Archive | 13 Mayıs 2019

SEN MUTLULUK ENERJİSİ YAYDIĞIN ZAMAN HERKES SANA YAKLAŞIR;

anette inselberg huzurlu ol

Sen huzurlu olduğunda, insanlar sana yaklaşır;
Huzursuz olduğunda uzaklaşır…
Bu o kadar fiziksel bir olaydır ki; kolaylıkla gözlemleyebilirsin.
Ne zaman huzurlu olsan, herkesin sana yakın olmak istediğini hissedeceksin;
Çünkü huzur, etrafında bir titreşim yaratır.
Etrafında huzur halkaları hareket edecek ve her kim yaklaşırsa, bir ağacın gölgesine
girip, rahatlamak ister gibi, sana daha yakın olmayı arzu edecek.
Unutma; başkalarına ancak sahip olduğun şeyi verebilirsin.
Sen mutluysan, sadece orada bulunman bile, diğer insanların mutluluğunu tetikleyecek.
Senin müziğin, senin dansın mutluluk dalgaları yaratacak, neşen sana yaklaşan
herkese bulaşacak

* Osho

Durumlar her zaman değişiyor, o halde ihtiyacın olan sabit bir hayat modeli değil, bakış açısıdır,

renkli-taraf[1]

 

Yakın zamanlarda bir dükkân açmış olan bir adam, dükkânının tepesine “Burada Taze Balık Satılır” yazan büyük bir tabela astı.
Yanına bir arkadaşı geldi ve dedi ki “ Tabelada neden “Burada” yazıyor?” Adam “Burada” kelimesini tabeladan kaldır…dı.
Sonra başka bir arkadaşı geldi ve dedi ki “ “Satılır”? Tabii ki satılır. Bağış yapmıyorsun, öyle değil mi?” “Satılır” kelimesi tabeladan kalktı.
Üçüncüsü geldi ve dedi ki “ “Taze Balık”? Taze olmak zorunda. Bayat balığı senden kim alacak? “Taze” kelimesi çıkartıldı.
Dükkân sahibi boynunu eğdi. Tabelada şimdi sadece “Balık” kelimesi vardı ve dördüncü gelerek“ “Balık”? Bunu çıkartmak ne iyi olur! Zaten bir kilometre öteden kokusunu alabilirsin” dedi. Dükkân sahibi tabeladaki son kelimeyi de sildi.
Beşinci bir adam geldi ve dedi ki “Dükkânın tepesine boş bir tabela asmanın ne anlamı var?” Dükkân sahibi tabelayı çıkarttı.
Sahneye altıncı bir adam geldi ve dedi ki “ Bu kadar büyük bir dükkân açtın. “Burada Taze Balık Satılır” yazan bir tabela asamıyor musun?”
İnsanları dinlemeye devam edersen daha çok ve daha çok aklın karışacak; bu şekilde aklın karışmış duruma geldin. Senin karışıklığın bu: bir sürü insanı dinlemek ve hepsi farklı tavsiyelerde bulunuyorlar. Ve ben onların iyi niyetli olmadıklarını söylemiyorum; iyi niyetliler, ancak bilinçli değiller; öyle olsalar sana tavsiyede bulunmazlardı. Sana bir iç görü verirlerdi, tavsiye değil. Sana ne yapman, ne yapmaman gerektiğini söylemezlerdi. Senin daha uyanık hale gelmen için sana yardım ederlerdi ki, sen ne yapılması ve ne yapılmaması gerektiğini kendin görebilesin.
Gerçek arkadaş, sana tavsiyede bulunmayan, ancak daha tetikte olman, daha uyanık olman, hayatın içinde daha bilinçli olman için yardım edendir- hayatının problemlerinin, fırsatlarının, gizemlerinin içinde- sana kendi yolculuğuna çıkman için yardım edendir, deneyimlemen için, araştırman ve araman için, birçok hata yapman için seni cesaretlendirendir.
Çünkü hata yapmaya hazır olmayan, asla hiçbir şey öğrenmeyecektir.
Gerçek arkadaş, zekânı keskinleştirmen için yardım eder. Sabit tavsiyelerde bulunmaz, çünkü sabit tavsiye işe yaramaz. Bugün doğru olan, yarın doğru olmayabilir ve bir durumda doğru olan başka bir durumda yanlış olabilir. Durumlar her zaman değişiyor, o halde ihtiyacın olan sabit bir hayat modeli değil, bakış açısıdır, böylece nerede olursan ol, kendini hangi durumda bulursan bul, kendiliğinden nasıl davranacağını ve kendi varlığına nasıl dayanacağını bilirsin – OSHO

İz bırakmak , farklı olmak, faydalı olmak, çözüm üreten olmak,

12144091_1639304149653748_915330299_n[1]

 

İki arkadaş bazı girişimcilerin nasıl olup da daha başarılı oldukları konusunda sohbet ediyorlardı. Bir tanesi şansın ve metotlu çalışmanın en önemli nedenler olduğunu söyledi. Diğeri ise şansın ve çalışmanın önemini yadsımadığını ama yaratıcı düşünme ve problem çözme becerisinin insanı bir adım öne götürdüğüne inandığını belirtti. Tartışma uzayınca arkadaşlardan ikincisi ” Gel sana bir şey göstereceğim ne demek istediğimi anlayacaksın” dedi ve arkadaşını bir züccaciye dükkanına götürdü. Dükkana girer girmez tezgahta bulunan dükkan sahibine şu soruyu sordu;
– Sizde sol el için fincan var mı?
Dükkan sahibi şaşkın baktı ve ;
– Ne istediğinizi anlamadım, dedi
– Solaklar için çay fincanı istiyorum, dedi adam.
Dükkan sahibi arkasındaki rafta duran fincanlara baktı sonra kafasını olumsuz anlamda salladı ve
– Yok, dedi, bizde normal çay fincanı var, dedi.
İki arkadaş ikinci bir dükkana gittiler ve aynı senaryo orada da tekrarlandı. Sonra da üçüncü dükkana gittiler ve yine aynı şey oldu. Anlaşılan hiç bir züccaciye dükkanında solaklar için fincan yoktu.
Arkadaşlardan birincisi bu anlamsız gezintiden sıkılmıştı ki ikinci adam,
– Bak şimdi ne olacak? deyip işinde oldukça başarılı olmuş bir başka zücaciyecinin dükkanına gideceklerini söyledi.
İçeri girer girmez dükkan sahibine aynı soruyu sordu;
– Sizde sol el için fincan var mı? Yani solaklar için çay fincanı…
Dükkan sahibi bir an tereddüt etti ve sonra gülümseyerek;
– Tabi ki efendim, dedi ve arkasındaki raftan olağan bir çay fincanını aldı kulpunu karşısındakinin sol elinin tarafına doğru döndürerek;
– İşte solaklar için fincan, dedi.
Arkadaşını dükkan dükkan gezdiren adam bu noktada “farkı gördün mü?” der gibi dostuna baktı ve ayıp olmasın diye “solaklar için olan” fincanı satın alıp birlikte dışarı çıktılar. Bir süre sessiz birlikte yürüdüler. Birinci adam bir anda durdu ve isyankar bir sesle.
– Bu yaptığın gösterinin hiç bir anlamı yoktu! Adam alt tarafı dükkanında daha fazla çeşit bulunduruyor, dedi…
———-
Bu öyküyü tekrar okuyunca bütün olanaksızlıklara rağmen dolapta buldukları az bir malzeme ile bile leziz bir şeyler pişiren büyükannelerimizi anımsadım. Şartlar onlara tel dolaplarına “yaratıcı bakış” ile bakmayı öğretmişti.
İçinde bulunduğumuz durum, birden bire karşımıza çıkıveren yeni koşullar, her gün yanı başımızda olanlar bile -bakmasını bilir isek eğer- yeni bakış açıları, yöntem, olanak ve fırsatlarla doludurlar. Peki, nedir onları fark etmekten bizi alıkoyan?
Düşünme tembelliğimiz, yenilikten / alışılmamıştan / bilinmezden korkmamız / kendimize güven eksikliğimiz / elimizi taşın altına koyup sorumluluk almaya gönülsüz olmamız / kafamızda sınırlar çizmemiz, ufkumuzu zaman içerisinde daraltır. Çocukluğumuzdaki merak, heyecan, enerji ve yaşama sevincini kaybettiğimizde yaşlı insanlar gibi düşünmeye başlar ve yaşamı keyifle keşfetmek yerine ondan korkar onu gemlemeye başlarız.Bir süre sonra çok basit fırsat ve keyifleri bile ıskalar sadece bizi engelleyen koşulları görür kendi kendimizi dar bir alana hapsederiz.
Büyük çoğunluğumuz denizlere fırtına korkusu ile açılmaktan korkup güvenli sığ sularda gezen ama öte yandan da kaptan üniformasını üstünden çıkarmayan tatlı su denizcileri gibiyiz. Alışılmış yöntemlere bildik bakış açılarına saplanmak / çoğunluğun her zaman yaptıklarına sığınmak / ağır aksak gitse bile sisteme körükörüne eleştirisiz kapılmak, güvenli limanlarda demir atmak gibidir.
Oysa gemiler limanlarda bağlı olmak için değil açık denizlerde fırtınalarda bile yolculuk yapabilmek için tasarlanır. Bizim yelkenlerimiz de düşünme ve hayal kurma yetilerimizdir. Onları açmadan yeni deryaları ve ülkeleri görme şansımız yok. Eğer değişime ayak uydurmaktan / yeni bakış açılarını reddetmeden anlamaya çalışmaktan / mücadeleye çalışmaya hazır olmaktan kaçınırsak, yüzümüzü her seferinde açık denizlerin güneşle parlayan farklı suları ile değil sadece köyümüzün kuyu suyu ile yıkarız.
2004 yılında çevrilmiş Truva filminde unutulmayacak bir diyalog vardır. Yunan ve Truva orduları karşı karşıya gelir ve çok kan dökülmemesi için her iki taraftan birer savaşçının ortaya çıkarak dövüşmesine karar verilir. Truvalılar dev gibi bir savaşçıyı öne sürerler. Yunanlılar onunla savaşabilecek tek savaşçının Aşil (Achilles) olduğunu düşünür ve onu çağırması için bir ulak gönderirler. Ulak Aşil’e şunları söyler.
– Dövüşeceğin adam hayatımda gördüğüm en iri adam. Onunla dövüşmek istemezdim.
Aşil’de hazırlanırken ona şöyle cevap verir;
– İşte bu yüzden seni kimse hatırlamayacak.
İz bırakmak , farklı olmak, faydalı olmak, çözüm üreten olmak, innovasyon yaratmak, her şeyden önce insiyatif alıp mücadele etmeye hazır olmakla başlar.
Ters gelecek kimilerine ama küçükken bahçeden / evden kaçmayı düşünmeyen çocukların iz bırakabildiklerini görmedim.
İngilizlerin “comfort zone” (Huzur alanı) dedikleri yere kaçış sadece sıradanlıkla ödüllendirilir.
————
Mikets

kAYNAK: Moris Levi Facebook Sayfası