Geldi, Gitmek Bilmedi Arkadaş…

Mıhlama Tarifi

200gr. tereyağı
2 su bardağı mısır unu
3 su bardağı su
Yarım kg.
telli peynir ya da eritme peynir ya da yayla peyniri (beyaz peynir,lor, ezine
gibi peynirleri kullanmayın.)

Telli peynir almışsanız ayırmanıza gerek yok fakat eritme peynir veya yayla peyniri ise bölün.

Tereyağı ve mısır ununu kavurmakla işe başlıyoruz. 10 dk.
mısır ununun rengi dönene kadar kavuralım.

Mısır unu bir güzel kavrulduktan sonra 3 su bardağı su ekliyoruz ve bütün malzemelerin fokurdamasını
bekliyoruz.

Peynirleri yavaş yavaş eklemeye başlayabiliriz. Bir yandan da karıştıralım ve peynirin kuymağın içinde erimesini bekleyelim.

Peyniride ekledikten sonra kuymağı kısa bir süre kendi haline bırakabiliriz. Tereyağı üste çıkıp kendini gösterdiğinde artık yemeğe hazır hale geldi
demektir.

Kuymağı kesinlikle sıcak yemenizi tavsiye ederim.

Daha Da Yazmam- Tuncer Köseoğlu…

KÜRTAJ CİNAYETTİR?

Kendisini kocasına kavuşturacak minibüse binmek için çakıl taşlı yolda yürümüyor, ayakları yere değmeden adeta uçuyordu. Yanında ise en büyük çocuğu 14 yaşındaki oğlu vardı. Hızlı adımlarla yürürken bir yandan da haşarı oğluna nasihat ediyordu. Kardeşlerini dövme, vurma onlara diyerek başladığı sözlerine devam etti: “Bak oğlum babanın yanına gidiyorum. Bir süre sonra düzeni kurup sizleri de yanıma alacağım. Bu süre zarfında uslu dur emi… Kardeşlerini koru, onlara sahip çık.” Minibüse giden yol kısaydı. Oğlu arada başını kaldırıp, anasına baktı. Gözlerinin içi gülüyordu annesinin. Onu son zamanlarda hiç bu kadar mutlu görmemişti. Annesinin gülen gözlerini görünce için için sevindi bu duruma. Arif abinin kırmızı minibüsünün yanına geldiklerinde sarıldılar. Annesi oğlunun başını okşayarak son nasihatini yaptı: “Kardeşlerini dövme oğlum…” Kış günüydü ama kar yoktu. Atkısına sarıldı kadın. Minibüs hareket ettiğinde bakıştılar ki o bakışın son bakış olduğunu ikisi de bilmiyordu…

Kadının zor bir yaşamı vardı. Evlendiğinde doğan ilk çocuğu iki ay yaşamış, ölmüştü. Rize’nin vahşi coğrafyasında bir yandan çaylıklar, ahırda inekler ve sonra birbiri ardına doğan çocuklar… Bu çocukların hiçbiri de kolay olmamıştı. İkinci çocuğunu hastanede doğurdu. Erkekti… Erkek olunca bir bebe, silahlar yakılırdı havaya. O gece mavzerlere mermiler sürüldü, erkek çocuk dünyaya geldi desinler diye. İlk çocuktan sonra iki düşük ve dünyaya gelen ilk kız çocuğu… Sonra bir kız, bir kız çocuğu daha… Art arda doğan bu kız çocukları karşı köydeki ebe Hatice Nine doğurtmuştu. İyice büyümeye başlayan erkek çocuk, anasının doğum sancılarıyla bağırmalarını duydu bu doğumlar sırasında. Bir anda dört çocuğu olmuştu genç kadının; oysa koca, bir erkek çocuk istiyordu. Hani büyüğüne bir şey olur denerek. Sonra iki çocuğu daha oldu kadının. İkisi de hastanede doğdu. Son doğumda Trabzon Tıp Fakültesi’nde prematüre bir çocuk dünyaya getirdi, yedi aylık. Doktorlar “bir daha hamile kalırsan ölürsün” dediler kadına ve kocasına. İşte bu kadın Rize’ye çok yakın bir köyden kocasına kavuşmak için İstanbul’a giderken beş buçuk aylık hamileydi.

Köyde kalanlar bir süre haber alamadılar kadından. Arada karşı köyde bir eve telefon geliyor, haberleşiyorlardı. İstanbul’a gittiğinin daha ayı dolmamışken hastaneye kaldırıldı. Karındaki çocuk zehirlemiş, dedi doktorlar. Birkaç gün sonra ölü doğum yaptı. Doğan çocuk erkekti. Ölü doğumdan sonra iki gün daha yaşadı. Ve yaşamı Cerrahpaşa’da bir hastane odasında son buldu… Gittiğinden beri hiç konuşmamıştı annesiyle 14 yaşındaki çocuk. O gün, telefon olan karşı köyden bir haber geldi; bir saat sonra sizi İstanbul’dan arayacaklar diye. Amcasıyla beraber gittiği o evden kara haberi aldı: annesi ölmüştü. Kendi evlerine gelmek için amca-yeğen yola koyuldu yine. Ay ışığı vardı ve ayaklarının altına bastıkça ses çıkaran çakıl taşlarının sesleri duyuluyordu. Çocuk birkaç adım geri kaldı amcasından. Hıçkırmak ağlamak istedi, beceremedi. Bir şeyler düğümlendi boğazına. Geride kalan beş kardeşi vardı. Hem annesi dememiş miydi, onları koru, kolla diye. Yol boyunca bunları düşünerek eve vardılar. Diğer kardeşler küçük, hiçbir şeyin farkına değiller. İki kapılı Karadeniz evinden o gece ağıtlar yükseldi gökyüzüne.

Ertesi gün gece vakti bir cenaze aracıyla getirdiler genç kadını. Adeta uçar adımlarla gittiği İstanbul’dan ölü bedeni son kez getirildi yaşadığı toprak zeminli eve. Annesini gülerek yolcu eden çocuk açtı yüzünü. Kendisinden dört yaş küçük kızkardeşi de görmek istedi annesini. O halde görünce ağladı küçük kız. Erkek içine attı. Annesinin yüzü soluk muydu ne? Çok güzel bir kadındı annesi. Beyaz tenli, yuvarlak yüzlü. Yine aynı güzelliği gördü onda. Sanki bu bir şaka “bakın ben geldim, hadi gülün, sarılalım” der gibi bir hâli vardı. Eğildi çocuk öptü annesini. Bir daha, bir daha… Sarılmak, yattığı yerden kaldırmak istedi; engel oldu büyükleri. Ertesi gün çok ama çok yağmur yağdı. Cenaze kalabalıktı yine de. Ağıtlar yakıldı göğü delen yağmurla birlikte. Yağmur günlerce sürdü. Gözyaşları yağmur sularına karıştı. İşte 37 yıllık kısa ömrüne en büyüğü 14, en küçüğü ise bir yaşında olan altı çocuğun dışında, iki ölü doğan bebe ve birkaç düşük bırakan güzel yüzlü kadının adı Emine idi. EMİNE, BENİM ANNEMDİ…