KENDİMİZE OYNADIĞIMIZ OYUNLAR

Bulutlar_ve_gzel_gkyz_HD_duvar_kad[1]

 

Hayatımızın en çok şikayet ettiğimiz alanlarına bir bakalım. Hani o hep düzeltmeye çalıştığımız, elimizden gelen her şeyi yaptığımız, karşımızdakileri değiştirmek için yıllardır çabaladığımız ama hiçbir sonuç alamadığımız ve devamlı şikayet ettiğimiz durumlara bir göz atalım.

Çok çaresiz gözüküyor değil mi ?

Oysa her şeyi denediniz. Peki neden çözüme gidemiyorsunuz ?

Şimdi lütfen kendinize karşı çok ‪dürüst olun.

Bütün maskelerinizi kaldırın ve içtenlikle kendinize sorun. Şikayet ettiğim durumlar aslında benim yarattığım ve onlardan beslendiğim durumlar mı? Yani aslında şikayet ettiğim durumları ben kendi gücümü bulmak,başardığımı ve sorunları halledebildiğimi ‪görmek ve bundan dolayı kendimi iyi ‪hissetmek için mi yaratıyorum?

Örneğin karşımdakinin güçsüzlüğü benim kendimi güçlü hissetmemi mi sağlıyor?

O zaman çevremde güçsüz insanlara ihtiyacım var demektir. Ya da herkesin benden çözüm beklediğinden şikayet etsem de aslında bu olaylara çözüm getirerek başkalarının takdirini kazanmak kendimi iyi mi hissettiriyor? O zaman çevremde çözüm bulamayan insanlara ihtiyacım var demektir. Evliliğin/işin zorluğundan şikayet ederek aslında böyle bir evliliği/işi yürütebiliyor olduğumu ispatlamak ve bundan dolayı çevremden takdir almak benim gururumu mu okşuyor? O zaman zor işlere ve zor insanlara ihtiyacım vardır. Bütün sorumluluğun tek başına omuzlarımda olduğundan şikayet edip aslında herkese her şeyi tek başıma becerebildiğimi mi ispatlamaya çalışıyorum?

O zaman hayatımda zor ve tek başıma olacağım durumların yaratılmasına ihtiyacım vardır. Etrafımda hep sorunlu insanlar olduğundan şikayet edip aslında herkese bu sorunlu insanlarla geçinebildiğim için ne kadar uyumlu olduğumu mu göstermeye çalışıyorum? O zaman çevremde sorunlu insanlar olmalıdır. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Burada görmeniz gereken şey aslında kendinizi daha iyi hissetmek için kendinize oynadığınız oyunlardır. Bu oyunları da aslında hiç memnun değilmişsiniz, istemiyormuşsunuz da mecburmuşsunuz gibi oynamanız ve çoğu zaman da oyunu unutup gerçekmiş gibi yaşamanız. Bu örneklerdeki bizi iyi hissettiren durumları deneyimleyebilmemiz için etrafımıza güçsüz, çözüm bulamayan, anlaşması zor, uyumsuz insanlar çekmeye ihtiyacımız vardır ki kendimizin güçlü, çözüm bulabilen, herkesle kolay anlaşan yanımızı deneyimleyip , her defasında başardığımızı görüp kendimizin ve çevremizdekilerin takdirini kazanalım ve bütün bu zorlukların içinde dahi çok iyi hissedelim. Bu arada da yaşadığımız her durumdan şikayet edip enerjimizi bize bu zorlukları yaşatan kişileri değiştirmeye adayarak ömrünüzü geçiririz. Hayatımızda yarattığımız her durum bizim eserimizdir.

Hayatımızın içinde olan her olay ve kişi tesadüf değildir. Kendiliklerinden gelmezler. Biz kendimizi deneyimlemek için bu şartları hayatımıza çekeriz. Bu farkındalıkla yaşayanlarımız şikayet etmek yerine olayın dışına çıkıp bu olayın içindeki gerçek rolümüzü görüp şartları seçimlerimizle değiştirme gücüne sahip oluruz. Esas güç budur. Diğerlerimiz ise sadece bulundukları durumlardan şikayet ederek , karşımızdakileri suçlayarak, kendi yarattığımız hayatın sorumluluğunu kabul etmeyerek mutsuz bir ömür geçirebiliriz. Bu oyunun farkına vardığınız anda kendinizi güçlü hissetmek için artık bu oyuna devam etmenin bir anlamı olmadığını kavrarsınız.‪ Enerjinizi başkalarını değiştirmeye adamaktan çekip , tek değiştirebileceğiniz kendinize çevirirsiniz. Fakat her şeyden önce kendinize dürüst olmanız gerekir. Yukarıdaki sorulara açık yüreklilikle cevap vermeniz gerekir. O zaman görünenin aslından çok farklı olduğunu kavrarsınız. Her olayın, durumun sizin yarattığınız bir senaryo olduğunu görürsünüz. Lütfen başkalarını değiştirmeye çalışarak ömrünüzü harcamayın. Onlar sizin yazdığınız senaryoda rollerini çok iyi oynayan oyunculardır.

Memnun değil misiniz ?

O zaman senaryoyu değiştirin, baştan yazın. Başkalarına harcayacağınız enerjiyi kendi hayatınızın sorumluluğunu almada ve istediğiniz gibi yönlendirmede kullanın. Hayat bir oyun sahnesi . Neyi , nasıl ve kimlerle oynamak istiyorsunuz siz ona karar verin. Ancak ne oynadığınızı unutmadan ve ‪dürüstçe….

* Violet Alalof

Kozmik Enerji Şifa Öğretisi Magister Şehnaz Demir sayfasından

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Bizim karşımıza daima birileri veya bir şeyler aracılığı ile kendimizi tanımamız, hatalarımızı görmemiz ve düzeltebilmemiz için ortamlar yaratıyor.

ayna_tuttum[1]

 

Bizim karşımıza daima birileri veya bir şeyler aracılığı ile kendimizi tanımamız, hatalarımızı görmemiz ve düzeltebilmemiz için ortamlar yaratıyor. Ve biz farkındalığımızı geliştirip de, o yönlerimizi düzelttiğimizde, arınıyoruz, arındırmamız gereken diğer yönlerimize yöneltiliyoruz…

Kişiler ve çevremiz sürekli bir değişim içerisinde. Bunun nedeni kendi egosal yönlerimizi tanıyıp o yönlerimizi dönüştürdükçe, o yönümüzün yansıtmasına ihtiyacı olan kişiler bizden o yansımayı alamayacakları için uzaklaşıyorlar. Biz de başkalarından o dönüşmüş yönümüze ait bir yansımayı bir daha görmüyoruz.

Aynaları nasıl kullanabiliriz?

Diyelim ki birisi ile tartışıyorsunuz ve o kişi sizi adil olmamakla suçluyor. Durun ve içinize bakın. Sonra şu analizi yapın:

Bir kere adil olmayan, sizi adil olmamakla suçlayan kişidir. Onun yargısı tamamen ona aittir. Ancak, sizde ona, onun adil olmayan yönünü gösterecek kadar arınmamış bir yan var demektir.

Peki o yanınız veya yanlarınız neler olabilir? Bu suçlamayı duyduğunuz zaman içinizde oluşan hisse bakın.

Size saldırıldığı hissinde misiniz? Saldırgan bir yanınız var.

Aşağılandığınız hissine mi sahipsiniz? Başkalarını aşağılayan bir yanınız var ve aynı zamanda kendinizi aşağıladığınız bir yanınız var.

Sadece size yönelmiş bir öfke mi hissediyorsunuz? Öfkenizi dindirememiş ve hala zaman zaman öfkenizin esiri olabiliyorsunuz demektir.

Karşınızdakinin sizden korktuğu hissine mi kapıldınız, ya da bu suçlamadan dolayı korktunuz mu? Hala ayıklanamamış korkularınız var demektir…

Ya da gerçekten tam olarak adil olmadığınızı mı hissettiniz, gerçekten adil değilsiniz demektir…

Kendinize ait tesbit ettiklerinizi tek tek dingin bir anınızda düşünün.

Ben neden korkuyorum? Bunun yanıtını içinizden alana kadar ister meditasyon, ister eskilerin söylediği gibi tefekkür halinde içinize yönelin.

Bu arada sistemin size vereceği ipuçlarını kaçırmamaya çalışın. Televizyonda izlediğiniz bir şey, ilan panolarında okuyacağınız bir kelime, gazetede okuyacağınız bir haber, bir arkadaşınızın gelip size anlatacağı bir olay, hikaye vs…

Bunların hepsi size sizin neden korktuğunuzu tanımlamaya çalışacaktır. Çok ilgisiz bir şekilde karanlıktan korkuyor olduğunuz bile çıkabilir ortaya.

Bulduğunuz o yönünüzü kabul edin. Ben bütün bunlarla bir bütünüm diyin. Asla kendinizi suçlamayın, yargılamayın, cezalandırmayın.

Kendinizi yargılamanız, Tanrıyı yargılamak gibidir. Neden diyecek olursanız, bizler Tanrının “Size nefesimden üfledim” dediği varlıklarız.

Aslında özümüz mükemmel. Dualite ortamında deneyimlemek üzere yaşadıklarımız ve sergilediğimiz davranışlarımız var.

Arınmamışlıklarımız nedeni ile sergilediğimiz davranışlarımız da var. Bunlar suçlanması gereken değil, sadece fark edilerek dönüştürülmesi gereken yönlerimiz. Kendimizi yargılayıp, kendi kendimizi içsel olarak öyle çok cezalandırırız ki, dönüşümü gerçekleştiremez, o farkındalığı yaşayamayız.

İşte o zaman esas hatayı yapmış oluyoruz. Çünkü aslında bize tam olarak ait olmayan bir yönü, sanki bizmişiz
Oysa Tanrısal öz varlığımızda bilelim ki o yok. O sadece şu ana ait, dualiteye ait deneyimlediğimiz bir parça.

Yargılamayın, dönüştürün. Sevgiyle kendinizi bağışlayın. Bu belki de yapması en zor şey ama kendinizi bu yönünüzden dolayı sevgi ile kucaklayın ve bağışlayın. Ve artık bunun çözülmesini talep edin . Seçimim artık bu değil diyin. Gereken değişimin gerçekleşmesini talep edin. Bir kaç gün süre ile bu yönünüz üzerinde dinginlik ile dalgalanın, sevgiye geçmeye odaklanın. Bir süre sonra bu konuda son bir deneyim yaşayabilirsiniz. Örneğin aniden karanlıkta kalmak gibi. Artık korkmadığınızı ve karanlıktan korkmanın seçiminiz olmadığını göstermek durumunda kalabilirsiniz. Sınavı ilk seferinde veremeseniz bile, veremediğinizin farkında olmak ve dönüşüm için niyetinizi tekrarlamak süreç tamamlanana kadar sizi yönlendirecektir.

Sonunda sınavı verdiğinizi ve başka hiç bir deneyim ile aynı hissi yaşamadığınızı gözlemleyeceksiniz.

İşte özgürlük anı…

Unutmayın;

“Kendi içinizdeki olumsuz bir durumun farkına varmanız, başarısız olduğunuz anlamına gelmez; tam aksine başarılı olduğunuz anlamına gelir.”

* Eckhart Tolle

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bugün yargılamayacağım….

en-yeni-çiçek-resimleri[1]

 

Hiç kendinize bir gün, yanlızca tek bir gün boyunca hiç kimseyi yargılamama ve herkesi olduğu gibi kabul etme fırsatı verdiniz mi?
… Çoğumuz bunu yapmanın çok zor olduğunu düşünürüz.
Birisini yargılamadan, bırakalım koca bir günü birkaç dakika geçirmek bile pek ender raslanan bir durumdur.
Üzerinde azıcık düşünürsek, ne kadar sık kendimizi ve başkalarını yargıladığımızı fark ederek dehşete kapılırız.
Yargılayıcı olmaya son vermenin olanaksız olduğunu bile düşündüğümüz olur.
Oysa gerekli olan yargılayıcı olmaktan vazgeçmeye istekli olmak ve mükemmeliyetçilik anlayışından uzak durmaktır.
Çoğumuz dar görüşlülük diyebileceğimiz bir kusuru vardır; insanları bir bütün olarak göremeyiz.
Karşımızdaki insanını tek bir özelliğine takılır.
ve bu yalıtılmış özelliği de hatalı buluruz.
Buna şaşırmamalı; hepimiz yapıcı eleştiri adı altında tebdili kıyafet etmiş yanlış buluculuğu öne çıkaran okul ve ev ortamlarında yetiştirildik.
Kendimiz, aynı hatayı eşlerimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız ve hatta tesadüfen tanıştığımız insanlara karşı işlerken yakaladığımızda, zihnimizi yatıştırmanın, düşüncelerimizi tahlil etmenin ve yanlış buluculuğun geçmiş deneyimlerimizin sonuçlarından kaynaklandığını bilince çıkarmanın pek çok yararı olurdu.
Geçmişten kalma kötü bir alışkanlık olan başkalarını değerlendirmek ve karşı değerlendirmeyi davet etmek, en iyi koşullarda şartlı sevgiyi, kötüsünde ise korkuya yol açar.
Sevgi kaşifliği kararımızı pekiştirdiğimizde insanların iyi yanları üzerinde yoğunlaşmak ve zaaflarını bağışlamak kolaylaşacaktır.
Ancak bu anlayışı kendimiz dahil herkese eşit olarak uygulamalıyız ki istisnasız bütün insanları ve kendimizi sevgiyle görmeyi başaralım.
Yargılamamak, korkudan kurtulmanın ve sevgiyi hissetmenin başka bir yoludur.
Başkalarını yargılamamayı ve oldukları gibi kabul etmeyi öğrendiğinizde, kendimizi de olduğumuz gibi kabul etmeyi öğrenmiş oluruz.
Düşündüğümüz, söylediğimiz ya da yaptığımız her şey bir bumerang gibi bize geri döner.
Yargılarımız, eleştiri, hiddet ve diğer saldırı biçimleri halini aldığında bize geri döner.
Yargıda bulunmaktan kaçındığımızda ve insanlara yanlızca sevgiyle yaklaştığımızda geriye gelen de sevgi olur.

Gerald JAMPOLSKY –

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Üç Değerli Nasihat…

beyaz guvercin resmi-6[1]

Küçük Ali yakaladığı güvercini kesmek üzere yere yatırmıştı. Bıçağını çıkarırken güvercin yalvardı:
— Benim etimden sana bir fayda gelmez. Ama edeceğim nasihattan çok fayda gelir. Beni bırak da sana çok değerli üç nasihat vereyim.
Ali bun.a razı oldu. Güvercini bıraktı. Güvercin sevinçle uçup karşısındaki bir ağaca kondu. Başladı nasihatlarını sıralamaya:
— Elinden bir fırsat kaçırırsan ah vah edip durma. Geçiver.
— Zahmeti çok az ama mükâfatı çok bol şey vadederlerse hemen inanma, düşünmeye başla.
Güvercin bundan sonra şöyle dedi:
— Ey aptal, beni neden bıraktın? Halbuki benim midemde iki kilo ağırlığında kocaman bir elmas vardı, eğer beni hemen şuracıkta kesip alsaydın, dünyanın en zengin adamı olurdun.
Ali bunu duyunca öyle bir pişman oldu ki, neredeyse düşüp bayılacaktı. Kendini güç belâ tutup güvercine sordu:
— Söyle bakalım üçüncü nasihatin nedir?
Güvercin kanatlarını çırparak şöyle dedi:
— Sana söyleyecek bir şeyim kalmadı. Çünkü sen önce söylediklerimi tutmadın, daha ne söyleyeyim.
Gurk gurk öttükten sora devam etti:
— Ben sana bir fırsat kaçırırsan çok üzülme dedim. Ama üzüldün. Karnımda mücevher olduğunu söylediğimde az daha bayılacaktın. Tekrar öttü ve güldü:
— Az zahmetle çok şey vaad ederlerse ona da inanma, demiştim. Midemde iki kiloluk elmas olduğunu söyleyince hemen inandın, hiç düşünmedin. Halbuki benim ağırlığım ne ki midemde iki kilo mücevher bulunsun!
— Güvercin pır diye uçtu. Ali de orada düşünceye daldı. Güvercin haklıydı. İnsan her söze kanmamalı, her şeyi inceden inceye ölçüp biçmeliydi.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

BİZ KİMDİK BİLİYOR MUSUNUZ…???

14064313_170601943368742_2629485958389443776_n[1]

Kesme şekeri ilk gördüğümüzde, buna nasıl şekil vermişlerde böyle olmuş diye heyecanlanan çocuklardık biz.

Bir gün benim de bir uçan balonum olsa diye hayaller kurarak uykulara dalan, hüzünlü çocuklardık biz.

Karnemize zayıf düşürdüğümüzde, ailemize bunu nasıl izah edeceğiz diye yüzü kızaran çocuklardık biz.

Semt pazarlarına akşama doğru fiyatlar ucuzlar diye karanlık çöktüğü anda giden, zorluğu bilen çocuklardık biz.

Ahizeli telefonlara kimin aradığını bilmeden, herkesten önce ilk alo’yu diyebilmek için koşan, telaşlı çocuklardık biz.

Siyah beyaz televizyonlar ile gördüklerimizin rengini hayal eden, yayın bitince okunan İstiklal Marşımızı duyduğumuz an’da yattığımız yerden ayağa kalkıp saygı duruşu yapan, onurlu çocuklardık biz.

Doğum günlerimizde kendisine kitap armağan edilen, gazetelerden günlerce kupon biriktirilerek sahip olduğumuz temel britannica, meydan larousse, gelişim hachette gibi merak ettiklerimizi öğrenmeye çalışan ansiklopedi çocuklarıydık biz.

Uzaktan kumandalı televizyonla ilk tanışmamızda oturduğumuz yerden sadece 3-5 kanalı değiştirebildiğimiz halde mutlu olan, mütevazı çocuklardık biz.

Belediye otobüslerinde, hamile ile yaşlı teyze ve amcaları gördüğümüzde yerimizi onlara vermek için ayağa kalkan, merhametli çocuklardık biz.

Bayramlarda bizleri lavabo pompası gibi öpen teyzelerin verdiği mendilleri, harçlık veren amcaları, dedeleri özleyen, kazandığımız paraları atari salonlarında, gençlik parkındaki çarpışan otolara binerek harcayan çocuklardık biz.

Kışın soğuklarında pekmez ile tahini karıp yiyen, üşümemek için içimize yünlü içlik giyen, garip çocuklardık biz.

Sokaklarda gazoz kapağı toplayıp, sigara paketlerinden, mektup pullarından koleksiyon yapan, akşam ezanı okundu mu, dayak yememek için evlere koşan çocuklardık biz.

Sütü bakkaldan alamayıp, hafta sonları mahallenin sütçüsünü elimizde tencerelerle bekleyen, sonra o sütü kaynatıp üzerindeki kaymağı afiyetle yiyen, komşudan aldığımız maya ile o sütün sobanın yanında yoğurt olmasını bekleyen, sabırlı çocuklardık biz.

Kışlık kazaklarımızı güveler yemesin diye bolca naftalinleyip valizlerde eşyalarını saklayan, umutlu çocuklardık biz.

Komşu apartmanların meyve ağaçlarına gizlice çıkan, dalından meyve yemenin zevkini çıkartan ama yaptığıyla da utanan, içinde “Allah” korkusu olan çocuklardık biz.

Bizden bir yaş dahi büyüklerimize abi, abla diyecek kadar saygılı olan çocuklardık biz.

Mahallemizde kızlarla erkeklerle toplaşıp yakan top, yedi kiremit oynayan, küfür etmeyi bilmeyen, centilmen çocuklardık biz.

Evde çorba diye sadece tarhana çorbası içen, dışarıda domates çorbasının üstüne kaşar serpildiğini gördüğünde sündüre sündüre o çorbayı içmeyi beceremeyen, masum çocuklardık biz.

Çikolatanın tadını bayramdan bayrama bilen, pötibör bisküvi arasına sade lokumu bastırıp pasta niyetine afiyetle yiyen, mutlu çocuklardık biz.

Mahallemizden geçen macuncu, simitçi, pamuk ve elma şeker satıcılarını gördüğümüzde heyecanlanan, yokluğu bilen çocuklardık biz.

Siyah önlükleri, beyaz yakaları olan, sabahları okulda andımızı bağıra bağıra söyleyen, vatansever çocuklardık biz.

Daha sizlere ne söyleyeyim,

Bizlerin o tatlı ve telaşlı heyecanlarından şimdi ne kaldı geriye..

Bu zamane çocukları ileride kendi çocuklarına acaba hangi hikâyelerini anlatacaklar.

Aslında bizler çok şanslı ve çok mutluyduk!..

İnşallah, çocuklarımızın da mutlu olacağı,

Bize öğretilen maddi ve manevi değerlerin hiç unutulmayacağı bir yaşamları olsun..

Bir gün bu dünyadan ansızın gidersem ya da,

Bugün parkta gördüğüm yaşlı amcaya sorulan soru,

Yaşlandığımda bana da sorulursa ve ben bu yaşadıklarımı,

Yaşlılığın vermiş olduğu yorgunluk ve hüzün ile unutur, hatırlayamazsam,

Beni affedin olur mu?..

Bu yazdıklarımı okuyun ve bizleri biraz hissedin..

İşte biz böyleydik zamane çocukları!..
Cevdet Gökhan TÜZÜN

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

1950’li yılların İstanbul’u Ara Güler’in objektifinden böyle görünüyordu

Time-Life dergisinden Magnum ajansa kadar dünyanın en önemli kuruluşlarında çalıştı. Dali’yi de çekti, İndira Gandhi’yi de, Hitchcock’u da… 1928 yılında İstanbul’da doğan dünyaca ünlü Ara Güler bir fotoğrafçı için “resim bilecek, müzik bilecek, tiyatrodan anlayacak, çok okuyacak, anında karar verebilecek, yani çok zeki olacak…” diyor.

Şimdiye dek 56 kitabı yayınlanan usta fotoğrafçı verdiği bir röportajda56 kitap yapan adamı döverler be! Olur mu 56 kitap ama fotoğrafta olur neden? Her an değişen bir şeyin karşısındasın ve ondan bir şey yakalıyorsun. Bunları yan yana getirdiğin zaman yeni bir dünya oluşturuyorsun, bu oluşturduğun dünya senin dünyan oluyor. Ve sen onu mecburen seviyorsun zaten.” derken kendisinden fotoğrafı tanımlaması istendiğinde şu cevabı veriyor: “Fotoğraf bir kere sanat falan değildir. Fotoğraf görülen bir şeyin zapta kayda geçmesidir. Fotoğraf meselesi bir arşiv meselesidir. Arşiv; kaybolmasın, yitmesin, bitmesin, gene bakayım, gene göreyim diye. Onun için fotoğraf bir alettir, makinedir onunla hayatı yakalarsın hayatı yakalamak da arşiv yapmandan çok daha mühimdir. Bir arşiv bir dünyayı getirir. Fotoğraf makinesinin icadı bunun içindir.

Ara Güler’in 1950’li, 60’lı yıllardan başlayarak sıkça karelediği İstanbul‘un fotoğraflarını Magnum’un arşivinden derledik. O çok özel perspektifinden şimdilerde koşturarak geçtiğimiz sokakların 50 yıl önceki halini birlikte yavaş yavaş seyreyleyelim istedik. Buyrunuz…

1950 kumkapi balikci ara guler nolmus

1974 istanbul zeyrek ara guler nolmus

istanbul sokaklari 1965 ara guler nolmus

1966 istanbul sokaklari ara guler nolmus

1971 eminonu ara guler istanbul nolmus

1970 zeyrek istanbul ara guler nolmus

1970 uskudar istanbul ara guler nolmus

1965 ara guler acik hava balikcilari nolmus

1958 istanbul ara guler nolmus 123

1958 ara guler istanbul nolmus

TURKEY. 1958. Barges and ferry-boats in the Golden-Horn

salep 1957

halic 1957

beykoz 1957

1956 unkapani komur

1956 yolcu

galatasaray 1960

1959 tophane sarhos

eminonu 1959

1958

1958 sdsdd

tepebasi eczane 1958

edirnekapi 1962

beyoglu 1962

suleymaniye cami 1962

1964 arkeoloji muzesi

istanbul 1968 ara

yedikule 1968

istanbul 1971

rumeli hisari 1973

istanbul 1979

cagaloglu 1976

istanbul 1986 1

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

50 Yaşında Daha Mutlu Olmak İçin 30 Yaşındayken Yapman Gereken 20 Şey

 

Bir soru cevap platformunda 50 yaş üzerindeki insanlara, 20 yıl öncesine dönseniz yaşam şeklinizde neleri değiştirmek isterdiniz diye soruldu ve aşağıdaki 20 şey ortaya çıktı. Eğer yaşınız 30 veya civarında ise şimdiden bu maddeleri uygulamaya başlamakta fayda var, çok geç olmadan.

 

1. Sigara içiyorsan mutlaka bırak.5f73e3f52d6ccb8eec458f7a0c19f534_650x

 

2. Sağlıklı beslen. Fast Food ve abur cubur yemekten mümkün olduğunca uzak dur. b65db1f2ab6a31791156f8ecbe227692_650x

3. Aile ilişkilerine önem ver, sevdiğin insanlara ilgi göster. Onlarla geçireceğin zamanlar gittikçe azalıyor.bfdce0eba35e758584ef317b56d80308_650x

4. Korunmasız olarak güneş ışınlarına maruz kalma. Vücut sağlığın için bu çok ama çok önemli.b18e9e99c8ad570128ee51dcd67ab535_650x

5. Spor yapmıyorsan, düzenli spor yapmaya başla. Spor yapmak bir çok hastalığı başlamadan önler.7aed4e51b275f62abc8dbf7385564eee

6. Para biriktirmeye başla. Az da olsa, birikim yapmaya başla ki hayatın sürprizlerine hazırlıklı ol.e407f3d375aa535eedd13ef96be78bd6_650x

7. Sahip olduklarınla mutlu olmayı öğren, mutlu olmayı erteleme ve bir koşula bağlama.eb379aa0819593b43526c42dbb08153f_650x

8. Hayat hedeflerini erteleme, yapılacaklar listeni şimdiden eritmeye çalış, listen sürekli kalabalıklaşmasın.d48092bb7ef3dd70453cb1c60c700a2d_650x

9. Uykuna dikkat et, sağlığın için bu çok önemli.b7899471453d1501e5590a6a97f229c1

10. Diş sağlığına önem ver yoksa ilerde büyük diş sorunları yaşayabilirsin.901eb295c34ba368c27d578b4d9307f5_650x

11. Birşeyler biriktirmek yerine bol bol “Anı” biriktir. Gençken yapmadıkların için pişmanlık duyma.f5e96b55a269dab0d8e64bda0f193f63_650x

12. Karşılık beklemeden bir şeyler yap. Fiziksel ve mental sağlığın yerindeyken, küçük de olsa insanlığa katkı yapmaya çalış.e58e4d33e9c501f5df96775a3868e361_650x

13. Meraklı ol, keşifler yap.80975dd0fdb1d116f8c249bd8baa272f_650x

14. Yılda en az 10 kitap oku. (gözlerin hala sağlıklıyken 🙂1dd2344672b67f6be8a014e18d30b278_650x

15. Mümkün olduğunca seyahat et.dcbdbe8238f7e0fa23de08e561e8a9f6_650x

16. Meditasyon yapmayı öğren. Bu yaşlarda ruhsal dinginliğe ihtiyacın olacak, gereksiz konularla kafanı yormamalısın.6954e77d4412d46d1d2fbd27c0d93451_650x

17. Kendini başkalarıyla karşılaştırmaktan vazgeç. Sen “sensin” bunu kabullen.1874a65a36b83bc3e311a07742e3c6c2_650x

18. Henüz başlamadıysan günlük yazmaya başla. Düşüncelerini, yaşadıklarını herşeyi yaz. Yazdıkların seni ayakta tutar, gelecekte hatırlayamayacağın bir çok detayı hatırlamana yardımcı olur.1be31e73c42564bdde1026a18918e3af_650x

19. Barınma ihtiyacını mutlaka genç yaşındayken gider örneğin bir ev satın al. 5aedcab779742bf832e2010646c000f7_650x

20. İyi arkadaşlıklar kur, uzun sürecek dostluklar olsun. 173f6337e5aa842f511f55cb3b6cd596_650x

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Pikniğe gidiyorsun ormanı yakıyorsun.

13925045_1066128540121566_2444741308037866014_n[1]

Pikniğe gidiyorsun ormanı yakıyorsun.
Sahile gidiyorsun çöpünü orada bırakıyorsun, adını duyduğun her kumsala, her tatil beldesine, her köye, her parka gidiyorsun çocuğunun altını değiştirdiğin bezini oraya atıyorsun.
İçtiğin biranın şişesini arkandan kim toplayacak sanıyorsun?
Yetmiyor pet şişeye işiyor sidikli çöpünü de her yere bırakıyorsun.
Nereye gitsek senin izlerini görüyoruz.
Her dağ başında, her deniz kıyısında, her doğal parkta, her doğal güzellikte.
Dünyanın en güzel, en özel, en eski tarihi eserlerine sahip olsak ne fayda, sen en mahrem mağaraların duvarlarına o saçma sapan adını yazıyorsun.
Üstüne başına bakınca insana benziyorsun ama ne yazık ki olamıyorsun.
Çocukların karınca yuvalarını bozuyor, bön bön bakıyorsun, sokak köpeğine taş atıyor sırıtıyorsun, kedinin yavrularını alıp ölümüne sebep oluyor iyi bir şey yapıyor sanıyorsun, kuşların yuvalarını dağıtıyor kıs kıs gülüyorsun, doğal yaşam parklarında soyları tükenmek üzere olan her canlıyı avlıyorsun, bir de fotoğrafını çekiyorsun.
Sonra bunları sosyal medya da paylaşıyorsun, buralardan bakılınca pek sosyal, pek afilli, pek modern, pek bilmem ne görünüyorum sanıyorsun.
Kendinden başka hiç bir şeyi düşünmüyorsun, yaşadığın gezegenin ve hatta oturduğun sokağın bile farkında değilsin.
Saçlarını jöleleyip, kıçına da Kot’u çekince bir şey oldum sanıyorsun. Hatta kimi zaman turist avına çıkıp kitap okuyormuş gibi bile yapıyorsun. Oysa sen ne okuduğunu anlayacak zekaya sahipsin, ne de dünyayı görecek gözlere.
Yazık ki bizde senin verdiğin hasarı tamir için kendimizi paralayıp duruyoruz.
Keşke hiç doğmamış olsan. Sensiz ne mutlu olurdu bu dünya.
Yahya Tumer

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Affetmek zor zanaattır, ama getirisi boldur.

3000075-ferahlama[1]

 

En kolayı suçlamak, zor olan ise affetmek…

Zor zanaat, karlı zanaat : Affetmek

Affetmek zor geliyor insana. Ne kadar uğraşsanız da, öfkenizi yenmeye çabalasanız da, nefretin size zarar verdiğini bilseniz de, affetmek güç bir iş. Bir kez haksızlığa uğradığınıza inanmışsanız, derinden kırıldıysanız ya da öfkenizin alev alev devam etmesi gerektiğine karar verdiyseniz, “affetmek” mümkün olmuyor. Aslında bu, affetmediğiniz kişinin sizinle bir ömür geçirmesine izin veriyorsunuz anlamına geliyor, ama olsun!

O kişinin davranışı hala içinizi acıtıyor mu? Daha ne kadar acıtmasını istiyorsunuz? Öfke ya da korkularınızın yalnızca affetmek ile geçeceğini biliyor musunuz?

Affetmek… Çocukluğumuzda affetmeyi “ barışmak” ile karıştırıyoruz. Affetmeyi “onaylamak” ile karıştırıyoruz, ya da “kaybetmek, teslim olmak” hatta “aynı acıtan davranışı o kişinin yeniden yapmasına izin vermek” ile fena halde karıştırıyoruz!

Oysa, affetmek insanın ruhunu temizleyen, özgürleştiren ve olgunlaştıran bir eylem. Birkaç ana adımda gerçekleşiyor

Oysa, affetmek insanın ruhunu temizleyen, özgürleştiren ve olgunlaştıran bir eylem. Birkaç ana adımda gerçekleşiyor.

• Önce kırgın ya da kızgın olmanızın büyük sorumluluğunu, hatta tüm sorumluluğunu üstleniyorsunuz. Çünkü bunlar sizin verdiğiniz tepkiler, sizin duygularınız. Size maddi ya da manevi bir zarar veren kişi “hatalı” da olsa, geçmişi yorumlama şeklinizin sorumluluğu size ait.

• Karşınızdaki kişiyi, kendine özgü niyetini ve davranışlarını anlamaya çaba gösteriyorsunuz. Ona bir bebekmiş gibi bakıp, ailesini ve eğitimini göz önünde bulundurarak , içsel konuşmalarını dinlemeye çalışıyorsunuz. Empati kuruyorsunuz.

• Onu da insan olarak kabul etmeye kadar giden alışılmadık bir zihinsel yolda yürüyorsunuz, hata yapabileceğini anlıyorsunuz. Belki de kendisini korumak için böyle davrandığını düşünebiliyorsunuz, belki de hasta olduğunu, dengesiz davrandığını kabul ediyorsunuz. Alışkanlıklarını, geçmişindeki acılarını, inançlarını, değerlerini… hepsini algılamaya gayret ediyorsunuz. Kendine ait iyi niyeti, amacını keşfediyorsunuz.

• Sonra da onu hoşgörüyorsunuz.. . Affediyorsunuz. Bu olayı geçmişe bırakıyorsunuz.

• Bunu yaparak, kendinize acıtıcı duygularla ve iri zincirlerle bağladığınız bu kişiyi serbest bırakıyorsunuz ve özgürleşiyorsunuz. Kendiniz için affediyorsunuz. Yarınlarınıza bu duyguları bulaştırmamak için, belki ruh ve beden sağlığınızı korumak için, belki kocaman bir manevi tatmin elde etmek için, ya da basitçe, bu kişiden ebediyen kurtulmak için affediyorsunuz.

• Bu olaydaki kendi hatalarınızı görmeye başlıyorsanız kendinizi de affetmenin tam sırasıdır ve hayalinizde konuşarak bu kişiden af dilemeyi akıl edebiliyorsanı z, işlem tamam demektir!

• Artık dilerseniz bu kişiyi hayatınızdan çıkarabilirsiniz, ya da dilerseniz barışabilirsiniz. Sizin seçiminiz, size kalmış.

Aslında, bu işin başlangıcında onu hiç suçlamasaydınız herşey nasıl olurdu? Suçlamayı bırakarak iletişim kurmayı deneseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Çözüme ve uzlaşmaya yönelmek, kendi başınıza veya işbirliği ile sorunu sorun olmaktan çıkarmak nasıl olurdu? Bir sonraki anlaşmazlığınızda bunu deneyebilir misiniz? Taciz, cinayet, dolandırıcılık, aldatma, kefalet borcu… Hepsinde “suçlu” “onlar” olabilir, kabul ediyorum. Bu söylediklerimi geçersiz kılmak için örnekler yağdırabilirsiniz. Hepsini kabul ediyorum. Suçlasanız ne olur, suçlamasanız ne olur, ona bakın derim.

Bunun da öncesinde, klişeleşmiş beklentilerimizi gözden geçirmemiz ne iyi olur! Olumsuz duygulara ve hormonlara olan bağımlılıklarımızı, düşünce alışkanlıklarımızı ve körü körüne yapıştığımız haklı çıkma isteğimizi silkeleyip atmak bizi gerçekten özgürleştirecek. Kolay değil, ama hepinize kolay gelsin!

Affetmek zor zanaattır, ama getirisi boldur.

Affetmek için gereken sabır, hoşgörü ve şefkat damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur!

* Gülcan Arpacıoğlu

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hiç BİRşey göründüğü kadar değildir______

13627232_10153875409421799_3816029710172469935_n[1]

 

öğretmen, hikayeyi anlatmaya başlar.
gemi, denizin ortasında aniden batmaya başlar. gemideki bir çift cankurtaran botuna yaklaşırken sadece bir kişilik yer kaldığını görür. o an adam, karısını geride bırakır ve bota atlar. batmak üzere olan gemideki kadın eşine bakar ve son cümlesi şu olur:
öğretmen bir an durur ve öğrencilerine “sizce kadın, kocasına ne demiş olabilir?” diye sorar.
öğrencilerinin çoğu: “senden nefret ediyorum. nankör herif!” demiştir diye cevap verir.
öğretmen, köşede sessizce oturan bir çocuk görür ve aynı soruyu ona da sorar. çocuk, “öğretmenim bence ‘’çocuğumuza iyi bak.. demiştir’’ diye cevap verir.
öğretmen şaşırarak çocuğa sorar, “daha önce bu hikayeyi duymuş muydun?”
çocuk kafasını sallar ve “hayır ama annem, babam vefat etmeden önce aynı şeyi söylemişti.” der.
öğretmen suratında üzgün bir ifadeyle, “cevabın doğru” der. gemi batar, adam evine gider ve kız çocuğunu tek başına yetiştirir. yıllar sonra çocuk vefat eden babasının günlüğünü bulur. meğerse, çift gemi seyahatine çıktıklarında kadına ölümcül hastalık teşhisi konmuş. o kritik anda, baba ölmek üzere olan eşi yerine kendini bota atmış. baba günlüğünde, “denizin dibine beraber batmayı o kadar isterdim ki… ama çocuğumuz için, tek başına denize batmanı izlemek zorunda kaldım.” yazmış.
hikaye biter ve sınıf sus pus olur …
hiç BİRşey göründüğü kadar değildir______miryam şulam

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir seçme hakkım var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim.

14034934_1243653105678717_2707945646427771031_n[1]

 

Zor hayat şartlarına rağmen 92 sene yaşamla mücadele edebilmiş ufak tefek, kendinden emin, gururlu, her sabah sekizde giyinip Kuşanan ve gözleri görmediği halde saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaşlı hanım, bugün bir huzurevine taşındı.

Eşini kaybetmişti. Huzur evinin kapısında sabırla beklenen birkaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, görevli kendisine odasını anlatmaya başladı. Penceresinde asılı perdelerden de söz etti. Bunlar kendisine anlatılırken yaşlı kadın küçük bir kızın heyecanıyla “O perdeleri pek severim” dedi.

Görevli “Hanımefendi henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin” demişti ki, “Bunun onunla bir ilgisi yok” diye cevapladı yaşlı kadın.
“Mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir.
Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten. Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır. Bir seçme hakkım var:
Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim.

Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatımın sadece bu döneminde biriktirdiğim mutlu anlara konsantre olacağım. Yaşlılık banka hesabı gibidir.
Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından.
Bu nedenle benim gençlere tavsiyem, banka hesabına dolu dolu mutluluk hatıraları yatırmaları olacaktır. Ben hala o hesaptan mutluluk çekiyorum.”

Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için şu beş basit kuralı hatırla:
1. Kalbini nefretten arındır
2. Zihnini endişelerden arındır
3. Basit yaşa
4. Çok ver
5. Daha az bekle

“Alıntı”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

HER BİRİ KENDİ KADERİNİ YAŞAR

images[1]

Asaleti ve dürüstülüğüyle tanınan bir Samuray, tavsiye almak için bir Zen rahibini ziyarete gitmiş. Ancak Zen üstadının dua ettiği tapınağa girer girmez kendini çok küçük hissetmiş ve hayatı boyunca adalet ve barış için dövüşmüş olsa da önünde dua eden bu adamın yüceliğinin yanına bile yaklaşamamış olduğunu düşünmüş. “Neden kendimi bu denli aşağı hissediyorum?” diye sormuş rahibe duasını bitirir bitirmez. “Defalarca ölümle yüz yüze geldim, zayıfları hep savundum ve utanacak hiçbir şey yapmadığımı da biliyorum. Ama seni meditasyon yaparken gördüğümde hayatımın ve yaptıklarımın hiçbir önemi yokmuş gibi hissettim.” “Biraz bekle. Bugün beni görmeye gelen herkesle görüştükten sonra sana cevap vereceğim.” Ve böylece bütün bir gün boyunca Samuray tapınağın bahçesinde oturmuş, tavsiye almak için içeri girip çıkan insanları seyretmiş. Rahibin gelen herkesle aynı sabır ve aynı sıcak gülümsemeyle ilgilendiğini görmüş. Ancak beklemek için değil harekete geçmek için doğmuş biri olduğundan bu bekleme sürecinde giderek sabırsızlanmaya başlamış. Akşam olup herkes gittikten sonra rahibin yanına gelip ısrarla sormuş: “Artık bana öğretecek misin?”

Zen üstadı onu içeriye davet etmiş ve odasına götürmüş. Gökyüzünde dolunay pırıl pırıl parlıyormuş ve bu ortam bulundukları yere müthiş bir sakinlik yayıyormuş. “Şu ayı görüyor musun, ne kadar güzel olduğunu? Ay bütün gökyüzünü bir baştan bir başa geçecek ve sonra yarın sabah tekrar güneş doğacak. Ama güneşin ışığı çok daha güçlü, dolayısıyla önümüzde uzanan bu manzaranın tüm detaylarını gösterecek: ağaçları, dağları, bulutları. Tam 2 yıldır gece ve gündüz bu manzarayı seyrettim. Ve bir kez bile ayın ‘Neden ben güneş gibi parlamıyorum. Ben güneşten daha aşağı mıyım’ dediğini duymadım.” “Elbette sormaz” demiş Samuray; “Ay ve Güneş birbirinden farklıdır ve her birinin kendine has bir güzelliği vardır. İkisini karşılaştırmak mümkün değildir.” “O halde sorduğun sorunun cevabını biliyorsun” demiş Zen üstadı; “Biz iki farklı insanız. İnandığımız şeyler için her birimizin kendine has bir savaşma şekli var. İkimiz de bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz; gerisi sadece görüntü.”

(Çeviren: Mine Akverdi Denktaş

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bu senin hayatın.Her neyi seviyorsan onu yap.

yasam-kocu-nedir[1]

 

Bu senin hayatın.
Her neyi seviyorsan onu yap.
Sık sık yap.
Bir şet hoşuna gitmiyorsa, değiştir.
İşinden mutlu değilsen, bırak.
Eğer hayatının aşkını arıyorsan, dur;
Gerçekten gönülden sevdiğin şeyleri yapmaya
başladığında o seni bekliyor olacak
Aşırı analiz etmeyi bırak
Hayat basittir
Bütün duygular güzeldir
Bir şeyler yerken her bir lokma için şükret
Zihnini, kollarını ve kalbini yeni şeylere ve
insanlara aç.
Farklılıklarımızdır bizi birleştiren
İlk karşılaştığın kişiye tutkusunun ne olduğunu sor
Ve onunla hayatına ilham olan hayalini paylaş
Sık sık seyahat et
Kaybolmak kendini bulmana yardımcı olacaktır
Bazı fırsatlar hayatta sadece bir defa gelir
Geldiğinde onları yakala
Hayat; tanıştığın insanlar ve birlikte
yarattıklarınızla alakalıdır
O zaman kabuğundan çık ve
yaratmaya başla.
Hayat kısa
Hayalini yaşa
Ve tutkularını giyin

Holstee Manisfestosu

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bu yaşanmış bir evlilik öyküsü ve ben bayıldım…

13612253_10210039440723244_4607300543474522133_n[2]

“Bu fotoğrafta anneannem 16 yaşında, dedem 33.
Tarih 26. Şubat 1938. Yani 77 sene önce bugün. Nişanlandıkları gün.

Anneannem dedemi hayatında ilk defa o gün görmüş.

Düşünsenize, evleneceksiniz ve hayatını paylaşacağınız adamı nişan günü görüyorsunuz. Beğendin, beğendin, beğenmedinse hayat boyu çek dur.. smile ifade simgesi:)

Bizimkilerin hikayesi ise tam bir “Onlar ermiş muradına , biz çıkalım kerevetine..” hikayesi. Sonu gerçekten mutlu olan şahane bir masal yani..

Anneannem kendisinden 17 yaş büyük dedeme resmen aşık olmuş.
Dedemse o yıllardaki genel davranışın aksine, o gencecik kıza, ömür boyu, hem aşkla, sevgiyle, hem de “saygıyla” bağlanmış..

Ben onların evinde hiç yükselen ses , hiç kavga gürültü duymadım.

Evlendikleri ilk gün, dedem uzun bir konuşma yapmış. Üç şey istemiş gencecik karısından :

Bir : Bana İhsan Bey değil, İhsan demeni rica ediyorum. ( ki o devir için müthiş bir adım..! )Evde kıyametler kopmuş, sen kocana, koskoca adama nasıl ismiyle hitap edersin diye..
Aile büyüklerini sakinleştirip ikna etmek yine dedeme düşmüş..:)Anneannem öbür boyu hep İhsan’cığım dedi. “Cığım”sız bir hitap hiç duymadım ağzından..

İki : Dedem hakimdi benim. Bak demiş, mesleğim gereği eve senden torpil isteyenler gelebilir.
Asla , katiyen kabul etmeyeceksin. Hediye asla kabul etmeyeceksin.
Hakim demek, tarafsızlık demektir.
Böyle bir şeyi mesleğim adına şerefsizlik addederim.
Bu ricaları reddetmeyi ayıp sayabilirsin , asıl bunu teklif etmek ayıptır, bilesin.
Sonraları ikisi bir olup, güzel bir reddetme cümlesi bulmuşlar, anneannem çok ısrarcı olanlara :
– “Dosyanızı titizlikle tetkik edeceğini söyledi” derdi.

Üç : Benim demiş, “küsme” huyum vardır. Kızarsam tartışmam, sadece küserim. Ben sana küsersem , sen bana küsmeyeceksin. Yoksa evlilik gemisi yürümez. Sabır rica ediyorum senden..
Bir şey diyeceğim, inanmayacaksınız : “Ömür boyu hiç küsmediler.”

Diyeceksiniz ki, e kadın her şeye uyum sağlarsa evlilik elbet yürür. O dönemin evliliklerinde bir kere, çok keskin kadın-erkek ayırımları var. Kadın asla çalışmıyor, evin bakımı, çocuklar vs ile ilgili, erkek ise çalışıp evi geçindiren . Bu kadar net. Bugünkü gibi herkes her şeyi paylaşır durumu yok. O yüzden değerlendirirken hep bunu düşünürüm aslında..

Yani ben hayatımda dedemi mutfakta görmedim. Bir tabağı içeri taşıdığını bilmem. Kalkıp bir bardak su aldığını bilmem. Anneannem getirirdi her şeyini..

Ama mesela su mu istedi, anneannemin elinden bardağı alır, öbür eliyle, onun suyu getiren elini tutar öper, gözlerinin içine bakarak
“ Eline sağlık, zahmet oldu Münevver’ciğim” derdi.
Anneanneme aniden bir enerji gelir, gözleri parlar, genç kız gibi seke seke , uça uça dönerdi mutfağa..

Anlayacağınız, “Görevi tabii, elbette yapacak! ” zihniyetinde hiç olmadı dedem. Teşekkürü , takdiri hiç ihmal etmedi bir ömür boyu.

Annemler küçükken, dedem öğlenleri işten mutlaka eve gelirmiş, alel acele yemek yiyip, bir tek de tavla atarlarmış, öyle dönermiş dairesine.. O bir saate hepsini nasıl sığdırırdık diye konuşup gülerlerdi..

Evlilik diye oya gibi işlenmiş, inci gibi dizilmiş anılar gördüm ben.. Fedakarlık, sabır, özen, ve minnet gördüm. İçinde hastalıklar da oldu elbet , ölümler de, acılar ve hayal kırıklıkları da.. ..Ama bütün bu gerçekler nasıl taşınır, nasıl her bir korku, her bir hüzün, sevgiyle harmanlanıp akide şekeri gibi ağızda eritilir gider, işte onların masalı bunu da anlatır.

Dedeciğim, sayısız hastalıkla mücadele etti, ama etrafına en ufak bir rahatsızlık vermedi. Anneannem ona hep canı gönülden sevgiyle , bir melek gibi baktı.

Dedeme şeker teşhisi konduğunda, insülin iğnelerini bile iğneciye bırakmadan kendi yapmak istemişti mesela..

O zamanın iğneleri şimdiki gibi değil, kocaman metal enjektörler vardı, ucunda kalın, dehşetengiz iğneler olan. O verev kesimli iğne uçları hala gözümün önündedir.

O enjektör her sabah ocakta, çayın yanında kaynardı..
Fonda radyoda Türk Sanat Müziği, mesela “ Benzemez kimse sana “ çalar, enjektörün tıkır tıkır kaynama sesi, çaydanlığın fokurtusuna, limon kolonyasının kokusu, kızarmış ekmek kokusuna karışırdı. Anneannem seve okşaya karnından yapardı iğneleri dedeme..

Nasıl öğrenmiş iğne yapmayı derseniz, normalde portakala batırarak öğretirler, ama anneannem “kendine batırarak” öğrenmişti iğne yapmayı..
Dedemin canını yakmasın diye..

Ne bir gün anneannem bıktı her gün bunu yapmaktan, ne de dedem bir gün şikayet etti, her Allah’ın günü iğne olmaktan…Anlayacağınız, o dana kadar iğneleri yapmayı bile keyif haline getirmişlerdi.

Anneannem bir şey öreceği zaman yünleri alır, dedemin yanına getirirdi. Dedem hemen gazetesini, kitabını bırakır, kollarını anneanneme uzatırdı. O çilenin iki ucuna ellerini geçirir, anneannem çabuk çabuk hareketlerde yünü top haline getirdikçe, son derece uyumlu hareketlerle, bir sağ, bir sol elinden kaydırırdı yün çilenin iplerini..
Gülüşüp sohbet ederlerdi. Anneannem ona uzun uzun ne öreceğini anlatırken, ilgiyle dinlerdi.

Televizyonun olmadığı o güzel zamanlarda, annemle dayımın okuduğu şiirleri dinlemeye bayılırlardı.
Akşam oldu mu çay demlenir, yaz ise bahçeye açılır kapanır sandalyeler atılır, cır cır böceklerinin sesi eşliğinde, yıldızların altında uzun uzun , tatlı tatlı sohbet edilirdi.

Televizyon geldikten sonra ise çocukluğuma ve onlara dair en net anım, kanepede dedemin koltuğunun altına yaslanıp uyuklaşım, ayıkladığı kabak çekirdeklerini bir bir ağzıma verişi.. Anneannemin soyduğu portakalın kabuğunun kokusu.. Usulca uykuya teslim oluşum.. Ve sonra alnımdan öpülerek uyanmak.. “Hadi yavrum, İstiklal Marşı başladı.”

Dedemle yan yana, son derece ciddi ayakta beklemek, marş bitene kadar. Askerler rap rap yürüyene kadar. Sonra sanki memleketi emin ellere teslime etmişcesine güvenli hissederek uykuya dalış.. Sabah puhu kuşlarının seslerine uyanmak..

Onların nişan günü bugün.

77 sene önce parmaklarına taktıkları o yüzüğü ömür boyu sevgiyle taşıdılar.

Tıpkı o yün çilesini sıcacık bir kazak haline getirmek gibi bir evlilik.

İlmek ilmek, emek, emek..

Dedem tuttu, anneannem ördü.

Dedemin ellerinden ilmek ilmek anneannemin ellerine kaydı..

İlmek ilmek.. Oya oya..

Ruhları şad olsun.”

Bige Güven Kızılay

Hayal Ağacım Adlı Sayfadan Alınmıştır

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 15 Comments »

Çarpıcı bir fotoğraf serisi: Bir gülümseme insanlara dair algımızı nasıl değiştirir?

Fotoğrafçı Jay Weinstein 2013’te, Hindistan, Rajasthan çöllerinde yaptığı bir seyahat sırasında ilginç bir olay yaşar. İnsanlara bakışını hayli etkileyen bu olayı Weinstein daha sonra şöyle anlatır: “Yoğun tren istasyonunun yanında, fotoğrafını çekmek istediğim bir adam gördüm. Tereddüt ettim. Gözünün içine baktım ve katı, sert görünümü gözümü korkuttu. Bir fotoğrafı öldüren her zaman o tereddüt anıdır. Ondan uzak durmaya ve diğer insanları çekmeye karar verdim. Ta ki adamın şen şakrak bir sesle ‘Benim de fotoğrafımı çek!’ dediğini duyana dek.”

Weinstein, kameranın lensini ayarlar. Eli deklanşöre gider ve öznesine “gülümse” deyiverir. O an karşısındaki adamın bambaşka bir insana dönüştüğünü görür. Adamın yüzü aydınlanmış, gözleri parlamaya başlamıştır. Hatta duruşu bile değişmiştir. Weinstein bir sonraki fotoğraf serisinin temasına işte o an karar vermiştir. Bir yabancının yüzündeki gülümsemenin etkisini belgelemek ister.

Jay Weinstein gulumse portre 6

Jay Weinstein bu seri kapsamında kamerasının karşısına geçen sayısız “yabancı”dan gülümsemesini ister. Karşısına çıkan insanların gülümsemeden önce ve gülümserken fotoğraflarını çeker. Ortaya çıkan sonuç yabancılara dair algımızın bir gülümsemeyle bile şekillenebileceği yönündedir: “Yani isimler yok. Meslekler yok. Teyit edilmiş dinler ve etnik kökenler yok. Büyüleyici hayat dersleri veya kalp tıngırdatan anılar yok. Yalnızca bir insan yüzü var. Gülümserken ve gülümsemezken.”

Jay Weinstein gulumse portre 2Jay Weinstein gulumse portre 3Jay Weinstein gulumse portre 4Jay Weinstein gulumse portre 5  Jay Weinstein gulumse portre 7Jay Weinstein gulumse portre 8Jay Weinstein gulumse portre 9Jay Weinstein gulumse portre 10Jay Weinstein gulumse portre 11Jay Weinstein gulumse portre 12Jay Weinstein gulumse portre 13Jay Weinstein gulumse portre 15Jay Weinstein gulumse portre 17Jay Weinstein gulumse portre 18Jay Weinstein gulumse portre 19Jay Weinstein gulumse portre 20Jay Weinstein gulumse portre 21Jay Weinstein gulumse portre 22Jay Weinstein gulumse portre 23Jay Weinstein gulumse portre 24Jay Weinstein gulumse portre 25Jay Weinstein gulumse portre 1

h/t: BOREDPANDA

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »