
Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine ;
Barışmak için
Sevmek ve sevilmek için çareler arayın..! –
MEVLANA

Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine ;
Barışmak için
Sevmek ve sevilmek için çareler arayın..! –
MEVLANA

Oysa,
Ne kadar
Ne kadar
Ne kadar yalnız
Sanıyordum kendimi demin !.
– Can YÜCEL –
Foça’ya uzun yıllar gitmedim gitmedim sonra aynı sezonda iki kere yolum oradan geçti… Foça kendine özgü sahil kasabası havasını kaybetmemiş yerlerden biri… O yüzden oraya tekrar yolumun düşmesine de sevindim…
Tabi ki bahsettiğim Eski Foça… Deniz kenarındaki balık lokantaları, kahvaltı yerleri, kumrucusu, dondurmacısı, iki katlı şirin evleri ve çarşısında ev yemekleri yapan lokantasıyla beni fetheden Eski Foça … Aslında Yeni Foça’yı görmedim ama yoldan geçerken algıladığım kadarıyla çok betonlaşmış…
Foça’dayken beni tek üzen şey fazla rüzgar oldu… Bana mı öyle rastladı yoksa hep mi öyle bilmiyorum ama her iki gidişimde de çok rüzgarlıydı… Hatta rüzgardan dolayı günübirlik yapılan tekne turlarına bile çıkamadım… O yüzden bir kere daha gitmek farz oldu…
Tekne turu da yapmadıysam ne mi yaptım? Hemen anlatayım… Bir kere sabah kahvaltı için deniz kenarındaki yerlere gittim… Çok güzel sucuklu yumurta yapıyorlar, bal kaymak da cabası… Yanında da ister ada çayı, ister normal çay geliyor… Fakat burası o kadar kalabalık ki hem oturmak için hem de siparişinizin gelmesi için bayağı beklemek zorunda kalıyorsunuz… Ama lezzet olarak beklediğinize kesinlikle değiyor… Arkasından kediler etrafınızda bir çember oluşturuyor… Yumurtanızın sucuklarını bir bana bir sana diye diye bitiriyorsunuz…
Turizmin yanı sıra balıkçılıkla geçinen Foça’da her yer balıkçı tekneleriyle dolu… Kahvaltı sonrası üstlük çayınızı içerken ağlarını onaran balıkçıları uzun süre seyredebilirsiniz… Önce düğüm var mı diye boydan boya ağlarını gözden geçiriyorlar… Arkasından da tamirat başlıyor… Uzun uzun onları seyrediyorum… Hem balık tutma maceralarını düşünüyorum hem de büyük bir beceriyle ve hızla ağlarını tamir etmelerini seyrediyorum… Sucuk faslından sıkılan kediler de bu sefer bu teknelerin etrafını kaplıyor… Ağların dibinde kalmış balıklar da onların nasipleri… Bu hayatta şanslı olacaksın… Kedilerin yediği balığın haddi hesabı yok Foça’da…
Kahvaltı ve tamirat faslını seyrettikten sonra yediklerimi biraz eritmek için deniz kenarında bir ileri bir geri yürümeye başlıyorum… İlerde küçük bir çarşı var… Az dükkan var ama yine de beni oyalıyor… Sonra da deniz vakti geliyor… Burada deniz buz gibi ve tertemiz… Denize gir çık gir çık yorulup kaldığım Bülbül Yuvası’na geri dönüyorum… İlk sefer gelişimde deniz kenarında bir yerde kaldım ama çok temiz değildi… Memnun kalmadım… Ama Bülbül Yuvası güzel… Orada biraz dinlendikten sonra tekrar merkeze iniyorum… Meşhur sakızlı dondurmasından yiyorum… Deniz kenarında turluyorum… Tekrar Bülbül Yuvası’na geri dönüyorum… Bu arada otelde ev yapımı çörekler, börekler var… Ertesi sabah kahvaltıyı burada yapmaya karar veriyorum…
Otelin önünde küçük bir terası var. Terasta salıncağı falan var… Salıncakta sallanıp biraz daha geviş getiriyorum… Arkasından akşam yemeği vakti gelince denizden ne çıksa yerim havalarında olduğumdan deniz kenarında yan yana dizili lokantalarda alıyorum soluğu… Sırayla hepsini inceliyorum… Pek bir farklarını göremiyorum… Birini seçip oturuyorum… Başlangıç olarak da biraz Ege otu arkasından da balık istiyorum… Her gelenin tadı güzel… Keyifleniyorum… Üstüne bir de buraya özel dibek kahvelerinden içiyorum… Sonra tekrar Bülbül Yuvası’na dönüyorum… Birkaç günüm benzer tempoda geçiyor…
Bu arada tam oradayken kuzenim beni arıyor nerdesin diye soruyor Foça’dayım deyince ayyy orası benim de en sevdiğim yerlerden biridir diyor… Ben de sevdim diyorum… Kendine özgü havasına bayıldım diyorum… Denkleşebilir miyiz diye bakıyoruz ama olmuyor… Kısmet dilmiş deyip kapatıyoruz telefonu…
Başka ne mi yaptım? Hemen anlatayım…Foça’da tarihi kaleydi, hamamdı bir şeyler var ama içimden dolaşmak gelmiyor… Onun yerine deniz kenarının bir paralelindeki iç çarşıyı gezmeyi tercih ediyorum… Daracık sokağın üstü asma yapraklarıyla örtülmüş… Doğal gölge olmuş… Oralarda oyalanıyorum biraz… Acıkınca yöresel yemek yapan köşedeki lokantaya gelmeyi de kafama yazıyorum…
Oradan da balık haline geçiyorum… Zaten her yer dibdibe olduğundan hiç yorulmuyorum… Balık halinde çeşit çeşit balıkların fotoğrafını çekiyorum… Dışarıdaki manavda yeşilliklerin fotoğrafını çekiyorum… Fotoğraflarını çektiğimi gören esnaf “abla bu saatte pek çeşit kalmaz sen en iyisi sabah beşte gel, esas çeşit o zaman” diyorlar… O saatte kalkıp gitmeye niyetleniyorum ama uyku ağır bastığından gitmiyorum…
Sonra tepelerdeki tarihi yel değirmenlerini seyrediyorum… Çevredeki kıyı ve adalardaki fokların hikayelerini dinliyorum… Böyle böyle Foça’daki günlerimi yiyip bitiriyorum… Ben orada olmaktan çok keyif alıyorum… Size de yolunuzu bir düşürün derim…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg

Çağlar boyunca güneş, sadece gezegenimizi ısıtan bir gök cismi olmaktan öte, tapınılacak
bir tanrı olmuş ve yeryüzündeki insanlar, tanımlayamadıkları bu gökyüzü cismini, doğaya etkilerinden yola çıkarak herşeyin yaratıcı gücü kabul etmişler. Ne de olsa tarladaki ekinlerin yeşermesine, iklimlerin düzenine ve hatta insanların dinlenme biçimi, güneş sayesinde düzenlenmişti; kısacası yaşamın temellerinden idi.
Düşünme becerimiz geliştikçe, güneşi tapınılacak bir tanrıdan ziyade gezegenimizin yakınında, içinde bulunduğumuz gezegen sistemin merkezi olan ve ısısını çevresine yayan bir yıldız olduğunu, dünyanın doğasını da bu ısıma yüzünden yaşanabilir hale geldiğini gördük.
Düşünme sistemimiz de giderek gelişti; özellikle Einstein, son yüzyılda büyükçe bir adım atarak, Görecelilik Teorisini oluşturdu. Yaşamının önemli bölümünü verdiği bu araştırmasının başlangıcını yine bir meslekdaşı olan Eddington sayesinde ispat edebildi. Bu teori, güneşin varlığının, aynı bölgede bulunan yıldızların gerçek konumlarını algılamamızı etkilediği temeli üzerine dayanıyordu. Eddington, aynı konumda güneş
tutulması sırasında ve gece çektiği fotoğrafları üst üste koyarak bu ispatı bilim dünyasına sundu. Evrendeki gök cisimleri, konumlarındaki ışığı bükerler ve bu yüzden bu gibi ölçümler, bu gök cisimlerinin kütleleri göz önünde bulundurularak yapılır.
Ego’muzun varlığı da, gökyüzündeki güneş gibidir. Bir dönem ona taparız; bizi var eden yaratıcı odur. Onun sayesinde herşeyi yapabiliriz, bizi diğerlerinden farklı kılan o’dur. O adeta içimizde ikinci -belki de daha üst- bir varlık gibidir. Ona methiyeler düzer, sanatımızla egomuzun ne kadar da biricik olduğunu söyler dururuz.
…
Bir süre sonra, belki de hayal kırıklıklarımızla bu yarattığımızın bir ilüzyon olduğunu kavrar, aslında o kadar da biricik olmadığımızı fark ederiz. Çevremizde başka güneş sistemleri olduğu gibi, ego sahibi başka insanlar da vardır. Bazılarının güneşi daha parlak, bazılarınınki daha cılızdır. Sonra bu evrende sayısız gök cismi, sayısız da güneş olduğunu fark ederiz.
…
Ve düşünmeye devam ederiz… Ya bu güneşimiz, tıpkı gök cisimlerinde olduğu gibi gerçekleri eğip büküyorsa? Ya kendimizi algıladığımız halimiz, güneşimizin göz önünde olmadığı anda daha doğru ölçümlenebiliyorsa? Sanırım Einstein’ın yaptığı gibi, artık kendimizi doğru tanımak için değerlendirmemiz sırasında egomuzun etkilerini bertaraf etmemiz daha doğru sonuçlar verecektir. Yoksa o güneşin yarattığı bükülmeler, gerçekler yerine ilüzyonlara takılı kalmamıza yol açacak..
– cem gencer, istanbul, 6 mart 2011

Ve biz ‘bunlar benim düşüncelerim’ deriz.Ama hisset onlar gerçekten sana mı ait? ‘Benim’ diyebilir misin?
Ne kadar çok hissedersen,onların sana ait olduğunu söylemen o kadar az mümkün olur.
Onların hepsi ödünç alınmıştır,hepsi dışarıdan gelmiştir.Onlar sana gelmiştir ama sana ait değildir..Yalnızca birikmiş toz.
Bu düşüncenin sana nereden geldiğini bilmesen bile,hiçbir düşünce sana ait değildi…r.
Belki çabalarsan bu düşüncenin sana nereden geldiğini bulabilirsin.Yalnızca içsel sessizlik sana aittir.Onu sana kimse vermemiştir.Sen onunla doğdun ve onunla öleceksin.
Düşünceler sana verilmiştir,sen onlara göre koşullanmışsın…
Osho

Madem ki bir aşkın var, ne güzel tadını çıkar…
Her şeye boşver ve aşkı yaşa…
İlle de büyük aşk olması gerekmez;
yaşanan her aşk büyüktür,
yeter ki tadını çıkarmasını bil…
…Çok büyük umutlar bağlama,
yarını hiç düşünmeden, günü gününe sev,
sevginin tadını çıkar…
Sevgide geleceği düşünürsen aşkı maşk kalmaz
Sakın haaa… Sonsuz monsuz diye herifin başını yeme…
Her şeye boşver; öylesine sev ki, sevdiğin erkeği bile umursama,…
Aziz Nesin

Duygusal toksinleri atma süreci fiziksel olan toksinleri atmayla aynıdır. İlk önce yaşamı tüketen duyguları, yaşamı güçlendirenlerle değiştirmeyi istediğinize dair belirgin bir niyetinizin olması gerekir. Pişmanlık ve kırgınlığın, merhamet ve affediciliğe metabolize edilmesi belirgin bir şekilde bedeninizi, zihninizi ve ruhunuzu ezeli hayati enerjinize uyandırabilir.
Toksin duygular yaşlanma sürecinin en tehlikeli hızlandırıcısıdır. Onları kalbinizden atmaya kendinizi adayın.
DEEPAK CHOPRA
Kıbrıs’ta neler oluyor diye merak ediyorsanız hem kalemine hem de kişiliğine çok saygı duyduğum Gürdal Hüdaoğlu’nu takip etmenizi öneririm… Ayrıca kelimeleri kullanış tarzı , taşı gediğine oturtmadaki becerisi ve fikirlerini çekinmeden paylaşması beni etkileyen diğer özellikleri… Bu yazısında beş yıldızlı oteller ve doğa tatilini karşılaştırmış… Ben oyumu tamamen doğa tatiline verenlerdenim… Ya siz?
www.haberkktc.com Çok yıldızlı tatil…

Kıbrıs “kalkınma” telaşında… Adada yaşam, modern koşullara uygun olarak yeniden biçimleniyor. Kasabalar şehre, dükkânlar plazaya, evler villaya dönüşüyor. Hayat eskisi kadar durağan değil. Her yerde bir acele ve koşuşturmaca var. Trafik yoğun ve bıktırıcı.
Çocukların zamanı tenha sokaklarda değil, kurslarda ve kapalı oyun salonlarında geçiyor. Yetişkinler eğlenceyi konforlu ama gürültülü ve kalabalık mekânlarda arıyor. Şamata ve şatafat, dinginliğin tahtını ele geçirdi.
Zaman işte böyle bir şey. Kendi bildiğince akıyor ve yalayıp geçtiği her yere bir şekil veriyor. Onun kudretine direnmek imkânsız…
Değişimin baş döndürücü hızında yorgun düşenler, galiba, zamanın akmadığı yerlere kaçmak zorunda. Bunun için merkezden uzaklaşıp, kuytulara sığınmak gerekiyor. Temposuz bir tatil insanı kendine getiriyor.
Bir vakitler Karpaz için “pansiyon turizmi” öngörülmüştü. Buna göre insanlar küçük ama bakımlı yerlerde konaklayacak, sakinliğin tadını çıkaracak ve bu güzel yerden geldikleri gibi sessizce ayrılacaklardı. Böylece bu narin coğrafyanın üzerine “kitle turizmi” denilen o dev yaratıkla çullanılmamış olacaktı.
Fakat “kalkınma” ideolojisinin bu düşünceyi çöpe göndermesi pek zor olmadı. Bölge kısa sürede lüks otel yatırımlarına açıldı. Doğallığın ve sükûnetin cennetine beş yıldızlı, kumarhaneli devasa yapılar konduruldu.
Her şeye rağmen Karpaz hâlâ uzakta… Hâlâ sakin ve zamanın yavaş aktığı bir yer… Devlet “beş yıldız” stratejisini ilerletedursun, bölge, kendini doğasına uygun bir şekilde dizayn etmekten geri kalmıyor.
Geçmişte yarım kalan proje şimdilerde kendiliğinden hayat buluyor. Kimisi eski evini restore edip pansiyona dönüştürmüş, kimisi boş arazisine 15-20 odalı bir otel yapmış… Bir köyün içinden geçerken birkaç farklı otel tabelası görerek şaşırmak mümkün. Hepsi de çiçekler ve ağaçlar arasında, gösterişsiz ama doğal ve şirin yerler…
Belki heyecan verici su parkları, rahatlatıcı saunaları, çok seçenekli açık büfeleri ya da karşı konulmaz kumar makineleri yok. Ama hepsi birer kafa dinleme ve sakinleşme mabedi…
Bir zeytin ağacının gölgesinde, horoz ötüşü eşliğinde yapılan kahvaltının tadı başka nerede olabilir ki? Bir yanınızda odun fırınında ekmek pişiriliyor… Burnunuzda kazanda kaynayan “gulluri” pekmezinin kokusu… Taşın üstünde pişirilen Baf usulü delikli bitta eşliğinde nefis bir Kıbrıs kahvaltısı…
Otelden çıkıp çevre köyleri keşfe çıkmanın keyfi bir başka. Uçsuz bucaksız üzüm bağlarını yararak tepenin üstünde asılı gibi duran 40-50 haneli köylere ulaşıyorsunuz. Kulaklarınızda Kıbrıs’ın eşsiz yaz senfonisi… Ağustos böcekleri hiç susmuyor…
“Konfor” aslında nedir? Beş yıldızla ölçülebilecek robotik bir şey mi yoksa gece sessizliğinde, kemerli köy evinden bozma bir otelciğin avlusunda, üzerinizi kaplayan yıldız denizi altında tasasızca tünemek mi?
Gürdal Hüdaoğlu’na teşekkürlerimle…
![]()
hiç kımıldamadan duran da benim…
yürüyüp giden de benim…
Mevlana Celaleddin-i Rumi
