Kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum…

Kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum. Onlara hiç aldırmadan; onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan ben kendim olmalıyım; çünkü kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyordum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi, diye düşünüyordum… Orhan Pamuk * Kara Kitap

Eve her zaman başın dik olarak dön…

Günün nasıl geçtiği hiç önemli değil…

Eve her zaman başın dik olarak dön.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Cenevre’de Sonbahar… (03-07 Kasım 2011)

Cenevre’de Sonbahar… Ağaçlar Kızıl, Sarı, Yeşil…  (03-07 Kasım 2011)

Aslında hiç aklımda yokken bu sefer de yolum İsviçre’yle daha doğrusu resmi adıyla İsviçre Konfederasyonu ile kesişti… Zaten dağları çok sevdiğim için Alpler’le kuşatılmış bu ülkeye yolumun düşmesine çok sevindim…

Ülkenin Fransa, Almanya ve İtalya’yla sınırı var… Bana en ilginç gelen şeylerden biri de şehirleri hangi ülkenin sınırına yakınsa, o ülkenin dilinin konuşulmasıydı… Aynı şekilde yemekler, temizlik, disiplin de komşu ülkenin özelliklerini taşımakta…

Gezime öncelikle Fransa sınırında olan, dolayısıyla Fransızca konuşulan Cenevre’yle başlıyorum… Cenevre’nin nüfusu 185.000 kişi dolaylarında ve İsviçre’nin ikinci büyük kenti…  Kişi başına düşen ağaç sayısı ikiymiş… Gerçekten ağaçları saymışlar… Ağaçlar öyle büyük ve heybetli ki hepsini hayranlıkla seyrediyorum… Zaten sonbaharın ağaçlar üzerindeki etkisini bilirsiniz… Sarı-kızıldan kahverengiye birçok rengi içinde barındıran muazzam bir resimdir… İşte çevrem böyle rengarenk… Nefesim kesilmiş durumda… Ağaçları seyretmekten yolda yürüyemez durumdayım… Her birinin fotoğrafını çekiyorum…

Bu derli toplu kentte ilk olarak Cenevre gölüne gitmeyi tercih ediyorum… Göl dediğime bakmayan kıyı uzunluğu tam 73 km… Gölün %40’ı İsviçre’nin… Geri kalanı ise Fransa’nın… Göl kenarındaki banklara oturup gözümün bir ucuyla Alp dağlarının siluetini seyrediyorum… Diğer ucuyla da işçilerin ağaç dallarını budamalarını seyrediyorum… Hava inanılmaz temiz… Kasım ayı olmasına rağmen güneşli bir havaya denk geldik… Bir yandan da yüzüm renk almaya başlıyor…

Banktan kalkıp bu güzel gölün kenarında yürümeye başlıyorum… Ve karşımda meşhur Jet d’Eau sularını püskürte püskürte kendine çağırıyor… Bir fıskiye bu kadar yükseğe nasıl su püskürtebilir anlamış değilim… Tam 140 metre… Ve çok olağanüstü bir şey olmadığı takdirde bu fıskiye hiç kapatılmazmış… Şöyle bir kafamdan hesaplamaya çalışıyorum… Yaklaşık 30-35 katlı bir bina yüksekliğinde su fışkırtıyor… Zaten şehrin birçok bölümünden fıskiyenin en ucundaki damlaları görebiliyorsunuz… Buradakilerin şöyle bir deyişi varmış: “Fransızlar için Eyfel Kulesi neyse bizim için de fıskiye odur”…

Oradan hemen yakındaki Çiçek Saati meydanına yürüyorum… 1955’lerden beri şehrin en önemli simgelerinden biri de buymuş… 650 çiçekle dekore edilmiş bu saatin çiçekleri her mevsim değişiyormuş… Bana pembe-mor-beyaz çiçeklerle dekore edilmiş durumu denk geldi ve çok hoşuma gitti… Zaten mor favori renklerimden biridir…

Buradan Reform Duvarına doğru yürümeye devam ediyorum… Zaten her yer birbirine çok yakın olduğu için hiç yorucu değil… Reform duvarına gitmek için kocaman bir parkın içinden yürümeye başlıyorum… Açık havada insanların ayakta oynayabileceği, piyonların dizime kadar geldiği satranç alanından geçiyoruz önce… Biraz durup oynayanları seyrediyorum… Sonra parkın içinde ağaçların baş döndürücü güzelliği eşliğinde yürüyüp reform duvarının önünde duruyorum…  Duvarın uzunluğu yaklaşık 100 metre… Burada Latince “karanlıktan sonra aydınlık başlar” yazısını çekmeye çalışıyorum… Fakat duvar çok uzun olduğu için tek kareye sığdıramıyorum… Sonra dört reformistin heykellerini inceleyip yoluma devam ediyorum…

Az ilerde merdivenleri çıkıp başka bir parka varıyorum… Buradan şehrin manzarasını da görebiliyorum… Belediye buraya upuzun ve yemyeşil bir bank yapmış… Upuzun derken abartmıyorum… Herhalde yaklaşık 60-70 metre uzunluğunda tek parça bir bank yapmış… Üzerine şöyle bir uzanıveriyorum…

Buradan yavaş yavaş eski şehre varıyorum… 16. Yüzyıldan kalma evler çok şirin… Dört beş katlılar… O zamanlar evin sahip olduğu pencere başına vergi alırlarmış… Saydım yaklaşık her evde beş pencere var… Sonunda apartman sakinlerinden biri bana beş değil dört pencere yeter diyerek bir pencereyi çimentolamış… Ve dört pencere üzerinden vergi vermeye başlamış… Yürümeye devam ediyorum… Her evin penceresinden rengarenk çiçekler sarkıyor… Ağaçların renk cümbüşü bir yandan, pencerelerden sarkan çiçekler diğer yaydan kartpostalın içinde yürüyormuş izlenimi veriyor bana…

Yollarda bisikletler, motosikletler çok var…  Bir de arabalar çok alem… Daha yaya geçidine gelmeden duruveriyorlar… Birkaç kere ayıp olmasın diye karşı tarafa geçtiğim oldu… Halbuki ben karşıdan ağaçları seyredecektim… Beni arabalar değil de sürekli sağımdan solumdan geçen bisikletler tedirgin etti… Bisiklet trafiğine alışık olmadığımdan kaldırımlarda bisikletlere ayrılmış alanı bolca işgal ettiğim oldu… Toplu taşımada da elektrik tellerine bağlı tramvaylar ve troleybüsler kullanılıyor… Böylece zaten temiz olan havanın korunması kolaylaşıyor…

Gelelim yemek kısmına… Fransa etkisi dolayısıyla Cafe De Paris soslu biftekler çok revaçta… Önden salata, arkasından biftek ve kızarmış patatesten oluşmuş bir menüye yaklaşık 45 frank (bir İsviçre frangı yaklaşık 2 tl civarında) ödüyorsunuz… Anlayacağınız yemekler burada çok pahalı… Ayrıca mutlaka denemenizi tavsiye edeceğim Raclette ve Fondü var… Onlar nispeten daha hesaplı… Raclette peynirden yapılıyor… Bizim bildiğimiz kaşer sağanda gibi… Peyniri eritip getiriyorlar… Yanında yemek içinde ekmek yerine haşlanmış küçük patatesler veriyorlar… Patatesleri kabuklarıyla yiyorsunuz… Tabağımı ekmek yerine patatesle sıyırıyorum ve tadı çok hoşuma gidiyor. Gayet hafif bir yemek… Fiyatı yaklaşık 18 frank civarında…

Fondü ise etli, tavuklu ve peynirli olmak üzere üç şekilde servis edilebiliyor… Ben peynirlisini denedim… Ateşin üzerine yerleştirilmiş dökme demir kaplarda getiriyorlar… Demir kap genelde turuncu ya da kırmızı gibi canlı renklerde oluyor… Demir kabın içinde beyaz şarapla birlikte eritilen peynir altındaki ateşin etkisiyle fokurdayarak masaya geliyor… Uzun fondü çatallarınıza ekmeğinizi yerleştirip kabın içine bandırıyorsunuz… Tabi şarabın etkisiyle peynirin tadı biraz keskinleşmiş oluyor… Bu zevk meselesi ama bana hitap ediyor… Tatlı olarak da özellikle trufflu pasta yemenizi öneririm… Tabi çikolata seviyorsanız… Çikolata içinde daha yoğun başka bir katman çikolata şeklinde bir yapısı var ki benim gibi çikolata canavarları için birebir…

Bundan sonra sırada Montreux, Gruyere köyü ve Bern var… Anlatacak ne kadar çok şey var… Yaşasın… Bir sonraki yazıda buluşmak üzere…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 5 Comments »

Para Ağacı…

Bugün para dağıtıyorum…

Buyrun istediğiniz kadar alın efem…

Çalakalem Laflarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hangi duygunuz daha yoğun…

Hangi duygunuz daha yoğun?Hangi duygunuz daha yoğun?

Büyüyüp yaşımız ilerledikçe bazı duygularımızın hayatımıza önemli katkıları oluyor, bazıları ise körelip oldukları yerde kalıyorlar. Hayatımızın yönünü çizense yaş geçtikçe önem kazanan yoğunlaşan duygularımız oluyor. Peki sizin hangi duygunuz daha ön planda. Bilimle arasında herhangi bir bağ bulunmayan bu duygusuz testimiz size bu sorunun cevabını versin

http://testyourself.tr.msn.com/olcer/hangi_duygunuz_daha_yo%c4%9fun/Test.aspx

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

@, 1500′ lerde, bir fıçının 13’te birine karşılık gelen ticari bir ölçü biri olarak kullanılmaktaydı…

Hemen her gün e-posta yazarken veya e-posta adresimizi birilerine verirken bu işareti kullanıyoruz.

Peki ama @ işaretinin gerçek anlamını ve nereden geldiğini biliyor musunuz?

Bu işaret 473 yıl önce, günümüzde ki anlamı ve kullanımından çok farklı bir amaca hizmet ediyordu. @ işaretinin bilinen ilk kullanımına 4 Mayıs 1536 yılına Francesco Lapi adlı Floransalı bir tüccarın yazdığı bir mektupta rastlandı.

 Lapi yazdığı mektubunda İspanya’daki şarap fiyatlarından bahsederken @ işaretini kullanmıştı. O zamanlarda, bir fıçının 13’te birine karşılık gelen, ticari bir ölçü biri olarak kullanılan @, daha sonra daktilolara da girdi. Zaman için kullanımı değişen işaret bir süre sonra belli bir ürünün birim fiyatını belirtmek için kullanılmaya başlandı. Yani insanlar artık “tanesi 5 liradan 10 ürün” gibi bir tanım kullanmak yerine “10 ürün @ 5 lira” demeye başladılar. 1971 yılında Ray Tomlinson ise bu işaretin, e-posta sunucularındaki kullanıcıları tanımlamak için uygun olduğuna karar verdi. O tarihten itibarense @ artık bugünkü şekilde e-postalardaki kullanım şeklinde kavuşmuş oldu.
Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

GİRDİĞİMİZ HER YOL BiZİM İÇİN KENDİLİĞİNDEN AÇILIYORRRRRR….

GİRDİĞİMİZ HER YOL BİZİM İÇİN KENDİLİĞİNDEN AÇILIYORRRRRR…. BU HARİKAAAA :))

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Mütevazı olduğunuz takdirde insanlar doğal bir şekilde size yardım edecekler ve kendi tecrübelerini isteyerek takdim edeceklerdir.

İdeal durum insanın mevcut  durum ile uyum sağladığı andır.

Bir olaydan dolayı sinirli veya rencide olduğunuzda  olayın olumlu yönünü göremezsiniz. Bu nedenle kendinizi, gereksiz bir direniş  göstererek yıpratırsınız. Belki de sizi sinirlendiren veya rencide edip  direniş göstermenize sebep olan olay tamamıyla sizin yararınıza olacaktır.  Bazen şans kendini, sevimsiz bir yüz şeklinde gösterir. Olay, sadece olaydan  ibarettir. Tepkiniz olayın nihai sonucunu yaşama şeklinizi belirler. Geçmişte  yaşanan bir olayı değiştiremezsiniz. Bugün yapabileceğeniz tek şey, geçmişte  yaşadığınız olaya cevap verme şansıdır. O zaman neden menfaatinize uygun olan  cevabı vermiyorsunuz? Bunu başardığınız anda güzel hislere sahip olacak,  nişleriniz doğrultusunda hareket ederek o olayın sonucunu iyi olarak  göreceksiniz. Bu düşünceyi kavrayan ve uygulayan kişi -sanki altı ejderhanın  kanatlarında uçuyormuş gibi- arzu ve isteklerinin doruk noktasına  yükselecektir.

Bilgi için bugün ya da yarında olmak hiç önemli değildir.

Bilgin, zamanını iyi  değerlendirerek kendini geliştirmeye devam eder. Zamanın akışından haberdar  olarak zevk ve sefa içinde yaşamaktan uzak durur, aynı zamanda hüzün ve kederin  ha­yatına hükmetmesine de izin vermez, böylece elindeki fırsatları kaçırmaz.  Her şeyin “birlik düzeni” içinde olduğu inancıyla kendisini, yıldızlar  ve ağaçlar gibi, kainatın bir parçası olarak görür. Zamanın hayalden başka bir  şey olmadığı bilinci -nasıl ki bir odadan diğerine geçmek son derece doğalsa-  korkuyu gereksiz kılar.

Mütevazı olduğunuz takdirde insanlar doğal bir şekilde size  yardım edecekler ve kendi tecrübelerini isteyerek takdim edeceklerdir.

İnsanın doğasında, mütevazı  kişileri sevmek ve yardım etmek, kibirli kişilerden ise uzak durma eğilimi  vardır. İnsanlar sahip oldukları tavsiyeleri bir süre sonra kibirli kişilerden  esirgemeye başlarlar.

.Nefret etmeyin. Nefret, bir nevi zihni işgal etmektir. Ve bu  sizi, nefrete neden olan konuya esir eder

Nefret, negatifin ürünüdür.  Nefreti hissetmek için kendinize ne kadar izin verirseniz, negatifin elinde o  ölçüde oyuncak olursunuz. Birinden nefret etmekle o kişiyi kendi tarafınıza  çekersiniz. Gerçekten istediğiniz bu muydu? Bu teması azaltmak için o kişiyi  düşüncelerinizden çıkartın. Negatifle savaşta, iyiliklere olumlu cevap verin.

Gücün büyük  olabilmesi için, bir eylemi doğru yapmanın temel kuralları ile adaletin,  içinizde birlikte hareket etmesi gerekir.

Bencil kişi yalnızca kendi  rahatına ve eğlencesine düşkündür. Bütün gücünü bireysel amaçlarını  gerçekleştirmek için sarf eder ve başkalarının eziyetine sebep olur. Akılsızca  kullanılan bu güç herkes için -özellikle uygulayan kişi için- olumsuzluklar  getirir. Bilge kişi doğru uygulamaya ve adalete bağlı olduğu için, kendi  gücünden başkalarına yardım etmek ve toplumun refahı için faydalanır. Bu  eylem herkes için -özellikle uygulayan kişi için- iyilik getirir.

Ne elde etmeden sevinç duy, ne de hüsrandan kederli ol.Çünkü insan bir şeye çok değer verse bile, elde ettiği anda o  şey değerini kaybeder.

Sen ne hüsranından ne de elde  ettiğinden sorumlusun. Elde etme ve hüsran iradert dışmda oluşur. Elde etme ve  hüsranın, ruha ve ebedi varlığa kattığı bir anlam yoktur. Tüm elde etme ve  hüsranlar ölüm anında gerçekleşir. Bir an bile elde etme ve hüsran  düşüncesiyle ömrünü heba etme. Ölüm her an kulağına şöyle fısıldar: “Yaşa!  Sana yaklaşıyorum!”

İnsanlar muhalefeti, genelde problem üretme gibi görürler.  Oysa akıllı kişi bu durumdan kendi menfaatleri doğrultusunda faydalanır.

Akılsız yani kainat  kurallarından habersiz kişi zorluklarla karşı karşıya geldiğinde kendi şansından  şikayetçi olur. Başkalarının sahip olduğu mevkilere sitem eder, sonuçta  çabalarından vazgeçer. Akıllı kişi -kainat kurallarına hakim olduğu için-  başkalarının muhalefetinden faydalanır ve düşüncelerini bir süzgeçten geçirerek  doğru davranışlara yöneltir. Bu şekilde muhalefetinin sebebini kendi içinde  arayacak ve bu içsel görünümü ile dışsal muhalefeti, kendi gelişimi için  fırsat olacaktır. Bela, güçlenmeniz için bir fırsattır. Akıllı kişi belanın her  zerresinden kendi iyiliği için faydalanır. Bu eylemle sonsuz bir güce ulaşır ve  kanatlı biri ata binmiş gibi hızla hedeflerine koşar.

İyilik gördüğünüz an o iyiliği kendinize örnek alın. Kendi  kusurlarınızdan haberdarsanız kendinizi o kusurlardan kurtarın.

Huyun gelişmesi şans ve  başarıyla sonuçlanır. Akıllı kişi, nasıl ki bir mücevher ustası pırlantayı  itina ile işlerse, o da içindeki faziletleri iyi yönde işler. Bu şekilde devam  ettikçe başarılı insanların topluluğunda yer bulur.

Akıl ve his el ele dolaşamaz.

Öfke, şehvet, nefret veya aşk insana musallat olduğunda  aydın düşünce ve mantık imkansız hale gelir. Kendinizden bir adım uzaklaşıp  kendinizi seyrettiğinizde ise, akıla düşünce ve sağduyu ortaya çıkar.

Bilge kişinin yolunda sevinç ve düşünce birlikte gider.

Akıllı kişi sürekli  düşünmektedir. Çünkü her çıkışın bir inişi olduğunu ve insanların da olması  gerektiği gibi olmadığını bilir. Bu yüzden başkaları ile giriştiği alışverişte  geleceği düşünür. Geleceği düşünmek, içsel sevinci yok etmez. Çünkü o, evrenin  sevgili çocuğu olduğunu hatırlar.

( Çin Bilgeliği – Dr.Davut İbrahimoğlu )

Anneee… Bu kadar kedi bana baksa ben korkarım… Günün fotosu… 26/11/2011

Günün Fotosu kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Nazım Hikmet’le 35 yıl… 15 Aralık/ KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesinde…

15 Aralık 2011 20:30

KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesinde/ İstanbul

Uyarlayan – Yöneten – Oynayan: Genco Erkal

Müzik: Fazıl Say

Giysi Tasarım: Özlem Kaya

Film Yapımı: Nurdan Arca Ajans 21

  Dostlar  Tiyatrosu’nun oyunu “Kerem Gibi: Nâzım Hikmet’le 35 Yıl”, ilk 2010 Mart ayında Muammer  Karaca Tiyatrosu’nda sahnelendi. Genco Erkal, “Kerem Gibi:  Nâzım Hikmet’le 35 Yıl” oyunu ile tiyatro sahnesinde Nâzım Hikmet’in  şiir dünyasından izlenimleri; ozanın yaşamı, şiirleri ve görüntüleri  aracılığıyla anlatıyor.
Genco Erkal, belgesel-tiyatro ve şiiri buluşturarak, seyircileri Nâzım Hikmet’in şiir dünyasında bir gezintiye çıkartıyor…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »