– “Evladım, ihtimaller için kendimizi bu kadar üzersek, hakikatler başımıza geldiği zaman ne yaparız?”

205842-dans-dans[1]

 

Ne zaman manasız , mantıksız bir endişeye kapılsam, dedem derdi ki,
– “Evladım, ihtimaller için kendimizi bu kadar üzersek, hakikatler başımıza geldiği zaman ne yaparız?”
Silkinir, kendime gelirdim.
Olmamış bir şeye endişelenmenin saçmalığını öyle nazikçe ama etkili bir şekilde vurgulardı ki o cümle, susar kalırdım..
Bazen bir insanı sakinleştirmek için paragraflarca konuşmak gerekmez, bir tek cümle yeter aslında. İşte dedem tam da öyle cümlelerle konuşurdu.
Bu yaşımda o cümleyi çok sık hatırlar oldum. Neden derseniz, bu satırları okuyan hepiniz gibi kendimi sürekli ihtimaller üzerine düşünüp kaygılanırken buluyorum..
Sonra ne mi oluyor? O ihtimalleri o kadar düşündükçe onlar,
” E, madem bize bu kadar odaklandın, gerçekleşelim bari..” diyorlar.. Düşüncelerimizle yarattığımızı anlayalı on seneden fazla oldu, yine de kendimi yüzde yüz disipline edebildiğimi söylemem..
Dedemi ve anneannemi düşündüğümde ise, fark ediyorum ki, onların kuşağı ihtimallerden çok, “hakikatler” üzerine yoğunlaşan bir nesilmiş.
O yüzden şikayet yok.
O yüzden kendine acıma da yok.
Hakikatler hoşuna gitmiyorsa nasıl değiştirip, güzelleştirebilirim diye gayret etmek var.
Hayatının bir yönü yaralıysa, o yarayı kaşıyıp kaşıyıp, bir güzel kanatıp, büyütüp; bütün yaşamını kocaman bir yara haline getirmek yok. O yarayı sarıp, “Oh başka her yerim sağlıklı” diye şükretmek var.
Dedeme şeker teşhisi konulduğunda, eve soğan , havuç dahil içinde eser miktarda bile şeker bulunduran hiç bir şey girmemiş mesela.. Her öğünü tabakta tartıp öyle veriyormuş anneannem dedeme.. Gramajla yani..
Sabah kahvaltısında reçeli ekmeğe bile sürmeden kaşık kaşık yiyen bir adam için nasıl bir değişiklik, bir düşünün.. Evin tüm beslenme ve sofra düzeni değişmişken, dedem yeni kurallara harfiyen uymuş, anneannem ise, demiş ki, madem öyle, bari süsleyeyim sofraları..
Her bir yemek kayık tabağında, üstü mutlaka dereotlarıyla süslenmiş gelirdi sofraya.. Masada kolalı , mis gibi bir örtü, özenli sofra takımları.. Mutlaka ortada bahçeden toplanmış bir taptaze gül. Öyle baştan savma sofralara hiç oturmadık ömür boyu.. Dedem yiyebildiği her şeyi anneannem sayesinde şahane sunumlarla ve alternatif yeni lezzetlerle taçlandırılmış olarak yedi. Kendisi de bir gün şikayet etmedi mahrum kaldığı şekerli tatlardan.. Sanki hayatında hiç olmamışcasına arkasına bile bakmadan yeni yoluna devam etti.
Herşey nefis terbiyesinden ibaret. Aslında kaygı dediğiniz an, genelde ya geçmişe, ya da geleceğe odaklanmış oluyorsunuz. Hani düz yolda yürürken, arkanıza baka baka gidip, sonra ilk taşa takılıp düşmek , ya da boynunu uzata uzata bu yol nereye gider diye bakarken, yanından geçtiğiniz binaları, ağaçları, sokakları hiç fark etmemek gibi bir durum.
Zamanın ruhu da masum değil elbette.. Sanki sürekli ittirip, kaktırıyor bizi.. Tam önümüze bakıp yürürken bir sol kroşe, bir sağ kroşe yıkılıp kalıyoruz. Karikatürlerde yıldızları sayar ya insanlar, hani öyle bir durum..
Bizim kuşakta bir “belirsizlik kaygısı” sözkonusu. İstiyoruz ki, hayatımızda her şey belirlenmiş olsun. Planlı programlı olsun. Biz de ona uyalım. Çünkü çocukluğumuz öyle geçti. O dönemin Türkiye’sinde plan program vardı, tertip, düzen vardı. Bugünü ise tarif et deseler, tam bir kaos derim.
Sanırım buna adapte olmaya çalışmak yoruyor bizi.. Oysa bir geriye dönüp bakıyorum, o çok iradeli, dirayetli gördüğümüz nesil, yani anneanne-dedelerimiz, ilk gençlik yıllarını, savaşta geçirmişler.. Kaos ne kelime.. Bizden tek farkları, hani hep yazıyorum ya, tek kelime : “umut”.
O kuşak, öyle bir yokluktan öyle bir aydınlığa çıkmışlar ki, hiç bir karanlık korkutmamış onları..
Bize gelince, sadece kendi kişisel hayatımız da değil, memleketimiz için duyduğumuz endişeden başla, ekonomiden gir, göçten, iklim değişikliklerinden, deprem olasılığından kanlı dolunaya kadar git, bir türlü çıkama durumu var.
İşte o zaman kendime diyorum ki, kocaman bir probleme karşıdan bakarsan gittikçe daha kocaman görürsün. Ufak lokmalara böl o problemi.. Halledemeyeceğin kısmına odaklanma, neresine yön verebilirim, ben neresini düzeltebilirim diye bak. O genelde şahsi seçimlerinle ilgili olur. O zaman, hangi konuda şikayet ediyorsan önce kendini düzelt.
Asabi insanlardan mı bunaldın, önce sen sakinleş.
Sevgisizlikten mi kurudun, sevmeyi dene.
İnsanlara güvenmiyor musun, güvenilir biri olmaya çalış. Etrafında anlayışsız insanlar mı dolu, o zaman bir dur, nefes al, empati yapmaya alış.
Üstünde baskı mı hissediyorsun, kimseyi değiştirmeye çalışma.
Hayat aslında dana kadar bir ayna tutuyor önümüze de, biz o yansımayı anlamamakta keçi gibi direniyoruz bazen. Ne zaman, “ Aaa bu ben..!” diyoruz, işte o zaman, olmasını istediğimiz değişimi başlatan kişi biz oluyoruz.
O zaman işte Türkiye’nin gayrı safi milli hasılasından tut, komşunun selam vermemesine, yağmurlu bir havada üstümüze çamur sıçratan arabadan tut, çocuğunun okulda aldığı notlara kadar bütün dünyanın derdini sırtına yüklemek yerine, basitçe önündeki aynaya baksan yetiyor.
İhtimalleri düşünmek yerine, hakikatlerin neresini düzeltebilirim diye odaklanınca hayat mis gibi de akıyor.
Aslında belirsizlik o kadar da korkunç bir şey değil, içinde fırsatlar saklıyor
O zaman, çok sevdiğim şu dua aklıma geliyor : “Allah’ım, gönlümdekini hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olana gönlümü razı eyle “
Bige Güven Kızılay

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s