Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.

11012851_789973904371677_5748951932376404261_n[1]

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.

Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.

Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.

Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.

Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.

Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği dördüncü eşine, “Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?” diye

sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, “Mümkün değil!” olmuş.

“Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusunu üçüncü eşi, “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.” diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.

“Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” sorusuna karşı, ikinci esinden, “Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.” karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:

“Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim.”

“Ah!” diye inlemiş kral; “Keşke bir şansım daha olsaydı…”

==========================================

Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz…

Dördüncü eşimiz “vücudumuz”! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.

Üçüncü eşimiz “sahip olduğumuz servet ve statümüz”! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

İkinci eşimiz “ailemiz ve dostlarımız”! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

Ve birinci eş… “ruhumuz”!

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır…

11146486_706988412757103_2999209558382440178_n[1]

Yazar Richard Louv
“Çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı,
birbirine sıkı sıkıya bağlıdır” diyor.

‘DOĞADAKİ SON ÇOCUK’ adlı kitabından;

“Çocuklar için tabiatın birçok farklı yüzü vardır.
Yeni doğmuş bir buzağı, yaşayıp bir gün ölen bir ev hayvanı,
ağaçların arasında eski bir patika, ısırgan otlarına bürünmüş bir kale,
boş bir alanın nemli, gizemli bir köşesi…
Tabiat hangi biçimde görünürse görünsün,
bir çocuğa anne ve babasının dünyasından farklı,
daha yaşlı ve daha büyük bir dünya sunar.

Televizyondan farklı olarak,
zamanı çalmak şöyle dursun, onu genişletir.

Yıkıcı aile ortamında ya da çevrede yaşayan bir çocuk için
şifa sunar.

Çocuğa, üzerine kültürün hayal ürünlerini çizip
yeniden yorumlayabileceği boş bir yaz-boz tahtası verir.

Görsel imgelem gücünün ve duyuların
tam kullanımını teşvik ederek
çocuğun üretken düşünmesini destekler.

Kendisine fırsat verilen bir çocuk,
dünyanın karmaşasını kırlara götürecek, derelerde yıkayacak,
ters yüz edecek ve ardında ne olduğuna bakacaktır.

Tabiat bir çocuğu korkutabilir de
ama bu korku da bir amaca hizmet eder.

Çocuk tabiatta özgürlük,
hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyet bulur;

yetişkinlerin dünyasından uzak bir yer
ve farklı bir huzur.”

Louv’a göre,

“Çocuklar yedikleri yiyeceklerle
onların kaynakları arasındaki bağlantıyı yitirdiler,

hayal güçleri gameboy ve internet oyunları oldu,

hareketsiz kalmaya ve şişmanlamaya başladılar.”

“Bugün her çocuk büyük olasılıkla
Amazon yağmur ormanlarını duymuştur,

ama en son ne zaman tek başına bir ormanı keşfe gittiğini
ya da bir çayırda rüzgârın sesini dinleyerek
ve bulutların geçişini izleyerek uzandığını sorsanız,
bir şey anlatamaz…”

Profesör Jane Clark’ın deyimiyle,

bu “KUTULANMIŞ ÇOCUKLAR”,

giderek daha fazla araba oturaklarında, mama sandalyelerinde
ve hatta televizyon izlemek için yapılmış bebek oturaklarında
zaman geçiriyorlar.

Çocuk kutulama işlemleri büyük ölçüde
güvenlik amacıyla yapılıyor olsa da,
çocukların uzun vadedeki sağlıkları riske atılıyor.

DOĞA YOKSUNLUĞU SENDROMU

Louv’a göre, bu sendrom
doğaya yabancılaşmanın insana getirdiği maliyeti anlatıyor.

Bunun içinde, duyuların daha az kullanılması,
dikkat sorunları ve hem fiziksel hem duygusal hastalıkların oranındaki artış vardır.

Son veriler de, bu tespitleri destekliyor:
Yakın zamanda yapılan bir araştırma, tabiat ile temasın
“Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu”nun belirtilerini azaltabileceğini,

ayrıca bütün çocukların bilişsel yeteneklerini geliştirebileceğini
ve olumsuz baskılara ve depresyona karşı dirençlerini artırabileceğini ortaya koydu.

Norveç’te ve İsveç’te yapılan çalışmalar,

doğal alanlarda oynayan okul öncesi çocukların,

düz zeminli çocuk bahçelerinde oynayanlara göre
denge ve çeviklik testlerinde daha başarılı olduklarını ortaya koyuyor!
(Louv 2008).

Çünkü doğa çocuklarımızın duyularını güçlendirir!

Zamanlarının önemli bir kısmını
televizyon ve bilgisayar başında geçiren çocuk ve gençlerin
duyusal gelişimleri nasıl etkileniyor?

ELEKTRONİK ORTAMLAR
yalnızca GÖRME ve İŞİTME duyularına
(genellikle de fazla şiddetli bir tarzda) seslenir.

Oysa DOĞADA,

olağanüstü manzaraları, çiçekleri, yaban hayvanlarını görmekle,

kuşların ve böceklerin uyumlu seslerini,
rüzgarın uğultusunu duymakla kalmaz;

her adım başı farklı bir çiçeği, bir otu KOKLAR,
doğal varlıkları DOKUNARAK HİSSEDER,
doğanın nimetlerini TADAR,
Bunların ötesinde bir de

SEZGİLERİMİZİ HAREKETE GEÇİRİRİZ.

Çünkü doğanın
birçok zihinsel ve ruhsal rahatsızlığı İYİLEŞTİRME GÜCÜ vardır!

Bilimsel araştırmalar,

doğanın çocukların yaşadığı travmatik olaylara karşı
psikolojik koruma sağladığını,
onları avuttuğunu da ortaya koyuyor (Wells 2000).

Doğada olmak çocukların özgüvenini artırır!

ÇOCUKLARIMIZ ARTIK AĞACA ÇIKMIYOR!

Önüne gelen bir doğal bir engeli;
geçişini zorlaştıran bir çalıyı, dik bir kayayı, yolunu kesen bir dereyi
aşmak için çaba göstermiyor.

Yaşamı boyunca bunları hiç yapmamış bir çocuk ya da bir genç
bir kez olsun yaptığında iç dünyasında büyük bir değişiklik olur;

kendine ve yaşama güveni artar!

Çünkü DOĞA çocukların okuldaki başarısını ve uyumunu DESTEKLER!

American Institutes for Research’ün 2005’te yaptığı bir araştırma,

doğa eğitimi programlarına katılan ilkokul öğrencilerinin
fen kavramlarını algılamalarının,
şiddetsiz iletişim becerilerinin,
problem çözme yeteneklerinin,
öğrenme isteklerinin önemli oranda arttığını ortaya koydu.

Hotchkiss İlkokulu’nda başlatılan
deneyime-dayalı çevre eğitimi programı sonucunda,
disiplin olayları iki yılda yüzde 90 oranında azaldı! (Louv 2008).

TABİATIN SAĞALTICI ETKİSİ

“Doğal alanların, en azından bahçelerin,
sağaltıcı ve iyileştirici olabileceği
aslında çağlar öncesinden süzülerek günümüze ulaşmış eski bir düşüncedir.

İki bin yılı aşkın zaman önce

Çinli TAOCULAR sağlığa yararlı olduklarını düşündükleri
BAHÇELER ve SERALAR yapmışlardır.”

“Doğa çocuklara kendilerinden çok daha büyük olan bir şey;
sonsuzluğu kolayca tasavvur edebilecekleri bir çevre verir.

Bir çocuk, gökyüzünün açık olduğu
az bulunur bir gecede bir çatının üstünden yıldızları görerek
SONSUZLUĞU ALGILAYABİLİR .”

DOĞA çocuklarımızın
YARATICILIĞINI GELİŞTİRİR!

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar,
televizyon ve bilgisayar gibi elektronik ortamların tersine,
doğadaki etkinliklerin ve serbest oyunların
çocukların yaratıcılıklarını geliştirdiğini gösteriyor (Chawla 2002).

Artık çocuğumuzun hayallere dalmasına bile izin vermiyoruz!

Eskiden anlatılan masallarla bizler
mitolojiyi, fantastik hikayeleri kendi beynimizde,
hayallerimizde, gönlümüzce yaşardık.
Yeri gelir kahraman olur,
yeri gelir doğaüstü güçlere sahip olarak hayatlar kurtarırdık.

Peki ya şimdi…!

Şimdi Harry Potter tarzı fantastik kurgu filmler çıktı
ve hayal kurmamıza gerek kalmadı;

artık hayallerimizin filmlerini yapıyorlar.

Oysa bizler batı ve doğu mitolojilerinin doğduğu anavatanda yaşıyoruz

ama ne bunun farkındayız,

ne de bir nebze bile olsa bunları çocuklarımıza yaşatabiliyoruz.

DOĞANIN DA ÇOCUKLARA İHTİYACI VAR!

Doğa koruma konusunda öncü görevler üstlenen kişilerin
çocukluk yıllarında doğayla yakın temas içinde olduğu ortaya çıkmıştır
(Wells ve Lekies 2006).

Demek ki gezegenin doğal mirasını koruyabilmemiz için
çocuklarımızın doğayla ilişkisini onarmamız şarttır!

Daha basit ifade edelim:

ŞİMDİ
ÇOCUKLARIMIZA
DOĞA SEVGİSİNİ KAZANDIRMAZSAK

YARIN DOĞAYI KİM KORUYACAK?

”Doğa; yüce, hırçın ve güzel doğa,
sokağın, güvenlikli sitelerin ya da bilgisayar oyunlarının
sağlayamayacağı bir şey sunar.

Doğa çocuklara kendilerinden çok daha büyük olan bir şey;
sonsuzluğu ve sonrasızlığı kolayca tasavvur edebilecekleri bir çevre verir.

Bir çocuk, az bulunur açık bir Brooklyn gecesinde
bir çatının üstünden yıldızları görerek sonsuzluğu algılayabilir.

Doğal bir çevre bir çocuğun üzerinde hem etki gösterir,
onu doğrudan ve çabucak insanın evriminin yapıtaşlarına götürür:

Toprak, su, hava, büyüklü küçüklü diğer akraba formları.

BU DENEYİMDEN MAHRUM KALIRSAK

‘’ YERİMİZİ UNUTURUZ,

YAŞAMLARIMIZIN BAĞLI OLDUĞU
BÜYÜK ÖRGÜYÜ UNUTURUZ ’’

diyor Chawla..

Hülya Tokdemir Reisin sayfasından alınmıştır

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Ekvador’da bir günde 650 bin ağaç dikilerek yeni bir dünya rekoru kırıldı

Ekvador’da 44 binden fazla insan yeniden ağaçlandırma dalında Guiness Dünya Rekorları’na girebilmek için bir araya geldi.

Ekvador’da onbinlerce insan, tek bir günde 650 bine yakın ağaç dikerek dünya rekoru kırdı.

Ekvador Yeniden Ağaçlandırma

Fransa Basın Ajansı’nın (AFP) haberine göre, 45 bin insan bir araya gelerek bugüne kadar yapılmış en büyük yeniden ağaçlandırma projesini gerçekleştirdi. Toplamda 647 bin 250 ağaç, (220 türden fazla bitki dahil olmak üzere) 2000 hektarlık alana dikilerek yeni bir dünya rekoru kırıldı.

Dünya rekoru kırmak her ne kadar ilgi çekici bir durum da olsa yeniden ağaçlandırma çabaları, Ekvador’un önceden hedeflediği 2008-2017 yılları arasında yaşanacak orman kayıplarını telafi etme projesinin gerçekleşmesine yardımcı olacak.
Ekvador Çevre Bakanlığı’nın raporlarına göre, 2008 yılından bu yana, ormansızlaştırma yüzde 50’den fazla azaldı ve toprakların yüzde 4.3’lük kısmı koruma alanı ilan edildi.

Yeniden ağaçlandırma projesi atmosferdeki karbondioksit seviyesini azaltarak iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini düşürmeyi hedefliyor.

Ekvador Ağaçlandırma Projesi

Ağaçlar iklim değişikliği mücadelesinde büyük bir önem taşıyor

Yediğimiz şeylerden iklim değişikliğine, evde kullandığımız enerjiden geri dönüşüme kadar pek çok şey iklim değişikliğini tetikliyor. Ancak Ekvador’da gerçekleştirilen bu proje gibi projeler yaygınlaştırılması, iklim değişikliği ile mücadeleyi kolaylaştıracaktır.

Kaynak: Upworthy

Hülya Tokdemir Reisin sayfasından alınmıştır

ALTAİ KAİ:Geleneksel Altay Türk müzik çalgıları ve hömey

11012036_708572842598660_7309970044725157117_n[2]
Geleneksel Altay Türk müzik çalgıları ve hömey
(gırtlaktan çıkarılan, flüt sesine benzeyen özel sesler) yöntemini kullanarak
geleneksel Türk müziği yapan,
üyeleri giyim tarzlarıyla da Altay Türk kültürünü en güzel şekilde yansıtan grup
Altai Kai ( Altay Kay ) 5 kişilik etnik müzik grubu

Modern çağın göklerle konuşan ozanları
olarak bahsedilen grup,
1997 yılnda Urmat Yntaevym tarafından

Altay’ın geleneklerini ve kültürünü geliştirmek ve korumak için kurulmuş.

Zira sanatçılarının hepsi
bütün “kai” (gırtlak müziği) türleri
ve yerel müzik enstrümanlarında uzmanlaşmışlar.

Doğa seslerini taklit ediyor ve eski Türk müzik aletlerini kullanıyorlar,
örneğin:Ağız kopuzu

AltaiKai’nin müziğinin temelini yumuşak ve derin “karkyraa”,
büyüleyici “khoomei”,
ve Melodik “sygyt” sesi oluşturur

ki bunlar da doğanın seslerini taklit üzerine gelişmiş sanat tarzlarıdır;

kuşların etkileyici şakıyışlarını,
bir derenin naif şırıltısını,
avcı hayvanların etkileyici kükremelerini, ulumalarını taklit üzerine.

Aynı zamanda kadın sanatçıların sesleri,
komuz (kopuz),
topşur
ve Altay’a has enstrümanların harmanlanması
AltaiKai’nin müziğini özgün yapan unsurlar

________Ağız kopuzu :

Damboi veya ağız kopuzu, çıkış yeri Asya olan,
Orta Çağdan günümüze kadar gelmiş bir çalgı aletidir.
Adını “dammm dammmmm” şeklinde çıkardığı sesten alır.

Ağız kopuzu
Orta Asya Türk cumhuriyetleri ve Kuzey Moğolistan taraflarında
çeşitli alaşım metallerden,
Hindistan ve okyanus adalarında ise bambu sıyırmasından yapılan,
esas işlevi hem enstrümanın titreşimi
hem de ağız boşluğu hacminin ve de nefes yönünün değiştirilerek
ses meydana getirilmesi olan,
yaklaşık 6000 yıllık bir geçmişe sahip vurmalı-nefesli çalgıdır.

Çeşitli boylarda ve şekillerde bulunan bu çalgıya
Avrupa ve Amerika’da ise “ağız arpi” denmektedir.

Özellikle etnik müziklerin ve şaman ayinlerinin vazgeçilmezi olan
ağız kopuzu,
Türk kültüründe izlerini tarak çalınması olarak gösterir.

Türk dillerinde «kopuz» sözü farklı farklı söylenir.

Mesela Tıva Türklerinde kullanılan
Homus ( Хомус ) ya da demir kopuz ( Демир хомус ) sözü
ağız kopuzunu ifade eder.

Ayrıca Türk Dünyasında şu söyleniş şekilleri de vardır:

Komuz, kobuz, homıs, kobız
yanı sıra şankobız, kılkobız, hılhomus, çartıhomus v.b.

Bazıları ağız kopuzunu ifade ederken
bazıları farklı müzik enstrumanları için kullanılmaktadır.

________İcra ettikleri Khömey Müziği ile ilgili olarak;

“Günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Dağlarını da içine alan
Özerk Tuva (Tıva) Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk Boylarının,
akciğerlerine doldurdukları havayı kullanarak
ağız, gırtlak ve yutakta oluşturdukları rezonansla
uzak mesafelere ulaştırdıkları sesler
ve aynı tekniği kullanarak söyledikleri türkü ve ilâhilerdir.

Eski Şamanik Ritüellerin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Hem Türk hem de Kızılderili Şamanlar tarafından kullanılmıştır.

Bugün Tibet, Çin, Japon mistisizminde de kendine yer bulmaktadır.

Ülkemizde Kömey olarak bilinir.

Boğaz vokali, gırtlak vokali olarak da adlandırılır.

Türklere özgü bir şarkı söyleme tekniği olan Kömeyin kaynağı
bilinmemekle birlikte Şamanizmle başladığı tahmin ediliyor.

Şaman Ritüellerinden kaynağını alan büyük bir kültürel zenginlik oluşturur
gırtlak şarkıları.

Farklı coğrafyalarda da karşımıza çıkan bu geleneksel müzik türü,
Altay ve Tuva Türkleri arasında çok yaygındır.

Bu müzik türünü icra edenler, gırtlaklarının alt bölgesinde ki kasları
kullanarak aynı anda iki veya üç farklı nota seslendirebilmektedirler.

Bazı arkeologlar bu vokal tekniğinin
göçer Türk Topluluklarıyla Anadolu’ya kadar taşınmış olabileceğini düşünüyor.

Teke Yarımadası ve Burdur civarında ki yörüklerde
Boğaz Havası olarak bilinen bir teknikle benzerlikler taşımaktadır.

Bu müziğin temelde 5 farklı icra çeşidi mevcuttur.

Bunlar arasında olan kömey (hömey de deniyor.),
ağız gırtlak ve yutakta oluşan rezonansla çok uzaklardan bile duyulabilmektedir.

Seslerin perde ve melodi zenginliği kısıtlı olsa da
gırtlak şarkıları,
bozkır insanlarının sesini asırlar öncesinden bize ulaştırır.

Tuva Cumhuriyeti’nde yaşayan Türkler,
gırtlak şarkılarını ve kömey tekniğini hâlâ yaşatmaktadır.

Kutlamalar ve törenlerin ayrılmaz bir parçası olan
gırtlaktan şarkı söyleme geleneği,
Tuva’da yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılarak yaşatılmıştır.”

kaynak: Hülya Tokdemir Reisin sayfasından alınmıştır

KALPLE BAĞLANTIYI KURMAK

imagesCA7ISVU6

Gerçek yaşam hissetmektir.
Düşünmek yapmacıktır, çünkü düşünmek her zaman yaklaşıktır; asla gerçek olan değildir.
Seni sarhoş edecek olan şey, şarabı düşünmek değil, şarabın kendisidir.
Şarabı düşünmeye devam edebilirsin ama sadece şarabı düşünerek asla sarhoş olmazsın.
Şarabı içmek zorundasın ve içmek duygu yoluyla olur.

Düşünmek uydurma bir faaliyettir, geçici bir faaliyettir.
Düşünmek bir şeyin olduğuna ilişkin sana yanıltıcı bir duygu verir, oysa hiçbir şey olmaz.
Bu yüzden düşünmeden, hissetmeye geç.

Bunun için yapılacak en iyi şey kalpten nefes almaya başlamak olacak.

Gün içinde hatırına geldikçe, derin bir nefes al.
Bu nefesin tam göğsün ortasına çarptığını hisset.
Bütün varoluşun adeta içine, kalp merkezinin olduğu yere aktığını hisset.
Bu merkez insandan insana değişir; genellikle sağa yatıktır.
Fiziksel kalple hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen farklı bir şeydir; görünmeyen bedene aittir.

Derin nefes al ve her seferinde, derin nefeslerle en az beş kez yap.

Nefes al ve kalbi hisset.
Tam ortada hisset, o varoluşun kalp yoluyla aktığını hisset.
Canlılık, yaşam, tanrısal, doğa, herşey içine akıyor.

Sonra derin bir nefes ver,
yine kalpten ve sana verilenlerin hepsini varoluşa, tanrısala geri akıttığını hisset.

Bunu gün içinde birçok kere yap ama her yapışında bir seferde beş defa nefes al.
Bu senin kafadan kalbe geçmene yardımcı olacak.
Giderek daha duyarlı olacaksın,
daha önce farkında olmadığın birçok şeyi giderek daha fazla fark edeceksin.
Daha çok koklayacak, daha çok tadacak, daha çok dokunacaksın.
Daha çok görecek, daha çok duyacaksın; herşey yoğunlaşacak.
Bu yüzden kafadan kalbe geç, bütün duyuların birden bire berraklaşacak.
İçinde yaşamın içinde, fırlamaya ve akmaya hazır bir halde
gerçekten attığını hissetmeye başlayacaksın.

* OSHO

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hiç kimse üstün değildir, hiç kimse aşağı değildir, fakat kimse eşit de değildir.

manzara-daglar[1]

“Hiç kimse üstün değildir, hiç kimse aşağı değildir, fakat kimse eşit de değildir. İnsanlar yalnızca eşsizdir, karşılaştırılamaz. Sen sensin, ben benim. Ben potansiyelimi hayata vermek zorundayım; sen potansiyelini hayata vermek zorundasın. Ben kendi varoluşumu keşfetmek zorundayım, sen kendi varoluşunu keşfetmek zorundasın..!”
Osho

YALANI YAKALAMANIN 10 YOLU

yalan-gercegin-utancidir-a762-5995-9ea6[1]

Yalanı Yakalamanın 10 Yolu

Ajanların boy gösterdiği filmlerde gerçeği söyletmek için farklı yollar denenir Ajan konuşturmak istediği kişinin başına silah dayar ya da ona yakınlaşarak ağzından laf almaya çalışır Ama günlük hayatta hepinizin bildiği gibi bunları yapmak mümkün değil Peki, karşınızdaki kişinin doğruyu söylediğinden nasıl emin olabilirsiniz? Uzmanlar, karşınızdaki kişinin size tüm gerçeği söyleyip söylemediğini anlamanın mümkün olduğunu belirtiyor Karşındakinin yalan söylediğini düşünüyorsan, neden söylemiş olabileceğini de bilmek zorundasın Eğer karşındakinin bazı hareketlerinden yalan söylediğinden şüphe ediyorsan, bunların ne anlam ifade ettiğini de iyi bilmelisin

1- Tutarsızlık
Eğer birinin yalan söylediğini anlamak istiyorsan yaptıkları ile anlattıkları arasında tutarsızlık olup olmadığına bakabilirsin

2- En ummadığı soruyu sor
Yalan söyleyen insanların her zaman iyi bir hikayesi vardır ve sizin ne sorabileceğinizi bilerek yanıt verirler İnternetteki web yalanlarını yakalamak için yalan söylediğiniz kişiyi iyice izleyin En umulmadık bir anda hazır olmadıkları bir konuda bir soru yöneltin

3- Davranışlarını değerlendir
Yalanın en önemli göstergelerinden biri davranışlardaki değişiliktir Genel olarak heyecanlı olan biri sakinse veya sakin biri heyecanlıysa dikkat edin farklı birşeyler oluyor demektir

4- Duygulardaki samimiyetsizlik
Çoğu insan sahte gülümseyemez Zamanlama hatası vardır ve normal gülümsemeden çok daha uzun sürer veya diğer davranışlarla karışır Bazen kızgın yüzle, gülümseme iç içedir Dudaklar doğal gülümsemeden daha küçük ve daha cansızdır

5- İçten gelen tepkilere dikkat
İnsanlar genellikle yalanlarını geçiştirirken şöyle der; ‘İçten gelen bir tepki veya kadına, erkeğe özgü bir sezgi’ ama bu doğru duyguların sapmasından başka bir şey değildir İçgüdüler yalanların açıklamasında inandırıcı değildir

6- Çok küçük hareketleri izle
Çok küçük hareketler, mimikler ifadelerin ön açıklamasıdır Genellikle ikinci dakikanın 25 sn civarında bir gizli duyguyu anlatır Yani bir kişi çok çok mutlu görünüyorsa, gerçekte bazı şeyler için üzülüyor olabilir Gerçek duygusunun anlaşılmasından duyduğu korku bir an için yüzünde belirir Gizlenen korku, mutsuzluk, kızgınlık, kıskançlık her neyse bir göz kırpması anı kadar kısa sürede yüze yansır Bunu yakalamak büyük bir hünerdir Yapılan araştırmalarda hemen hemen katılanların % 99’u bu mikro mimikleri, işaretleri göremedi fakat bu bir saatten daha kısa zamanda öğrenilebilir Mikro hareketler sebebi söylemez Sadece gizlenen bir duygu olduğunu gösterir

7- İnkar etme
Yalan söyleyen kişinin hareketleri, söyledikleri, ses tonu, mimikleri birbirini tutmaz İnkarı gösteren bazı davranışlar vardır

8- Endişe veya tedirginlik
Karşınızdaki konuşurken gözlerinize bakamıyorsa ve bu onun her zaman ki hali değilse yalan söylediğinden şüphelenebilirsiniz Uzağa bakıyor, terliyor ve tedirgin, endişeli bakıyorlarsa hiçbirşey normal değildir

9- Çok çok fazla detaycılık
Eğer birisine ‘Nerede kaldın? ‘ diye sorduğunuzda karşınızdaki ‘Markete gittim ve yumurta, süt, şeker almam gerekiyordu ve bir köpeğe çarptığım için çok yavaş gitmek zorunda kaldım’ gibi detaylı olarak birşeyler anlatıyorsa yalan söylediğinden şüphelenebilirsiniz Çok fazla detay, onları içinde bulundukları durumdan kurtulmak için düşünülen bütünlük içeren bir yalan olabilir

10- Gerçeği görmemezlikten gelme
Birisine gerçeği anlatmak yalan söylemekten daha fazla kabul edilir Herkesin bildiği bir şeyin arkasına sığınarak yalan söylenebilir Böylece insanların kafası karışır ve söylenilenin doğru olabileceği düşünülür

Ekstra bir madde daha; Güvenilir ol
Yaşamda eğer bir seçim yaptıysak sağlam durmak zorundayız Eğer yalanlarla yaşayı seçerseniz hayattan çok zevk almayabilirsiniz ancak bu her zaman mutsuz olacağınız anlamı taşımaz Eğer doğrularla yaşamayı seçerseniz hayattan çok fazla memnuniyet duyarsınız ancak bu zaman zaman olumsuz gelişmeler yaşamayacağınız anlamına gelmez Genel olarak her zaman yalan söylemekten çok güvenilir olmak çok daha iyidir

* Alıntıdır

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Başkalarını aşağılayan bir yanınız var ve aynı zamanda kendinizi aşağıladığınız bir yanınız var

11013538_942016105851047_8288234581297149956_n[1]

Sistem öylesine güzel çalışıyor ki… Bizim karşımıza daima birileri veya bir şeyler aracılığı ile kendimizi tanımamız, hatalarımızı görmemiz ve düzeltebilmemiz için ortamlar yaratıyor. Ve biz farkındalığımızı geliştirip de, o yönlerimizi düzelttiğimizde, arınıyoruz, arındırmamız gereken diğer yönlerimize yöneltiliyoruz. Kişiler ve çevremiz sürekli bir değişim içerisinde. Bunun nedeni kendi egosal yönlerimizi tanıyıp o yönlerimizi dönüştürdükçe, o yönümüzün yansıtmasına ihtiyacı olan kişiler bizden o yansımayı alamayacakları için uzaklaşıyorlar. Biz de başkalarından o dönüşmüş yönümüze ait bir yansımayı bir daha görmüyoruz.
Aynaları nasıl kullanabiliriz?
Diyelim ki birisi ile tartışıyorsunuz ve o kişi sizi adil olmamakla suçluyor. Durun ve içinize bakın. Sonra şu analizi yapın:
Bir kere adil olmayan, sizi adil olmamakla suçlayan kişidir. Onun yargısı tamamen ona aittir.
Ancak, sizde ona, onun adil olmayan yönünü gösterecek kadar arınmamış bir yan var demektir. Peki o yanınız veya yanlarınız neler olabilir?
Bu suçlamayı duyduğunuz zaman içinizde oluşan hisse bakın. Size saldırıldığı hissinde misiniz? Saldırgan bir yanınız var. Aşağılandığınız hissine mi sahipsiniz? . Sadece size yönelmiş bir öfke mi hissediyorsunuz? Öfkenizi dindirememiş ve hala zaman zaman öfkenizin esiri olabiliyorsunuz demektir. Karşınızdakinin sizden korktuğu hissine mi kapıldınız, ya da bu suçlamadan dolayı korktunuz mu? Hala ayıklanamamış korkularınız var demektir… Ya da gerçekten tam olarak adil olmadığınızı mı hissettiniz, gerçekten adil değilsiniz demektir..
Kendinize ait tesbit ettiklerinizi tek tek dingin bir anınızda düşünün. Ben neden korkuyorum? Bunun yanıtını içinizden alana kadar ister meditasyon, ister eskilerin söylediği gibi tefekkür halinde içinize yönelin. Bu arada sistemin size vereceği ipuçlarını kaçırmamaya çalışın. Televizyonda izlediğiniz bir şey, ilan panolarında okuyacağınız bir kelime, gazetede okuyacağınız bir haber, bir arkadaşınızın gelip size anlatacağı bir olay, hikaye vs.. Bunların hepsi size sizin neden korktuğunuzu tanımlamaya çalışacaktır. Çok ilgisiz bir şekilde karanlıktan korkuyor olduğunuz bile çıkabilir ortaya.
Bulduğunuz o yönünüzü kabul edin. Ben bütün bunlarla bir bütünüm diyin. Asla kendinizi suçlamayın, yargılamayın, cezalandırmayın.
Kendinizi yargılamanız, Tanrıyı yargılamak gibi. Neden diyecek olursanız, bizler Tanrının “Size nefesimden üfledim” dediği varlıklarız. Aslında özümüz mükemmel. Dualite ortamında deneyimlemek üzere yaşadıklarımız ve sergilediğimiz davranışlarımız var. Arınmamışlıklarımız nedeni ile sergilediğimiz davranışlarımız da var. Bunlar suçlanması gereken değil, sadece fark edilerek dönüştürülmesi gereken yönlerimiz. Kendimizi yargılayıp, kendi kendimizi içsel olarak öyle çok cezalandırırız ki, dönüşümü gerçekleştiremez, o farkındalığı yaşayamayız. İşte o zaman esas hatayı yapmış oluyoruz. Çünkü aslında bize tam olarak ait olmayan bir yönü, sanki bizmişiz gibi kabullenmiş oluyoruz o yargımız ile. Oysa Tanrısal öz varlığımızda bilelim ki o yok.. O sadece şu ana ait, dualiteye ait deneyimlediğimiz bir parça. Yargılamayın, dönüştürün. Sevgiyle kendinizi bağışlayın. Bu belkide yapması en zor şey ama kendinizi bu yönünüzden dolayı sevgi ile kucaklayın ve bağışlayın. Ve artık bunun çözülmesini talep edin . Seçimim artık bu değil diyin. Gereken değişimin gerçekleşmesini talep edin. Bir kaç gün süre ile bu yönünüz üzerinde dinginlik ile dalgalanın, sevgiye geçmeye odaklanın.
Bir süre sonra bu konuda son bir deneyim yaşayabilirsiniz. Örneğin aniden karanlıkta kalmak gibi. Artık korkmadığınızı ve karanlıktan korkmanın seçiminiz olmadığını göstermek durumunda kalabilirsiniz. Sınavı ilk seferinde veremeseniz bile, veremediğinizin farkında olmak ve dönüşüm için niyetinizi tekrarlamak süreç tamamlanana kadar sizi yönlendirecektir.
Sonunda sınavı verdiğinizi ve başka hiç bir deneyim ile aynı hissi yaşamadığınızı gözlemleyeceksiniz. İşte özgürlük anı…
Unutmayın, “Kendi içinizdeki olumsuz bir durumun farkına varmanız başarısız olduğunuz anlamına gelmez; tam aksine başarılı olduğunuz anlamına gelir.” (Eckart Tolle)

Füsun Yürüten

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Anneler ve kızları

unlu-sairlerin-en-guzel-10-anne-siiri-5[1]

“Anneler ve kızları, hep birbirine benzer. Her kız, içinde, yüreğinde annesinin izlerini taşır. Onun özüyle mayalanmıştır ruhu, onun kokusu geçmiştir tenine, onun bakışları parlar gözlerinde, onun elleri can bulur kendi ellerinde..
Annesinden bilinçli olarak hiç bir şeyi öğrenmeye çaba göstermemiş bile olsa, yıllar sonra hiç tahmin etmediği bir anda, bir çiçeği vazoya yerleştirirken mesela, kendisinde annesini görür kız..
Ellerinin bir hareketinde, aynada farkettiği bir bakışında, vücudunun bir duruşunda annesini yansıtır.
İnkar etmeye çalışması ya da kabullenmesi pek bir şeyi değiştirmez, her kız, annesinin kızıdır…”

(Okyanus Yürekli Düşler sayfasından)

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dingonun ahırı nerden geliyor?

79314[1]

 

Atlı Tramvaylar zamanında, tramvaylar 2 atla çekilirken dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için Azapkapı’dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş.

Tramvay bu haliyle Taksim e kadar gelir, burada çıkartılan atlar, bu gün Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi maksemi ile Fransız konsolosluğu arasında bir ahırda bir süre dinlendirildikten sonra tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı ya götürülürlermiş.

Taksim deki bu ahırı Dingo adlı bir rum vatandaş işletirmiş. Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı dilimizdeki ” Burası Dingo’ nun ahırı mı giren çıkan belli değil ” sözünün buradan geldiği söylenir.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Antarktika Hakkında Muhtemelen Daha Önce Hiç Duymadığınız 20 Bilgi

1. Bugüne kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık değeri, 17.5°C olmuş.

Bugüne kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık değeri, 17.5°C olmuş.

2. Antarktika, dünyanın en büyük ve soğuk çölü olarak da kabul ediliyor.

Antarktika, dünyanın en büyük ve soğuk çölü olarak da kabul ediliyor.

3. Gezegenimizdeki yanardağlar içinde en güneyde yer alanı Antarktikada’dır.

Gezegenimizdeki yanardağlar içinde en güneyde yer alanı Antarktikada'dır.

4. Antarktika’da sıcaklık (en soğuk nokta olarak kabul edilen yer baz alındığında) -93.2°C’ye kadar düşebilir. Gezegenimizdeki en soğuk yerdir.

5. Antarktika’daki buzul ve kar örtüsünün altında, yaklaşık 300 kadar göl bulunmaktadır. Bunlar gezegenin çekirdeğinden yayılan ısı sayesinde donmazlar.

Antarktika'daki buzul ve kar örtüsünün altında, yaklaşık 300 kadar göl bulunmaktadır. Bunlar gezegenin çekirdeğinden yayılan ısı sayesinde donmazlar.

6. Dünyada sürüngenlerin yaşamadığı tek yer, yine Antarktika’dır.

Dünyada sürüngenlerin yaşamadığı tek yer, yine Antarktika'dır.

7. Antarktika, 7 farklı Hristiyan kilisesine ev sahipliği yapmaktadır.

Antarktika, 7 farklı Hristiyan kilisesine ev sahipliği yapmaktadır.

8. Antartika denilince hemen akla gelen şeylerden biri olan ‘Kanlı Şelale’nin sırrı, suya karışan demir oksit’de saklı.

Antartika denilince hemen akla gelen şeylerden biri olan 'Kanlı Şelale'nin sırrı, suya karışan demir oksit'de saklı.

9. Bir bilim insanı, kendisinden 45 dakika uzaklıkta kamp yapan bir kadınla buluşarak; Tinder adlı programın en umulmadık yerde bile işe yaradığını kanıtlamış oldu.

Bir bilim insanı, kendisinden 45 dakika uzaklıkta kamp yapan bir kadınla buluşarak; Tinder adlı programın en umulmadık yerde bile işe yaradığını kanıtlamış oldu.

10. Gezegenimizdeki tatlı su kaynaklarının neredeyse %70’i burada bulunmaktadır.

Gezegenimizdeki tatlı su kaynaklarının neredeyse %70'i burada bulunmaktadır.

11. Kıtanın yalnızca %1’inde buz oluşumu bulunmamaktadır.

Kıtanın yalnızca %1'inde buz oluşumu bulunmamaktadır.

12. Antarktika’da birçok farklı canlı türü görmek mümkündür. Elbette kutup ayıları hariç..

Antarktika'da birçok farklı canlı türü görmek mümkündür. Elbette kutup ayıları hariç..

13. Antarktika üzerinde bugüne kadar onlarca farklı ülke hak iddia etmiştir. Avustralya 5.8 milyon kilometre kare hak iddiası ile bu alanada başı çekmektedir.

Antarktika üzerinde bugüne kadar onlarca farklı ülke hak iddia etmiştir. Avustralya 5.8 milyon kilometre kare hak iddiası ile bu alanada başı çekmektedir.

14. Antarktika denilince muhtemelen orada bir ATM olduğu çoğu insanın aklına gelmezdi. Ancak bir tane de olsa, var..

Antarktika denilince muhtemelen orada bir ATM olduğu çoğu insanın aklına gelmezdi. Ancak bir tane de olsa, var..

15. Antarktika’da, bugüne kadar kırılan en büyük buz parçası, yaklaşık 11,000 kilometre kare olarak ölçülmüştü. Kıyaslandığında Jamaika’dan bile büyük kalıyor.

Antarktika'da, bugüne kadar kırılan en büyük buz parçası, yaklaşık 11,000 kilometre kare olarak ölçülmüştü. Kıyaslandığında Jamaika'dan bile büyük kalıyor.

16. Antarktika’da uzun süre yaşamak için fiziksel dayanıklılığınızın en üst seviyede olması gerekiyor. Bu sebeple 20 yaş dişlerinizi çektirmeniz ve apandis ameliyatı olmanız şart.

Antarktika'da uzun süre yaşamak için fiziksel dayanıklılığınızın en üst seviyede olması gerekiyor. Bu sebeple 20 yaş dişlerinizi çektirmeniz ve apandis ameliyatı olmanız şart.

17. Antarktika’da ilk doğum 1977 yılında gerçekleşmiş.

Antarktika'da ilk doğum 1977 yılında gerçekleşmiş.

18. İçinde bulunan hastane, postane, okul ve pansiyonlarla, Antarktika’nın en gözdesi olan bu köy, Şili’ye ait.

İçinde bulunan hastane, postane, okul ve pansiyonlarla, Antarktika'nın en gözdesi olan bu köy, Şili'ye ait.

19. Antarktika’nın yüzeyini kaplayan buz tabakasının, ortalama kalınlığı ise 1.6 kilometre.

Antarktika'nın yüzeyini kaplayan buz tabakasının, ortalama kalınlığı ise 1.6 kilometre.

20. Antarktika resmi bir zaman dilimine sahip değildir.

Uzak Doğu’dan Bir Öğreti: Feng Shui ile Yaşadığınız Yeri Güzelleştirecek Pratik Bilgiler

1. Öncelikle biraz öğrenelim bakalım: Feng Şui Nedir?

Feng Şui’ye kimileri inanır, kimileri inanmaz. Ama en inanmayanlar için bile çok pratik bir ev düzenleme yöntemi olarak kullanılabilir.

Peki nedir Feng Şui? Feng Şui, “rüzgâr” ve “su” anlamına gelir. Aslında temel mantığı, doğadaki elementler, yeryüzü şekilleri, ışık, renkler vb. ile yaşam enerjisi olan “chi”yi mekânlarda harekete geçirme üzerine kuruludur.

Beş bin yıllık geçmişi olan -ve elbette ki bu kadar kısa bir yazıda anlatılamayacak kadar detaylı olan- Feng Şui öğretisi, daha sağlıklı bir yaşama kavuşmak, mutlu ilişkiler yaşamak, hatta kariyerinde daha şanslı olmak için de kullanılıyor.

İşte size Feng Şui ile evinizde yapabileceğiniz basit değişiklikler…

2. Feng Şui’de ilk kural, evinizde ve hayatınızda gereksiz eşyalara yer vermemektir.

Feng Şui’de ilk kural, evinizde ve hayatınızda gereksiz eşyalara yer vermemektir.
Kıyafetlerimizin sadece %20’sini zamanımızın %80’inde kullandığımızı biliyor muydunuz? Üşenmeyin, bütün dolapları aşağı indirin. Giymediğiniz kıyafetleri, kullanmadığınız eşyaları ayırın ve sağlam olanları ihtiyacı olanlarla paylaşın. Ne kadar hafiflediğinize şaşıracaksınız…

3. Az kullanılan diğer her şey kutulara, dolaplara!

Az kullanılan diğer her şey kutulara, dolaplara!
Geri kalan eşyalarınız içerisinden en az kullandıklarınızı kutulara, çekmecelere, dolaplara kaldırın. O sırada kullanmanız gerekmeyen hiçbir şey ortalıkta gezmesin. Böylece sürekli toz almak zorunda kalmazsınız, almanız gerektiğinde de yorulmazsınız.

4. “Bagua haritası” ile evin her yerine bir anlam katın.

Evinizi ya da odanızı 9 eşit parçaya bölen “bagua” haritası ile hayatta önem verdiğiniz her konu için bir köşe ayırın. Tam noktasına denk gelecek diye bir şart yok; amaç evinizde denge oluşturmak. Bagua haritası oldukça detaylı bir konu, araştırmanızı öneririz.

5. Uyuduğunuz yer huzur vermeli…

Uyuduğunuz yer huzur vermeli…
Yatak odanızda kırmızı, turuncu, sarı gibi enerjik renklere değil, daha yumuşak, pastel renklere yer verin. Örneğin açık mavi, lila, bej… Tasarruflu başucu ışığınız olsun, yatak odanızda cayır cayır lamba yakmayın.

6. Yatağın altına eşya tıkıştırmayın!

Yatağın altına eşya tıkıştırmayın!
Bazalı yatakların altına tıkıştırdığınız karman çorman eşyalardan kurtulun. Orayı ya düzenleyin ya da bazasız yatak tercih edin.

7. Yatağınızın karşısına ayna koymayın.

Yatağınızın karşısına ayna koymayın.
Gece su içmeye kalkarken gereksiz tedirginlikler yaşamayın. Özellikle de korku filmi izlediğiniz gecelerde 🙂

8. Yatak odasında televizyona hayır!

Yatak odasında televizyona hayır!
Yatak odanızda kesinlikle elektronik eşya, hele ki TV bulundurmayın. Orası dinlenmek için. Seçim öncesi tartışmalar izleyip uyumadan önce sinirlenmek için değil!

9. Mutfağın bereketi kaçmasın…

Mutfağın bereketi kaçmasın...
Anadolu kültüründe de “ocağın tütmesi”, “bereketin kaçmaması” gibi tabirleri hatırlayın; mutfağınız bereketi sembolize eder! Bulaşıkların küçük sıra dağlar oluşturmasına izin vermeyin… Kiler dolabınızı düzenli tutun, bakliyatları güzelce kavanozlara ya da bez torbalara aktarın. Tek bir taneyi bile israf etmeyin!

10. Yaşayan bir salondan kahkaha sesleri eksik olmasın.

Yaşayan bir salondan kahkaha sesleri eksik olmasın.
Aile ve arkadaş fotoğraflarınız için en güzel yer salondur. Salonunuzu yaşam enerjisiyle doldurmak için yeşil bitkilere yer verin. Eve gelenlerle güzel vakit geçirmek için grup oyunlarınız da salonda bulunsun (bırakın şu akıllı telefonları!).

11. Bir kap su, hem size hem hayvancıklara…

Bir kap su, hem size hem hayvancıklara...
Eğer kuru bir memlekette yaşıyorsanız, salona koyacağınız bir akvaryum ya da su dolu dekoratif bir kap havayı yumuşatacaktır. (Bitkileriniz de bu duruma sevinecektir.) Evinizin dışına sokak hayvancıkları için su koymayı da unutmayın.

12. Banyoda tropik orman havası estirin.

Banyoda tropik orman havası estirin.
Banyo, eğer ışık alıyorsa nemi seven bitkiler için mükemmel bir alandır. Bitkiler gündüz havayı temizler, ayrıca çok hoş bir ortam yaratır.

13. Evin girişinde sıcak bir karşılama alanı yaratın.

Evin girişinde sıcak bir karşılama alanı yaratın.
Evinizin giriş kapısı ise misafirlerinizi karşıladığınız noktadır. Kapının tam karşısına ayna koymayın, eve gelen kişi karşısında kendisini değil sizi görmeli. Kullanmadığınız ayakkabıları kapının önünden kaldırın, taziye evi sanmasınlar.

14. Özet:

Aklınız dağınıksa eviniz de dağınık olur. Alışveriş arzunuzu dizginleyemezseniz eşyalarınız ve kredi kartınız bir gün sizi ele geçirir. Sürekli bir şeyleri erteleyen biriyseniz, ortalıkta asılmamış resimler, tamir edilmeyip boşa damlatan musluklar sizi ele verir…

Yani eviniz sizin iç dünyanızı yansıtır.

Aslan yattığı yerden belli olur!

Haydi şimdi pamuk eller toz bezine

Güneşin Yararları ve Zararları

fft99_mf4181718[1]

Güneşin yararları ve zararları.
GÜNEŞİN YARARLARI
Dünyadaki tüm varlıklar için güneş bir hayat kaynağı. Güneşin insanlar üzerinde yarattığı en temel faydalar arasında, birçok hastalığın tedavisinde kullanılan antibakteriyel etkisi yer alıyor. Aynı zamanda vücudun D vitamini sentezlemesini gerçekleştirdiği için özellikle çocukların kemik gelişiminde temel bir rol üstleniyor. Sağladığı bronzluk etkisi ile estetik bir öneme sahip olan güneş, akne ve sivilce tedavisinde de çok işe yarayabiliyor. Ancak, tüm bu faydaları içeren temel hayat kaynağımız güneş, ozon tabakasının incelmesiyle birlikte artık insanlar için bir tehlike unsuru haline gelmeye başladı. Ozon tabakasının incelmesiyle birlikte, yer yüzüne ulaşan ultraviyole radyasyonu miktarında büyük bir artış oldu. Eskiden, yeryüzüne sadece A ve B ultraviyole radyasyonu ulaşırken artık C ultraviyole radyasyonu da ulaşmaya başladı. A ultraviyole radyasyonu cildin erken yaşlanması ve kırışmasına neden olurken, B ve C ultraviyole radyasyonları ise deri kanserleri riskini artırıyor. Bu yüzden de sadece deniz ya da havuz kenarında güneşlenirken değil, günün her saatinde güneşten korunmamız büyük bir önem taşıyor.

GÜNEŞİN ZARARLARI
Normal şartlarda metabolizma denilen, vucuttaki kimyasal olaylar sonucu gelişen enerji ile vucut ısısı oluşur. Metabolizma ise vucudun beden hareketleri ile orantılı olarak artar. Vucut, solunum ve terleme gibi faaliyetlerle bu ısıyı 36 santigrad derece dolaylarında tutmaya çalışır. Sıcak havada artan terleme ile vucut ısısı normale düşürülmeye çalışılır. Havaların çok ısındığı dönemlerde artan terlemeye rağmen vucudun ısı kaybı yeterli olamamaktadır. Hava sıcaklığı yanında rutubetin artması, terin buharlaşmasını engellediğinden ısı kaybını daha da azaltır. Yani sıcaklığın artması ile birlikte havanın nem oranının artması vucutta ısı birikimine, bu da ısı artışına bağlı hastalıkların gelişmesine neden olur. Bu arada terle su ve tuz gibi bazı maddelerin kaybı ve bunların yerine koyulamaması hastalık tablosunu ağırlaştırır.

Cilt yanıkları, cilt kanserleri, katarakt, sıcak bunalımı (sıcak yorgunluğu, sıcak bitkinliği) ve sıcak çarpması güneşin ultraviyole ışınları, sıcak ve artmış nem oranı nedeniyle gelişen en önemli hastalıklardır.

Güneşe ve ultraviyole ışınlarına bağlı cilt yanıkları sık olarak görülmektedir. Beyaz tenli ve cildi ince kişilerde, esmer ve kalın ciltli kişilere göre güneşin zararları daha fazla olur. Ciddi yanıklar için mutlaka bir sağlık yardımı alınmalıdır. Bunun dışında ultraviyole ışınlarına bağlı olararak cilt kanseri, ve katarakt gibi ciddi hastalıklar da gelişebilir.

Sıcak bunalımı (yorgunluğu, bitkinliği) sıcak ve nem oranı yüksek ortamda uzun süre kalan veya egzersiz yapan kişilerde görülür. Belirtileri halsizlik, bitkinlik, baş dönmesi, bulantı, bazen kusma, cildin nemli, soğuk ve soluk olması, alın ve yüzde terleme, solunum sayısında artma şeklindedir. Sıcak yorgunluğu olan hasta serin bir yere alınmalı, kusması yoksa ve içebiliyorsa birkaç yudum soğuk su içirilmeli, üzerindeki elbisleri çıkarılıp başı ve vucudu ıslak bir süngerle veya bezle ıslatılmalıdır. Hasta düzelmiyor ve durumu kötüye gidiyorsa bir sağlık merkezine götürülmelidir.

Sıcak çarpması da sıcak ve rutubetli ortamda uzun süre kalındığında veya ağır iş veya spor yapıldığında oluşur fakat, sıcak bunalımı kadar çok sık görülmez. Belirtileri yüksek ateş, çarpıntı, sık ve yüzeyel solunum, ciltte sıcaklık, kuruluk ve kırmızılık, hastanın hareketlerinde azalma veya garip davranışlar, şiddetli başağrısı yakınması, bulantı , kusma ve tedavi edilmeyen hastalarda şuur kaybı şeklindedir. Nadir de olsa ölüm görülebilir. Sıcak çarpması düşünülen bir hasta serin bir yere yatırılmalı, bütün giysileri çıkarılmalı, başı ve vucuduna (özellikle vucudun koltuk altı, kasıklar gibi kıvrım yerlerine) buzlu su ile ıslatılmış kompresler koyulmalı ve bunlar sık sık değiştirilmeli, varsa, hasta bir ventilatör veya bir yelpaze ile havalandırılmalı, kusması yok ve içebiliyorsa soğuk su içirilmeli ve en kısa zamanda bir sağlık merkezine götürülmelidir.

GÜNEŞTEN KORUNMA
Sıcak, rutubet ve ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak için güneş altında özellikle sıcağın yoğun olduğu dönemlerde (saat 11.00 – 16.00 arası) uzun süre kalmamalı, gölge tercih edilmelidir. Güneş şemsiyesi gibi gölgeliklerin altında otururken de kum ve denizden yansıyan ultraviyole ışıkları önemli miktarda zarar verebileceği için dikkatli olmalıdır. Baş, şapka ile kapatılmalı, pamuklu (sentetik karışık giysiler su kaybını engeller) beyaz veya açık renkli, ince ve hafif giysiler giyilmeli, gözlerin korunması için güneş gözlüğü takılmalıdır. İnce, pamuklu kumaşlar, tişörtler ve suni ipekten yapılmış ürünler ışığı daha fazla geçirir. Bu giysiler giyilmeden önce güneş koruyucular kullanılmalıdır. Vücudunuzu mümkün olduğu kadar çok örtebilen bol ve açık renkli, uzun kollu tişört, pantolon ve elbiseleri tercih edin. Güneş ışınlarının yüzde 99-100’ünü engelleyebilen ultroviyole koruyuculu güneş gözlüklerini kullanın. Çünkü bu tür güneş gözlükleri katarakta ve gözde hasara neden olan zararlı ışınları azaltır.

Koruyucu yağlar ve kremler güneşe çıkmadan yarım saat kadar önce sürülmeli ve her 2 saatte bir ve yüzdükten sonra tekrarlanmalıdır. Fakat bilinmelidir ki, giysilerin yararı koruyucu yağlardan çok daha fazladır. Sıcak ve rutubetin yoğun olduğu saatlerde ağır işler ve sporlar yapılmamalı, bu gibi faaliyetler serin saatlere alınmalıdır. Mutlaka ihtiyacın üzerinde sıvı içilmelidir. İdrarın azalması ve koyulaşması su ihtiyacı olduğunun belirtisidir. Bu gibi ortamlarda herkesin yanında içecek su mutlaka bulunmalıdır. Alkol ve kafein idrar artışı ve sıvı kaybı yaptığı için sıcak saatlerde içilmemelidir

Güneşe karşı nasıl korunmamız gerektiğini belirlemede cilt tipiniz büyük bir önem taşıyor. Güneşin zararları açısından en fazla riski, beyaz tenliler, kızıllar ve hiç bronzlaşamayan ya da güneşe çıktıkça deri yanıklarıyla sonuçlanan cilt tipleri taşıyor. Cildin rengi koyulaştıkça yanma riski de o oranda azalıyor. Ancak, esmer tenlilerde de ozon tabakasının incelmesiyle birlikte güneş yanığı oluşması hiç de az rastlanır bir durum değil.

Yapılan araştırmalar, güneşlenme için en ideal saatlerin sabahları saat 11.00’a kadar, öğleden sonraları ise saat 16.00’dan sonra olduğunu ortaya koyuyor. Bu saatlerin dışında ise, kesinlikle ve kesinlikle gölge yerlere çekilme ve dinlenme öneriliyor. Bu arada, beton zeminlerin ve deniz suyunun ultraviyole ışınlarını çok iyi yansıttığını da aklınızdan çıkarmayın. Bu yüzden de gölgede de yanabileceğinizi asla unutmayın!

Çalışan kişiler ise, eğer serin bir ortamda çalışıyorsa, koyu renkli giysileri tercih edebilirler. Zira, koyu renkler, ultraviyole ışınlarını yansıttığı için güneşin etkilerini azaltıyor. Ama buna karşılık sıcağı absorbe ediyor. Bu yüzden de serin yerlerde çalışan kişiler, koyu renkli giysileri tercih ederek güneşe karşı daha fazla koruma sağlayabilir.

ÖZEL RİSK GRUPLARI
Özellikle yaşlılar ile kalp ve tansiyon hastaları, çocuklar, hamileler, aşırı kilolu kişiler, kanser hastaları ile kemoterapi görenlerin güneşten korunma yöntemleri konusunda çok diikkatli olmaları gerekmektedir. Ağır efor harcamaktan kaçınmalı, kapalı ve havasız yerlerde de uzun süre kalınmamalıdır. Güneş ışınlarının etkisinin güçlü olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında güneş ışınlarından kaçınılmalı ve bu saatlerde uzun süre güneş altında kalınmamalı. Sık sık ılık suyla duş yapılmalı. Açık, renkli bol giysiler giyilmeli ve geniş kenarlı şapka takılmalıdır. Güneşlenmeden veya güneşe çıkmadan önce cilde uygun koruyucu bir güneş kremi sürülmeli. Güneşlenme sonrasında oluşabilecek güneş yanıklarında kesinlikle yoğurt ve benzeri maddeler sürülmemeli, bu durumda soğuk kompres uygulaması yapılmalı. Gözlerde ağrılı kızarıklıklar olması durumunda soğuk kompres yapılmalı ve bir hekime başvurulmalı. Sıcak çarpmalarında kişiler önce serin ve gölge bir yere alınmalı, vücudundaki sıkı giysiler çıkarılarak başı ve vücudu ıslatılmak suretiyle serinletilmelidir. Bilinç bulanıklığı olan hastalar hemen en yakın sağlık kuruluşuna götürülmelidir.

BESLENME ÖNERİLERİ
Yaz aylarında az az ve sık aralıklarla besin tüketilmesi gerekir. Bol su içilmeli, bol sebze ve meyve tüketilmelidir. En güçlü nemlendirici sudur. Su, cildiniz için de en etkili nemlendiricidir. Bu yüzden su içme alışkanlığı edinerek, günde en az iki litre su tüketmelisiniz. Alkollü ve asitli içeceklerden uzak durulmalı. Tatlı olarak daha çok sütlü ve meyveli tatlılar tüketilmelidir.

• Giysiler: İnce, pamuklu kumaşlar, tişörtler ve suni ipekten yapılmış ürünler ışığı daha fazla geçirir. Bu giysiler giyilmeden önce güneş koruyucular kullanılmalıdır. Vücudunuzu mümkün olduğu kadar çok örtebilen bol ve açık renkli, uzun kollu tişört, pantolon ve elbiseleri tercih edin. Güneş ışınlarının yüzde 99-100’ünü engelleyebilen ultroviyole koruyuculu güneş gözlüklerini kullanın. Çünkü bu tür güneş gözlükleri katarakta ve gözde hasara neden olan zararlı ışınları azaltır. Güneş gözlüğü alırken etiketini mutlaka okuyun.

• Zaman: Sabah 11 öğleden sonra 16 arası güneşe çıkılmamalıdır. Gölgede durmak güneşten korunmanın en iyi yoludur.

• Güneş koruyucular: Kolay uygulanmalı, uzun süre etkinliğini devam ettirmeli, UvA ve UvB’ ye karşı korumalı, yan etki riski az olmalıdır. Güneş koruyucunun etkisini gösterebilmesi için güneşe çıkmadan 30-60 dk. önce sürülmelidir. 2-3 Saatte bir tekrarlamalıdır. Terleme, yıkanma, yüzme sonrasında yenilemek gerekir.

Güneşten korunmayı sadece tatilde güneşlenirken değil, yaz ve kış aylarında da günlük alışkanlık haline getirmeli ve özellikle çocuklarımıza da öğretmeliyiz. Sağlıklı beslenme gibi tüm yaşam boyunca uygulanılacak bir kural olarak hayatımıza yerleştirmeliyiz.

Uzm. Dr. Işık Erdoğan
Kalp Hastalıkları Uzmanı
International Hospital İstanbul

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Merhaba demek ne demek? Hiç düşündünüz mü?

e829b2d64b82aa0754a1df3450225ee9_1285622867[1]

 

Merhaba demek ne demek? Hiç düşündünüz mü? Ya da bilen var mi içinizde ‘merhaba’ ne anlama geliyor diye?.

Çok ilginç bir o kadar da hoş ve sıcak bir anlamı varmış meğer… ‘

Merhaba’ aslında farsça kökenli olup’benden size zarar gelmez’anlamına geliyormuş. Çok hoş değil mi?

Bunu öğrendikten sonra karşımdaki insana merhaba demek daha bir anlamlı oldu benim için,bu mesajı okuyan herkese benden; ‘Merhaba’

İyiyseniz ses verin, kaleminizi kullanın, çalışın, üretin, yeri gelirse bağırın

10360387_893563164040377_4099066446856770299_n[1]

Korkularımızdan ördüğümüz duvarlar yüzünden dışarısını göremez olduk. Zannediyoruz ki, ne kadar saklanırsak o kadar zarar görmeyiz. En büyük zararı kötülere rağmen iyi olduğumuzu zannedip evden çıkmayarak insanlığa yapıyoruz. İyiyseniz ses verin, kaleminizi kullanın, çalışın, üretin, yeri gelirse bağırın. İnsanlık adına çığlıklar adın. Gün gelir, sessizliğin de hesabı sorulur…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »