Alfonso Cuaron imzalı Roma filmi hakkında bilmeniz gerekenler

Netflix, yıllardır hayalini kurduğu Oscar ödülüne ilk kez bu kadar yakın. Modern sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri olan Alfonso Cuarón’un Roma’sı radarımızda.

anete inselberg roma netflix
Oscar ödülü, sinemaya dair herhangi bir çapta iş yapan ve hayal kuran herkesin gönlünde yatan aslandır. Dünya sinema tarihine neredeyse 100 yıldır damgasını vurmaya devam eden Oscar ödülleri, bugüne dek trend’leri yakalama konusunda bir miktar zayıf olsa da zaman zaman ilginç sürprizlere imza atmıştır. Netflix’in global dağıtımcılığını üstlendiği ve Oscar ödüllü yönetmen Alfonso Cuarón tarafından yönetilen yeni filmi Roma, Oscar’ın önümüzdeki ödül törenine damga vurması beklenen yapımlardan biri olarak dikkat çekiyor. Her ne kadar Cannes film festivaline Shoplifters damgasını vurmuş olsa da Venedik’ten Altın Aslan ile dönen Roma’nın da eli oldukça güçlü. Şimdi gelin hep birlikte Roma’nın yönetmenini ve bu iddialı filmi daha yakından tanıyalım.

anette inselberg alfanso

Modern sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri olan Alfonso Cuarón, hem dünya sinemasına hem de global gişe sinemasına katkılar yapan filmler çekmiştir. Sinema kariyerine A Little Princess (1995) ve Y Tu Mamá También (2001) adlı filmlerle başlayan Cuarón, kısa süre sonra Hollywood’a ve Harry Potter’ın sihir dolu dünyasına transfer olmuştur. Harry Potter sinema evreninin en karanlık filmi olarak anılan Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) filminin yönetmenliğini üstlenen Cuarón, bu film sayesinde adını global ölçekte duyurmayı başarmıştır. Sıradaki filmi Children of Man’le (2006) tüm zamanların en önemli bilim kurgu filmlerinden birine imza atan Cuarón, hak ettiği pek çok ödülü elinden kaçıracak, ancak yılmayacaktır.

anette inselberg alfanso cuaron

Konvansiyonel sinema dünyasına bu film ertesinde bir süre ara veren dahi yönetmen, birkaç yıl süresince yalnızca belgeseller ve kısa filmler çekti. 2013 yılında sinemaya dönen Cuarón, Sandra Bullock’un başrolünde kamera karşısına geçtiği benzersiz uzay macerası Gravity ile dünya çapında infial yaratmış ve yıllar önce, Children of Man’le alamadığı tüm ödüllerin acısını adeta bu filmin başarısıyla çıkarmıştır. Gravity, Oscar’a aday olduğu 10 dalda toplam 7 ödül kazanmış ve Alfonso Cuarón’a En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu dallarında Oscar heykelciğini bizzat kucaklatmıştır. Cuarón’un Gravity’le kazandığı ödüller arasında Altın Küre, BAFTA, Venedik Film Festivali, Saturn, Critics’ Choice Movie Award, Directors Guild of America Award ve Silver Condor gibi müthiş prestijli ödüller vardır. Başarılı yönetmen, yeni filmi Roma ile Venedik Film Festivali’nde ikinci defa Altın Aslan’ı kazanarak tarihe geçmiştir. Ödül sezonunda Roma’nın adını çok daha sık duyacağımıza eminiz.

anette roma

Roma, Alfonso Cuarón’un kariyerinde adeta tek kişilik bir ordu gibi çalıştığı yegâne film! Cuarón’un kariyerine sahip bir yönetmen için görülmemiş bir şey olan bu azim, efsane yönetmenin bu filmi ne kadar kişisel bir proje olarak sahiplendiğine dair size bir fikir verecektir. Roma filminin künyesinde, yönetmen, yapımcı, senarist, görüntü yönetmenliği, kurgu gibi kalemlerin tamamında Alfonso Cuarón adının yazması tesadüf değil! Film, 1970’lerde geçiyor ve Mexico City’de yaşayan orta sınıf bir ailenin çocuklarının gözünden döneminin sosyo-politik yaşam tarzına ışık tutuyor. Filmin adı, Mexico City’nin Colonia Roma bölgesinden ilham alınarak konmuş.
Roma, 75. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde hem dünya prömiyerini yaptı hem de yarışmaya katılarak büyük ödül olan Altın Ayı’yı kucakladı. Uluslararası dağıtımı Netflix üzerinden yapılacak olan film, kısa sürelerle de olsa tüm dünyada vizyona da sokulacak ve yılın sonundan itibaren Netflix ekranlarındaki yerini alacak. Meksika Kültür Bakanlığı, geçtiğimiz ay Roma’yı En İyi Yabancı Dalda Film kategorisinde aday adayı olarak Oscar’a gönderdiğini açıkladı. Oscar mevsiminde Roma’nın adını sıkça duyacağımızdan emin olabilirsiniz. Roma, ödül kazanması halinde yayın haklarını elinde bulunduran Netflix’e ilk Oscar ödülünü kazandıran yapım olarak tarihe geçecek.

Kaynak: postkolik

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yunan Yeni Dalgası’nın Başarılı Yönetmeni Yorgos Lanthimos ve Merakla Beklenen Son Filmi The Favourite

ANETTE İNSELBERG YUNAN YÖNETMENLANTHİMOS

 

Kimse bize sinemada bir Lanthimos filmi izlemenin bu kadar zor olacağından bahsetmemişti. Ve kimse bizi sinemadan çıktığımızda bir Lanthimos filminden ne kadar çok etkileneceğimiz konusunda uyarmamıştı. Yunan Yeni Dalga’sının en büyük ve önemli temsilcisi Yorgos Lanthimos yeni şahanesi The Favourite ile görücüye çıkmaya hazırlanırken gelin sinemasına bir göz atalım, eskileri hatırlayıp, yenilerin de kulaklarını çınlatalım…
1. Yorgos Lanthimos kimdir?

27 Mayıs 1973 yılında Atina’da doğan Yorgos Lanthimos, Hellenic Cinema and Television School Stravkos’da eğitimini tamamladı. Eğitimi sona erdikten sonra ise çok fazla sayıda reklam, müzik klibi yönetmenliği yaptı. Ayrıca 2005 Atina Olimpiyatları’nın beğenilen açılış kapanış seremonisini de Yorgos Lanthimos hazırladı. İlk uzun metraj filmi ise 2005 yapımı Kinetta oldu. Birçok ödüle aday olan bu filmin sonrasında ise Dogtooth ve Alps filmlerinin çekimini yaptı. 2015 yılında çekmiş olduğu The Lobster adlı filmi ile Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü’nü almayı başardı. Bunların sonrasında ise 2017 yılında The Favourite adlı film için gerekli olan hazırlıklarına ise hız kesmeden başladı. Sinemada Yunan Yeni Dalgası akımının temsilcisidir.
2. İlk uluslararası ün sağlayan filmi Dogtooth’tur.

ANETTE İNSELBERG DOGTOOTH

Festival çevrelerinde büyük ün kazanmasını, 2009 yapımı Dogtooth (Köpekdişi/Kynodontas) filmine borçludur. İnsanlardan uzak, oldukça tuhaf alışkanlıkları olan 3 çocuklu bir ailenin içinde bulunduğu durumu son derece vurucu, aynı zamanda absürt bir dille anlatan Lanthimos, başta Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard ödülü olmak üzere birçok festivalde ödülleri kazanırken En İyi Yabancı Dilde Film dalında Oscar adayı oldu.
3. İlk İngilizce filmi: The Lobster

anette inselberg lobster

2015 yılında ilk kez Yunanca olmayan bir filmi, The Lobster’ı yöneten Lanthimos, Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. 2017’de ise Colin Farrell ve Nicole Kidman gibi oyuncuların yer aldığı kadrosuyla The Killing of a Sacred Deer filminin yönetmenliğini üstlendi. 2018’de Olivia Colman, Rachel Weisz ve Emma Stone’un başrollerinde yer aldığı The Favourite filmini yaptı.
4. Dogtooth’un özü: Aile kavramına sıradışı bir bakış

anette inselberg dogtooth

2012’de Akademi tarafından Yabancı Dilde En İyi Film ödülüyle taçlandırılan Dogtooth; üç kardeşin anne ve babalarıyla birlikte yaşadığı, sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi görünen bir evde olan biteni anlatır. Bu evdeki çocuklar dış dünyayla iletişim kuramazlar çünkü evden çıkmaları yasaktır. Aile kendi uygun gördüğü şekilde eğitir çocuklarını. Ancak “dış dünya” çok güçlüdür ve ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar eve “sızmayı” başarır. Biraz Haneke biraz da Von Trier etkisi gözlenen filmde “kutsal” aile kavramı sorgulanır, ayrıca toplumun bu (yapay) kutsallık üzerine inşa edilişi de sorgulanmış olur.
5. Sizce neden ıstakoz olmak isteriz?

IMG_1886.CR2

Yorgos Lanthimos, kendi ülkesi dışında farklı bir yerde çektiği The Lobster’la ise bizleri distopik bir geleceğe götürüyor. Bekar yaşamanın yasak olduğu tarihi belli olmayan bir gelecekte insanlar kaybettikleri/ayrıldıkları eşlerinin yerine yenisini bulabilmek için bir süre bir otelde misafir edilir. Bu yeni eşleşmeyi başarabilenler otelden “çift” olarak ayrılmayı başarır. Başaramayanlar ise önceden belirledikleri hayvana dönüştürülecektir. İnsan olmanın özü, ikili ilişkilerin doğası, hayvanlarla olan ilişkimiz7onlara olan benzerliğimiz konusunda nefis tespitler yapan bu harika film etkileyici finaliyle de nefes keser.
6. Kutsal Geyiğin Ölümü

anette inselberg kutsal geyiğin ölümü

Mitolojik temelleri olan The Killing of a Sacred Deer’da filmin adının çağrıştırdığı kurban etme temasını ele alırken yine kutsal aile birliğini bozarak, daha doğrusu bu kutsiyetin temelindeki çürümüşlüğü gözler önüne sererek son derece sert ve izlemesi zor bir eser yaratırken yarattığı anti kahramanın karakterleştirilmesindeki üstün başarısıyla da göz dolduruyor. Martin karakteri her şekilde tüyler ürperticiyken bir de yaptıklarını yapabilmesinin sebeplerinin belirtilmemesiyle iyice korkutucu bir şekle bürünüyor.
7. Yeni “Favorimiz” yolda!

18. yüzyılda, 1702 ve 1714 yılları arasında İngiltere tahtında oturan Kraliçe Anne ve onun sadık danışmanı, sırdaşı ve sevgilisi Marlborough Düşesi Sarah Churchill’le olan ilişkilerinin, düşesin kuzeninin gelmesiyle bozulmasını anlatan filmin oyuncu kadrosunda Lanthimos’un daha önceki filmlerinden tanıdık simalar var.
8. The Favourite’ın kadrosunda başarılı oyuncular yer alıyor.

The Lobster’da birlikte çalıştığı Olivia Colman, Kraliçe Anne rolünde karşımıza çıkıyor. Onun sevgillisi ve sıradaşı olan düşes rolünde yine The Lobster’da yönetmenle birlikte çalışan Rachel Weisz var. Hollywood’un son yıllardaki en popüler aktrislerinden biri olan Emma Stone ise yönetmenle ilk kez çalışıyor. Bu isimlerin yanı sıra Mark Gatiss, Joe Alwyn ve Nicholas Hoult gibi izleyicilerin çok yakından tanıdığı isimler de filmde rol alacak.
9. The Favourite Lanthimos sinemasında bir ilk olma özelliği taşıyor.

anette inselberg lantihomos

Filmlerini daha önceleri mitolojik hikayelere ve distopik dünyalara dalarak çeken Lanthimos bu kez kostümlü bir tarihi drama, bir dönem filmi yapmış. Tarzının dışına çekmiş gibi görünen başarılı yönetmen imzası haline gelen anlatımını, teknik yaklaşımını, zorlayıcı fikir ve temalarını mutlaka yeni filminde de kullanacak ve tercih ettiği bu alışılmadık türe de yenilikler katacaktır.
10. Lanthimos’un fetiş oyuncuları

Sinema tarihi sürekli ya da sık sık aynı oyuncularla çalışan yönetmenlerle dolu. Bu tür yönetmen-oyuncu ilişkilerinde “X yönetmenin fetiş oyuncusu Y” gib bir tabir kullanıyoruz. Bugüne kadar çektiği filmlere bakarsak Lanthimos için Colin Farrell, Rachel Weisz ve Oliva Colman isimleri fetiş oyuncular olmaya adaylar.

kaynak: liste liste

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Neleri kaçırıyoruz acaba?…

anette inselberg anlar

 

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider…
Kemancı çalmaya başladıktan ancak 3 dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk 1 dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise 3 yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler şunlardı: Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise; dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?…
Alıntıdır

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Sevgi Damlacıkları Uygulaması…

 

Bir öğretmen arkadaşla sohbetimizi sizinle paylaşmak istedim. Adının kullanılmasını istemediği için ona Hayri Öğretmen diyelim. Kendisi benim verdiğim üç günlük bir eğitime katılmıştı; o zamandan beri ara sıra buluşur, konuşuruz. İyi bir öğrenci olan Recep (isim gerçek değil) son iki aydır gittikçe düşük notlar almaya başlıyor ve yine bu dönemde arkadaşlarıyla ara sıra kavgalı oluyor. Gittikçe kötüye giden bu durum Hayri öğretmenin dikkatini çekiyor ve öğrenciyle konuşmak istiyor. Recep kendisine sorulduğunda bir sorun olmadığını söylüyor ve göz teması kurmuyor. Hayri öğretmen pek üstelemiyor. Diğer öğretmen arkadaşlarıyla konuşuyor, onlar da bir şey bilmiyor. Daha sonra Recebin en yakın arkadaşı olan bir başka öğrenciyle konuşuyor ve Recebin annesinin babasından ayrılma süreci içinde olduğunu öğreniyor. Bu ayrılma süreci içinde anne Recebi yanına almak istemiyor, baba ise başka bir şehre gideceğini ve Recebin annesinin yanında kalmasının daha doğru olacağını düşünüyor. Sonuç olarak Recebi ne annesi ne de babası istiyor. Recep kendisini istenmeyen evlat olarak görüyor. O kadar gücüne gidiyor, o kadar utanıyor ki, bu durumu en yakın arkadaşına dahi söyleyemiyor.
Recebin bir arkadaşı, annesinin komşusu olan bir başkasından durumu öğreniyor. Hayri öğretmen ne yapacağını bilemiyor, ama Recebin içinde bulunduğu zor durumun farkında olarak onu izlemeye başlıyor. Durumu okul müdürüyle, rehber öğretmenle konuşuyor. Rehber öğretmenin konuşma isteğini de Recep olumlu bakmıyor ve Rehber öğretmenle buluştuklarında sessiz kalıyor. Hayri öğretmenin aklına bir fikir geliyor; bizim seminerde “sevgi damlacıkları” adını verdiğimiz bir uygulamayı biraz değiştirerek sınıfa taşımaya karar veriyor.
Bu uygulamanın aslında şöyle bir yol izleniyor: Uygulamaya katılanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde bir çember oluşturuyorlar. Sırası gelen kişiye” hedef” deniyor. Diyelim A kişisi hedef oldu: Çemberdeki herkes A’nın gözünün içine bakarak, onda gördüğü olumlu bir özelliği söylüyor. “Çalışkan ve dürüst bir insansın,” gibi. İsterse birden fazla olumlu özellikler de söyleyebiliyor; “Çalışkan ve dürüst bir insansın; senin müzik yeteneğine bayılıyorum ve hep arkadaşım olarak kalmanı istiyorum,” gibi. Daha sonra sıradaki kişi konuşuyor, o da A’da gördüğü olumlu özellikleri söylüyor. Her bir kişi en fazla 10 saniye konuşuyor. Bu süreç devam ederken A konuşanın gözünün içine bakmanın ötesinde başka bir şey yapmıyor. Sadece dinliyor. Tüm grup bittikten sonra gruba teşekkür ediyor ve şimdi burada neler hissettiklerini paylaşıyor. Sonra sıra B kişisine geçiyor ve gruptaki herkes “hedef” oluncaya kadar süreç devam ediyor. (Otuz kişilik bir grup kişi başına ortalama 10 saniyeden 150 dakika alır.) Bu güçlü bir uygulama.
Bu uygulamada olumsuz hiçbir ifadeye izin verilmez. İfadenin temiz olması gerekir, olumlu ifadeden sonra “ama, fakat, ne var ki, keşke biraz da” gibi ifadelere yer verilmez. Konuşan kişi inandığı, var olduğunu gördüğü olumlu özellikleri söyleyecektir. Bu uygulamadan sonra gruptakilerin ilişkisi yenilenmekte ve güven duygusu artmaktadır. Bence yılda bir birlikte çalışan insanların bunu yapması gerekir. Hayri öğretmen bu uygulamayı değiştirerek her hafta bir öğrenciye sevgi damlacıkları uygulamasını yapmaya karar veriyor. Yani tüm öğrenciler değil, her hafta ancak bir öğrenci “hedef” olacaktır. Peki, “hedef” kim olacak? Bir araştırma yapıyor ve hem isminde hem de soyadında “p” harfi olan tek kişinin Recep olduğunu saptıyor. Hafta başında Recebin sınıfında kararını açıklıyor; uygulamayı anlatıyor. Kimle başlayacağımıza karar verelim, diyor. İlk isminde “p” harfi olanlar el kaldırsın, deyince üç kişi el kaldırıyor. Soyadında “p” harfi olan var mı deyince, sadece Recep el kaldırıyor.
Evet, arkadaşlar Recep ile başlayacağız, diyor öğretmen. “Recep sen ilk olacaksın, bu uygulama bitince, önümüzdeki hafta kimin “hedef” olacağına sen karar vereceksin. Senin seçtiğin kişi de kendinden sonra kimin “hedef” olacağına karar verecek, böylece zincirleme herkes “hedef” oluncaya kadar uygulama her hafta devam edecek,” diyor. Sınıftaki herkes Recebe gördüğü olumlu bir yönünü söylüyor. Beş dakikanın sonunda Recep gözyaşlarını tutamıyor.
O dersin sonunda Hayri öğretmenle konuşmak istediğini söylüyor ve baş başa kaldıklarında durumu olduğu gibi anlatıyor. Hayri öğretmen o noktadan sonra Recep’ten izin alarak ona yardımcı olmaya başlıyor; müdür, müdür yardımcısı, rehber öğretmen devreye giriyor. Uygun ortamlar yaratılarak baba ve anneyle konuşuluyor; hayretle görülüyor ki, anne ve baba Recebi nasıl etkilediklerinin farkında değiller. Recebin aynı okulda kalarak, arkadaşları ve öğretmenlerinde ayrılmadan eğitimine devam etmesi olanağı sağlanıyor. *** Sevgi damlacıkları uygulamasını sınıfa taşıyan “Hayri” öğretmeni kutluyorum. Bence her aile, doğum günü olan kişiyi” hedef” yaparak sevgi damlacıklarını uygulayabilir.
Her öğretmen o gün doğum günü olan öğrencisini “hedef” ilan ederek sevgi damlacıklarını uygulayabilir. Lütfen, tanıdığınız tüm öğretmenlerle paylaşın. Böyle yaratıcı bir uygulamayı benimle paylaşarak “Hayri” öğretmen benim ufkumu açtı. “Öğretmen gibi öğretmen.” Teşekkür ediyorum.
Doğan Cüceloğlu (26.02.2012)

Sevgi Damlacıkları Uygulaması…

anette inselberg sevgi damlacıkları doğan cüceloğlu
Bir öğretmen arkadaşla sohbetimizi sizinle paylaşmak istedim. Adının kullanılmasını istemediği için ona Hayri Öğretmen diyelim. Kendisi benim verdiğim üç günlük bir eğitime katılmıştı; o zamandan beri ara sıra buluşur, konuşuruz. İyi bir öğrenci olan Recep (isim gerçek değil) son iki aydır gittikçe düşük notlar almaya başlıyor ve yine bu dönemde arkadaşlarıyla ara sıra kavgalı oluyor. Gittikçe kötüye giden bu durum Hayri öğretmenin dikkatini çekiyor ve öğrenciyle konuşmak istiyor. Recep kendisine sorulduğunda bir sorun olmadığını söylüyor ve göz teması kurmuyor. Hayri öğretmen pek üstelemiyor. Diğer öğretmen arkadaşlarıyla konuşuyor, onlar da bir şey bilmiyor. Daha sonra Recebin en yakın arkadaşı olan bir başka öğrenciyle konuşuyor ve Recebin annesinin babasından ayrılma süreci içinde olduğunu öğreniyor. Bu ayrılma süreci içinde anne Recebi yanına almak istemiyor, baba ise başka bir şehre gideceğini ve Recebin annesinin yanında kalmasının daha doğru olacağını düşünüyor. Sonuç olarak Recebi ne annesi ne de babası istiyor. Recep kendisini istenmeyen evlat olarak görüyor. O kadar gücüne gidiyor, o kadar utanıyor ki, bu durumu en yakın arkadaşına dahi söyleyemiyor.

Recebin bir arkadaşı, annesinin komşusu olan bir başkasından durumu öğreniyor. Hayri öğretmen ne yapacağını bilemiyor, ama Recebin içinde bulunduğu zor durumun farkında olarak onu izlemeye başlıyor. Durumu okul müdürüyle, rehber öğretmenle konuşuyor. Rehber öğretmenin konuşma isteğini de Recep olumlu bakmıyor ve Rehber öğretmenle buluştuklarında sessiz kalıyor. Hayri öğretmenin aklına bir fikir geliyor; bizim seminerde “sevgi damlacıkları” adını verdiğimiz bir uygulamayı biraz değiştirerek sınıfa taşımaya karar veriyor.

Bu uygulamanın aslında şöyle bir yol izleniyor: Uygulamaya katılanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde bir çember oluşturuyorlar. Sırası gelen kişiye” hedef” deniyor. Diyelim A kişisi hedef oldu: Çemberdeki herkes A’nın gözünün içine bakarak, onda gördüğü olumlu bir özelliği söylüyor. “Çalışkan ve dürüst bir insansın,” gibi. İsterse birden fazla olumlu özellikler de söyleyebiliyor; “Çalışkan ve dürüst bir insansın; senin müzik yeteneğine bayılıyorum ve hep arkadaşım olarak kalmanı istiyorum,” gibi. Daha sonra sıradaki kişi konuşuyor, o da A’da gördüğü olumlu özellikleri söylüyor. Her bir kişi en fazla 10 saniye konuşuyor. Bu süreç devam ederken A konuşanın gözünün içine bakmanın ötesinde başka bir şey yapmıyor. Sadece dinliyor. Tüm grup bittikten sonra gruba teşekkür ediyor ve şimdi burada neler hissettiklerini paylaşıyor. Sonra sıra B kişisine geçiyor ve gruptaki herkes “hedef” oluncaya kadar süreç devam ediyor. (Otuz kişilik bir grup kişi başına ortalama 10 saniyeden 150 dakika alır.) Bu güçlü bir uygulama.

Bu uygulamada olumsuz hiçbir ifadeye izin verilmez. İfadenin temiz olması gerekir, olumlu ifadeden sonra “ama, fakat, ne var ki, keşke biraz da” gibi ifadelere yer verilmez. Konuşan kişi inandığı, var olduğunu gördüğü olumlu özellikleri söyleyecektir. Bu uygulamadan sonra gruptakilerin ilişkisi yenilenmekte ve güven duygusu artmaktadır. Bence yılda bir birlikte çalışan insanların bunu yapması gerekir. Hayri öğretmen bu uygulamayı değiştirerek her hafta bir öğrenciye sevgi damlacıkları uygulamasını yapmaya karar veriyor. Yani tüm öğrenciler değil, her hafta ancak bir öğrenci “hedef” olacaktır. Peki, “hedef” kim olacak? Bir araştırma yapıyor ve hem isminde hem de soyadında “p” harfi olan tek kişinin Recep olduğunu saptıyor. Hafta başında Recebin sınıfında kararını açıklıyor; uygulamayı anlatıyor. Kimle başlayacağımıza karar verelim, diyor. İlk isminde “p” harfi olanlar el kaldırsın, deyince üç kişi el kaldırıyor. Soyadında “p” harfi olan var mı deyince, sadece Recep el kaldırıyor.

Evet, arkadaşlar Recep ile başlayacağız, diyor öğretmen. “Recep sen ilk olacaksın, bu uygulama bitince, önümüzdeki hafta kimin “hedef” olacağına sen karar vereceksin. Senin seçtiğin kişi de kendinden sonra kimin “hedef” olacağına karar verecek, böylece zincirleme herkes “hedef” oluncaya kadar uygulama her hafta devam edecek,” diyor. Sınıftaki herkes Recebe gördüğü olumlu bir yönünü söylüyor. Beş dakikanın sonunda Recep gözyaşlarını tutamıyor.

O dersin sonunda Hayri öğretmenle konuşmak istediğini söylüyor ve baş başa kaldıklarında durumu olduğu gibi anlatıyor. Hayri öğretmen o noktadan sonra Recep’ten izin alarak ona yardımcı olmaya başlıyor; müdür, müdür yardımcısı, rehber öğretmen devreye giriyor. Uygun ortamlar yaratılarak baba ve anneyle konuşuluyor; hayretle görülüyor ki, anne ve baba Recebi nasıl etkilediklerinin farkında değiller. Recebin aynı okulda kalarak, arkadaşları ve öğretmenlerinde ayrılmadan eğitimine devam etmesi olanağı sağlanıyor. *** Sevgi damlacıkları uygulamasını sınıfa taşıyan “Hayri” öğretmeni kutluyorum. Bence her aile, doğum günü olan kişiyi” hedef” yaparak sevgi damlacıklarını uygulayabilir.

Her öğretmen o gün doğum günü olan öğrencisini “hedef” ilan ederek sevgi damlacıklarını uygulayabilir. Lütfen, tanıdığınız tüm öğretmenlerle paylaşın. Böyle yaratıcı bir uygulamayı benimle paylaşarak “Hayri” öğretmen benim ufkumu açtı. “Öğretmen gibi öğretmen.” Teşekkür ediyorum.
Doğan Cüceloğlu (26.02.2012)

Keşke Daha Önce Okusaymışım Diyeceğiniz Türden Bir Hikaye: Usta Ressam ile Öğrencisinin Hikayesi

anette inselberg resim

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına “Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş. “Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma.” diye ilave etmiş.
Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşit renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş. Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş: “İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında hiç resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde, onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.”

Peki, bu hikayeden çıkarılacak ders ne derseniz?
1. Emeğinin karşılığını, senin ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
2. Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.

3. Asla bilmeyenle tartışma.

Bana Önemli Hissettir…

52188041_294977527833958_4224613124646371328_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Gözlerindeki Perde…

52141189_2236152546603338_8264397262331838464_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kendi Sayfasıdır…

52075947_367726533958443_2122722753516666880_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bulma Zamanı…

51641718_371431510078458_2859267700130054144_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Değişim…

51666615_604010983376762_9080277577821585408_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İyi Yönlere Odaklan…

51748903_1405113339631098_2361595051970134016_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kimle Gittiğin ÖNEMLİ…

51701505_1300245140113351_514233466527678464_n[1]

Hayatta kendinize yapmanız gereken 17 paha biçilmez iyilik

hayatta-yapmaniz-gereken-17-paha-bicilmez-iyilik

 

1. Kendinizi değersiz hissettiren insanları hayatınızdan bir bir uzaklaştırmak.
Büyük şeyler başarabilecek yeteneğiniz, azminiz olmasına rağmen böyle bir çevreye sahip olduğunuzda “Zor o iş”, “Yapamazsın sen onu” diyenler yüzünden olmanız gereken yerden çok daha aşağılarda oluyorsunuz. Potansiyelinizi kısıtlayan her türlü ortamdan uzaklaşın.
2. Başka insanların hayatlarını önemsememek.
Sürüler halinde başkalarının hayatına özenilip, onlar ne yapıyorsa aynısını yapma uğraşına giriliyor. Ayrılınca kurdun kapmadığı bir sürü bu, iyisi mi ayrılın.
3. Yalnız kaldığınızda bile sıkılmayan biri olabilmek.
Niye yalnızken karamsar olunur ki, mis gibi kafa dinliyorsunuz. İnsanlarla da uğraşmak zorunda kalmıyorsunuz.
4. Düzenli olarak şehirden uzaklaşıp doğaya kaçmak.

İnsan içine çıkmak da gerekmez, isterseniz tek başınıza gidin doğayla iç içe olabileceğiniz bir yere. Hayatın mola yeri gibidir buraları.
5. Her şeyi kafaya takmamak.
Söylemesi kolay, gerçekleştirmesi zor bir durum. Zamana yayarak takmamayı da öğrenebiliyorsunuz. Şimdiye kadar taktınız da ne oldu, sadece kendinize zarar.
6. Geçmişi geçmişte bırakıp yeni bir sayfa açmak.
Geçmişe sadece ders olması için bakın. Yoksa bir yük olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
7. Paranın peşinden koşarken anı kaçırmamak.

Yaşlanınca dört bir tarafın parayla dolu olsa ne fayda, her yaşın tadını ayrı ayrı çıkaramadıkça.
8. Eşyaya ve insana bağımlı olmamak.
“Kişi nesneleri düşündüğünde, bunlara karşı bir bağımlılık ortaya çıkar; bağımlılıktan arzu doğar; arzudan öfke doğar. Öfkeden yanılgı gelir; yanılgıdan aklın yitimi; aklın yitiminden ayrım kabiliyetinin çöküşü gelir. Ayrım kabiliyetinin yok oluşuyla kişi mahvolur.” – Bhagavad Gita

9. İzleyici olmaktan çıkıp, yapmaya başlamak.

Enstrüman çalmayı mı öğrenmek istiyorsunuz, yapın o zaman; dünyayı gezmek mi istiyorsunuz, yapın o zaman. Hayat geçip gidiyor, en iyi zaman şimdidir. Bundan 20 yıl sonra ahlar etmemek için ertelemeyin, sadece yapın!
10. Kaçmış fırsatlar için ağlamayı bırakmak.
Kaçan fırsatlar için üzülürken önünüzden geçen fırsatları görmeyebilirsiniz. Biri gider, biri gelir.
11. Yeniliklere açık olmak.
Yeni insanlar, yeni müzikler, yeni şehirler keşfedin. Maceracı bir kişiliğiniz olsun, böylece sürekli yepyeni bir insan olarak kalacaksınız.
12. El alem ne der düşüncesine gereksiz yere kafa yormamak.
Kim ne der diye aldırmadan yaşayın. Siz hayatınıza ne diyorsunuz, asıl o önemli.
13. Gerek bilgi gerek sağlık olarak kendinize yatırım yapmak.
Kötü alışkanlıklarınızdan kurtulun, spor yapın, tecrübeler edinin, okuyun, okuyun, okuyun…
14. İçinize sinmeyen hiçbir şeyi yapmamak.
Yaş kemale erdi diye çevre baskısından dolayı duygularınızdan emin olmadığınız biriyle evlenmeyin mesela; ya da en basit konu bile içinize sinmiyorsa yapmayın, boş verin!
15. Her işinizi kendiniz görebilmeye alışmak.
Kimseye muhtaç kalmadan kendi işinizi kendiniz görmeye çalışın. Zaten başkasına güvendiğinizde illaki bir aksilik çıkıyor. Hem bu şekilde daha fazla tecrübe kazanırsınız ve ileride karşılacağınız sorunlar karşısında dimdik durursunuz.
16. Mücadele etmekten ve hatalarla yüzleşmekten kaçmamak.
Çözmenin ve düzeltmenin zor olduğu durumlarda bile en azından denemiş olun.
17. Koskoca bir evrende göz açıp kapayıncaya kadar yaşayan zerre kadar canlılar olduğumuzun farkına varmak.

Her bir nokta aslında bir galaksi. Yani her nokta milyarlarca devasa yıldız barındırıyor. Noktaların içindeki milyarlarca noktanın birinin etrafında dönen bir noktanın içindeki noktayız.

Kaynak: indigo

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe Hakkında Bilmemiz Gereken 14 Şey

İnsanlık tarihi hakkında bildiklerimizi yeniden düşünmemizi sağlayacak, yerleşik tarih anlayışını ve bilgilerini değiştirip, dinler tarihini sorgulatacak, bir kısmımızın varlığından haberi dahi olmadığı bir arkeolojik çalışma 1995 yılından beri Urfa Göbeklitepe’de devam ediyor. İnşası Milattan önce 10000 yılına uzanan Göbeklitepe tarihteki en eski ve en büyük ibadet merkezi olarak biliniyor. Göbeklitepe İngiltere’de bulunan Stonehenge’den 7000, Mısır piramitlerinden ise 7500 yıl daha eski. Ayrıca yerleşik hayata geçişi temsil eden kültür bitkisi buğdayın atasına da Göbeklitepe eteklerinde rastlanmıştır. İnşa edildikten 1000 yıl sonra üstleri insanlar tarafından kapatılarak gömülen bu tapınaklar yeniden gün ışığına çıkıyor.

1. Göbeklitepe’nin coğrafi konumu
Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 20 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik köyü yakınlarında, yaklaşık 300 metre çapında ve 15 metre yüksekliğinde geniş görüş alanına hakim bir konumda yer almaktadır.
2. Göbeklitepe, tarihin bilinen ilk ve en büyük tapınağı

anette inselberg göbeklitepe
Neolitik döneme ait Göbeklitepe, ilk tapınağın dolayısıyla yeryüzündeki ilk inancın merkezi olabilmesi açısından önemli. Bu bölgede yaklaşık 20 tapınak tespit edilmiş ve şu ana kadar yalnızca 6 tapınak gün ışığına çıkartılmıştır.
3. En eski yapıttan 7500 yıl daha eskiye ait
Göbeklitepe bu zamana kadar bilinen en eski yapıt ve tapınaktan 7500 yıl daha eskiye ait. Göbeklitepe’nin keşfine kadar bilinen en eski tapınak ise Malta’da bulunmakta ve 5000 yaşında. Ayrıca Stonehenge’den 7000, Mısır piramitlerinden ise 7500 yıl daha yaşlı…
4. Kayaların biçimlendirilmesi ve tapınağın inşası
Göbeklitepe’nin inşa edildiği dönemde insanoğlu bitki toplayan ve hayvanları avlayan küçük gruplar halinde sürekliliğini sağlıyordu. Kayalık bölgelerden, büyük sütunların ve ağır taşların el arabaları ve yük hayvanları olmadan 2 kilometre taşınarak Göbeklitepe’ye getirilmesi için muhtemelen tarihte insanların ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde bir arada olması gerekmişti.

5. Mağara duvarlarındaki resimlerden kabartma hayvan figürlerine

anette inselberg göbeklitepe
Mağarada duvarlarındaki avcılığı temsil eden resimlerden ziyade burada hayvan figürleri tek ve kabartma olarak işlenmiş, sanatsal açıdan farklı bir anlayışı etkileyici biçimde yansıtmaktadır. Taşlar üzerinde işlenmiş akrep, tilki, boğa, yılan, yaban domuzu, aslan, turna ve yaban ördeği figürleri yer almaktadır. Bir kısım arkeoloğa göre bu hayvan figürleri tapınağı ziyaret eden farklı kabilelerin sembolü olarak nitelendiriliyor.
6. Buğdayın atası Göbeklitepe’de
Bölgede yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular doğrultusunda önemli kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının ilk olarak Göbeklitepe eteklerinde yetiştiği ortaya çıkarıldı.

7. T sütunlarda yer alan 3 boyutlu aslan figürü

anette inselberg göbeklitepe kabartma

Arkeologlar boyları 3 ile 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan figürleri olduklarını düşünüyorlar. Sütunlar üzerine yansıtılan diğer figürlerden farklı olarak aşağı doğru iner şekilde tasvir edilen 3 boyutlu aslan kabartması dikkat çekiyor. Bu ve diğer aslan figürleri neolitik dönemde aslanların Anadolu’da yaşamış olma ihtimalini güçlendiriyor. İnsanları temsil eden T sütunlarının ağırlıkları 40 ile 60 ton arasında değişiyor.

anette inselberg t sütunlar
8. Çiftçinin bulduğu oymalı taşla gelen arkeolojik devrim
1983 yılında tarlasını süren Mahmut Kılıç tarlada bulduğu oymalı taşı müzeye götürdü fakat eser sıradan bir arkeolojik bulgu olarak Urfa Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. 1963 yılında ise İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi ortak bir çalışma yürütmüş, bölgeyi incelemiş fakat çalışmaların üzerinde durulmamıştır.
9. Ve çalışmalar 1995 yılında başlıyor
Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve Prof. Dr. Klaus Schmidt’in bilimsel danışmanlığında kazılar başlamıştır. 2007 yılında ise kazı başkanlığına Klaus Schmidt getirilmiştir.

10.Tarihi tapınakta tarihi hırsızlık
2010 yılında, 40 santimetre boyunda, 25-30 kilogram ağırlığında taştan yapılmış ve üzerinde hayvan figürleri olan insan başı heykelinin çıkartıldıktan iki gün sonra kazı alanından çalındığı tespit edildi.
11. Bira için tarım!

anette inselberg göbeklitepe (2)
Bulgular taş devri insanlarının bira içtiğini de gösteriyor. Kazılarda şu ana kadar en büyüğü 160 litrelik kapasiteye sahip kireç taşına oyulmuş, altı bira varili bulundu. Klaus Schmidt, bulgular ışığında, insanoğlunun ekmek için değil, bira uğruna tarıma başladığına, bunun da ilk kez Urfa’da gerçekleştiğine kanaat getirmiş.

12. Sıvı kullanılarak yapılan törenler
Arkeologlar tapınak kalıntılarındaki zeminlerinin özellikle sıvıyı geçirmeyecek şekilde yapıldığına dikkat çekiyor. Buradan, törenleri ne olduğu şu an kesinleşmese de bir sıvı (kan, su, alkol v.b.) eşliğinde gerçekleştirdikleri fikri oluşuyor.
13. Tarımla değil tapınakla gelen yerleşik hayat
Göbeklitepe, yıllardır tarih derslerinde öğretilen “göçebe toplulukların tarımı öğrenerek yerleşik hayata geçtiği” tezini de çürütüyor. Yerleşik hayata geçişin çiftçilik ve hayvancılığın ortaya çıkışıyla birlikte gerçekleştiği düşünülüyordu. Schmidt’e göre ise avcı ve toplayıcı toplulukların Göbeklitepe gibi dini merkezlerde sürekli olarak bir araya gelmelerinin sonucunda yerleşik hayata geçilmiştir. Kalabalık toplulukların ibadet merkezine yakın olma arzusu ve çevrede bu toplulukların ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde yeterli kaynak bulunmamasından dolayı insanlar tarıma yönelmişlerdir. Yani tarım yerleşik hayatı getirmemiş, dini mabetlerin etrafında kalma arzusu sonucunda yerleşik hayat tarımı getirmiştir.
14. Göbeklitepe UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’nde

anette inselberg göbeklitepe klaus
Göbeklitepe 2011 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Geçici Listesi’ne alınmıştır.

Göbeklitepe’de kazı başkanlığını yürüten Prof. Dr. Klaus Schmidt yaşadığı kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.
“Göbeklitepe’deki kazılarda elde ettiğimiz bulgularla, dünyanın bilinen en eski tapınma merkezlerinden birinin bu bölgede olduğunu ortaya çıkarmıştık. Ancak, son kazı çalışmalarıyla tapınma merkezinin dünyanın en büyük tapınma merkezi olduğunu tespit ettik. Yaptığımız araştırmalarda, Cilalı Taş Devrinde yaşamış insanların, yabani sığır, akrep, tilki, yılan, aslan, yaban eşeği, yaban ördeği ve yabani bitki kabartmalarını incelediğimizde hayvanlarını evcilleştiremedikleri sonucuna ulaştık. Ayrıca, dikili taşların (Stel) üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında bizlere fikir veriyor. Buradaki tapınak, dünyanın bilinen en büyük tapınağı olma özelliğini taşıyor” Prof. Dr. Klaus Schmidt

Kaynak: onedio