Madrid’de ‘’Puerto De Sol’’ Meydanı…

Madrid’e Sevilla’dan yaptığım keyifli bir tren yolculuğundan sonra varıyorum. Madrid tren garı görülesi bir yer. İçinde botanik bahçe yaptıkları bir alan bile var. Alışveriş dükkanları ve kafeleriyle burayı küçük bir Avm’ye dönüştürmüş durumdalar. İçeriyi biraz turladıktan sonra Madrid’i gezmek için kafamda bir plan yapmaya çalışıyorum. Her yeni şehre geldiğimde olduğu gibi hem heyecan hem de her yeri gezebilme stresiyle doluyum. Haritanın üstünde görmek istediğim yerleri işaretleyip en uygun güzergah – zaman analizini yapmaya çalışıyorum…

Ve kararımı vererek ilk olarak Puerto De Sol meydanına gitmeyi seçiyorum. Meydan çok büyük ve her köşesinde görmek istediğim başka bir şey var. İlk olarak meşhur “sıfır noktasını” görmek için saat kulesinin önündeki kaldırıma gidiyorum. Sıfır noktasının esprisi şu: Kaldırımın üzerine yapılan bu metal plakanın tüm ülkede gidebileceğiniz yerlerin uzaklığı yazılmış. Tabi hemen bu metal plakanın üzerine ayağımı koyarak fotoğraf çektiriyorum. Arkasından şehrin sembolü halini almış ayı ve çilek ağacı heykelinin yanına gidiyorum. Rivayete göre ayı heykelinin önünde fotoğraf çektirirseniz tekrar Madrid’e gelirmişsiniz. Tabi hemen burada da birkaç fotoğraf çektiriyorum.

Sonra ortadaki havuzun kenarına oturup fıskiyelerden gelen suyla hafifçe ıslanmanın keyfini çıkarıp, meydanı ve meydandaki insanları uzun uzun incelemeye başlıyorum. Aslında aç değilim ama tatlı yiyesim olduğundan ve biraz da oraya gitmeye bahane aradığımdan “hımmm tatlı yemeliyim kan şekerim düştü” diyerek meydanın hemen sağındaki şehrin en ünlü pastanelerinden biri olan “La Mallorquina’ya” koğuşlanıyorum. Çikolatalı bir tatlı türü olan “truff” sipariş ediyorum ve bayıla bayıla yiyorum. Tadı nefis. Yolunuz buralara düşerse mutlaka buraya uğramanızı tavsiye ederim.

Arkasından “Mercado San Miguel” yeme içme pazarına doğru yürümeye başlıyorum. 7-8 dakika içerisinde de oraya ulaşıyorum. Aman Tanrım, ne kadar sempatik bir pazar bu inanamazsınız. Pazar dediğime bakmayın yan yana ufak atıştırma yerlerinin, dükkanların, süs eşya satıcılarının, kuruyemişçilerin, barların olduğu kocaman bir alan bu. Az önce kocaman bir tatlı yememişim gibi balık mı yesem, paelle mı yesem, kruvasan mı alsam derdine düşüyorum. Önce paella arkasından da çeşit çeşit kuruyemişin olduğu bir külah alıp yeme içme faslını bir süreliğine kapatıyorum. Yoksa mide fesadı geçiricem zaten. Ama buraya da mutlaka gelin. İnsanlar çok tatlı, konuşkan, güleryüzlü ve çok kolay anlaşıyorsunuz. Ben zaten bir an kendimi İspanyolca biliyorum kıvamında hissettim. O kadar iyi beden dillerini kullanıyorlar yani.

Arkasından biraz kültürel etkinlik yapma zamanım geldi deyip ‘’Mueso Del Prado’’’ya gidiyorum. Bu müzede başta İspanyol ressamları olmak üzere çok ünlü İtalyan ve Flaman yapıtlar varmış. Elimde bu müzede mutlaka görülmesi gerekli eserlerin olduğu bir katalog olduğundan ona göre gezmeyi tercih ediyorum. Yoksa müze çok büyük ve bir günde biticek gibi değil. Yani anlayacağınız ben Valazquez’lar, Goya’lar, Rubens’ler, Raffaellolar arasında uçuşup duruyorum. Artık diğer ressamları ziyaret etmek de öbür gelişime borç kalsın. Nasılsa meydandaki ayı heykeliyle fotoğrafım var ya Madrid’e tekrar gelmeyi garantilemiş olmalıyım dimi ama…

Neyse buradan çıkıp yandaki ‘’Parque del Retiro’’ parkına gidiyorum. Park çok büyük ve egzotik ağaçlarla dolu. Çok değişik görünümlü ağaçlarla fotoğraf çektiriyorum, onların dallarına uzanıp keyif yapıyorum. Arkasından parkın içindeki suni göle doğru ilerliyorum. Parktaki suni gölü çok güzel yapmışlar. Üzerinde isteyenler kayıkla gezebiliyor. Biran kayıkla gezmeyi düşündüysem de sonra vazgeçiyorum. Vee böylece o da Madrid’e tekrar gidince yapılacaklar listesine eklenmiş oluyor.

Parktan çıkıp ‘’Palacio Real’e” yani kraliyet sarayına doğru yöneliyorum. Bu arada yolda çantamın artık yanımda olmadığını fark ediyorum. Tabi bende büyük bir panik oluyor. Önce hırsızlık mı diye düşünüyorum ama olamaz kimse yanıma gelmedi çünkü. “Bu yorgunluk ve şaşkınlıkla kesin parkta ya fotoğraf çektiğim ağaçların arasında kaldı ya göl kenarında” diyorum… O kadar yolu söylene söylene geri gidiyorum. Pasaportu zaten tüm gezilerimde oda kasasına kilitlediğim için sorun yok ama fotoğraf makinesi ve cep telefonu çanta içinde. Ve ikisini de çok sevdiğim için hafif içim burkula parka geri yürüyorum. Ve göl kenarında gölü seyrettiğim çimlerin üzerinde çantamı beni bekler buluyorum. Hem çantamı hem içindekileri okşayıp, o kadar yolu taaa gerisin geri tekrar yürüyorum. Ne demişler akılsız başın cezasını ayaklar çeker. Tamamen doğru.

Kraliyet sarayına varınca saraydaki 50 odayı gezdiren bir tura katılıyorum. Taht odasını (tavan freskleri muazzamdı), yemek salonunu (15 konuğun rahatlıkla sığabileceği büyüklükteydi), kütüphaneyi, şunu bunu detaylı olarak görüyorum. Bu kadarı da bana yetiyor. Düşünün sarayda toplam 2000 oda var, zaten tamamını gezmek mümkün değil. Buradan da boğa güreşlerinin yapıldığı arenaya gidiyorum. Herhangi bir boğa güreşi gösterisini izlemek niyetinde değilim ama boş haliyle de olsa arenayı görmek istiyorum. İnsanların içindeki vahşiliğin, öldürme isteğinin nerden geldiğini düşünüp arenada şöyle bir tur atıyorum ve boğa güreşlerinin tamamen yasaklanmasını diliyorum içimden.

Sonra da şehrin diğer önemli meydanı ‘’Plaza Mayor’a” gidiyorum. Burası yine arena mantığında düzenlenmiş bir yer aslında. Ortası boş büyükçe bir alan, çevresi de üç dört katlı binalarla çevrelenmiş. Meydana bakan 400’den fazla pencere var. Eski zamanlarda halka açık infazların, boğa güreşlerinin yapıldığı bir alanmış burası. Çevredeki evlerin sahipleri bu ‘’gösterileri’’ izlemek isteyenlere evlerinin pencerelerini kiralarlarmış. Yine aklım insanın içindeki öldürme isteğine ve bunu seyretme merakına gidiyor. Bu konu üzerine  kafa yorup kesin bir yazı yazmalıyım diye düşünüyorum. İnsanın içindeki bu vahşilik, bu doymak bilmeyen saldırganlık nereden geliyor acaba biraz araştırmam lazım. Neyse konumuza dönelim tabi şimdi. Meydan cıvıl cıvıl, kafeler, jonglör gösterisi yapanlar, değişik kostüm giyenlerle (isterseniz onlarla fotoğraf çektirebiliyorsunuz) dolu.

Ben tabi yine kafelerden birine çöküp yemek yemeye başlıyorum. Önden sarımsak çorbası (sopa de ajo) alıyorum akasından da tatlı olarak ‘’chrro’’ denilen kızarmış hamur çubuğu alıyorum. Bunları çikolata sosuna batırıp keyifle yiyorum.

Ve yorgun argın otelime dönüyorum. Ertesi gün Toledo’ya geçme planım var. Bu da demek oluyor ki bir sonraki yazım Toleda’dan…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg