazanan Ayşe Begüm Onbaşı’nın babası, pazarcılık yaparak kızına bakıyor.

15-17 yaş kategorisinde Aerobik Dünya Şampiyonu olan Ayşe Begüm Onbaşı göğsümüzü kabarttı. Genç sporcumuz ailesinin büyük fedakarlıklarıyla başarıdan başarıya koşuyor.

Ali ERDOĞAN / ÖZEL HABER

Ayşe Begüm Onbaşı’nın daha önce Akhisarspor’da futbol oynayan babası Serkan Onbaşı ailesinin geçimini pazarda tekstil ürünleri satarak sağlıyor. Anne Seçil Onbaşı ise geçmişte atletizm ve voleybol sporuyla uğraşmış.

İLGİLİ HABERAyşe Begüm Onbaşı dünya şampiyonu olduAyşe Begüm Onbaşı dünya şampiyonu oldu

100 KİLOMETRE YAPIYORDUM

SÖZCÜ gazetesine konuşan Serkan Onbaşı, kızının Akhisar Anadolu Lisesi’nde okuduğunu, antrenmanları ise Manisa’da yaptığını ifade etti. Fedakar baba, “Kızımı sabah Manisa’ya bırakır, idman sonrası alıp tekrar Akhisar’a dönerdim. Günde 100 kilometre yol gider gelirdim” dedi. Baba Onbaşı, Jimnastik Federasyonu Başkanı Suat Çelen’den büyük destek aldıklarını da ifade etti.

AYŞE BEGÜM ONBAŞI KİMDİR?

Dünya starı Türk jimnastikçi Ayşe Begüm Onbaşı, Manisa’nın Akhisar ilçesinde yaşıyor. Ayşe’nin Anne babası pazarcılık yaparak geçimlerini sağlıyor. Tekstil ürünleri satan Onbaşı Ailesi’nin ilk ve tek göz ağrısı. Bütün aile, altın madalya kazandığı için biricik kızlarıyla gurur duyuyor. Ayşe Begüm Onbaşı’nın elde ettiği başarıda ailesinin desteği çok büyük. Onu küçük yaşlarda önce bale kursuna, 8 yaşında ise belediyenin jimnastik kursuna yazdıran anne babası, onun en büyük sevgi ve motivasyon kaynağı.

kaynak: sözcü gazetesi

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…

13592731_1793540507532676_4750262782622646743_n[1]

Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…
Gülmek; ”Saf” denme riskini göze almaktır.
Ağlamak ise; ”Duygusal” görünme riskini.
Birine yakınlaşmak; ”Kendini kaptırma” riskini,
Duygularını açmak; ”Kendini …ortaya koyma” riskini,
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;
“Onları başkalarına kaptırma” riskini göze almaktır.
Sevmek; “Karşılık görememe” riskini…
Yaşamak ise; ”Ölme” riskini göze almaktır.
Umutlanmak; “Hayal kırıklığına uğrama” riskini
Çabalamak ise; ”Başarısız olma” riskini göze almaktır…
Ama riskler yaşanmalıdır.
Çünkü hayatımızın en büyük riski, hiç risk almamaktır.
Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir;
Ama Büyüyemez, Sevemez, Değişemez, Hissedemez, Öğrenemez.
Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,
Bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder.
Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…ॐ

~ Leo Buscaglia

Ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız…

can-dundar-456486556[1]

Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağım..

Bahar bulaştı ya hayata, ağaca, suya, içimde öyle bir seyahat kımıldıyor ki, diren direnebilirsen…

Yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını…
“Uzaklar” çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını…

Marianne Faithful sanki şarkı değil, derdimin nedenini söylüyor radyoda: “Saçlarında ılık rüzgarla,spor bir araba sürerek, Paris’e hiç gitmediğini 37 yasinda fark etti”.

Buket Uzuner, yaşayageldiği hayatın anlamsızlığını 37’nci yaşgününde idrak eden bir kadının öyküsünü anlatıyor “Karayel Hüznü”nde… Bıkkın kadın, doğum gününün sabahında, büyük boy bir beyaz kağıda kırmızı rujla şu notu yazıp bırakıyor evdekilere:

“Bugün benim doğum günüm. Değişiklik olsun diye bu kez size domuz kanından nefis bir çorba hazırladım. İçine de zehir kattım. Ben Alpler’e gidiyorum; çünkü 37 yaşıma girdim ve hâlâ Alp Dağları’na gidemediğimi ayrımsadım. Kalırsam, asla gidemeyeceğimi anladım. Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağımı da….Hoşçakalın”.

* * *

“Yaşamak değil. Beni bu telaş öldürecek” dediği gibi şairin; o telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı saçlarımızı, sevdigimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz…

Gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık. Hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak adamlar, yapılacak işler… Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı; başkalarının hayatı, bizimkini aştı.

Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik. 20’li yaşlardayken 30’lara kurduk saatin alarmını, 30’larımızda 40’lara, belki sonra 50’lere…

Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize…
Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda… Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış…

* * *

Jorge Luis Borges’in derledigi Babil kitaplığında Papini’nin “Ödenmeyen Gün” adlı bir öyküsü vardır. Güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:

22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve “Bana gençliginizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyecegim” der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye… 23 yerine 24 yasina basar o yıl yaşgününde… Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu… Ancak ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara… Gece odasına sızmayı başaran aşıklari, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler… Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. Fark açıldıkça “bir gün, bir saat, bir an olsun” gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer. Kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebilecegi sadece bir günü kaldığını fark eder: “Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlik…”
Atesli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. Bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü…

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

“O gün” geldiginde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını… Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. Yanıt gelmeyince açıp girer. Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses… Adam bu ani ölümün nedenini yerde buldugu mektupta okur. Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:

“Soylu prenses! .. Size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) En derin bağlılığımla…”

* * *

Erikler, kirazlar, çileklerle çıkageldi mi Haziran, pupa yelken kıpırdanır içim…

Saçlarını ilik rüzgarlara salıp uzak başkentlere spor arabalar süren coşkulu kadınların şarkılarını dinlerim Haziran’da… Ardında veda mesajları bırakarak hep ertelediği düşlerinin peşisıra yüksek dağlara tırmanan öfkeli kadınların öykülerini okurum. Ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız…
Yaşam… O hepimize borçlu olan hergele, öder inşallah bir gün hesabını… Yaşarız ertelediklerimizi, “gençliğimizin son günü” çalınmadan elimizden…

Can Dündar

Mutlu olmak için her şeyin mükemmel olduğu zamanı beklemeyin…

2968[1]

Mutlu olmak için her şeyin mükemmel olduğu zamanı beklemeyin. Öyle bir zaman asla olmayacak. ” Mevcut şartlarda mutlu olmayı öğrenmelisiniz…”

Doç. Dr. Bilal Karabulut

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »