

Yağmur var sanki içimde, şelaleye mi, yoksa okyanusa mı yolculuk bilemiyorum. İçimdeki durgunluk, dinginlik rüzgar oldu sanki.. gah yağmur olup ağlatıyor, gah güneş olup güldürüyor. Neler yazıyorum bilmiyorum ama yazmam gerektiğini biliyorum. bir anda, her . Ruhumun güneşi doğmak üzere…
Gönül bağım olan, olmayan tüm canlara selam olsun.
İsmail Bülbül’e teşekkürlerimle…
İki ördek kavga ettiğinde ki hiç uzun sürmez- bir süre sonra ayrıldıklarını ve farklı yönlere uçtuklarını görürüsünüz. Bir birlerinden ayrılınca güçlü bir şekilde kanatlarını çırparlar ve böylede kavga sırasında topladıkları aşırı enerjiyi atarlar üzerlerinden . Hiç bir şey olmamış gibi huzurla süzülürler.
Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncede canlı tutar, hikayeler kurarlardı. Bir ördeğin hikayesi muhtemelen şöyle olurdu: Az önce yaptığına inanamıyorum. On santim yanıma yaklaştı . Sanki gölün sahibi oymuş gibi davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Bir dahaki sefere beni kızdırmak için başka şeyler yapacak. Bir dahaki sefere ona unutamayacağı bir ders vereceğim. Böylelikle , zihin bir sürü hikayeler kurup durur ve aradan zaman da geçse , öfke ilk günkü gibi devam eder ve unutmaz.
Vücuda gelince , düşüncelerde kavga hala devam ettiğinden , vücut da gerçekle düşünceler arasındaki farkı bilmediğinden , bütün düşünceler için hormonal ve enerjisel tepkiler vermeye devam eder. Kavga halini yaşayarak hep kavgaya hazır tutar kendisini. Bir düşünce bir sonrakini tetikleyerek tamamen düşüncelerden oluşan zincirleme bir reaksiyona dönüşür..
Bir insan zihni olsaydı zavallı ördek böyle düşünecekti. Ama malesef bir çok insan aynı bu şekilde yaşıyor tüm hayatını. Bir çok olay gerçekte bitmiyor. Ördeğin bize verdiği ders şudur: Kanatlarını çırp yani Hikayelerle beyninin içinde yaşayıp durmayı bırak ve tek gerçeğe geri dön :
Şimdiye , anı yaşamaya.
Eckhart Tolle Şimdinin Gücü
20-25 tane kabak çiçeği
1 su bardağı pirinç
1 adet kuru soğan
1 adet domates
nane, maydanoz
karabiber, tuz, zeytinyağı
Hazırlanışı
Kabak çiçeklerini yıkadıktan sonra çiçeğin sap kısmındaki yeşillikleri kopartın. Çiçeğin içindeki sarı kısmı çay kaşığı yardımı ile çıkartın.(yaprağı yırtmadan)
Yemeklik doğradığınız soğanı zeytinyağında kavurun, üzerine yıkadığınız pirinci ilave edin. Pirinçler şeffaflaşınca domates rendesi ilave edin. Bir iki karıştırıp yeşillikleri, karabiberi yarım su bardağı su ve tuzunu da ekleyip demlenmeye bırakın.
Dolma içi soğuyunca kabak çiçeklerinin içine birer tatlı kaşığı koyun. Çiçeğin üst kısmını katlayıp, katladığınız yer altta kalacak şekilde tencereye (hafif dik)sıralayın. Üzerine bir iki kaşık zeytinyağı gezdirin, tuzunu ve suyunu koyup pişirin
Not:
Çiçeklerin içini fazla doldurmayın.
Dolma içini çiğden de hazırlayabilirsiniz.
Kabak çiçeğini bulmak biraz zor, pazara çok erken gitmeniz gerekiyor, bahçenizde kabaklarınız varsa çiçekler kapanmadan, ucunda kabağı olmayan (erkek) çiçekleri toplamanız gerekiyor.

Yolunuz Marmaris tarafına düşerse gitmeniz gereken yerlerden biri Kleopatra adası… Buraya Çamlık köyünden tekneyle ulaşabiliyorsunuz. Sezonunda daha yoğun olan bu tekne seferleri, sezon sonuna doğru paralel olarak azalıyor.
Kleopatra adası hem denizi ve kumu hem barındırdığı antik kentiyle çok güzel bir yer.
Kleopatra adasının çok romantik bir öyküsü de var… Büyük aşk yaşadıkları söylenen Kleopatra ve Sezar bu öykünün kahramanları… Sezar Kleopatra’ya öyle aşıktır ki taa Mısırdan 60 gemiyle getirtir adanın kumlarını… Kleopatra’ya
sunduğu hediyelerden sadece biridir bu kumlar… Kumların dünyada bir bu adada bir de Mısır’da olduğu söyleniyor…
Adanın kumları gerçekten görülmeye değer… Hepsi aynı boy ve yumuşacık… Rivayete gore ateşe atsan yanarmış…
Kumları koruma altına almak için büyük çaba sarfediliyor ama giderek azalmakta olduğunu farketmemek mümkün değil…
Kleopatra adasına keyifli bir tekne turuyla vardıktan sonar önce antik kenti ziyaret etmek istiyorum. Apollon tapınağını ve tiyatroyu görmek istiyorum. Hem antik kent adanın biraz iç tarafına denk geliyor. Biraz yürüyüş yapıp, terleyip arkasından o pırıp pırıl suya girmek daha cazip geliyor. Antik kente doğru giderken tarifi zor bir manzaraya şahitlik yapıyorum. Orada o manzaranın karşısında duruyorum. Ne ileri ne geri gidesim kalıyor. Sadece orada olmak istiyorum. O manzaranın karşısında
yaşamak istiyorum bir süre.
Bir süre sonra yola deviyorum ve antik şehre varıyorum. Doyasıya geziyorum eski anıların arasında. Tiyatroda biraz daha uzun kalıyorum Antik kenti dolaşırken hava giderek ısınıyor. Sahile doğru hızlı adımlarla geri dönüyorum. Kleopatra adasının denizine atıveriyorum kendimi. Deniz pırıl pırıl. Altın rengi kumlara basıyorum. Uzun süre suda kalıyorum. İnsanın canı
denizden dışarı çıkmak istemiyor. Denizin hemen kenarında kaplumbağalar için ayrılmış bir bölge var. Kaplumbağalar her sene buraya gelip yumurtalarını bırakıp gidiyorlarmış… İpten yapılmış bir sınır bu… Kumların üstünde herhangi bir iz yada yumurta görürmüyüm diye akıyorum ama hiçbirşey göremiyorum…
Denizdeyken etrafınıza baktığınızda manzaradan nefesiniz kesiliyor. Denizin güzelliği bir yandan etrafın güzelliği öbür yandan aklınızı başından alıyor. Sık sık da yelkenliler geçiyor etraftan… İnsanın yelkenliye atlayıp gezesi geliyor…
Bu arada adanın horozları ayrıca anlatılmalı…Horozlar acaip besili ve güçlü…Birkaç taneler. Çok hızlı hareket ediyorlar. Vakitli vakitsiz ötüyorlar. Ve en korkuncu direk üstünüze geliyorlar. Ben de nasibimi alıyorum bu durumdan. Horoz direk üstüme doğru hareketleniyor. Kısa bir kovalamaca geçiyor horozla aramda. O bana doğru geldikçe ben yer değiştiriyorum. Fakat
sonuç alamıyorum, peşimden gelmeye devam ediyor…
Çareyi iletişim kurmakta buluyorum.Bu adaya barışçı amaçlarla geldiğimi ve dost olduğumuzu söylüyorum ve konuşmamın ardından adaya huzur geliyor… Horoz sonunda ağacın dibine yerleşveriyor…
Kleopatra adasının tadı hala damağımdadır. Umarım kısmet olur da tekrar giderim. Umarım sizler de gidersiniz bu altından sahili olan adaya… Bizim horoza biz dostuz demeyi unutmayın sakın :)))
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyordum. O adımı atarsa sevdiği kişileri üzmekten korktuğunu söyledi. Onlar üzülünce de o üzülüyormuş.
Psikolog Marshall Rosenberg diyor ki: Bize iyi çocuk, iyi anne ve baba olmak öğretildi. Eğer bu iyi şeylerden biri olacaksak, o zaman depresyonda olmaya da alışmamız lazım. Depresyon “iyi” olmanın ödülüdür.
“İyi” olmak için “Aman üzmeyeyim, kırmayayım, aman tatsızlık çıkmasın” derken duygularını içinde hapseden ve bu yüzden de hem duygusal hem de fiziksel olarak şişen birçok insan tanıyorum. İyi insan olmak için kendini feda ediyor. Bunu yaptıkça da kendinden kopuyor. Gerçek olanı unutup sahte olana alışıyor.
Başkalarını üzemezsiniz. Onlar üzülmeyi seçmediği sürece onları üzmeniz imkansız. Sizin içinizde olup biten bir şeyden de başkası sorumlu olamaz. Artık hissettiklerinizin sorumluluğunu alma zamanı. İyi çocuk olmaktan vazgeçip kendiMiz olma zamanı! (Mı ?)
Hissettiklerinizle tanışmak, kendinizle yeniden bağlantıya geçmek, kendinizi tatlılıkla ifade edebilmek için çalışmalısınız…
Tabi burada patavatsızlıktan, bile bile kırıcı olmaktan bahsetmiyoruz… Ama artık kendimizi, hissettiklerimizi ve isteklerimizi
de yumuşakça ortaya koymayı öğrenmeliyiz

Günün nasıl geçtiği hiç önemli değil…
Eve her zaman başın dik olarak dön…
Mehmet Tandoruğa teşekkürlerimle…

Bir tüccar mutluluğun gizini öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanı…na yollamış.
Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış.
Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir
orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş. Dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış.
Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama mutluluğun gizini açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona.Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
“Ama, sizden bir ricada bulunacağım,” diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip, sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. “Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.”
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış, gözünü
kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
“Güzel” demiş bilge, “Peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?”
Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
“Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı.” demiş ona bilge. “Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.”
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş.
Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini tüm ayrıntılarıyla anlatmış. “Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
“Peki” demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, “Sana verebileceğim tek öğüt var. Mutluluğun gizi dünyanın tüm harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan…
Bazen karanlıkta, uykuya geçmeden önce anıların saldırısına uğrarım sessizce…
Bölük pörçük anıların arasında yolumu kaybederim. Bendeki neyin onları çağırdığını bilmem ama bütün bir gece uykudan uzak kalırım.
Bazıları beni çok mutlu etmiştir zamanında, onları okşamak, hoş tutmak isterim. Yeniden tadını çıkararak seyredebilmek için mutluluk anılarımın peşine düşerim
Anılarım hızla ve sürekli olarak yer değiştirirken, bir belirip bir kaybolurlar adeta…
Anılarım bana, aşklarımı, korkularımı, yalnızlıklarımı, kayıplarımı, hayal kırıklıklarımı, pişmanlıklarımı, acılarımı hatırlatır.
Anılarım geçmişimdir, geçmişim hem çok bildik, hem de geriye dönüp baktığımda her seferinde şaşırtacak kadar yeni ve yabancı görünür bana.
Bazen karanlıkta, uykuya geçmeden önce anılarımın saldırısına uğrarım sessizce.
Uzanıp en sevdiklerimden birini yakalamak ve ona sarılarak uykuya dalmak isterim.
Zamanında elimden kaçırdığım için anıya dönüşmüş bir yaşantımı yeniden ele geçirmek için dayanılmaz bir arzuya kapılırım.
Ama anıları anı yapan, onların bize asla ikinci bir şans vermemeleridir! Bunu artık anlarım… Ve uykusuz geçen bir gecenin sonunda, sahip olduklarımın tadını çıkarmam gerektiğini hissederim…
Sahip olduklarımın en kıymetli hazinem olduğunu anlarım…
Ahmet Hamamcıoğluna teşekkürlerimle…