Çini Atölyesi başlıyor…

 

Çini; yüzyıllar öncesinden günümüze, hala güzelliğini ve cazibesini yitirmemiş eski (meyen) bir Türk el sanatıdır.Özellikle 15. yüzyıldan sonra Osmanlı sanatının parıldayan çehresini oluşturan çini varoluş macerasıyla da dikkat çekicidir.

Her şey, kuartz madeninin belli oranlarda karıştırıldığı çamuru elde edip ona istenen objelerin şeklinin verilmesiyle başlar.
İşlenmemiş haline “bisküvi” adı verilen çini objelerine desen çizimi ilk önce kömür tozu yardımıyla yapılır. Daha sonra siyah veya mavi boya ile desenlerin dış hatları çizilir. Her desenin farklı bir manası vardır. Lale Allah’ın, gül Resulullah’ın sembolüdür.
Servi ağacı sabrı, bahar dalları ise cenneti anlatmaktadır. Kontürleri tamamlanan desenlerin içleri usulünce boyanır. Çini sanatında tarih boyunca oluşmuş desen çizme ve boyama yöntemleri vardır. Bu yöntemlerin dışına kayarak yeni ve farklı tarzla yapılan çalışmalar orijinal çiniler kadar itibar görmemiştir.
Adeta aslından uzaklaştıkça değer kaybetmiştir. İnsan, Yüce Yaratıcı’nın en nadide ve süslü eseridir. Üzerindeki her nakış Rabbinin bir güzel ismine ayna olma kabiliyetindedir.
İman derecesine göre bu aynanın parlaklığı artar veya azalır. Fıtratındaki güzelliklerden uzaklaştıkça değeri düşer. Çinide, el emeğine göz nuru dökerek çizim ve boyama aşamaları tamamlanır. Renkleri ve motiflerin bir araya gelerek oluşturduğu mana ile gerçekten güzel bir eser ortaya çıkmıştır.
Fakat daha eksik olan bir şeyler vardır. Görünüşü mat olduğu kadar renkleri hemencecik silinmeye, kendisi kırılmaya meyillidir. Şimdi “sırlanma” zamanıdır. Muhtevası meçhul olmasa da çininin fırınlanmadan önce bulandığı maddeye sır adı verilmiştir.
Çini, artık fırına girip ateşle hemhal olmaya hazırdır. Çok yüksek sıcaklıkta yaklaşık yirmi dört saat kalır. Bu süre içinde bütün renkleri en güzel ve parlak hallerine bürünür. Desenleri, artık silinmemek üzere bütün güzellikleriyle adeta özüne yerleşir. Eğer ateşin hararetine tahammül eder ve patlamazsa ki bu ihtimal her zaman her çini parçası için vardır, ortaya göz kamaştırıcı ve zamanın eskiten gücüne mukavemetli, güzelliğini yüzyıllar sonrasına taşıyabilecek eserler ortaya çıkar.
İnsan, bazen ateş kadar acıtan imtihanlarla sınanır. Sınanmadan geçmemiş, geçememiş insanlar hamdır. Ne sohbetleri bir mana taşır ne eylemleri itibar görür. Oysa çile, meyvenin güneş hararetini hücrelerinde hissederek olgunlaşması gibi kemale erdirebilir insanı.
Eserleriyle asırlar sonrasını aydınlatan kamil insanların hayatında hep ateş gibi yakan çileler vardır. Ateşe dayanamayıp patlayanların bilmedikleri belki de ateşin yani çilenin yani sınanmanın geçici oluşudur. Fani dünyanın her hali gibi sıkıntıları da fanidir. Muvakkat sıkıntılardan insana kalacak olan ise bu hallere karşı gösterdiği tepkidir. Ya patlayıp kaybedecek ya da pişip kemale erecek, yüzyıllarca bozulmayan güzelliklere kavuşacaktır. Asıl marifet, ateşe tahammül sırrındadır.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Baban geliyo desene… Yakalandık işte…

 

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir…

 

 

Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Lütfen devam ettiremeyeceğimiz sorumlulukları üstümüze almayalım…

Lütfen devam ettiremeyeceğimiz sorumlulukları üstümüze almayalım…

Çalakalem Laflarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Beden, besindeki enerjiyi, lokmalar iyi çiğnendiğinde, dilin altındaki guddelerden alır…

.

 Mideye ve bağırsağa giden besinin değeri düşüktür.Sabahtan akşama kadar aç olduğunuzu farz edin. Mideniz kazınıyor ve halsizsiniz. Bir kap yemek yiyince hemen kendinize geliyorsunuz. Oysa mideye inen besinin enerji olabilmesi için en az üç saat gerekir. Bu da bize gerçek enerjinin dil yoluyla alındığını göstermek istemektedirler. Ancak, bu enerjiyi almak için her lokma iyice çiğnenmelidir

Gerçek huzur ve mutluluğu yakalamak için ilk adım kendimize taktığımız maskeyi, sevgiyle kabullenip kenara koymak …

 

Gerçek huzur ve mutluluğu yakalamak için ilk adım kendimize taktığımız maskeyi, sevgiyle kabullenip kenara koymak !!!

Hayatın içerisinde kendimize rütbeler, makamlar, mevkiler,  kariyerler, zenginlikler yaratarak kendi iç sesimizden kaçmaya ve güçlü maskeler arkasına saklanmaya çalıştık.Hep bir güvence peşinde koştuk ve ömrümüzü bunun için harcadık.Önemli olan vardığımız yer değil, yolculuğun kendisidir.Yüklerimizi atma zamanı…

Kalbin kırıksa, gülmeyi bir denemekte fayda var…

 

Arkadaşın ‘yalnız’ biriyse, senin de yalnız olma ihtimalini yüzde 52 artırıyor.

Arkadaşının arkadaşı yalnızsa, senin yalnızlık ihtimalin yüzde 25, arkadaşının arkadaşının arkadaşı yalnızsa, bu ihtimal yüzde 15!

 Yalnızlık da, sağlık da, zenginlik de, mutluluk da bulaşıcı. Duygular bulaşıcı.

İki insan konuşurken, birbirlerinin surat ifadelerini taklit etmeye başlıyormuş. Karşımızdaki gülüyorsa, gayri ihtiyari gülüyoruz, ağlıyorsa üzülüyoruz. ‘Ayna etkisi’ diyorlar buna. Gülen birine geri gülüyorsun. Ve beyne kaslardan şu mesaj gidiyor: güldü. Beyin de hemen onun hormonunu salgılıyor: mutluluk!

 Kalbin kırıksa, gülmeyi bir denemekte fayda var…
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Her İnsan kendine bir değer biçer,

 

Şems-i Tebrizi der ki; sizin davanızı bilmek isterim, mananızı öğrenmek için, Mananızı bilmek isterim davanızı öğrenmek için.
Her İnsan kendine bir değer biçer, atfeder ve vehmeder. Sonra kendine biçtiği bu değere şahit arar. Bu değere şahitlik edenleri sever. Biçtiği bu değerden bile çok değerli olduğuna şahitlik edenlere ise aşık olur. Çektiği acıların kaynağı budur.Bu yazıyı okuyan okuyucu yüreğine bakarsa dikkatlice ayan beyan görecektir ki, çektiği en büyük acı, ona hak ettiği değerin başkaları tarafından verilmemesi, bu değer iddiasına şahitlik edilmemesidir. İnsanlar yalancı şahit arar dururlar. Bazen bulurlar, en başlarında sevgi duyarla bazende aşk yaşadıklarını iddia ederler ve sonunda cayır cayır yanar yürekleri. Yalancı şahitlik kısa sürede biter zira.
Kişinin değeri, anlamı kadardır. Kişinin anlamını onun manası belirler. Mana yoksa anlam olmaz. Kişinin manası, davası kadardır. Kişi ancak davası kadar mana taşır. O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir. Kişinin davası ancak derdidir. Derdin neyse davan odur. Ya derdini dahi bilmeyen ler? Kişinin derdi en çok konuştuğu şeydir.
Ey iddiacı sen derdin kadar değerlisin.Bırak başkalarını da GERÇEK derdine bir bak.

Tavlayı kim buldu…

 

TAVLAYI KİM BULDU?

 Eski zamanlarda Hint İmparatoru, satranç oyununu Pers İmpara toruna, hediye olarak gönderir. Bu yeni oyunu ona gönderdiğini kendisinin de bir oyun icat ederek ona göndermesini ister.

İran şahı Nevşiyann’de veziri Büzur Mehir’e yeni bir oyun bulmasını söyler.Çok akıllı olan vezir 10 gün içerisinde tavla oyununu icat eder.

Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlandığı bilinmektedir.

Tavlanın içindeki karşılıklı 6’şar hane 12 ayı temsil eder.

15 açık ve 15 koyu renkli pul, Ayın 15 gece ve 15 gündüzünü simgeler.

Karşılıklı 12’şer hane günün 24 saatidir. Tavlada, 4500 civarında hamle ihtimali bulunur.

 Ancak zar faktörüde önemli olduğundan oyunu kazanmak için şansta önemli bir faktördür.
Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Size uygun olan şekli seçin…

 

İlk Bakışta size uygun olan şekli seçerek ,aşağıda şekle denk gelen rakamın yorumunu okuyabilirsiniz

1. İçedönük-Hassas-Kolay Etkilenen: Kendinizle ve çevrenizle ilgili düşüncelere etrafınızdaki çoğu kişiden daha sık ve daha derin bir şekilde dalıyorsunuz. Üstün körü hareketler ve konuşmalardan nefret ediyorsunuz. Geyik muhabbeti yapmaktansa, yalnız kalmayı tercih edebiliyorsunuz. Ama yakın arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz o kadar kuvvetli ki bu da size ihtiyacınız olan uyumu ve gücü getiriyor. Yine de yalnız başına kalmaktan hiç sıkılmıyorsunuz.

2. Özgür-Geleneklere Karşı-Tutulamayan: Kendinizi geliştirmenizi sağlayacak özgür ve kimseye bağlı olmayan bir hayat peşindesiniz. Hobilerinizde ya da işinizde sizi başarıya ulaştıracak yeteneklere sahipsiniz. Bağımsızlığa olan düşkünlüğünüz bazen sizden beklenilenin tam tersini yapmanıza neden olabiliyor. Öyle her gördüğünüz şeye üzerinde düşünmeden uyacak tiplerden değilsiniz. Aksine kendi fikirleriniz doğrultusunda gitmeyi yani, akıntıya karşı kürek çekmeyi seviyorsunuz.

3. Dinamik-Aktif-Dışadönük: İlginç ve çeşitli işlere girebilmek için risk almaktan kaçınmıyorsunuz. Rutin bir hayat sizi etkisiz hale getirebiliyor. En çok sevdiğiniz şey tüm olaylarda başrol oynamak. Aslında olayları başlatan kişi de siz oluyorsunuz.

4. Ayakları Yere Basan-Dengeli-Uyumlu: Komplike olmayan ve doğal bir yaşamı, bir aşkı ve işi amaç edinmişsiniz. İnsanlar size saygı duyuyor, çünkü sizin ayaklarınız öyle bir yere basıyor ki, herkes sizden destek alıyor. Siz de bu insanlara güven sağlamayı biliyorsunuz. Çok sıcak ve insancıl olarak tanınıyorsunuz. Basmakalıp ve çok abartılı olan her şeyi reddediyorsunuz. Modanın getirdiği yeniliklere de bağlı değilsiniz. Aksine, sizin için giyim pratik ve rahat olmalı.

5. Profesyonel-Pragmatik-Kendini Tanıyan: Hayatını eline alıp şansını kadere bırakmak yerine yaratmayı sevenlerdensiniz. Problemlerinizi pratik ve karışık olmayan yöntemlerle çözüyorsunuz. Günlük hayatınızda gerçekçi olmayı tercih ediyorsunuz. İşte ise, herkes sizi sorumluluk sahibi olarak tanıyor. Sizin kendinize olan güveniniz sayesinde etrafınızdakiler de sizden güç alıyor. Fikirlerinizi uygulamaya koyana kadar rahat edemiyorsunuz.

6. Barışçıl-Tedbirli-Agresif Olmayan: Anlaşması kolay bir insansınız. Kendi özel hayatınıza ve özgürlüğünüze düşkün olduğunuz için de arkadaşlarınızı pek yormuyorsunuz. Bazen hayatın anlamını düşünmek ya da kendi kendinize eğlenmek için her şeyden uzaklaşıp yalnız kalmak istiyorsunuz. Bu yüzden de kaçabileceğiniz güzel mekanlar nerede biliyorsunuz. Ama siz yalnızlık düşkünü bir insan da değilsiniz. Sadece hayatın size vermiş olduklarını takdir eden, dünyayla barışık bir insansınız.

7. Dikkatsiz-Oyun sever-Neşeli: Spontane ve özgür bir hayatı seviyorsunuz. Hayata bir kere gelinir ilkesinden yola çıkarak dolu dolu yaşamayı istiyorsunuz. Çok meraklı ve her yeni şeye açık bir insansınız. Tüm değişikliklerin sizi büyüttüğüne inanıyorsunuz. Bağlı kalmak kadar sizi sıkan bir şey yok. Sürpriz yapmaktan ve sürprizlerle karşılaşmaktan çok hoşlanıyorsunuz.

8. Romantik-Hayalci-Duygusal: Çok duygusal bir insansınız. Olayları gerçekçi tarafından görmeyi reddediyorsunuz. Sizin için duygularınızın size söyledikleri önemli. Ayrıca yaşamda hayallere yer olması gerektiğini savunuyorsunuz. Romantizmi reddeden ve her şeyi akılcı bir yolla çözmeye çalışan insanlarla anlaşamıyorsunuz. Hayallerinizi, duygularınızı sınırlayacak her şeyi reddediyorsunuz.

9. Analitik-Güvenilir-Kendinden Emin: Hayatınızı insanların gözden kaçırdığı küçük değerli taşlarla doldurmayı seviyorsunuz. Bu nedenle kültür sizin hayatınızda önemli bir yer oynuyor. Yine de siz şık ve zarif duygularınızın çevreden etkilenmemesini sağlıyorsunuz. Sizin için zarif ve görgülü bir hayata sahip olmak çok önemli. Ve yine aynı tarzdaki insanlarla birlikte olmayı tercih ediyorsunuz. Seçtiğiniz şekli, yoruma yazmayı unutmayınız.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kaçma yakalarım… Günün fotosu… 22/11/2011

Günün Fotosu kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kafayı ‘Olması Gereken’e Takınca Sohbet Edemezsiniz…

Akatlar’d…a yürüyordum; kadın beni tanıdı ve selamlaştıktan sonra, sorusunu sordu: “Oğlum dersleri tamamen bıraktı; ne söylesem hiç fayda etmiyor. Ya arkadaşlarıyla buluşuyor, ya telefonda mesajlaşıyor ya da bilgisayarın başında oyun oynuyor. Ne yapacağımı şaşırdım, Hocam ne yapalım?”

“Sohbet ediyor musunuz?”

“Valla, konuşuyorum, ama hiçbir faydası yok.”

“Kaç yaşında?”

“On yedi yaşında.”

“Mesela ne diyorsunuz?”

“Sınavların yaklaştığını söylüyorum; derslerine çalışması gerektiğini söylüyorum; böyle giderse sınıfta kalacağını, arkadaşlarından geri kalacağını, ilerde çok pişman olacağını, ama o zamanda duyulan pişmanlığın işe yaramayacağını anlatıyorum.”

“Siz konuşup, nasihat ediyorsunuz.”

“Evet.”

“Ama, onunla sohbet etmiyorsunuz.”

“Valla bilmem; biz bildiğimiz kadarıyla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz.”

“Doğru, bildiğiniz kadarıyla elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Ama konuşmak, nasihat etmek, sohbet etmek değildir. Siz sohbet etmesini bilmiyorsunuz.”

Kadın haklı olarak “neden bahsediyorsunuz,” diyen bir yüz ifadesiyle bana baktı.

İçim burkuldu. Anne acı çekiyordu ve çocuğuna yardım etmek istiyordu, ama kendini çaresiz hissediyordu.

***

Öğrencileri ve anababaları birlikte çağırdım. Danışmalığını yaptığım okulun küçük tiyatro salonunda buluştuk, öğrencilerle birlikte anababalar da oturdu.

Ufacık sahneye çıktım, bir sandalye attım oturdum, yanı başıma bir boş sandalye koydum.

“Buradaki öğrencilerden kim benimle sohbet etmek istiyor?” diye sordum. Kalkan ellerden birini gelişigüzel seçtim. Selim adıyla anacağım bir öğrenci yanımdaki sandalyeye geldi oturdu.

“Adın ne?”

“Selim.”

“Kaç yaşındasın?”

“On iki.”

“Bugün ayın kaçı?”

“24 Aralık 2008.” (Gerçek tarihtir; bu uygulamayı o gün yaptım.)

“Selim, gözünü kapa, beni iyi dinle. Gözünü açtığın zaman aradan yirmi yıl geçmiş olacak. 24 Aralık 2028 tarihinde gözünü açmış olacaksın. Tamam mı?”

Anladığını belirtmek için başını salladı.

“Lütfen gözünü aç.”

Selim, gözünü açtı.

“Bugünün tarihini söyler misin?”

“24 Aralık 2028.”

“Kaç yaşındasın?”

“Otuz iki.”

“Ne iş yapıyorsun?”

“İç mimarlık.”

Göz ucuyla anneye babaya bakıyorum; yüzlerinde hayret belirten hafif bir tebessümü var. Belli ki, onlar da Selim’in söylediklerini benimle birlikte ilk defa duyuyorlar.

“Nerede çalışıyorsun?”

“New York, Manhattan’da.”

Anne, babanın yüzünde saklayamadıkları büyük bir şaşkınlık ifadesi.

“Evli misin?”

“Hayır.”

“Arkadaşlarından evlenenler oldu mu?”

“Kızların hepsi evlendi.”

Gülüşmeler..

“Çalıştığın yere beni götürür müsün?”

“Ofisim, Manhattan’da 86 katlı bir binanın 42. Katında.”

Gülüşmeler devam ederken hayalen o binaya yürüdük, asansöre bindik, 42. Katta indik.

“Burası ‘home office,’” dedi.

İçeri girdikten sonra açıkladı:

“Dubleks daire: aşağıda salon ve mutfak var. Yukarda yatak odası ve ofis odam.”

“Selim, salonda neler var?”

“Salonda masa var, koltuklar var, sandalyeler var; komodin var, sehpalar var.”

“Duvarlarda ne var?”

“Resimler var, fotoğraflar. Ailemin fotoğrafı da var.”

“Ailenin fotoğrafına bakınca neler görüyorsun? Beraber bakabilir miyiz?”

“Annem ar, babam var. Ailece çektirdiğimiz bir fotoğraf. Abim var, ablam var, ben varım.”

“En küçük sen misin?”

“Evet.”

“Selim, bu fotğrafa baktığında, içinde ‘keşke!” duygusu beliriyor mu? İçindeki herhangi bir ‘keşke’nin sesini duyuyor musun?”

Hiç beklemeden “Evet,” dedi.

“Haydi, anlat bize,” dedim.

“Ben, babamla birlikte futbol maçına gitmeyi çok istedim. Bir de hafta sonları onunla top oynamak, kırlara gitmek istedim. Güreşmek istedim. Ama babam çok yoğundu; çalışmak zorundaydı, olmadı, zaman bulamadı. Ne yapalım, böyle oldu.”

Baba’ya baktım; gözlerinin yaşını tutmaya çalışıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.

Selim’e teşekkür ettim. Ve sordum:

“Selim, bu konuşmamızda, sana büyüklük tasladığımı, sana nasihat etmeye çalıştığımı hissettin mi?”

“Hayır!”

“Olanla ilgili olarak mı konuştuk, olması gereken üzerine mi?”

“Olanla ilgili olarak konuştuk.”

“Selim, seninle yeniden böyle sohbet etmek istesem, benimle konuşmak ister misin? Konuşmamızdan zevk aldın mı?”

“Yeniden konuşmak isterim; sohbetimizden zevk aldım.”

***

Sohbet özel türden bir konuşma, kendine özgü özellikleri olan bir söyleşidir.

Sohbet içinde olan iki insan o an için güç, onur ve değer yönünden eşittir ve olanı paylaşırlar; olması gereken üzerinde konuşmazlar.

Korku kültürünün olduğu yerde sohbete izin verilmez.

Doğan Cüceloğlu

Hadi canım…

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »