Archive | 24 Şubat 2019

Onun Sesi Kocaman Bir Orkestra: Urna Chahar-Tugchi

anette inselberg Urna-Chahar[1]

 

Çin’in iç Moğolistan özerk bölgesi. Yüksek otlar ile donanmış yaylalarda bir çoban aile hayatı. O geçmişten gelerek köklerine kazınan bu özgün serin sesleri kolay kolay bırakmak istememekte.
Bu yazıda Moğol şarkıcı Urna Chahar-Tugchi’yi anlatmak istiyorum sizlere.

‘’Onun sesinde rüzgârın ıslığını duyarsınız, taşların sertliğini, kayaların soğukluğunu ve güneşin parıldamasını hissedersiniz, bazen sesi bir şelale gibi gürül gürül akar, sonrasında adeta kelebeğin kanatları kadar ince haliyle seslenmeye koyulur’’
Dünyaca bilinen eleştirmenlerin ve tabi dinleyicilerin ‘Urna’nın sesi kocaman bir orkestradır’ demesinin nedeni işte budur, o her zaman orkestrasıyla dinleyiciye ulaşır.


Henüz küçük bir çocukken annesi ve büyükannesinden yüzlerce Moğol şarkısı öğrenen Urna Chahar-Tugchi, Çin’in özerk bir bölgesi olan İç Moğolistan’da, Ordos ilinin Grassland yani otlar diyarı olarak adlandırılan bölgesinde doğmuş. Çoban bir ailenin çocuğudur.
Şarkı söylemenin ve dinlemenin özel bir değerinin olduğu bir ortamda geçer çocukluğu. Çünkü binlerce yılın kuşaktan kuşağa aktarılarak ve zenginleştirilerek gelen söyleme alışkanlıklarını, kendi sesine katmanın başka bir yolu yok.
Şangay konservatuarında dört yıl boyunca aralıksız olarak, bir çeşit santura benzeyen Çin geleneksel çalgısı olan ‘Yangqin’ eğitimi alır Urna. Konservatuarda çalgı bölümünde eğitim almış olmasına rağmen yine de sesiyle ön plana çıkmaya başlar: Yanggin ise şarkı söylemenin peşi sıra gelmektedir. En önemli sahne özelliği şairimsi sesi ve yorumu diyebiliriz.
İşte Urna insanları bu yapısıyla etkiledi.
Neredeyse bütün müzik eleştirmenleri ses yapısından övgüyle söz eder. Etkili Pianissimo pasajlardan başlar Urna Chahar-Tungchi’nin tarzı, yoğun ve melodili Moğol şan stiline doğru kolayca evrilir, dönüşür. Asaletini hafifçe koruyarak yükselir ve işte 4 oktava kadar çıkmıştır. Doğaçlamada ise melodik düşünceleri sonsuza kadar yükseltecek, çoğaltacak kadar başarılıdır. Her ne kadar profesyonel kalıplarda, düzenli ve eğitimli sese sahipse de yine de şarkılarını doğal ve kendine has bir üslupla söylemekte.
Sahnedeki görüntüsü müzikal kalitesini tamamlıyor. Etkileyici karizması ile seyircilere elini uzatıp hiç umulmadık bir anda transı anımsatan bir yakınlıkta konsantre oluşturabiliyor.
Bugün, işaret ettiğim ve belki de dinlemekte olduğunuz şarkıların yer aldığı albümün kayıt süreci ünlü Alman plak şirketlerinden olan “Network Medien” tarafından itina ile hazırlanmış. İtalyan saksofon ustası Luigi Cingue’nin yanı sıra Amilal adlı projesinde Zoltan Lantos ve İranlı perküsyon üstadı Keyyam ve Djamshid Chemirani Urna’ya eşlik etmiş örneğin. Dahası var; özellikle Moğolistan’ın gizemli sesleri’ portresi için birçok ödül sahibi olan Polonyalı Kroke Band ile birlikte kayıtlar alınmış.
Urna Chahar-Tungchi’nin söyleme tarzını -her ne kadar müziğinin dinsel bir yönü bulunmasa da- dini seremoninin insana verdiği hissiyata benzetenler olmakta. Kendisi bu durum için; gösterilerden sonra kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum, belki de şarkıları hayatta edindiğim deneyimler üzerine biriktirdiğim enerjim ile yorumladığımdandır demekte.
Burada bir Rus eleştirmeninin basında yer alan iddialı bir kritiğinden söz etmem gerekiyor. Eleştirmen, Urna Chahar-Tugchi ve Tuva’lı ünlü sanatçı Sayınhöö Namtchylak’ı Asya’nın divaları olarak tanımlamakta. Her iki sanatçıyı onaylamak gerek ama bir eklenti daha yaparak, Gong Linna’yı da bu övgülü Asya divalarına dahil etmeliyiz. Bugün dinlediğiniz Urna Chahar-Tugchi’den sonra bir başka yazıda Çinli Gong Linna ve Avusturya’da yaşayan Tuva’lı Sainkho Namtscylak’ın sesini anlatmak/duyurmak istiyorum size. Şimdi Urna ve şarkılarına geri dönelim.
Almanya’da ‘Global Ruth‘ en iyi uluslararası sanatçı ödülünü aldıktan sonra dünya müziğinin en iyi temsilcilerinden biri olarak görülmeye başlandığını bu paragraftaki sözlerimize ekleyelim.
Almanya’nın büyük gazetelerinden Frankfurter Algemeine Zeitung’dan Urna Chahar-Tungchi’nin sesi ve tarzı üzerine okuduğum bir yorumu paylaşmak istiyorum sizlerle ‘Bu sanatçıyı sevmek için birçok neden var’ diyerek konuya giren gazete, ‘’O bir başkadır, Budist felsefesinin getirdiği bir karizması, doğal geleneksel bilinci ve duruşu, Orta Asya’daki kökenleri ve melodilerin sürrealliği anımsatan kapsamı’’ diyerek sanatçının derinliğini vurgular.
Urna bizi harikalar diyarına ve rüya aleminde bir geziye götürüyormuş gibi. Olağanüstü geniş ve kapsamlı sesi büyülüyor. 4 oktav bir ses. En üst tonlardan, en sıcak ve buğulu pianissimo pasajlara kadar her rengi bulabilirsiniz. Hem de hiç zorlanmadan.
2008 yılında Urna Chahar, Das Lied von den zwei Pferden adlı filmin çekimlerine başladı. İzleyenleriniz oldukça başarılı bir film olduğunu hatırlayacaktır. Filmin dokusu sadece seslerden oluşmuyor, görsel zenginlikler içe dokunur esasta. ‘Başka ne isteyebiliriz ki bir filmden’ sorusunu sormamıza neden olan da budur işte. Orada, onun içinde kalıyor ve bir daha hiç çıkmak istemiyoruz. Burası bizim olsun, benim olsun demeden, ben buranın olayım, buradan bir parçayım, dedirten sahneler ile yapılmış. İzleyin.
Tüm her şeyin yanı sıra Urna Chahar-Tungchi memleketi Ordos’ ta var olan kültür yaşamı ile de ilgilenmekte. Örneğin şarkılarının kayıtları için sık sık memleketine gider. Avrupa’da ise okullarda ve kültür derneklerinde yaptığı Ordos’ta müzik ve kültür yaşamı üzerine sunumlarıyla Avrupa’ya Moğol bozkırlarını yaşatıyor. Gelenekselliği ön plana aldığı çalışmaları müziğine ve metinlerine yansımakta Urna’nın. Özellikle Moğol dilindeki şiirlerle ve sonsuz gökyüzünü anımsatan Moğol melodileriyle ilgilenir.
İşte bu sır dolu seslerin sahibi şarkıcı, derin ve gizemli şarkılarıyla size seslenmekte. Yitirmeden duymalısınız onun sesini.
Bu yazımda size Urna Chahar-Tungchi’yi anlatmaya çabaladım. Bu bir radyo programı olsaydı adını ‘Göksel sesler’ koyardım. Bu yazının bir adı yok tabi. Bir tadı varsa da ne mutlu diyorum. Umarım amacına ulaşmış ya da ulaşmaktadır.

Kaynak: akılfikir.net

Bir Şarkıcıyla Bir Memurun Hikayesi

anette inselberg şarkıcıyla memurun hikayesi

 
Aydın’da tren istasyonunda işçi olarak çalışan babası bir kaza sonucu vefat etti. Sonra da evleri bir yangında kül oldu. Anne, çocuğunu alıp iş bulma ümidiyle İzmir’e taşındı. Ama nafile… Anne, parasızlıktan oğlunu yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.
Çocuğun babası ölmüş, annesi de bırakıp gitmişti. Okuldan arta kalan vakitlerinde kah hırdavatçıda kah elektrikçide çıraklık yaptı, Fransızca öğrenmeye çalıştı. Gitar dersleri aldı.
Askerliğini Akhisar Orduevinde müzisyen olarak görev yaptı. Tezkereden sonra İzmir Kordon’daki Marmara Gazinosu’na girdi. Şarkı söyleyip, gitar çalarak para kazanıyordu artık.
İzmir’den sonra İstanbul’da çeşitli gazinolarda boy gösterdi. Ankara’dan davet aldı. Maltepe’deki Bomonti Gazinosu’nda çalıp söyleyecekti.
Henüz tanınan bir şarkı değildi, az kazanıyordu. “En ucuz yer neresi?” diye sordu, “Hergele Meydanı’na git” dediler. Gitti şarkıcı, kötü bir pansiyonda, tek göz oda buldu. Fakat bir oda arkadaşıyla kalmak zorundaydı. Bu, kirayı bölüşecekleri için iyiydi, fakat kim olduğunu bilmediği bir adamla kalacağı için de endişeliydi.
Sabaha kadar Bomonti’de çalıp söylüyor, gün ağarınca pansiyona gidip yatıyordu. Oda arkadaşı tam tersi saatlerde kullanıyordu odayı. Adam memurdu, sabahın köründe işe gidiyor, gece gelip yatıyordu. Biri memur, diğeri müzisyen… Aylarca birlikte kaldılar ama bir türlü denk gelip tanışamadılar. Birbirlerini göremiyorlardı çünkü. Sonunda bir gün denk geldiler, konuştular, sevdiler birbirlerini; tesadüf o ki, ikisi de yıllar içinde Türk sanat hayatına damgasını vurdular. Memur, bir gün Bomonti’de dinlemişti şarkıcıyı ve büyülenmişti “Yurt dışına gidersen sesinin kıymetini bilirler, imkânın varsa git!” demişti.
Şarkıcı Ankara’dan sonra İstanbul Maksim’de çıkmaya başladı. Ünleniyordu yavaş yavaş. Patron 20 lira maaş veriyordu o zaman, şarkıcı ise maaşının 30 lira olmasını istiyordu. Velhasıl anlaşamadılar. Şarkıcının aklına pansiyondaki memurun sözleri geldi, şansını denemek için Fransa’ya gitti. Paris’te Jezabel şarkısıyla dikkatleri üzerine çekti, Monte Carlo’da ses müsabakasında birinci oldu. Şöhretin kapıları açılıyordu artık. Fecri Ebcioğlu onun için şarkılar yazdı. Yetimhanede kalırken öğrendiği o Fransızcasıyla, Fransızlara Fransızca şarkılar söyledi, tüm dünya bizim yetimhanede büyüyen şarkıcıyı tanıyordu. Vatana, millete, İzmir’e, e haliyle Atatürk’e aşıktı. Bir gün Charles Anzavour Türkler hakkında ileri geri konuştu, dayanamadı bizimki, yumruk atıp karakolluk oldu.
Fransa’da 15 yıl içinde 32 film çevirdi, Brigitte Bardot ile birçok filmde başrol oynadı, Bardot’nun en yakın arkadaşlarından biri oldu. Yetimhanede okurken kendisini geliştiren bu kişi bir başarının örneği olarak karşımıza çıktı. Yazar Tolga Aydoğan olarak paylaştığım bu kişilerin kaderi Ankara’daki bir pansiyon odasında kesişmişti. Vefatları da aynı şekilde gerçekleşti; şarkıcı İstanbul Yeşilköy Havalimanında beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti, memur ise çukura düşüp beyin kanaması geçirerek… Kim miydi bu kişiler? Şarkıcının adı İzmir’le özdeşleşmiş olan Dario Moreno’ydu. Peki ya pansiyondaki oda arkadaşı? O yıllar PTT’de memur olarak görev yapan Şair Orhan Veli’den başkası değildi. Evet, tesadüfi bir şekilde bu iki ünlü sima Ankara’da Hergele Meydanı’nda aylar boyu aynı odada arkadaşlık yapmışlardı.
Yazar Tolga Aydoğan