
![12144091_1639304149653748_915330299_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/05/12144091_1639304149653748_915330299_n1.jpg?w=780)
İki arkadaş bazı girişimcilerin nasıl olup da daha başarılı oldukları konusunda sohbet ediyorlardı. Bir tanesi şansın ve metotlu çalışmanın en önemli nedenler olduğunu söyledi. Diğeri ise şansın ve çalışmanın önemini yadsımadığını ama yaratıcı düşünme ve problem çözme becerisinin insanı bir adım öne götürdüğüne inandığını belirtti. Tartışma uzayınca arkadaşlardan ikincisi ” Gel sana bir şey göstereceğim ne demek istediğimi anlayacaksın” dedi ve arkadaşını bir züccaciye dükkanına götürdü. Dükkana girer girmez tezgahta bulunan dükkan sahibine şu soruyu sordu;
– Sizde sol el için fincan var mı?
Dükkan sahibi şaşkın baktı ve ;
– Ne istediğinizi anlamadım, dedi
– Solaklar için çay fincanı istiyorum, dedi adam.
Dükkan sahibi arkasındaki rafta duran fincanlara baktı sonra kafasını olumsuz anlamda salladı ve
– Yok, dedi, bizde normal çay fincanı var, dedi.
İki arkadaş ikinci bir dükkana gittiler ve aynı senaryo orada da tekrarlandı. Sonra da üçüncü dükkana gittiler ve yine aynı şey oldu. Anlaşılan hiç bir züccaciye dükkanında solaklar için fincan yoktu.
Arkadaşlardan birincisi bu anlamsız gezintiden sıkılmıştı ki ikinci adam,
– Bak şimdi ne olacak? deyip işinde oldukça başarılı olmuş bir başka zücaciyecinin dükkanına gideceklerini söyledi.
İçeri girer girmez dükkan sahibine aynı soruyu sordu;
– Sizde sol el için fincan var mı? Yani solaklar için çay fincanı…
Dükkan sahibi bir an tereddüt etti ve sonra gülümseyerek;
– Tabi ki efendim, dedi ve arkasındaki raftan olağan bir çay fincanını aldı kulpunu karşısındakinin sol elinin tarafına doğru döndürerek;
– İşte solaklar için fincan, dedi.
Arkadaşını dükkan dükkan gezdiren adam bu noktada “farkı gördün mü?” der gibi dostuna baktı ve ayıp olmasın diye “solaklar için olan” fincanı satın alıp birlikte dışarı çıktılar. Bir süre sessiz birlikte yürüdüler. Birinci adam bir anda durdu ve isyankar bir sesle.
– Bu yaptığın gösterinin hiç bir anlamı yoktu! Adam alt tarafı dükkanında daha fazla çeşit bulunduruyor, dedi…
———-
Bu öyküyü tekrar okuyunca bütün olanaksızlıklara rağmen dolapta buldukları az bir malzeme ile bile leziz bir şeyler pişiren büyükannelerimizi anımsadım. Şartlar onlara tel dolaplarına “yaratıcı bakış” ile bakmayı öğretmişti.
İçinde bulunduğumuz durum, birden bire karşımıza çıkıveren yeni koşullar, her gün yanı başımızda olanlar bile -bakmasını bilir isek eğer- yeni bakış açıları, yöntem, olanak ve fırsatlarla doludurlar. Peki, nedir onları fark etmekten bizi alıkoyan?
Düşünme tembelliğimiz, yenilikten / alışılmamıştan / bilinmezden korkmamız / kendimize güven eksikliğimiz / elimizi taşın altına koyup sorumluluk almaya gönülsüz olmamız / kafamızda sınırlar çizmemiz, ufkumuzu zaman içerisinde daraltır. Çocukluğumuzdaki merak, heyecan, enerji ve yaşama sevincini kaybettiğimizde yaşlı insanlar gibi düşünmeye başlar ve yaşamı keyifle keşfetmek yerine ondan korkar onu gemlemeye başlarız.Bir süre sonra çok basit fırsat ve keyifleri bile ıskalar sadece bizi engelleyen koşulları görür kendi kendimizi dar bir alana hapsederiz.
Büyük çoğunluğumuz denizlere fırtına korkusu ile açılmaktan korkup güvenli sığ sularda gezen ama öte yandan da kaptan üniformasını üstünden çıkarmayan tatlı su denizcileri gibiyiz. Alışılmış yöntemlere bildik bakış açılarına saplanmak / çoğunluğun her zaman yaptıklarına sığınmak / ağır aksak gitse bile sisteme körükörüne eleştirisiz kapılmak, güvenli limanlarda demir atmak gibidir.
Oysa gemiler limanlarda bağlı olmak için değil açık denizlerde fırtınalarda bile yolculuk yapabilmek için tasarlanır. Bizim yelkenlerimiz de düşünme ve hayal kurma yetilerimizdir. Onları açmadan yeni deryaları ve ülkeleri görme şansımız yok. Eğer değişime ayak uydurmaktan / yeni bakış açılarını reddetmeden anlamaya çalışmaktan / mücadeleye çalışmaya hazır olmaktan kaçınırsak, yüzümüzü her seferinde açık denizlerin güneşle parlayan farklı suları ile değil sadece köyümüzün kuyu suyu ile yıkarız.
2004 yılında çevrilmiş Truva filminde unutulmayacak bir diyalog vardır. Yunan ve Truva orduları karşı karşıya gelir ve çok kan dökülmemesi için her iki taraftan birer savaşçının ortaya çıkarak dövüşmesine karar verilir. Truvalılar dev gibi bir savaşçıyı öne sürerler. Yunanlılar onunla savaşabilecek tek savaşçının Aşil (Achilles) olduğunu düşünür ve onu çağırması için bir ulak gönderirler. Ulak Aşil’e şunları söyler.
– Dövüşeceğin adam hayatımda gördüğüm en iri adam. Onunla dövüşmek istemezdim.
Aşil’de hazırlanırken ona şöyle cevap verir;
– İşte bu yüzden seni kimse hatırlamayacak.
İz bırakmak , farklı olmak, faydalı olmak, çözüm üreten olmak, innovasyon yaratmak, her şeyden önce insiyatif alıp mücadele etmeye hazır olmakla başlar.
Ters gelecek kimilerine ama küçükken bahçeden / evden kaçmayı düşünmeyen çocukların iz bırakabildiklerini görmedim.
İngilizlerin “comfort zone” (Huzur alanı) dedikleri yere kaçış sadece sıradanlıkla ödüllendirilir.
————
Mikets
kAYNAK: Moris Levi Facebook Sayfası

Doğurmuş…
Doğurmamış…
Doğuramamış…
Doğurduğunu bağrına basmış…
Doğurduğunu bağrına bile basamamış…
Doğurmadığını bile bağrına basmış…
Kendi anne olan…
Anne olmayı isteyen…
Vicdanı anne olan…
Ruhu anne olan…
Bütün kocaman yürekli kadınlara…
Anneler Günü’nüz kutlu olsun.” 💞💞💞

‘’90’lı yılların başında bir bilim dergisi olan Research Qarterly’de yayınlanan çok ilginç bir araştırma var.Bu araştırmada basketbol oynayan öğrenciler üç guruba ayrılıyorlar.
İlk gurup basketbol topunu fileye sokabilmek için 20 gün boyunca fiziksel antreman yapıyor. Ter döküyor.
İkinci gurup hiçbir şey yapmıyor,yan gelip yatıyor.
Üçüncü gurupsa 20 gün boyunca her gün zihinsel antreman yapıyor. Yani zihinlerinde hayali olarak topu tutuyorlar, paslaşıyorlar, çok güzel atışlar yapıyorlar, terlediklerini hissediyorlar, inanılmaz güzellikte bir maç çıkararak seyircinin alkış seslerini duyuyorlar, maç bitiminde gelen tebrikleri kabul ediyorlar.
20 günün sonunda her gün antreman yapan ilk gurubun performansında % 24‘lük bir artış oluyor.
Yan gelip yatan ikinci gurupta, beklenilebileceği gibi, hiçbir değişiklik yok.
Zihinsel antreman yapan üçüncü gurubun performansında da % 23’lük bir artış oluyor.
Dikkat edin! Topu ellerine bile değdirmeden hemen hemen ilk gurup kadar başarı sağlıyorlar. Yani bilinçaltı beş duyunun etkili bir şekilde kullanıldığı ve canlı hayallerin kullanıldığı bir senaryonun sürekli tekrarlanmasıyla, aslında henüz gerçekleşmemiş şeyleri gerçekmiş gibi kabul etmeye başlıyor ve beyne bu sinyali gönderiyor.
Ne müthiş bir güç öyle değil mi?’’

Ah şu aşkla sınavımız…
Hem bizi bulutlara çıkarır hem de yerden yere savurur…
Ne onlu ne onsuz…
Doğru zamanda, en hayırlı kişiyle, korkusuzca, aşka yürüyebilmeyi dileyenler, kalbini aşka açmak isteyenler işte sizler için ritüelim burada… Önce Allah’ın izniyle bu ritüel vesile olsun ve kalbinizdeki aşk sizi bulsun İnşallah…
Ritüeli Ne Zaman Yapabilirim
Bu ritüeli her istediğinizde yapabilirsiniz. Ama önemli olan ritüeli yapmadan önce evinizi temizlemeli, kişisel bakımınızı yapmalı ve elma sirkesiyle duş almış olmalısınız
Ritüel Malzemeleri
Bir kase içine temiz su koyuyorsunuz
Tomurcuklu gül çayı
Pembe karton
Pembe mum (tealight gibi küçük bir mum alın) ve mum için altlık
Pembe kuvars kolye (ya da sevdiğiniz bir kolye)
Ritüelin Yapılışı
Madde 1) Gündüzden ritüel alanını fotoğraftaki gibi hazırlayıp temizliğinizi yapıyorsunuz. Akşam dokuzdan sonra ritüel alanına geliyorsunuz ve pembe kuvars kolyeyi iki elinizin arasına alıp kalp hizasına koyuyorsunuz ve hangi madde size uygunsa onu tekrarlıyorsunuz…
Sözleri tekrarladıktan sonra kalbinize üç kere vuruyorsunuz ve kolyeyi kaseye geri koyuyorsunuz.
Madde 2)Pembe mumu yakıyorsunuz ve sönene kadar bekliyorsunuz.
Madde 3) Ertesi gün size uyan bir zamanda sözleri tekrarlayarak kolyeyi boynunuza takıyorsunuz. 7 gün boyunca boynunuzda kalacak.
Madde 4) Kasedeki suyla, kasenin içindeki ve kartondaki gül tomurcuklarıyla gül çayı yapıyorsunuz ve yedi gün boyunca o çaydan içiyorsunuz.
Madde 5) 7 Gün boyunca sadaka veriyorsunuz
Şifa olsun,
Anette İnselberg / Her Şey Değişir
Not 1: Allahın iradesi neyi ne zaman, nasıl istiyorsa öyle verir. Bu ritüelden sonra bir değişiklik olmuyorsa bakış açınızı ve isteğinizi değiştime zamanınız gelmiş olabileceğinizi hatırlayın.
Not 2: Pembe kartonu ve kuvarts kolyeyi daha sonra tekrar kullanabilirsiniz. Ve evet karton pembe olacak.
Not 3: Evet mum pembe olacak ve evet sönene kadar bekleyeceksiniz. Mumdan arta kalanı toprağa gömersiniz.
Anette İnselberg

Bugün annemin 33 yıllık bulaşık makinasını değiştirmek zorunda kaldık. Ne zamandır can çekişiyordu garibim. Son defa servisi çağırdığımızda, “Bir daha bozulursa boşuna bizi çağırmayın, gidin yenisini alın “ demişlerdi. Öyle oldu mecburen.
Çok efendi iki genç gelip yenisini yerleştirdiler. Annemin heyecanla bir gelişi var görülecek manzaraydı. Zannetmeyin ki yeni makinayı merakından… Eskiyi uğurlamak için! Çocuklar makinayı monte edip su bağlantısını halledene dek, “Benim emektar çıktı mı, hala burda mı ? “diye sordu durdu. Onlar bana bakınca da, “Veda edecek de…” dedim gülerek.
Şaşıracaklar zannederken çocuk demez mi, “Hanımefendi biz alışkınız, ağlayanlar oluyor eski makinayı çıkartırken…” diye.
Bizim ailede her bir şeye bağlanma hali vardır. Hatta beyaz eşyalara isim bile takar anneciğim. Eve ilk gelen çamaşır makinasının adı “Güllü” idi mesela. Güllü pek hamarat, Güllü yıkar, Güllü halleder, Güllü aşağı, Güllü yukarı… Neredeyse bir sene evin en önemli elementiydi diyebilirim.
Ben evlendim, anneannemin bulaşık makinası pırıl pırıl duruyor, tıkır tıkır çalışıyordu. Bizimkinden bile yeni kaldı o, çünkü anneannem kullanmaya kıyamadı resmen. Tam yerleştirmek için kapağını açarsın, “Evladım içini daha yeni yıkadım, hiç koyma kirli tabakları…” deyiverir. Yahu anneanneciğim, tabağı yıkayacak makinanın içini ne diye yıkıyorsun diyemezsin, üzülür çünkü… Ya da “Aaa unuttum, elimde yıkayıverdim…” ; bir diğer bahanesi de bu. Anlayacağınız tabak yıkayacağına kendi yıkanıp paklanarak bir evde yer tutan şanslı aletlerden biriydi kendisi. Bizim eve geçti ben evlenince, toplam 31 sene harıl harıl çalıştıktan sonra geçen yaz da onunla vedalaştık.
Şimdi niye anlatıyorum bunları?
Eski bir bulaşık makinası evden çıkarken insan neden ağlar? Avrupa’da, Amerika’da mümkün mü böyle bir şey? Bu kadar mı bugünümüzden memnun değiliz de, geçmişi temsil eden bir obje evden çıktığı an , daha iyisi geldi diye sevineceğimize ağıtlara oturuyoruz? Hani bunu bir mobilya için, bir giysi için hissedebilir insan da, toplum olarak geldiğimiz nokta eski buzdolabına, bulaşık makinasına bile bağlanmak ve bu sayede geçmiş güzel günlerle bağları canlı tutmak mı?
Daha geçen gün yayınevinde konuşuyorduk, insan şimdiki zaman ile sorunlar yaşadığında teselliyi geçmiş zamanda bulurmuş diye. Mesela masallar, mesela maniler, eski şiirler, eski şarkılar, anılar, hepsi bir çeşit direnme şimdiki zamanın hoyratlığına… Bir çeşit manevi işgal var çünkü. En çok da erdemlerimize karşı.
Engin Gençtan’ın müthiş yorumunu söylemeden geçemeyeceğim. Der ki, “Her figürün bir fonu olması gerekir. Fonu olmayan figür olmaz. Kimliğimiz, içinde yaşadığımız toplumun yarattığı fon üzerinde gelişir.”
Peki, neydi bizim fonumuz?
Aileye verdiğimiz, akrabalık bağlarına verdiğimiz değerdi. Kalabalık sofralardı. Üstünde sayısız tabak dizili masalardı. Binbir lezzette yemekti, “Ellerin dert görmesin” diye teşekkürler ederek yediğimiz.
Sonra hep birlikte, kirli tabakları “Allahaşkına bana bırak…” diye diye birbirimizin elinden kapıştırarak topladığımız , kahveyi kim yapacak diye çekiştiğimiz; cümbür cemaat yiyip, içip, gülüp, eğlendiğimiz o günlerdi… Fincanları üç kez başımızın üstünde çevirip, sonra içeri doğru kapattığımız, ilk yudumu almadan bir büyük kabarcık gördüysek eğer, göz var diye küçük parmağımızla çaktırmadan patlattığımız…
Kahve falıyla yetinmeyip, radyoda çalan şarkılardan fal tuttuğumuz…
Ailede, ahbaplarda, kim çayı nasıl içer, hangisi açık, hangisi koyu, hangisi kıtlama, hangisi limonlu; ezbere bildiğimiz… Daha önüne çay bardağını koyar koymaz başına dikip bitiren filan amcanın “Acaba ağzı teneke mi kaplı?” diye merak ettiğimiz… Herkesin aynı anda konuşup bir biçimde birbirini duyup anladığı… ( En çok da bu kısmı inanılmaz, bir o kadar da sevimli gelir bana.)
Fonumuz buydu bizim.
Şimdi o bulaşık makinası gidiyor ya evden, sanki o anılar da gidiyor hissine kapılıyoruz. Ağlatan o işte. Fonumuz gitmişti zaten, şimdi onun son gölgesi de çıkıyor dışarı duygusu.
Çünkü yeni fonda o kalabalık aile yok. O kocaman sofralar yok. Herkesin elinde bir cep telefonu tablet, önüne bakan insanlar var. Koca bir televizyon var dediğim dedik bir patron gibi sürekli dikkatleri üstünde tutan. O ekranda ise akla ziyan yemek programları var. Tepesinde kamera varken üç saatin içinde bilmemkaç yemek yaptıktan sonra sofrada oturup kendisini terbiyesizce eleştiren insanlarla kavga eden ev sahibi var . Yeni fonumuz bu olsun istiyorlar. Sanmayın ki artık böyleyiz. Kanmayın ne olur.
Yine Engin Gençtan’a vereyim sözü. Yukardaki tespitinin üzerine demiş ki, “Ben kimim” sorusuna doyurucu bir cevap ancak “Biz Kimiz” sorusuyla verilebilir”
Kimiz biz?
Bu ülkede, hiç bir kesim, bir eve gidip nimet yediği sofrada, kendisine ikram edilenleri terbiyesizce eleştirmez. Önüne kuru ekmek konsa teşekkür edilir. Bir tas tarhana çorbası dumanı üstünde önümüze konduysa “Eline sağlık”denir. Bu ülkede bu pespayelik maya tutmaz. Bu değiliz. Bunu geçelim.
O yüzden o kurguyu bize sunan o ekranı kapatalım bir kere. Onu görüp sinirlenip hayret etmenin bir anlamı yok.
Yeni bulaşık makinamıza gelince, kimse bizim elimizden kolumuzdan tutmuyor eve misafir çağırmayalım diye. Eskisi gibi toplanmıyor muyuz, buyrun siz çağırın ilk defa. Ha ailede sessiz gemiye binip giden çok mu diyorsunuz… Nur içinde yatsınlar. Kalanları toplayın etrafınıza. O bulaşık makinası yeni anıları, kahkahaları taşıyan tabaklarla dolsun taşsın.
Anlayacağınız, memnun değilsek var olan fondan, arzu ettiğimiz fonu, kendi yaşadığımız dört duvar içinde yaratmamıza kimse mani değil.
Bir zahmet o elinizdeki telefonları yavaşça yere bırakın. Televizyonu kapatın. Bir güzel Türk Sanat Müziği açıverin şöyle hafiften, “Ayrılsak da beraberiz” çalsın mesela. Bir güzel sofra kurun el birliğiyle.
Biz kimiz sorusunun yanıtını kimseye bırakmayın sevgili dostlar.
Hangi fonu özlüyorsanız, onu yaratın.
Kim olduğunuza kendiniz karar verin.
Bige Güven Kızılay
08.05.2019
( Fotoğraf, bulaşık makinasının esamesinin okunmadığı yıllardan… Annem henüz bebek, kucakta. Beybadedem masanın başında. )
![55711663_2403782426332976_231563732994490368_o[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/05/55711663_2403782426332976_231563732994490368_o1.jpg?w=780)
Enerjinizi yükseltmek ve çakralarınızın düzenli çalışmasını sağlamak çok önemli. Daha önce de değim gibi çakraları düzenlemek için reiki, yoga, meditasyon gibi disiplinler çok faydalıdır. Bunun dışında da çakralara yönelik yapabileceklerinizi listelemek istedim.
KÖK ÇAKRA
1. Evini elma sirkeli suyla sil
2. Ağaca sarıl
3. Evinde işine yaramayan eşyaları dağıt
4. Çimenlere uzan
5. Ayağını sıkmayan ayakkabılar giy
6. Akşamları ayağını on dakika tuzlu suda beklet
7. Eğlenceli çoraplar giy
SAKRAL ÇAKRA
1. Her gün yüzüne gül suyu sür
2. İki adet büyük kırmızı mum al ve salonun sağ tarafına yerleştir
3. Kendine güzel bir elbise al
4. Kendine masaj yaptır
5. Romantik bir kitap oku
6. Berbere git kendine bakım yaptır
7. Yatak odanın sağ tarafına ikili hayvan objesi al (iki yunus, iki kuş, iki fil gibi)
SOLAR PLEKSUS
1. Her gün on beş dakika güneşlen. Güneş yoksa üstüne sarı bir şey giy ya da tak.
2. Sevdiğin eğlenceli bir film seyret
3. Her gün 75oo adım at
4. Dişini sol elle fırçala
5. Arkadaşlarını eve çağır ve neşeli sohbetler yapın sadece iyi ve güzel şeylerden konuşun
6. Sadaka ver
7. Eve taze çiçek al
KALP ÇAKRASI
1. Yeşil ya da pembe kalemle günlük tut
2. Aynanın karşısına geç ve kendine ‘’ seni seviyorum seni gerçekten çok seviyorum’’ de
3. Sevdiğin bir arkadaşına uzun uzun sarıl
4. Romantik bir film seyret
5. Sevdiğin bir arkadaşına hayatında olduğu için teşekkür et
6. Sokak hayvanlarına su ve yemek ver
7. Bir çocuğu sevindir
BOĞAZ ÇAKRASI
1. Deniz kenarında vakit geçir
2. Şimdiye kadar içinde kalan her şeyi yaz sonra o yazdıklarını yırt ve çöpe at
3. Şimdiye kadar kızgın olduğun kişilere olan öfkeni bir yastığı yumruklayarak içinden çıkart
4. Birkaç espri öğren ve arkadaşlarını güldür
5. Yapmak istemediğin şeylere hayır demeye başla
6. Şarkı söyle
7. Bitki çayları içmeye başla
ÜÇÜNCÜ GÖZ
1. Bilmece çöz
2. Kendine güzel bir hediye al
3. Aynanın karşısına geç ve kendine ‘’sen çok değerlisin’’ de
4. Yeni bir şey öğren
5. Seni aramasını istediğin birini gözlerini kapatarak üç dakika boyunca ona odaklanarak düşün
6. Evde defne yaprağı yak
7. Rüyalarını not etmeye başla
TEPE ÇAKRASI
1. Her gün en az üç şeye şükret
2. Parka gökyüzünü, kuşları, kedileri seyrederek vakit geçir
3. Pazar günü sadece sevdiğin şeyleri yap
4. Yemek yapıp arkadaşlarını yemeğe davet et
5. Tuzu, şekeri, gazlı içecekleri azalt
6. Güneşin doğuşunu ya da batışını minnettarlıkla izle
7. Yatak odana elektronik eşyaları sokma ve karanlıkta uyu
Şifa olsun,
Anette İnselberg/ Her Şey Değişir Kitabından
![59914552_802467943472990_4238187338720608256_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/05/59914552_802467943472990_4238187338720608256_n1.jpg?w=780)
Ya çözüme odaklan ve ilerle
Ya da çamura saplan ve debelen…
Seçim Senin…
Anette İnselberg/Her Şey Değişir
![59981398_2447145912230251_1254799503257501696_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/05/59981398_2447145912230251_1254799503257501696_n1.jpg?w=588&h=1045)
Bir kere de itiraf et ve beceremedim de gözlerini kapat artık yorgunum de uykunun kollarına yenilginin acısıyla gir ve sabah uyandığında taze bir başlangıç yaparak kalk ve yeni gelen güne bu güçle baş…
Anette İnselberg / Her Şey Değişir

İşte İsveçlilerin, dünyayı kasıp kavuran Hygge felsefesinden sonraki ikinci mutluluk sırları: Lagom
Nedir bu Lagom?
Lagom İsveç dilinde “Ne az, ne çok. Tam ayarında” anlamına geliyor. Yani Türkçe’deki “kararında” sözcüğünün Lagom’u şahane karşıladığını söyleyebiliriz.İsveç’te hala aşırı gösterişli bir hayat yaşamak; sahip olduğu maddi imkanları sosyal medyada göze sokmak, yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmemek ve sosyal sorumluluktan kaçmak ayıp kabul edilir.
Her şeyin özü denge!
Ancak Lagom felsefesini “Azla yetinmek” ile karıştırmamak gerekiyor. Çünkü İsveç’te toplumun her katmanına yayılan bu anlayışa göre kibir nasıl hoş karşılanmıyorsa, kendini ifade edemeyecek derecede silik ve sessiz olmak da aynı derece nahoş görülüyor. Yani İsveçliler, hayatın her alanında sarsılmaz bir denge arıyorlar.
Bahsettiğimiz bu denge arayışı, insanların birbirleriyle ilişkilerinden tutun da alışveriş alışkanlıklarına kadar her alana yansıyor. Örneğin insanlar dostluklarında, ilişkilerinde ya da evliliklerinde birbirlerine alan tanıyorlar; iş – yaşam dengesini sarsmamak için tatil saatlerinde asla çalışmıyorlar veya bir şeye fazla para harcamışlarsa diğer giderlerinden kısarak bütçelerini dengeliyorlar. İsveçliler pratikte uyguladıkları bu denge formülünün ruh hallerine de fazlasıyla yansıdığını her fırsatta ifade ediyorlar.
Yeni başlayanlar için Lagom
Ruhumuzla, tepkilerimizle ve yaşam alışkanlıklarımızla tipik bir Akdeniz toplumu olduğumuz için Lagom’u tam manasıyla uygulamamız belki zor ama bu naif denge politikasını ucundan da olsa hayatlarımıza katmak çok da imkansız değil. Nasıl mı?

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.
Büyüğü Halil.
Küçüğü ise İbrahim…
Halil, evli çocuklu.
İbrahim ise bekârmış…
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin…
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.
Bununla geçinip giderlermiş…
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar.
İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki, abi demiş İbrahim…
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye… .
O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve
Kendi payından bir miktar atmış onunkine…
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi.
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.
O gidince, Halil düşünür bu defa:
Der ki:
Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekâr.
O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur.
Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile.
Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki…
Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe…
Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.
Bugün “Bereket” denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir
Çalarak hırsızlık yaparak mala gasp ederek bişeye sahip olacağımızı sanmakla anca yanılırız. halbuki biz verdikçe verdiğimizden bize çok veren çok daha büyük biri var asla unutulmamalıdır….!!
![56285163_1174132172759301_8678896528774922240_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/05/56285163_1174132172759301_8678896528774922240_n1.jpg?w=614&h=707)
Bir insanı tanımak için; garsona nasıl davrandığına , eski hikayelerini anlatırken tutunduğu tavıra, geçmişine duyduğu saygıya ,elinde yokken ne kadar paylaştığına, başkası adına nasıl sevinip mutlu olduğuna, canınız yandığı vakitler ne kadar candan yaklaştığına bakmak yeter .
İstediği kadar şiir okusun, kedi köpek başı okşasın ,serveti yığılı ya da en güzeli onun olsun. Sonu bellidir.
Sadece meyveler değil,bazen insanlarda olmaz.Ham kalır.
İnsani vasıflarına ve karakterine göre seçmediğiniz insan gün gelir sizin insanlığınıza çamurlaşır.
Aklınızda asılı kalsın .
alıntı