Eyvah Yaşlanıyorum…

Bundan yıllar önce (ben daha ortaokuldayken) doğum günümü kutlamak için evde parti yapmaya karar verdim. Annemle beraber Beyoğlu’na gidip çok güzel bir elbise ve (en sevdiğim) çikolatalı-vişneli pasta satın aldık. Evde de peynirli, salamlı küçük sandviçler, çeşit çeşit börekler yaptık.

Parti sabahı büyük bir heyecanla yataktan kalkıp insanların gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başladım. Fakat şubat ayının azizliği işte acayip bir kar fırtınası başladı. Ama öyle böyle değil göz gözü görmüyor. Sırayla bütün arkadaşlarım arayıp gelemeyeceklerini bildirdiler. Evin salonunda, pencereden yağan kara bakakalmıştım. Üstümde elbisem, elimde bir dilim pastam, gözümde yaş şeklinde tabi…

Çocukluk travmaları kolay atlatılmaz derler ya, çok doğru, senelerce bir daha doğum günü partisi yapmaya cesaret edemedim. Hatta doğum gününde ne yapıcan diye soranlara da kaçamak cevaplar verdim. Çoğunlukla da “ya her şey yine iptal olursa korkum” ağır bastığı için kendimi o tarihlerde İstanbul dışına attım…

Fakat bu sene İstanbul’da kalıp bu korkumla yüzleşmeye karar verdim. Artık her şeyi geride bırakmanın zamanı geldi diye düşündüm… Bunun üzerine çocukluk arkadaşlarımla konuştum ve herkesin toplanıp bana gelmesine, arkasından da yemeğe gitmeye karar verdik. Fakat doğum günüme birkaç gün kala arkadaşım annesini kaybettiği için bizim programı iptal ettik.

Bunu öğrenen başka bir grup arkadaşım “senin adına bizim evde parti verelim” dediler kabul ettim. Ama İstanbul’da sürekli yapılan aman kar fırtınası geliyor, sakın evden çıkmayın uyarıları neticesinde benim parti gene iptal oldu. Yani sizin anlayacağınız benim travma gene depreşti…

Arkasından doğum günü tarihim yaklaştıkça mesajlar, telefonlar yağmaya başladı. Programım olmadığı ortaya çıkınca bir değil, iki değil beş-altı program birden değişik arkadaşlar tarafından organize edildi. Kargodan hediyeler geldi… Uzun zamandır haberleşmediğim insanlar beni aramaya başladı… Yani hayatımda bir cümbüş başladı anlatılır gibi değil…

Giderek büyüyen bu sevgi yumağı sayesinde travmamı da atlatmış oldum… Bunu atlatmama bilmeden yardım eden herkese buradan teşekkür etmek istedim. Bana sevildiğimi, önemsendiğimi ve özel olduğumu hissettirdiniz için teşekkür ederim…

Gelelim diğer meseleye. Bundan yedi-sekiz sene önce girdiğim “eyvah yaşlanıyorum” meselesine… Kimse doğum günümü hatırlamaz, gelmez diye korkmam yetmiyormuş gibi bir de yaşlanıyorum psikolojisiyle uğraşmak zorunda kalırdım. Ah bu yaşa geldim de, bak hala şu olmadı da, bak bu da olmadı da gibi başlayan uzun bir listem vardı…

Sonra nasıl oldu anlamadım sihirli bir değnek değmişçesine bu fikirlerim de değişti… Kaç yaşında olursam olayım yaşadığım her anın çok güzel olduğunu anladım. Ve elimde olan her şeyin çok kıymetli olduğunu ve benim için en hayırlı şeylerin benim yanımda olduğunu anladım… Yaşın sadece bir sayı olduğunu ve esas önemli şeyin ruhun yaşarken yaşamayı bilmesi gerektiğini anladım…

Sözün özü; dostlarla, sağlıkla, aşkla, huzurla, bereketle, gezerek, eğlenerek kalbimizdeki tüm dileklerin gerçekleşeceği mutlu günlerin bizim olmasını diliyorum.

Tüm hayırlı kapılar bir bir açılsın önümüzde…Ve önümüzde açılan kapılar, açılmasını istediğimiz kapılar olsun…

Sağlıcakla,

Sevgililer Gününü Kutlamalı Mı?

Bizim kuşağın sevgililer günüyle tanışması sanırım yirmi üstü yaşlarda olmuştur. Ondan önce cahilce geçirdiğimiz seneler boyunca rahatımızla yaşayıp giderdik. Ne sevgilimiz yok diye komplekse girerdik, ne de hediye alma telaşına düşerdik…

Sanırım hayatıma giren ilk sevgililer gününde bankada çalışıyordum. O furyaya kapılmış biri olarak, erkek arkadaşıma daha önceden nasıl bir gül sepeti istediğimi bile bildirmiştim. Yok öyle sürpriz olsun, beni düşünsün, bekleyeyim falan. Baştan çatır çatır listeyi vermiştim kendisine. Ama ne hikmetse o gün çiçekçinin yoğunluğundan mı benim şansızlığımdan mı ne şubeye en son benim çiçeğim gelmişti…

Tabi çiçekçiler şube arkadaşlarıma irili, ufaklı çiçekleri bırakırlarken ben sinir içinde nerde benim çiçeğim diye erkek arkadaşımı defalarca taciz etmiştim… Bir de çiçek akşam geldiği yetmezmiş gibi istediğimden bir boy küçük gelmez mi? Eh ben o akşamı sevgilime zehir eder miyim etmez miyim?

Tabi bir sonraki sene ikimiz de daha temkinliyiz. Ben yine günler öncesinden istediğim çiçek sepetini bildiriyorum, o da çiçekçiye evvelden bin bir tembihle siparişi veriyor… Bu sefer şubeye gelen ilk çiçek benimki oluyor. Hem de istediğimden bir boy büyük… Şube içinde nasıl kurum kurum dolaştığımı hala hatırlarım…

Sonraki seneler bu tip günler benim için yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı. İçleri boşaltılmış, sadece insanları tüketime yönelten günler olarak görmeye başladım. Bu bana bir miktar rahatlık verse de “sevgililer günü tamamen anlamsız” diyecek kıvama da gelemedim ve her sene bir şekilde bu günü kutlamaya devam ettim.

Mesela bundan birkaç sene önce sevgililer gününde bir taksiye bindim, adam bana kırmızı bir gül uzatmasın mı? Yüzünde koca bir gülümsemeyle “buyrun, sevgililer gününüz kutlu olsun” diyerek elime tutuşturuverdi… Sonrada başladı anlatmaya: Karısı gül alsın diye çok dırdır yapmış. Karısına alırken sekiz tane de fazladan almış ve arabasına binen ilk sekiz kadına bu güllerden vermeye karar vermiş. Ben de sekizinciymişim… Bundan sonra binene bir şey yokmuş yani…

Bir başka sene de ;arkadaşlar, sevgilisi olan olmayan davetli olacak şekilde bir ev partisi yapmaya karar vermişler. Akşam iş çıkışı yorgun argın “zaten pek de fazla kalmam” diyerek partiye gittim. Oo bir de ne göreyim. Balıkçıdan eve yemekler söylenmiş. Gelenin haddi hesabı yok. Muhabbet falan süper… Olay sevgililer günü bahane parti şahane kıvamında gece geç saatlere kadar devam etti…

Bu sene de sevgililer günü hediyem beni buldu… Geçen gün kitap almaya D&R’a girmiştim. Baktım kasanın yanında pembe pembe duran bir sürü kitap ayracı… “Ne kadar bunlar?” dememe kalmadan “bunlar sizlere sevgililer günü hediyemiz, buyrun istediğiniz kadar alın” dedi kasadaki görevli adam… Kitap poşetime zevkle birkaç kitap ayracını koyuverdim…

Sanırım bu konuda en çok hoşuma giden şey bu ortak heyecan duygusu; din, dil, ırk ayırımı yapmadan tüm dünyaya yayılan sevgililer gününü kutlama telaşı; her sene yeni fikirlerle ortaya çıkan insanları takip etmek, onların yaratıcıklarını gözlemlemek… Kutlasak da kutlamasak da  sanırım bu gün bizi uzun süre çevrelemeye devam edecek… Eee, o zaman ne diyelim “havamız nasıl olursa olsun, sevgililer günümüz kutlu olsun”…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Sevgililer Gününü Kutlamalı Mı?

Bizim kuşağın sevgililer günüyle tanışması sanırım yirmi üstü yaşlarda olmuştur. Ondan önce cahilce geçirdiğimiz seneler boyunca rahatımızla yaşayıp giderdik. Ne sevgilimiz yok diye komplekse girerdik, ne de hediye alma telaşına düşerdik…

Sanırım hayatıma giren ilk sevgililer gününde bankada çalışıyordum. O furyaya kapılmış biri olarak, erkek arkadaşıma daha önceden nasıl bir gül sepeti istediğimi bile bildirmiştim. Yok öyle sürpriz olsun, beni düşünsün, bekleyeyim falan. Baştan çatır çatır listeyi vermiştim kendisine. Ama ne hikmetse o gün çiçekçinin yoğunluğundan mı benim şansızlığımdan mı ne şubeye en son benim çiçeğim gelmişti…

Tabi çiçekçiler şube arkadaşlarıma irili, ufaklı çiçekleri bırakırlarken ben sinir içinde nerde benim çiçeğim diye erkek arkadaşımı defalarca taciz etmiştim… Bir de çiçek akşam geldiği yetmezmiş gibi istediğimden bir boy küçük gelmez mi? Eh ben o akşamı sevgilime zehir eder miyim etmez miyim?

Tabi bir sonraki sene ikimiz de daha temkinliyiz. Ben yine günler öncesinden istediğim çiçek sepetini bildiriyorum, o da çiçekçiye evvelden bin bir tembihle siparişi veriyor… Bu sefer şubeye gelen ilk çiçek benimki oluyor. Hem de istediğimden bir boy büyük… Şube içinde nasıl kurum kurum dolaştığımı hala hatırlarım…

Sonraki seneler bu tip günler benim için yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı. İçleri boşaltılmış, sadece insanları tüketime yönelten günler olarak görmeye başladım. Bu bana bir miktar rahatlık verse de “sevgililer günü tamamen anlamsız” diyecek kıvama da gelemedim ve her sene bir şekilde bu günü kutlamaya devam ettim.

Mesela bundan birkaç sene önce sevgililer gününde bir taksiye bindim, adam bana kırmızı bir gül uzatmasın mı? Yüzünde koca bir gülümsemeyle “buyrun, sevgililer gününüz kutlu olsun” diyerek elime tutuşturuverdi… Sonrada başladı anlatmaya: Karısı gül alsın diye çok dırdır yapmış. Karısına alırken sekiz tane de fazladan almış ve arabasına binen ilk sekiz kadına bu güllerden vermeye karar vermiş. Ben de sekizinciymişim… Bundan sonra binene bir şey yokmuş yani…

Bir başka sene de ;arkadaşlar, sevgilisi olan olmayan davetli olacak şekilde bir ev partisi yapmaya karar vermişler. Akşam iş çıkışı yorgun argın “zaten pek de fazla kalmam” diyerek partiye gittim. Oo bir de ne göreyim. Balıkçıdan eve yemekler söylenmiş. Gelenin haddi hesabı yok. Muhabbet falan süper… Olay sevgililer günü bahane parti şahane kıvamında gece geç saatlere kadar devam etti…

Bu sene de sevgililer günü hediyem beni buldu… Geçen gün kitap almaya D&R’a girmiştim. Baktım kasanın yanında pembe pembe duran bir sürü kitap ayracı… “Ne kadar bunlar?” dememe kalmadan “bunlar sizlere sevgililer günü hediyemiz, buyrun istediğiniz kadar alın” dedi kasadaki görevli adam… Kitap poşetime zevkle birkaç kitap ayracını koyuverdim…

Sanırım bu konuda en çok hoşuma giden şey bu ortak heyecan duygusu; din, dil, ırk ayırımı yapmadan tüm dünyaya yayılan sevgililer gününü kutlama telaşı; her sene yeni fikirlerle ortaya çıkan insanları takip etmek, onların yaratıcıklarını gözlemlemek… Kutlasak da kutlamasak da  sanırım bu gün bizi uzun süre çevrelemeye devam edecek… Eee, o zaman ne diyelim “havamız nasıl olursa olsun, sevgililer günümüz kutlu olsun”…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İstanbul Notları 2…

Eskiden İstanbul’u düşünürken; ne kadar kalabalıksın, ne kadar pissin, ne kadar pahalısın derdim. Bir başlardım sövmeye bir türlü durmak bilmezdim… Ne yaşanması zor yer, ne çile yersin derdim… Hah taşı toprağı altınmış sen gel onu bana sor derdim…

Sonra bir gün neredeydim bilmiyorum yaaa İstanbul aslında çok güzel bir şehir, boğazı ayrı güzel, tüneli ayrı güzel diye düşünmeye başladım…

Arkasından çok kalabalık diye düşündüm… Sonra bunda şehrin ne suçu var ki diye düşündüm… İnsanlar yerlerinden, yurtlarından göç edip geliyorlarsa İstanbul’un ne suçu var ki? Rahat rahat belki beş milyonun yaşayacağı şehirde yirmi milyon yaşıyorsak İstanbul’un ne suçu var ki dedim…

Ve bir anda kendimi İstanbul’dan özür dilerken buldum… Seni pis yapan biziz, trafiğini çekilmez yapan biziz, seni gürültülü yapan biziz dedim…

Asıl İstanbul’un feryat etmesi, karşı çıkması, hatta bize kızması gerek diye düşündüm… Onu böyle hor kullandığımız için, ona böyle kötü muamele yaptığımız için… Ormanları, tepeleri o kadar katletmemize rağmen hala bizi kabul ettiği için…

Ve herkesin huzurunda senden bir kere daha özür diliyorum İstanbul, bizi o şefkatli kollarınla kucakladığın için…

Affet bizi İstanbul…

Seni çok seviyoruz…

Anette

 

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

İlişkide Kim Değişecek?

Annem uzun zamandır televizyondaki evlilik programlarının tam bir bağımlısı olmuş durumda. Hatta hızını alamıyor orda duyduklarını gelip bana anlatıyor. Geçen gün beni programın başına oturtmayı becerdi sonunda. Valla korkulur bu anne kısmından…

“Aman bu ne biçim program” dememe kalmadan bir çift çıktı: Birisi Almanya’da yaşıyor öbürü İstanbul’da. Birbirlerini sevmişler ama kimse olduğu yeri bırakmak istemiyor “kim fedakarlık yapacak” diye konuşuyorlar.

Sonra onlar gidiyor diğer çift geliyor. Bu sefer adam programda tanıştığı kadınla evlilik arifesinde ama eski karısı bunları rahat bırakmıyor. Ekrandan herkes eski karısına mesajlar yolluyor “seni istemeyen adamı sen hiç isteme” diye.

Sonra bir başkası çıkıyor. Hollandalı bir kadınla evlenen bu Türk “birbirimizi çok seviyorduk ama anlaşamadığımız huylarımız vardı, ikimiz de birbirimizi değiştireceğimizi sanmışız ama olmadı diyor”…

Ve ben şaşkınlıkla televizyona bakıp kalıyorum. Bu olayları ben her gün çevremde zaten duyuyorum. Bu program gerçeklerin büyüteçle gözler önüne serilmesi gibi bir şeymiş.

Özellikle son çıkan adamın söyledikleri kulaklarımda yankılanıyor: “İkimiz de birbirimizi değiştireceğimizi sanmışız olmadı”. Gerçekten ilişkiler böyle değil mi? Herkes karşısındakinin sevmediği taraflarını “aman ben nasılsa ilerde çaktırmadan bunları değiştiririm” beklentisiyle girmiyor mu???

Mesela tanıştığımız kişi çok çapkındır ve bu durum haliyle bizi tedirgin etmiştir. Ama bize karşı davranışları da çok hoşumuza gitmiştir. “Ya hele biz bir çıkalım, ben nasılsa onu değiştiririm” demez miyiz? “Ben onu uslandırmasını bilirim” diye hatta az da olsa bir kadınlık gururumuzu konuşturmaz mıyız?

Ya da adam gezmesini çok seviyordur ama biz daha evcimenizdir. “Hele bir evlenelim, çocuk da yaparız zaten o zaman bir yerlere gidemez” diye alttan alta düşünmez miyiz sanki?

Ya da tam tersi çok durgundur, biz daha hareketliyizdir. “Ben onu adam ederim bana ayak uydurtmasını sağlarım” demez miyiz?

Adam sigara içer; bizimse tahammülümüz yoktur sigaraya, ben nasıl olsa bıraktırırım demez miyiz?

Para konusunda çok savurgansa, hele bir evlenelim aile bütçesi zaten benden sorulacak, ben onun harcamalarını dizginlerim demez miyiz?

Örneklere devam edecek olsam sayfalar dolar ama hiçbir zaman “ya şu adam/kadın böyle ben onun bu haliyle yapabilir miyim” diye düşünmeyiz. Onu olduğu haliyle kabul etmeyi düşünmeyiz. Ya da değiştirme işlemlerini hep onun üstünden düşünürüz. Kendimizi değiştirmemiz gerektiği nedense pek aklımıza gelmez.

En sonunda da ilişkinin niye yürümediğine şaşar kalırız. Yani adamın televizyonda dediği gibi “ikimiz de birbirimizin değişmesini bekledik ama ikimiz de aynı kaldık” der hayal kırıklığımızla kalırız. Bir de birbirimizi değiştirmek için harcadığımız o kadar çaba, emek, konuşma, sinir sürtüşmesinden bahsetmiyorum bile…

Sanırım karşımızdakini olduğu gibi kabul etmiyorsak o ilişkinin pek şansı olmuyor. Siz ne dersiniz?

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

İstanbul Notları – 1

Perdeyi araladım, birde ne göreyim; kar çok güzel lapa lapa yağıyor. Hatta yağmur kıvamında yağıyor. Yağmur gibi yağıyor. Soğuğu sevmiyorum ama İstanbul’un karlı görüntüsünü kaçırmak istemiyorum. Hava soğuk ama sıkı sıkıya giyinip çıkıyorum dışarıya. Ayağıma da botlarımı giyiyorum. Bir taraftan “çıkmasa mıydım kaymam inşallah” diyorum bir yandan da çıkmaktan kendimi alamıyorum.

Ara sokaklarda tertemiz izsiz karlara basmaya kıyamadan usul usul kenarlardan geçiyorum. Sonra yaramazlığım tutuyor ortadaki yığının üzerine koşup zıplamaya başlıyorum.

Ortaköy’e gidip bankta oturup karların denizle buluşup eriyişini seyrediyorum. Arkasından kafede salep içip pencereden yağan karı seyrediyorum. Sonra Bebek’e gidiyorum, arkasından Rumelihisarı’na. Rumelihisarı’ndan tablo gibi gözüken karşı kıyıya bakıyorum. Bankta tost yiyip çayımı içerken burnum üşüyor. “Niye burun eldiveni yapmazlar ki” diye hayıflanırken karşı tepelerin kar beyazına vuruluyorum. Ön planda arabalar yavaş yavaş geçerken, karşı kaldırımda dolanan köpekler sığınacak bir yer arıyorlar… İstanbul’da senin yerin neresi diye sorsalar Rumelihisarı derim. Bin yıl bu Boğaz’a baksam hani nerde öbür bin yıl derim.  İstanbul’dan uzaktayken buranın hasretini çekerim.

Ben çayımı yudumlarken o deli kar tipisi bastırıyor tekrar. Bir çay daha söylüyorum “bu da içimin ısınması için” diyerek. Bir yandan “neden çıktım diye hayıflanırken burada olmasam neleri kaçıracaktım” diyor ikiye bölünmüş ruhum. Sonra zahmetli bir eve dönüşün ardından yarın çıkmayacağım diyorum ama sabah yine dışarısı çağırıyor beni. Bembeyaz karların üzerinde usulca onları incitmekten korkarcasına yürüyorum. İstiyorum ki kanatlarım olsun onların canı acımasın. Paltoma, saçıma, elime kavuşuyor kar taneleri. “Zaten yılda şunun şurasında kaç günkü bu kavuşma” diyor inadına dışarda öyle dikilip duruyorum.

En sonunda soğuğa dayanamıyor, eve koşuyor ve sonuna kadar açılmış tüllerin ardından yağan kara hayranlıkla bakıyorum. Karlar üstüme gelir gibi yağıyorlar ama aramızda cam olduğundan üzerime yağabilecekleri son noktaya kadar yağıyor ve camın dibinde toplaşıyorlar. Onlar dışarda ben içerde birbirimizi seyrediyoruz mahzun bakışlarla…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

not: foto alıntıdır

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , . Leave a Comment »

Kadınlar Araba Kullanabilir Mi???

Küçükken bana oyuncak olarak bebek, gene bebek, hep bebek gelirdi. Bense trenlere, uçaklara, kumandalı arabalara meraklıydım. Kimsecikler almazdı. Her gelen hediye paketini merakla açar, hepsinde aynı hayal kırıklığını yaşardım. Sarışın Barbie mi??? Ben ne yapayım ki bunu… Ben arabaları sürmek, trenleri yarıştırmak, uçakları uçurmak isterdim…

Üniversiteye başladığım sene – acelem nedir bilmem – arkadaşlarla hemen ehliyet kursuna yazıldık. Derslere girdik, yanımızda gözetmenle araba kullandık, tam sınav için başvurdum bana demesinler mi “sen daha 18 olmadın ki bekleyeceksin”… Arkadaşlarım benden büyük, onlar çatır çatır aldılar ehliyetlerini bense birkaç ay sonra anca kavuşabildim ehliyetime. Fakat iş ehliyetle bitmiyormuş ki esas mesele araba sahibi olmakmış. Hem okuyup, hem çalıştığım için birkaç sene içinde bir de elden düşme arabam oldu. Hala gözümün önünde, 1974 model bir Amerikan arabası. Hem dışı hem içi yeşil. Araba büyük tank gibi birşey, bense minyon bir kız. Trafikte beni gören arabadan korkup bana yol veriyor. Bi dokundursam yamulacak karşı taraf. Fakat bir benzin yiyor ki evlere şenlik. Ben direk araba için çalışıyorum.

Bu arada yağ değiştirmeden lastik nasıl şişirilire, araba nerde yıkatılıra, soğukta içine ne koymalıya kadar yavaş yavaş her şeyi öğreniyorum ama oflaya puflaya. Ben arabaya binip, sürmesini seviyorum. Gitmeyi ve hep gitmeyi seviyorum. Bana verdiği özgürlük hissini seviyorum. Fakat o harcıydı, sigortasıydı, muayenesiydi beni bitirirdi… Öyle yuvarlanıp gidiyorduk ama benim araba çok masraflı. Ne kadar çalışsam yetişemiyorum. Sonunda ona daha iyi bakabilecek birine sattım, elimde arabanın ziyan olmasına daha fazla dayanamamıştım. Gönlüm huzurlu, ama içimde bir ukteyle senelerce yaşadım…

Ve yıllar sonra araba isteğim iyice artınca bu sefer ekonomik, küçük bir araba aldım. Fakat İstanbul trafiği ne olmuş, aldı mı beni bir korku. Bir de arabayı küçük görünce herkes üstüme üstüme geliyor. Parktan zaten hiç hazzetmezdim ama artık park yeri kalmamış ki haz edeyim. Bu sefer arabayı aldım, araba garajda duruyor ben her yere gene eski yöntemlerle gidiyorum. Bu durumu da kimselere söyleyemiyorum. Komik bir süreç geçiyor. Sonunda bu işi çözmem gerektiğine karar verip özel ders alıp, tekrar trafiğe çıkma cesareti buluyorum kendimde…

Fakat yaptığım komikliklerin haddi hesabı yok… Sol şeritte yavaş gitmeler, döneceğim kavşağı kaçırmalar, ters yöne girmeler, yolda kaybolmalar, park ettiğim yeri unutmalar, başkasından arabayı park etmeyi istemeler… Her yola çıkışım bir başka macera… Her otoparka dönüşümde bugün de döndüm şükür modundayım…

Fakat belirli bir dönemi geçtikten sonra öğrenmeye başladığımı fark ettim. Meğerse yolu okumak denilen bir şey varmış. 500 metre ilerden sola mı dönücen, son dakikayı beklemeyeceksin, çok daha evvelden pozisyonunu alman gerekiyormuş. Alışveriş merkezlerinde arabayı park mı ettin, kaçıncı kattasın, rengi, numarası ne dikkat etmeden arabanın yanından ayrılmaman gerektiğini öğreniyorsun. Hatta geçen de bir arkadaştan bir yöntem öğrendim süper. Telefonuyla park ettiği yerin fotoğrafını çekiyormuş. Unutma riskini de ortadan kaldırdı yani… Yolları ise yavaş da olsa öğreniyorsun. Daha az kayboluyorsun. Park sorunu mu, gidiyorsun bir açık alanı olan alışveriş merkezine saatlerce araba park etmeyi çalışıyorsun, ya tamam belki süper olmuyorsun ama başının çaresine bakacak hale geliyorsun. Bir noktadan sonra arabanın seni değil senin arabayı kullandığın bir an geliyor…

Fakat şu evrak işi yok mu, gerçekten ona hala alışamadım. Onları takip etmek de yaptırmak da tam bir kabus. Ona da “gülü seven dikenine katlanır” olarak yaklaşıyorum. Araba öyle bir özgürlük ki, direksiyona geçip saatlerce kullanmanın verdiği hazzı anlatamam. Bayılıyorum.

Kadınlar araba kullanabilir mi sorusuna dönersek, kullanabiliriz tabi ki ama gerçekten iyi olmamız için daha çok pratik yapmalıyız. Bizler ne yazık ki arabayla çok geç tanışıyoruz. Erkek çocuklarına üç yaşından itibaren oyuncak arabalar verilirken bizlere habire bebek veriliyor… Artık kız çocuklarımıza da oyuncak arabalar alalım olur mu???

Sağlıcakla,

Birinci Kadın Mı Olmak Daha Zor İkinci Kadın mı? (3.ve son bölüm)

Serap Mehmet’in kendinden yana bir karar vermesini bekleyerek bir üç ay daha geçirdi. Fakat hiçbir ilerleme yoktu. Mehmet’in karar vermeye çalışır bir halini de göremiyordu ama onun artık daha fazla bekleyecek tahammülü kalmamış, sinirleri bozulmuştu.

Akşam evde televizyon seyrederlerken paldır küldür, ağlaya ağlaya duygularını ve beklentilerini paylaşmaya başladı: “Yeter artık Mehmet! Dayanamıyorum artık bu duruma. Bu ilişkiyi ya bitirelim, ya da artık karına söyle ve boşan. Benim bekleyecek, ikinci kadın olarak geçirilecek bir ana daha tahammülüm yok. Seni çok seviyorum, deliler gibi seviyorum ama benim yanımdan ayrılıp, evine çocuklarına gittiğin an kalbime sanki bir bıçak saplanıyor. Senin karınla geçirdiğin bayramlarda ben burada ağlamaktan iki büklüm oluyorum. Ben zaten her gün ölüyorum, karına gitmeye karar verirsen bari bir kere ölürüm” diye konuşmasına devam etti. “Seni geç tanımış olmak benim suçum mu?” diye de ilave etti. “Belki biz önceden tanışsaydık, ben senin karın olacaktım, çocuklarının annesi olacaktım. Benim bu şekilde yaşamaya devam etmem imkansız” diye haykırmaya başladı. Onca zaman bastırdığı bütün acılar bir anda su yüzüne çıkmıştı ve kendine hakim olamıyordu.

Mehmet onca zaman her şeye sakince katlanan Serap’ı bu halde görünce hem şaşırdı hem de iyi ya da kötü artık bir karar vermesi gerektiğini anladı. Hiçbir şey demeden paltosunu alıp çıkıp gitti. Uzun uzun yürüdü, ayakları onu Türkan’la yaşadığı eve getirdi. Anahtarla kapıyı açtı. Türkan genelde bu saatte uyumuş olurdu ama hayır bugün salonda bütün ışıklar açık onu bekliyordu. “Çocuklara bir şey mi oldu?” diye sordu endişeyle. Türkan “hayır, çocuklara değil ama bize çok şeyler oldu” diye cevap verdi. Sesinin kontrollü çıkmasına çalışıyordu ama ne kadar başarılı olduğundan emin değildi. “Herşeyi biliyorum, hiç inkar etmeye çalışma” dedi. “Şimdiye kadar hep sustum, hep göz yumdum biter diye, bana dönersin diye bekledim. Ama sende en ufak bir çaba, en ufak bir ışık bile göremiyorum. Ne yapmak istiyorsun? Bu yuvayı bunca seneden sonra yıkmak mı istiyorsun?” derken gözyaşları yanaklarından sel olup akmaya başlamıştı. “Bunca seneden sonra bunu bana nasıl yaparsın? Biz senle bu hayat yoluna beraber çıktık, beni nasıl yarı yolda bırakırsın” diye konuşmaya devam ederken artık bağırmaya başlamıştı. “Ne yani artık beni beğenmiyor musun, artık seni heyecanlandıramıyor muyum, bütün derdin bu mu?” derken Mehmet yerinde çivilenmiş bir şekilde duruyordu. Mehmet’in bu suskun hali onu daha da çok çileden çıkarıyor, ağzına geleni söylemesine sebep oluyordu. “İşinizi de basıcam iki paralık edicem Serap’ı” sözleri bardağı taşırmıştı.

Mehmet “haddini bil kadın” diye karşı saldırıya geçmişti. O öyle sıradan biri değil, seviyorum onu, seviyorum” diye cevap verdi. Türkan koşa koşa odasına gidip kapıyı sıkıca kapattı. Beklediği cevap bu değildi ki. O Mehmet’in ayaklarına kapanıp özür dilemesini beklemişti. O ise neler diyordu. Az önce kendisine başka bir kadını sevdiğini mi itiraf etmişti. Şaşırmış mıydı bu adam. Bunca seneden sonra hormonları mı azmıştı ne… Öfkeden, kıskançlıktan, kaybetme telaşından ne yapacağını bilemiyordu. Hayatta boşamayacaktı kocasını, aha buraya yazıyordu, o kadına yar etmeyecekti kocasını. “Yok öyle yağma” diye söylendi bir taraftan. “Ohh! Ne güzel. Ben onca sene çekip çevireyim, sen gel kap, yok öyle yağma” deyip odanın içinde dört dönmeye devam etti sabaha kadar.

Sabah çocukların kahvaltısını hazırlamak için odadan çıktığında Mehmet’i elinde bavulla görünce bayılır gibi oldu. “Ben de senin odadan çıkmanı bekliyordum” diyen Mehmet’i inanamaz gözlerle izliyordu. Dolaptan birkaç parça eşyasını kaptığı gibi, evden fırlayıp gitmişti. İnanamıyordu. Gerçekten inanamıyordu. Hemen annesini aradı. “Anne gitti” diyebildi hıçkırıklarının arasında…

Mehmet elinde bavuluyla doğruca Serap’ın evine gitti. Serap’ı yüzü gözü ağlamaktan şiş bir halde buldu. “Terk ettim” dedi yavaşça…”Terk ettim”…

Sonrasında beraber yaşamaya başladılar. Serap aslında bu durumdan mutlu olacağını sanmıştı ama hiç mutlu değildi. Mehmet çocuklarını özlüyordu, evindeki düzenini özlüyordu. Mehmet Türkan’ı özlüyordu… Bunu hissedebiliyordu. Araları da öyle çok aman aman değildi. Ayrıca bavulunu alıp ona gelince, komşulara, arkadaşlarına, ailesine ne söyleyeceğini de iyi organize etmesi gerekiyordu. Fakat o daha ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bulamadan annesi durumu öğrenivermişti. “Yuva yıkanın yuvası da olmazmış kızım duymadın mı?” diye bağırıp çağırmaya, ayrıl bu adamdan diye baskı yapmaya başlamıştı.

En kötüsü ise hiç aklına gelmeyen işyerinde yaşanmıştı. Türkan işyerine gelmiş bağırmış, çağırmış, “bu kadını işten atmazsanız sizi dava ederim” diye patrona dayılanmış, patron da onu kapının önünü koy vermişti. İnanamıyordu, gerçekten olanlara inanamıyordu. Mehmet’te aynı şeyi yapmıştı, niye işinden olan o olmuştu ki? Bu hiç iyi olmamıştı. Tekrar böyle güzel maaşlı bir iş bulması vakit alacaktı, üstelik bu ruh haliyle iş aramaya sabrı da isteği de yoktu.

Bu arada aile büyükleri Mehmet’i sürekli arayıp, evliliklerde olur böyle şeyler karına dön, kaç yıllık yuva böyle birden dağıtılır mı şeklinde konuşmalar yapıyorlardı. Mehmet’in ağzını bıçak açmıyordu. Aralarındaki uyumu yitirmişlerdi, herkes her bir yandan ayrılmaları için baskı yapmaya başlamıştı. Komşular evli bir adamla yaşayan birini apartmanda istemediklerini söylemeye başlamışlardı. Ev kendisinin olmasa çoktan kapıya konacaktı. Zaten işimden oldum bir de evimden mi olucam diye söyleniyordu. Yedi sekiz ay durumu böyle sürdürmeye çalıştılar ama Türkan’dan hayatta Mehmet’i boşamam sakın dava falan açmaya kalkmasın mesajları gelip duruyordu. Çocuklar babalarına küsmüşler ve onunla görüşmüyorlardı. Herkes çok mutsuzdu.

Bir sabah kalktığında Mehmet’i salonda elinde bavul onu beklerken buldu.  Mehmet “gidiyorum beni affet, çocuklarımı çok özledim” gibi bir şeyler mırıldanıyordu… Gerçekten söylenecek çok şey varken konuşamamak herhalde böyle bir şeydi. Ne diyecekti ki Mehmet’e? Onun yüzünden işinden olduğunu mu, el aleme rezil olduğunu mu, ruhsal olarak çöküp tedaviye ihtiyacı olduğunu mu, bundan sonra nasıl yoluna devam edip, nasıl hayatta kalacağını bilemediğini mi… Sadece sustu… Mehmet’in asansöre binen sırtını seyretti ve sonra günlerce ağladı…

Türkan Mehmet’i eve abisinin getireceğini biliyordu. Kapı çalınmış içeri girmişlerdi. Abisi durumu yumuşatmaya çalışıyor havanın ne kadar soğuk olduğundan falan bahsediyordu. Kenarda duran bavul hakkında kimse yorum yapmıyordu. İçilen türk kahvelerinden sonra abisi izin isteyip gitmişti. Türkan nasıl bir tavır takınması gerektiğini bilemiyordu. Hala çok kızgındı. Artık kocasına hiç güveni kalmamıştı. Tamam onun eve dönmesi için her türlü rezilliği yapmış, herkesten yardım istemişti ama karşısında duran artık onun Mehmet’i değildi ki… Bir daha da asla olmayacaktı… Asla başını aynı huzurla omuzlarına yaslayamayacaktı… Gözünden akan yaşlar bu acı gerçeğin işaretiydi sadece…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Birinci Kadın Mı Olmak Daha Zor İkinci Kadın Mı? ( Bölüm 2)

Serap da Mehmet de o gün işe gelirken çok heyecanlıydı. Malum ‘’o gün’’ gelmişti. Serap kendisine en yakıştığını düşündüğü siyah elbisesini ve siyah topuklu ayakkabısını giymişti. “Biraz abartılı mı oldu?” düşüncesi beyninden şimşek hızıyla geçip kayboldu. Mehmet ise tıraş olduktan sonra bir gün önce yeni aldığı kokuyu biraz bolca sürdü. Eeee! Akşama kadar kalmazdı belki ama belli de olmazdı. Güzel kokmak istiyordu. Bu kadar hazırlanmalarına rağmen gün boyu ikisi de birbirlerinden gelecek iptal mesajını beklemiş ama iptal eden olmamıştı. Ayrı ayrı işten çıkıp daha önceden kararlaştırdıkları Tünel’deki lokantanın teras katında buluştular.

İlk başta biraz suskunluk, gerginlik, çekingenlik olsa da içtikleri şarabın etkisiyle ilerleyen saatlerde ikisi de iyice gevşemişti. Serap inanamıyordu: Bu kadar mı çok ortak zevkleri olurdu. Hatta eskilere gidip ortak birkaç arkadaş bile bulmuşlardı. “Hayat başka türlü aksa belki de evli olacaklardı” diye düşündü gizlice. Sıra tatlıya geldiğinde Serap artık “aman ne olursa olsun evli bir adamla görüşen tek kadın ben miyim” kıvamına gelmişti. Mehmet’in de ondan pek farkı yoktu. Serap’ın yemyeşil gözlerinde kayboluyor, eliyle saçlarını geriye atışında eriyordu. Artık yemek bitmiş yola düşülmüştü. İşte karar anı gelmişti: Herkes kendi evine mi gidecekti, yoksa Serap’ın evine mi gidilecekti?

Mehmet kısa bir tereddütten sonra “sana bir uğrayayım, senin elinden şöyle güzel bir kahve içer ayılır eve öyle giderim olur mu?” diye sordu. İşte Serap’ın sonraki yedi – sekiz ayı aşk sarhoşluğunda geçirmesi böyle başladı. Gerçi âşıktı âşık olmasına da arkadaşları onun çok içine kapandığını söylüyorlardı. Artık kimseye söz vermiyor, tatil planı yapmıyor, izin kullanmıyor ve her an Mehmet’ten gelecek telefonu bekliyordu. Yılbaşı gecesi ve son bayram tatilini yalnız geçirmesi biraz ona koymuştu ama Mehmet ona sabret diyordu. Türkan’ın işinde çok ciddi sorunlar olduğundan morali çok bozuktu. Bunca senenin ardından böyle zor bir döneminde ondan ayrılmasının mümkün olmadığını ama ilk fırsatta onu terk edeceğini söylüyordu. Serap ona bütün kalbiyle inanıyordu. Âşıktı o. Hayatında hiç olmadığı kadar hem de. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Aklında sürekli olarak Mehmet’i nasıl daha mutlu edebilirim araştırmaları vardı. Aslında işinde de dikkati dağılmaya başlamıştı ama şimdilik durumu idare edebiliyordu.

Yüzü sadece Mehmet’in yanında gülüyor, Mehmet’ten mesaj gelmediği geceler kahroluyor, gözüne uyku girmiyordu. Yavaş yavaş bir girdaba kapıldığını hissediyor ama geri çıkacağına daha çok sürüklenmekten başkası elinden gelmiyordu. Sonunda “neyin var?” diye çok üsteleyen arkadaşlarından Ebru’ya durumunu anlatmıştı. Anlatırken çok utanmıştı ama neyse ki Ebru onu yargılamamıştı. Tek söylediği “kendine yazık ediyorsun kızım” cümlesi olmuştu. Başka da bir şey söylememişti. Bu cümle onu çok huzursuz etmiş akşama evinde hazırladığı yemekte Mehmet’e bunu aktarmıştı. Mehmet “Serap sana aşığım, saçmalama. Sadece uygun zamanı bekliyorum” diye diretmiş “ben zaten tek eşli yaşıyorum, benim gözümde eşim sensin” demişti. Hatta sadece ikisinin geçireceği bir hafta sonu tatili ayarlayacağına da söz vermişti. Serap Mehmet’in kokusuna bayılıyordu. Ona sarılırken kokusunu içine çekip, şişeleri doldurup, onun yokluğunda koklamayı diliyordu… Sonunda Serap olayı akışına bırakmaya karar verdi. Kendince bir strateji belirledi: Mehmet’e destek verirken, onun yanında her zaman neşeli ve güzel olacak, kendini vazgeçilmez kılacaktı.

Zaman biraz daha ilerlemiş ilişkileri başlayalı nerdeyse bir buçuk sene olmuştu. Bu arada ailesi ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri ve işi giderek kötüye gitmeye devam ediyordu. Hatta Mehmet geçen gün patronların kendi aralarında “onun yerine acaba birisini mi baksak” diye konuştuklarını duyduğunu yetiştirmişti ama aldırmıyordu. Ebru geçen gün ona bir fikir vermişti, belki de onu uygulamalıydı: “Kendine üç ay süre ver, eğer baktın Mehmet hala aynı teranede devam ediyor o zaman ilişkini bitirirsin” demişti. Bitirmek mi??? İşte o lafı duyduğu anda nefes alamaz olmuştu. Böyle bir seçenek yoktu, olmamalıydı. ama içinde bir yerlerde de bunun mantıklı olduğunu hissedebiliyordu…

Olayın bir de Türkan cephesi var. Türkan işti, çocuklardı, evi toparlamaktı derken uzun bir süre zaten hiçbir şeyden şüphelenmedi. Onun kocasına güveni tamdı. Bunu pek kimseye anlatmazdı ama kocası onu tavlamak için az mı uğraşmıştı? Aslında onun gönlü mahallenin yakışıklısı Selim’deydi ancak Mehmet allem kallem etmiş, uğraşmış, didinmiş, şiirler yazmış, kapısında beklemiş ve sonunda da işi bitirmişti. Mehmet tarafından böyle istenmiş olmak gurunu okşamıştı. Ona sevgisi zaman içinde gelişip büyümüştü. Şimdi çok mutluydu işte. Tek şikâyeti Mehmet’in ona yardım etmeyişiydi ki “aman erkek işte” deyip çok da üzerinde durmuyordu açıkçası. Onlar her şeyi beraber yapmışlardı. Bu yolda beraber yürümüşlerdi. Şimdi ekonomik olarak da rahatlamışlardı. İlerde çocuklar da evlenince güney sahillerinde bir ev alıp, oraya yerleşmek en büyük hayalleriydi.

O böyle kendi halinde yaşayıp giderken, bir gün arkadaşı Melahat aradı. Biraz kem küm ettikten sonra kocasını Bebek’te bir balıkçıda güzel bir kadınla yemek yerken gördüğünü ve fotoğraflarını çektiğini söyleyiverdi. Türkan iyi ki oturuyordu. Başından aşağı soğuk sular boşalmıştı. Elleri, sesi titremeye başlamıştı. Nefes alamıyordu ama Melahat’a da soğukkanlı gözükmek istiyordu. Kısık bir sesle “fotoğraflarını göndersene” diyebilmişti. Fotoğraf telefonuna düştüğünde bayılacağını zannetti. Bu kadını tanıyordu. Bir şirket yemeğinde görmüştü onu. Yemyeşil gözleri vardı. Onun da dikkatini çekmişti bu kadın. İsminin hatırlayamıyordu ama yüzünü ve o gün giydiği seksi elbiseyi hemen hatırlamıştı. Hatta kocasıyla ara ara bakıştıklarını, fısır fısır konuştuklarını birden anımsamıştı. Hâlbuki hiçbir şey kondurmamıştı, aklına bile gelmemişti. “Tanrım ne kadar safmışım” diye söylenirken

“Salt acı dedikleri bu mu” diye düşündü ve gözyaşlarına boğuldu. “Acaba kocasını ihmal mi etmişti, bir kusur mu işlemişti, ilişkilerinde bir sorun mu vardı da kocası başka kadına gitti” diye kendini sorgulamaya başladı. Canı acıyordu, canı. Ne yapmalı sorusu aklına düştü birden. Kime anlatmalıydı, kime danışmalıydı acaba. Bilemedi… Bu işin yayılmasını istemiyordu. Belki geçiciydi, belki kendi kendine bitecek bir şeydi… Büyütmeye ne gerek vardı. Onların aslanlar gibi iki evlatları vardı değil mi… Aynaya baktı, kendini incelemeye başladı: Bu kilolardan kurtulmalıydı. Saçlarını değişik bir şekilde kestirmeliydi. Dolabını açtı baktı, hiç güzel bir kıyafeti kalmadığına karar verdi. Alışverişe de çıkmalıydı.

Ve telefondan sonraki birkaç ay zayıflayamasa bile saçlarını değiştirmiş, daha güzel giyinir olmuştu ama kocasının artık ona hiç bakmadığının da farkına varmıştı. Ayrıca banyoya girip gizlice telefonda konuştuğunu, sürekli mesajlaştığını ve telefonunu artık hiç ortada bırakmadığını da fark etmişti. Bazı geceler eve de çok geç geliyordu. Bir keresinde buram buram gelen parfüm kokusu aldığına yemin edebilirdi. Bu suskunluk ve bekleyişe ne kadar daha tahammül edebileceğini bilemiyordu ama çocuklarının üzülmesini ve babasız kalmalarını istemiyordu. Biraz daha idare edecekti, buna kararlıydı. Sonraki bir sene sürekli çöküş halindeki moraliyle yaşamaya devam etti.

Nerede hata yapmıştı, ne kadardır kocasıyla kardeş gibi yaşıyordu, bu işi nasıl çözebilirdi, kocasıyla yüzleşmeli miydi, böyle bilmeme numarasına daha ne kadar devam edebilirdi, kime danışmalıydı soruları sürekli kafasını meşgul ediyordu. Mehmet de huzursuzdu. Evde sürekli gergin bir hava vardı. Ne dese Mehmet onu tersliyordu. Suratı sürekli asıktı. Eve zorla geliyor gibiydi. Hafta sonları da, akşamları da artık ya var ya yok gibiydi. Olduğu zaman da evin içinde yabancı gibiydiler. Her gece yatağın kendi tarafında ağlıyordu.

Bir gece Mehmet’e sokulmaya çalışmış ve Mehmet onu öyle bir itmişti ki işte bıçağın kemiğe dayandığını o an anlamıştı. Acilen bir şeyler yapmalıydı. Sonunda dayanamadı durumu annesine anlattı. Annesi bağırıp çağırıp dövünmeye başladı. Moral vereceğine, kendisini daha çok yıkıyordu. Sonunda annesi sakinleşince uzun uzun konuştular. Annesi erkeklerin bu tip yollara çok başvurduğunu, bunun doğalarında olduğunu ve sabrederse bu işin galibinin mutlaka Türkan olacağını söyledi durdu. Mehmet başka kadınlardan hevesini alıp sonunda karısına ve çocuklarına dönecekti nasıl olsa. Bu işin neredeyse bir buçuk senedir devam ettiğini öğrenince de “kızım bir üç ay daha bekle, baktın her şey aynı devam ediyor o zaman kocanla yüzleş” diye tavsiyesini verdi…

Türkan bu yaşadığı kâbusun bir sabah uyandığında geçeceğini beklemişti ama artık anlıyordu ki geçmeyecekti. Annesinin dediği gibi bir üç ay daha bekleyecekti. Sonra baktı ki olmuyor yüzleşme zamanı diye karar verdi ağlayarak. Anladı ki bu iş etrafta duyulacaktı artık. Konuya komşuya, iştekilere, arkadaşlarına rezil olacaktı. Kimselerin yüzüne bakamayacaktı. Kocasıyla yapacağı yüzleşme konuşması ve sonrası ise onu bitiriyordu. Tanrı’dan yardım istedi, dualar etti.

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Birinci Kadın Mı Olmak Daha Zor İkinci Kadın Mı?

Günümüz dünyasında evliliklerde yaşanan “bir adam – iki kadın” durumu iyice yaygınlaşmış durumda.  Şimdi işin etik tarafını bir kenara bırakalım ve bu iş niye oluyor onu bulmaya çalışalım.

Önce birinci kadının hayatını kurgulayalım… Küçük yaşta evlenmiş, iki çocuk yapmıştır. Evlilik ve çocuğun daha önemli olduğu ona öğretilmiştir. Evdeki koşuşturmaca yetmezmiş gibi bir de çalıştığı işyerindeki sorunlardan artık iyice bunalmıştır. “İşi bıraksa ne güzel olur” diye hayaller kurmaktadır.  Evli oldukları on beşe sene içinde bellerini yeni yeni doğrultmaya başladıklarından bu şimdilik mümkün gözükmemektedir. Güzel bir semtten ev alınmış, güzelce dekore edilmiştir. Ara ara yurt içi ve yurt dışı tatillere gider olunmuş, kendisine istediği gibi alışveriş yapmaya nihayet başlayabilmiştir. İkinci elde bir araba alınmış, pazar günleri ailecek pikniklere gidilmeye başlanmıştır.

Çok kilo aldığı için biraz kendine dikkat etmeye çalışsa da ipin ucu kaçtığı için toparlamak artık çok zordur. Beslenme uzmanına ya da spora gitmek lazım ama “hangi vakitte” diye düşünüp, daha bir hırsla yemek yemeye devam etmektedir. Zaten onu alan almıştır. Saçında çıkan beyazlarını kapatmak için berbere gitmek için vakti ya vardır ya yoktur. “Eşim keşke bana daha çok yardım etse” diye hayıflanmaktadır. Bir de çocukların sosyal etkinliklerinden artık gına gelmiştir. Birini resim kursuna götürmeli diğerini gitar kursundan almalı derken zamansızlıktan aynaya bakacak hali bile kalmamıştır. Annesi ve kayınvalidesinden yardım görmese ne yapacağını iyice şaşırmış bir vaziyettedir.

Yani anlayacağınız görünüşte her şey normal ve huzurludur. Çocuklarla koşturmaktan, işin sıkıntısından eşle pek ilgilenmeye zaman kalmaz ama “olsun artık bunca senenin ardından o kadar da olacak artık dimi” diye düşünmektedir. Yemek masasında oğlan derslere çalıştı mı, iş nasıl geçtinin dışında pek de bir sohbet edilmemektedir. Zaten kimsenin de buna hali yoktur. Günler, aylar hatta yıllar böyle geçip gitmektedir. Ve gidecek gibi de gözükmektedir…

Şimdi ikinci kadının hayatını kurguluyoruz… İyi bir eğitim almış, hayatının önceliğini kariyerini vermiş, bunda da başarılı olmuştur. Arada duygusal ilişkiler olmuşsa da nedense şansı yaver gitmemiş evlenmeyi becerememiştir. Kendi arabası ve evi vardır. Bakımlıdır. Haftada iki defa berbere gider. Kendisine yakışanı almayı artık öğrenmiştir. Bir ortama girdiğinde kendisine baktırmasını bilir. Kendini geliştirme kurslarına gider, yoga yapar. Tatiller de dünyanın en ucra köşelerine gidip harika maceralar yaşar. Yok okuldan, yok kurstan, yok eski işyerinden arkadaşlarla buluşma derken hayli sosyal bir hayatı vardır. Haftada bir ya da iki gece mutlaka dışardadır. Son girdiği işyerindeki pozisyonu da hayli iyidir. Herkese gururla bunu anlatmaktadır. Ama içinde bir yerlerde evlenmemiş olmanın verdiği küçük bir cız yaşamaktadır. Yani anlayacağınız o da kendi küçük dünyasında “mutlu ve huzurlu” yaşamaktadır.

Olaylar yeni bir işe girip, ilk üç beş aydan sonra işe Mehmet’i görmek için gittiğini anlamasıyla başlamıştır. Mehmet’te zaten ona karşı boş değildir. Serap hanım aşağı, Serap hanım yukarı diyerek her projede onu istiyor onu övüyordur. Kaç defa bacaklarına bakarken yakalamıştır Mehmet’i… Bir müddet baktı, bakmadı, gördüm, görmedimle geçtikten sonra bir gün Mehmet Serab’ı yemeğe davet eder. Serap adamın evli olduğunu biliyor. Mehmet de kendisinin evli olduğunu biliyor ama bu heyecana bir türlü karşı koyamıyor. Yıllar sonra unuttuğu eski duygular yeniden ortaya çıkmış, yeniden yaşadığını hatırlamıştır. Evde çamaşırını, bulaşığını yıkayan, canla başla çalışan Türkan’ı artık gözü görmez olmuş. Mantığı yemek yemeyi bırak, derhal bu işten ayrıl dese de kalbi, duyguları, Serap’la çıkacağı yemeği bekler olmuştur. Serap ise Mehmet’ten etkilendiği için kendine kızmakla meşguldür. Bu kadar bekar adam içinde bula bula evli bir adam bulmaktan dolayı çok tedirgindir. Ama yine de “alt tarafı bir yemek, yemeğe çıkarız sonra da bu işi keseriz” diye kendi kendini avutmaktadır…

Aslında ikisi de iradesine hakim olsa, mesela adam ya da kadın işten ayrılsa, bir daha birbirlerini görmeseler sorun çözülecek değil mi? Ama hayır, genelde böyle olmuyor işte. İkisi de soru işaretleriyle, acabalarla meşgul olup tıpış tıpış o yemeğe gidiyorlar.

Devamı haftaya efem… Sevgi… Saygı…

‘’Hayır’’ Cevabına Verdiğimiz Tepkiler…

Bu konuda geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyordum; kendisi turizmci. Bana her sene bayram dönemi tekrarlanan bir anısını anlattı… Malum, bayram dönemi en yoğun ve yer kalmayan dönem… Yani ‘hayır yerimiz kalmadı’’ cevabını aldığımız bir dönem… Telefonu açmış ve karşı taraftan “bayramda Malta adasına gitmek istiyoruz, iki kişiyiz, maliyeti nedir, vizesi var mı’’ diye peş peşe sorular gelmeye başlamış… Bizimkinin cevabı: “Maalesef beyefendi yerimiz kalmadı” olmuş… Karşı tarafın cevabı: “Peki hiç mi kalmadı” olmuş… Bu diyalog defalarca ve her telefonda tekrarlanmış… İllaki bir ısrar ve kabullenmeme durumu cevaplara mutlaka yansıyor…

Amerika’da barların önündeki korumalar içeri girmek isteyen tek erkeklere önce giremezsin derlermiş… Adam uslu uslu bu cevabı kabul edip gitmeye kalkarsa, korumalar tamam bu adam içerde arıza çıkarmaz, bir kadın onu reddetse bile sorun olmaz kanaatine varıp içeri öyle alırlarmış…

Ya da mağazada bir gömlek, kazak beğeniriz… Ama rengi kalmamıştır, bedeni kalmamıştır, depoda kalmamıştır. Hemen kasaya koşarız, başka şubelerinde var mıdır acaba? Hatta Türkiye’deki herhangi bir şubelerinde var mı acaba? Sorun değil… Biz illa ki o gömleği istiyoruz çünkü… On gün bile sürse bekleriz… Halbuki etraf dükkan dolu, seçenek dolu… O olmazsa başkası olur… Belki de daha güzeli olur… Bu bulamadığımız, olmayan şeyi bulmaya yönelik tutkumuz nereden geliyor acaba???

Ve zurnanın zırt dediği yer olan ilişkilere gelelim… İlişki daha başlamadan bile bir taraf diğer tarafı takıntı haline getirmeye adaydır… Daha kendisi bile emin olmadan, karşı tarafı tanımadan, ya tutarsa diye bir teklifte bulunur… Eğer karşı taraf hayır derse… Vay aman vay… Peşine düşmeler, telefonla aramalar, araya arkadaş koymalar, hele şimdinin internet dünyasında facebook’tan sürekli mesaj atmalar… “Dur bi kardeşim, ne oluyor dön bir kendine bak” demek gereken durumlardan biri… Hayır cevabı almanın sanırım en can sıkıcı taraflardan biri, insanın gururuna dokunması ve kendine güvenini yitirmesine sebep olması… Halbuki sadece iki tarafın birbirine uygun olmadığını anlamak yeterli… Eğer uygun olsaydı karşı taraf zaten ‘hayır ‘demez di ki… Cevapları bu kadar kişiselleştirmeye gerek olmadığını düşünüyorum…

Ve en zor hayır cevabının alındığı yer ise ilişki yaşanmıştır, anılar birikmiştir, duygular sel olup gitmiştir… Bir taraf birden ben artık istemiyorum der… İşte budur…Bütün mesele bu hayır cevabına olgunca yaklaşmasını bilmiyoruz… Bir inattır, bir kovalamacıdır başlıyor arkasından. Bir umutla denenen arkadaş ortamı ayarlamaları, biz zaten arkadaşız görüşsek ne olurki’ler, sokakta tesadüfen karşılaşmalar, telefonuna sürekli mesaj atmalar,  bunu niye kendimize yapıyoruz ki… Anlamak mümkün değil… Boşuna “kaçan balık büyük olur” dememişler galiba…  Esas mesele burada alınan ‘hayır’lardan sonra insanın kendi merkezinden fazla uzaklaşmaması… Bir denenir, iki denenir sonra da bir bunalım döneminden sonra tekrar hayata dönülür diye düşünüyorum. Israrcılık sadece karşı tarafı uzaklaştıracak bir hareketten ibaret olacaktır… Bir tatile çıkmalı, bir hobi edinmeli, ya da evde film seyredip yas dönemini olgunca atlatmasını bilmeli… Yeni yıl arifesinde olduğumuz bu günlerde, ‘hayır’ cevabına verdiğimiz tepkileri bir gözden geçirmeye ne dersiniz…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , . 1 Comment »

Bir İlişkinin Tarihçesi…

Bundan birkaç gene sene önce bir arkadaşım Facebook’ta beğendiği biriyle tanıştı… Tabi bizlerin bundan uzun bir süre haberi olmadı. Mesajlaşmalar, görüntülü konuşmalar, sabahlara kadar dertleşmeler derken ilişkileri belirli bir olgunluğa gelince bizlere de durum ilan edildi… Eniştemiz Amsterdamlı olduğundan bu sefer karşılıklı gidiş gelişler başladı ve nihayet bizim hatun Amsterdam’a taşınmaya karar verdi… Aynen Nazan Öncel’in Hay Hay şarkısındaki gibi kedisini (Mırnav), köpeğini (Benekli), duvardaki tablosunu, ayağındaki terliğini bile toplayıp gitti…

Şimdi benim içinden çıkmakta zorlandığım ilişki kronolojisi şöyle gelişti: İlk ay e-postama düşen mesajlar; harika bir adam, sanki bana verilmiş bir lütuf, bana kimsenin olmadığı kadar aşık. Sürekli hediyeler alıyor. Dün yine alışverişteydik bana nefis bir kazak aldı. Canım buraları soğuk ya hiç üşüyeyim istemiyor. Mırnav ve Benek hangimizi daha çok seviyor diye tartışmaya başlayacağız yakında. Beneği benden çok gezmeye çıkarıyor. Her gün mum ışığında yemek yiyoruz desem yalan olmaz ayol bu adam romantik… Yemek yapmaya da bayılıyor… Mutluyum çok mutlu…

İkinci ay mesajları; çok nazik biri ama biraz titiz sanki. Eşyalarımı sağa sola atınca ev biraz dağılıyor diye çıtlama yaptı. Mutfak alışverişleri bana kaldığı yetmiyormuş gibi arada yemek yapmamı istedi. Neymiş benim elimden yemekler daha bir lezzetli oluyormuş. Ama ben yemek yapmak istemiyorum ki Face’te gezinmek istiyorum. Evin içinde sürekli hapşırmaya başladı doktora gitti. Doktor ne dese beğenirsin meğerse hayvanlara alerjisi varmış. Birkaç ilaç almaya başladı… Evde hayvanlardan biraz uzak duruyor artık…

Üçüncü ay mesajları; sürekli evde oturup film seyrediyoruz. Yemekti, alışverişti, hayvanların bakımıydı hep benim üstüme kaldı. Biraz yardım et dediğimde işten yorgun geliyorum diyor. Haklı canım adamı da fazla zorlamamak lazım…

Dördüncü ay mesajları: Bu adam Mırnav’la Beneği hayvan barınağına vermemi istiyor. İlaç falan fayda etmiyor. Evde sürekli hapşıran birine dönüştü. Zaten geçen gece baktım gizli gizli internete giriyordu. Ne yapıyorsun dediğimde hiççç dedi… Halbuki eminim Face’te yine hatunlarla yazışmaya başladı.

Beşinci ay mesajları; yok şeker yok… Bu adam da aynı diğerleri gibi… Hep ben… Hep ben diyor… Kaç zamandır dişimi sıkıyorum ama geri dönücem galiba. Zaten İstanbul’da sizlerde gözümde tütüyorsunuz… Yok şeker yok. İllallah geldi titizliğinden de düzeninden de. Beğenmiyorsa kadın tutsun ona yaptırsın her şeyini… Ben buraya ev temizlemeye mi geldim…

Altıncı ay; bana acil ev bulun, üç güne ordayım…

Ve bizim arkadaş şarkıda olmayan şekilde Mırnav’ını, Beneğini, duvardaki tablosunu ve ayağındaki terliğini bile alıp geri geldi…

Benim kafama da şu soru takıldı… Bu işlerin yürümemesi karşımızdakine çok fazla beklenti yüklediğimizden mi oluyor acaba? Ya da ilişki dediğimiz şey hoşgörümüzü, sabrımızı, affediciliğimizi geliştirmemiz gerektiren bir ders mi acaba? Duruma bakılırsa defalarca kalınan, geçmekte zorlandığımız bir ders. Bilemiyorum. Ben işin içinden çıkamadım. Siz ne dersiniz?

Sağlıcakla,

 

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Ahhh aşkkk… Senin zor bulunduğun yetmiyormuş gibi bu kadar kural arasında nasıl yaşayacaksın, nasıl yeşerip gelişeceksin ki…

İlişkilerde Kurallar…

Gezilerim sırasında çok insanla tanışıp, arkadaş oluyorum… Sonra da geziye beraber devam ettiğimiz oluyor… En son İsviçreli bir çiftle tanıştım… Havadan sudan konuşmaya başladık… Çok da kafa dengi çıktılar… Birkaç gün beraber takılmaya karar verdik… Arkasından bir Fransız bir Alman bir Kanadalı çift derken on – on iki kişi olduk… Süper şamata yapıyoruz…

Bizim İsviçreli çift Vanessa ve Peter arasında yaş farkı var… Vanessa en az sekiz dokuz yaş büyük… Bu konuda biraz hassas olduğunu hissettiğimiz için kimse soru sormuyor… Sonunda bir gece pizzacıda yemek yerken Vanessa dökülüyor… “Aaaaa” dedi “Peter’in benden ne kadar küçük olduğunu hiç sormuyorsunuz”… Biraz da gergin bir ses tonuyla devam etti… “Zaten bıktım artık bu sorudan, kendimi suçlu gibi hissediyorum”…

İşte ilişkilerdeki kuralların evrensel olduğunu o an bir kez daha anlıyorum… Kadın erkekten yaşça küçük olacak, boyu daha kısa olacak, daha az para kazanacak… Hatta dış güzellikleri bile birbirine uyumlu olacak… Mümkünse aynı yöreden olacak… Bu kadar kural arasında aşk nerede onu bulamıyorum işte…

Vanessa devam ediyor “annemler, arkadaşlarım herkes ilişkimize karşı. Halbuki biz Peter’la birbirimizi çok seviyoruz… O yüzden şehirden kaçtık geziyoruz… Birbirimizi daha iyi tanımak, baskı olmadan ilişkimizi ölçmek istiyoruz” diyor…

Biz onlar yanımızda olmadan bu konuyu çoktan gündemimizin birinci sırasına oturtmuştuk zaten… Oh şimdi hep beraber rahatça tartışabilecektik… Herkes kendi deneyimlerinden dökülmeye başladı…

“Valla” dedi Fransız Katherine “bir önceki erkek arkadaşımın yaşı yaşıma, boyu boyuma uygundu da hayata aynı pencereden bakmıyorduk… Ben doğayı seviyordum o evde oturmayı, ben geceleri sinemaya gitmeyi seviyordum o bilgisayarda oyun oynamayı, ben sebze yiyordum o et… Kağıt üstünde herşey iyiydi güzeldi de ben çok mutsuzdum… Vanessa sen en iyisini yapıyorsun… Kimle mutluysan onla olmalısın” dedi…

Ben hemen ortaya atladım… Yaş dediğin sadece bir numaradır… Sana kendini özel hissettiriyorsa, aynı şeyleri yapmaktan zevk alıyorsanız, birbirinizi geliştirebiliyorsanız daha önemli ne olabilir ki…

Alman George atladı… “Kusura bakmayın ama kadın erken çöker… Şimdi iyisiniz ama beş altı sene sonra seni beğenmez bu adam… Onun enerjisine, hızına yetişemezsin”…

Kanadalı Sara cevap verdi… “Ne yani adam onu altı sene sonra beğenmeme ihtimali var diye bugünü yaşamasın mı” dedi…

Bu sefer Peter’in yüzü ekşidi… “Hayır efendim ben onun ruhuna bakıyorum yüzündeki çizgilere değil ki” dedi… Sizin anlayacağınız o gece pizzacıyı biz kapattık… Ayrıca hiçbir konuda da uzlaşamadık…

Ahhh aşkkk… Senin zor bulunduğun yetmiyormuş gibi bu kadar kural arasında nasıl yaşayacaksın, nasıl yeşerip gelişeceksin ki… Sanırım aşkı bulmak kuralları yıkmaktan geçiyor…

Bir çifti ilk gördüğümüzde bunun yaşı küçük olmamış yerine, birbirlerini geliştiremiyorlar olmamış demeye ne zaman başlayacağız acaba???

Hepimize gönlümüzdeki gibi sevgiler nasip olsun diyerek yazımı bitiriyorum…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Doğanın bana öğrettikleri…

Doğanın Bana Öğrettikleri…

Doğma büyüme şehirli olmanın dezavantajlarından biri doğayı hiç tanımamaktır… Sebze ve meyvelerin halde yetişip, markette satıldığı duygusuna bile kapılabilirsiniz… Neyse ki yolum bir sürü tesadüfi olay sonucu bir çiftlikle kesişti… Doğayla ilgili tecrübelerim orada başladı…

Sabah kahvaltısında domates mi lazım, markete değil de bahçeye gitmem gerektiğini keşfetmem beni çok şaşırtmıştı… Alıyordum sepeti koluma domates ekilen yerdeki kırmızılaşmış domatesleri koparıp, mutfağa getiriyordum… Öğlen yemeğinde patlıcan mı yapılacak… Haydi yine bahçeye gidiyordum… Dikkat edin patlıcanları kesmek için bahçe makası lazım… Yoksa ucundaki dikenlerin battığını öğrendim… Ama en önemlisi her şeyi toplamanın bir zamanı olduğunu öğrendim… Ne geç kalmalı, ne de erken yapmalı… Tam zamanında yapmalı her şeyi… Domatesleri geç mi topladın vıcık vıcık oluyorlar… Erken mi topladın sert oluyor, tatsız oluyorlar…

Bütün sebzelerin gün gün nasıl büyüdüğünü gördüm… Minnacık bir kavunun, koparılmaya hazır hale gelişini izledim… Neymiş dedim kendi kendime, her şey büyüyüp gelişiyor demek ki… Bütün meyve ve sebzelerin sulanması için ark yolları açtım, her gün suladım onları… Ve emek verilmeden hiçbir şeyin olmayacağını anladım…

Sonra bir sene domateslere bir böcek dadandı ilk ürün heba oldu… Bazen ne kadar çabalasan da bir işin olmayabileceğini öğrendim…

Ark sisteminde ek olarak damla sulamaya da geçmek istedik… Boruları döşedik… Muslukları açtık… İlk birkaç gün herşey yolunda gitti… Fakat sular kireçli olduğundan boruların delikleri tıkandı… Önce sorunu çözmeye çalıştık… Her deliğe vurarak kireçlerden arındırmaya çalıştık… Günlerce uğraştık… Ama olmadı… Ve ark sistemine geri döndük… Anladım ki bazen yanlış yaptığını anlayıp diretmemek lazım… Onca emeği sıfırlamasını bilmek lazım…

Üzüm bağlarındaki üzümlerin olgunlaşmasını beklerken, bir sıraya kuşların dadandığını fark ettim… Merak edip oradaki salkımdan bir üzüm kopardım… Üzümün tadı nefisti… Tam kıvamındaydı… Hayvanların ağızlarının tadını bildiklerini anladım… Bir şeyin olgunlaşıp olgunlaşmadığını ilk onlar hissediyorlardı…

Uzun süre açık havada yaşarken günlerin ısısı, rüzgarı birbirine yakınsa o ortama alıştığınızı keşfettim… Sonra en ufak bir ısı düşmesinde, rüzgar artışında havada bir tuhaflık var demeye başlıyorsunuz… Ya acaba yanılıyor muyum diye düşünürken, rüzgarın giderek artması sezgilerinizin doğru olduğunu göstermeye başlıyor… Doğada sezgilerin, duyuların açıldığını anladım… Açılmış sezgilerimle havanın kokusunu, tadını almaya başladım… Değişiklikleri önceden söyleyebilir olmaya başladım…

Bütün gün bahçede çalışıp yorulup, geceleri mışıl mışıl uyumanın nasıl güzel bir şey olduğunu anladım… Bedenin sürekli çalışıp, hareket etmesinin gerilimi ve stresi atmak için çok iyi bir yol olduğunu anladım…

Diyelim ki, o gün bamya pişecek… Ve sizin bahçeye gidip bamya toplamanız gerekiyor… Elinizi kolunuzu sallaya sallaya bamyaların yanına gelince eğer onları koymak için sepet getirmediyseniz onca yolu tekrar gidip dönmeniz gerektiğini anladım… Olaylar arasında bir mantık zinciri kurmanız gerektiğini ve akılsız başın cezasını ayakların çektiğini öğrendim…

Doğa bana o kadar çok şey öğretti ki… Bu yazdıklarımın yetersiz olduğunu ve ikinci bölümün gelmesi gerektiğini düşünüyorum… Ve ona sınırsız şükranlarımı gönderiyorum…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 5 Comments »

İnsanlara zarar vermeden bulduğumuz gibi hatta iyileştirerek bırakalım…

 

 

Nasıl bir yerden giderken arkamızı toplayıp gidiyorsak, etrafı temizleyip gidiyorsak, bir insanla yolumuzu ayırırken de zarar vermeden gitmesini bilmeliyiz…

Hatta ilişki sürerken onu iyileştirip, olduğundan iyi hale getirip öyle gitmesini bilmeliyiz…

Sonra bu kadar kırgın, hırçın ve öfkeli insan nerden çıktı diye şaşırmamız gerekir…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »