Yapmış olmam gereken ve yapmadığım ve yapmamış olmam gereken ve yaptığım her şey için pişmanlıkla af diliyorum …

ANETTE İNSELBERG AF

 

Zerdüşlük öğretisinde Zend-Avista’da bir tövbe duası vardır ;
Düşünmüş olmam gereken ve düşünmediğim
ve düşünmemiş olmam gereken ve düşündüğüm her şey için;
Söylemiş olmam gereken ve söylemediğim
ve söylememiş olmam gereken ve söylediğim her şey için;
Yapmış olmam gereken ve yapmadığım
ve yapmamış olmam gereken ve yaptığım her şey için
pişmanlıkla af diliyorum …
Af dilemek yeterli değil. Birilerine kusur işleyince yapacak şey kusur işlediğimizi sevindirmektir. Sevindirmek fedakarlık gibi görünüyor ama, üzdüğünü sevindirince yarı mükemmel insanın benliğinde hissettiği duyguyu anlatmaya benim kelimelerim yetmez.
Yine bir Zerdüşt sözü ile bitirelim “Mutluluğu ve sevinci ancak başkalarının mutluluğunda ve sevincinde arar isen bulabilirsin”
——————
(Vayikra)

Yapmış olmam gereken ve yapmadığım ve yapmamış olmam gereken ve yaptığım her şey için pişmanlıkla af diliyorum …

Bir zamanlar Çin’de yoksul bir adam o denli aç ve bitkin düşmüştü ki kendini tutamayıp bir armut çaldı. Adamı yakaladılar ve imparatorun karşısına cezalandırılmak üzere çıkardılar.
Hırsız, imparatoru görünce ona şöyle dedi; “Değerli efendim, çok açtım dayanamadım çaldım. Beni af etmeniz için yalvarıyorum. Af ederseniz, size paha biçilmez bir armağanım olacak.”
İmparator dudak büktü:”Senin gibi birinde paha biçilmez ne olabilir ki?”
Hırsız, o anda avucunun içindeki armut çekirdeğini uzattı ve; ” Bu çekirdeği ekerseniz, bir gün içerisinde altın meyveler veren bir ağacın yeşereceğini göreceksiniz.”
İmparator bir kahkaha atarak; “Ek o zaman,” demiş, “altın meyveleri görünce affederim seni.”
Yoksul adam: “Haşmetlim bu tohumu ben ekemem, çünkü ben bir hırsızım. Bu sihirli tohumu ancak ömründe hiç çalmamış, başkalarına haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler tarif edilmez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.”
İmparator irkildi, suratını astı bir süre düşündü sonra da hırçın bir sesle: ” Ben imparatorum, bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver eksin de altın meyveleri görelim,” dedi.
Yoksul adam tohumu başbakan’a uzatınca başbakan telaş içerisinde İmparatora dönüp itiraz etti: “Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim. Sihirli tohumu yanlış eker ziyan ederim bence bu tohumu hazinedar başı eksin. ”
Hazinedar başı hemen bahane buldu ve bu görevi bir başkasına devretti.
Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohumu ekme görevinden kaçındılar.
Sonra İmparator doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü, başı önünde duran başbakana, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve; “Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumunun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim” dedi, cebinden bir altın çıkardı yoksul adama tutması için attı herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi sonra da gülerek “Bas git buradan be adam, bugünlük hepimize bu ders yeter” dedi.
—————-
İnsanlar, imparatorlar, ve hatta toplumlar bile kusur işlerler. Hata yapmayacak kadar mükemmel insan yoktur. Adını bulamadığım bir bilge şöyle demiş;
’’Bir şehre iki mükemmel insan çoktur. Bir mükemmel insan ise azdır. En iyisi bir buçuk mükemmel insan.
Nasıl mı olacak? Herkes kendisini yarı, karşısındakini ise tam mükemmel olarak kabul etsin. Böylece herkes diğerine değer verecek ona karşı kusur işlememeye dikkat edecektir…”
Af etmeyi ve başkalarına karşı olan hatta kendi kendimize olan kusurlarımızla yüzleşmeyi ve özür dilemeyi bilmek gerek.
Zerdüşlük öğretisinde Zend-Avista’da bir tövbe duası vardır ;
Düşünmüş olmam gereken ve düşünmediğim
ve düşünmemiş olmam gereken ve düşündüğüm her şey için;
söylemiş olmam gereken ve söylemediğim
ve söylememiş olmam gereken ve söylediğim her şey için;
yapmış olmam gereken ve yapmadığım
ve yapmamış olmam gereken ve yaptığım her şey için
pişmanlıkla af diliyorum …
Af dilemek yeterli değil. Birilerine kusur işleyince yapacak şey kusur işlediğimizi sevindirmektir. Sevindirmek fedakarlık gibi görünüyor ama, üzdüğünü sevindirince yarı mükemmel insanın benliğinde hissettiği duyguyu anlatmaya benim kelimelerim yetmez.
Yine bir Zerdüşt sözü ile bitirelim “Mutluluğu ve sevinci ancak başkalarının mutluluğunda ve sevincinde arar isen bulabilirsin”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

21 Mart Perşembe İlkbahar Ekinoksunda Yapılacak Ritüel

anett inselbbe 21 mart ekinksu

Ekinokslar çok önemli enerji değişikliği olan günler olduğundan ritüelle bu enerjilerden faydalanmak iyidir. Ekinoksların özelliği hem eskide kalmış kalıpları, inançları, öfkeleri, kırgınlıkları bırakmamıza hem de yeni dileklerimizi ortaya koymamıza yardımcı olan enerjiler barındırmalarıdır.

Ekinoks Ritüeli Malzemeleri:

Bir adet sarı karton
4 adet kuş tüyü ya da kuş tüyü fotoğrafı
Bir bardak su
Kağıt yakmak için küçük bir kap
Yok olmasını istediğimiz şeyleri yazacak bir kağıt
Siyah tükenmez kalem
Sevdiğimiz herhangi bir kolye
Ben bu ritüelle de beyaz kuvars kolyemi kullanıyorum

Ritüelin Yapılışı:

Öncelikle kuş tüylerini sarı kartonun üzerine fotoğraftaki gibi yerleştiriyorsunuz. Üçgenin üst bölümüne bir bardak su koyuyorsunuz. Kolyeyi de bardağın yanına koyuyorsunuz. Üçgenin alt bölümüne kağıt yakmak için küçük kabı yerleştiriyorsunuz. Böylelikle ritüel alanını hazırlamış oluyoruz.

Akşam dokuzdan sonra bizden gitmesini istediğimiz tüm kızgınlık, kırgınlık ve kalıpları yazmaya başlıyoruz. Ve bu yazdığımız kağıdı ritüel alanındaki kabın içinde “oh be benden gittiler yandılar bittiler kül oldular” diyerek yakıyoruz.

Yakma işlemi bittikten sonra sevdiğimiz kolyemizi iki elimizin içine alıyoruz “bu yeni dönemde hayatıma iyi haberler, teklifler, şans, bolluk, bereket, aşk, sağlık, güzellik girdi yaşasın, yaşasın, yaşasın” diyoruz ve kolyeyi suya bırakıyoruz.

Ertesi gün sabah dokuzdan sonra gün içinde istediğimiz bir zaman tüyleri ve kaptaki külleri toprağa gömüyoruz. Kolyeyi de en az yedi gün takıyoruz. Yedi gün boyunca kolyeyi üstümüzde her gördüğümüzde (taktığımızı her hatırladığımızda) “hayat çok güzel yaşasın” diyoruz.

Herkese şifa olsun…

Anette İnselberg

Not: Ritüelin 21 mart perşembe akşamı dokuzdan sonra yapılması gerekmektedir.

Not 2: Kartonu başka ritüel için saklayabilirsiniz

Not 3 Sevdiğimiz kolyeyi daha sonra kullanabiliriz

Not 4: Evet karton sarı olmalı

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

4 Yaşından Beri Beslediği Kargalardan Hediyeler Alan 8 Yaşındaki Kız


Seattle’da yaşayan 8 yaşındaki bir kız olan Gabi Mann’in, evine zaman zaman ufak hediyeler geliyor. Her birini özenle saklıyor çünkü hediyeler çok değer verdiği bir arkadaş grubundan- 4 yaşından beri beslediği, kendisine ışıltılı incik boncuk hediyeler getiren kargalardan.
Bu ‘hediyeler’ düğmeler, LEGO parçaları, metal hurdaları ve kalp şekilli boncuklardan oluşuyor. Bir kere Gabi üzerinde ‘en iyi’ yazan bir metal bile almış, Öyle görünmeyebilir ama bunlar Gabi’nin en değerli koleksiyonu.
Bir keresinde üzerinde ‘en iyi’ yazan bir metal aldığını söylüyor Gabi, “Üzerinde ‘arkadaşım’ yazan kısmını hala saklıyorlar mı bilmiyorum.” diyor.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Henri Matisse’nin En Önemli 20 Eseri ve Hayatı

Henri-Émile-Benoît Matisse 31 Aralık 1869’da Kuzey Fransa’nın Le Cateau-Cambrésis bölgesinde orta sınıftan mütevazı bir tohum tüccarının ilk oğlu olarak dünyaya geldi.

Belçika sınırındaki Bohain-en-Vermandois bölgesinde büyüyen sanatçı, 1887 yılında Paris’e giderek hukuk tahsil etmeye başladı ve 1888’de mezun olarak baro sınavını verdi. Ancak 1889 yılında aniden apandisitinin patlaması üzerine ameliyat edilmesinin ardından uzun nekahat sürecinde bir vakit geçirme aracı olarak annesinin hediye ettiği resim malzemeleri vasıtasıyla resim sanatıyla tanıştı.

anette inselberg matisse
Woman Reading, 1894
Sanatçı bu tanışmayı bir çeşit cennet olarak tanımlar. “Elime boya kutusunu aldığım ilk andan itibaren, bunun benim yaşamımın amacı olduğunu anladım.” der. Matisse’nin annesinin, resim malzemelerini hediye ederken oğluna sanatın kurallarını değil, kendi hislerini dinleyerek resim yapması konusundaki tavsiyesi ise ressamın tüm sanat yaşamını ve üslubunu belirleyecektir. Çoğu erken dönem çalışmalarına koyu tonlar hakim ve bu eserlerde kasvetli bir hava dikkat çekmektedir.
Babasının tüm itirazlarına rağmen 1895’te Güzel Sanatlar Okulu’nun (École des Beaux-Art) sınavını kazanarak Gustave Moreau’nun atölyesinde çalışmaya başlar. Bu dönemde ilk başlarda geleneksel Flaman üslubunda ölüdoğa, manzara ve klasik ustalardan kopyalar yapan Matisse teknik bir yetkinliğe ulaşmaya başlasa da özgün bir üsluptan uzaktı.

Henri-Matisse-The-Dinner-Table-1897[1]
The Dinner Table, 1897
1897’de ressam John Peter Russell’ı ziyaret etmek üzere Belle Île adasına seyahat eden Matisse, böylelikle ard izlenimcilikle tanışır. Matisse bu dönemden “Russell benim öğretmenim oldu ve bana renk teorisini açıkladı” sözleriyle bahsedecektir.

Henri-Matisse-Farms-In-Brittany[1]

Farms In Brittany, Belle Île, 1897
Ressamın sevgilisi ve modeli Caroline Joblau’dan olan ilk çocuğu Marguerite 1894’te dünyaya gelir, anlaşamayan çift bir süre sonra yollarını ayırır. Ekim 1897’de Amélie Noellie Parayre ile gittiği bir düğünde tanışır. Matisse’nin aksine Amélie’nin ailesi Paris’in elit kesimi içinde etkili olan zengin ve entelektüel bir burjuva ailesidir. Amélie halasına ve erkek kardeşlerine ait bir moda evinde şapka tasarımı yapar. Ocak 1898’de evlenirler. Matisse’in önceki ilişkisinden olan kızı Marguerite’i kendi çocuğu gibi benimseyen Amélie’nin 1899’da Jean ve 1900 yılında Pierre isimli oğulları dünyaya gelir. Matisse’nin Yeşil Çizgi dahil birçok eserine modellik eder, asistanlığını da yapar.
1899’da Vollard’ın galerisinden bir Rodin büstü, küçük bir Gauguin resmi, bir Van Gogh deseni ve ona göre çok önemli olan Cezanne’nin Yıkananlar resmini alır. Bu sanatçılar Matisse’nin o yıllarda üzerinde durduğu değişik sanat türlerini kaynaştırma konusundaki çalışmalarına kılavuzluk ederler. Geleneksel ustaların etkisinden çabuk çıkan ressam kısa süre sonra çağdaş sanatı ve özellikle de izlenimci sanatçıları etüd etmeye başlar. Bu dönemde sürekli yeni denemeler ve araştırmalar içinde olan ve özellikle Cezanne’nin resminde kurduğu kompozisyon yapısı, ölüdoğayı renk satıhlarının bir tasavvuruna dönüştürme anlayışı ve renk kullanımı Matisse’nin sanatında yankısını bulmuştur. Sanatçı “Modern sanat içinde en çok Cezanne’ye borçluyum” diyerek bu etkiyi dile getirmektedir. Bu yıllarda sanatçının resimleri arayış içinde olup belli bir yönelim göstermemektedir. Bu dönemde sanatçı heykel dersleri almaya başlar.
1901 yılında ilk sergisini açan Matisse, karısının ailesinin yaşadığı bir skandal ve ardından gelen iflas yüzünden maddi ve manevi sıkıntı içinde geçen iki yılın ardından karamsar bir döneme girer. 1903 yılına gelindiğinde neredeyse resmi bırakma noktasına gelmiştir. Bu yıllarda Henri-Edmond Cross ve Paul Signac’ın Noktacı (Pointilist) resim tekniği ile tanışır. Yan yana konulmuş saf renk tuşları ile yoğun bir renk titreşimi oluşturmak suretiyle güçlü bir görsel etki yaratmaya çalışan bu ressamların üslubunu daha kalın fırçalar kullanarak kendine uyarlayan Matisse 1904’e değin bu teknikle resimler yapar.

Henri-Matisse-Femme-Au-Chapeau-1905[1]

Femme Au Chapeau, 1905
Görülmemiş renklere boyanmış çehresiyle ilk sergilendiğinde Parislileri şaşırtır Henri Matisse’nin ünlü Şapkalı Kadın resmi. Resim oldukça zarif bir biçimde oturmuş bir kadını (Matisse’nin eşi Amélie) gösteriyordu. Kadının başında resmi bir toplantı için belki fazla gösterişli olmakla birlikte, yaşadıkları yere göre hiç de aykırı sayılmayacak bir şapka var. Yüzündeki mavi-yeşil çizgiler, gölgeler ya da konturlar ise sertti. Ayrıca fırça darbelerinde de aldırışsız bir savrukluk görülür.

 

La Raya Verde, 1905
Yeşil Çizgi tablosu Matisse’nin kişisel üslubunu anlatması nedeniyle ayrı bir yere sahiptir. Çağının en cesur ve yenilikçi portrelerinden Matisse’nin başyapıtlarından biri olarak kabul edilen tablonun asıl adı her ne kadar Madam Matisse Portresi ise de Yeşil Çizgi (La Raya Verde) olarak tanınmaktadır. Tablo sanatçının eşi Amélie Noellie Parayre’yi tasvir eder ve eserlerinin büyük bir kısmına eşi Amélie modellik edecektir.
Çok cesur bir renk kullanımı ile gerçekleştirilmiş olan portreye ismini veren Madam Matisse’nin alnı ve burnunu tanımlayan, yeşil renkle yapılmış geniş ve güçlü fırça darbesidir. Portrede ressam, biçimi tanımlamak için yalnız renge başvurmuştur. Amélie’nin oval yüzü yeşil hat ile ikiye ayrılır ve mor tonlardaki topuzlu saçı, birbiri ile mücadele eden üç renkli bir çerçeveye karşı öne çıkar. Yüzün sağ yanı yeşil tonların parlaklığını tekrarlarken sol yanında leylak ve turuncu tonlar Amélie’nin elbisesinin renklerini yansıtır. Amélie’nin yüzünün eksenini oluşturan yeşil çizgi, suni bir gölge hattı işlevi görerek, çehreyi geleneksel portrecilik tarzına uygun biçimde aydınlık ve karanlık iki alana ayırmaktadır. Ancak Matisse bunu soğuk ve sıcak renkler olarak renksel bir ayrıma dönüştürmüştür. Yüzün sol tarafındaki yeşiller resmin sağında arka plandaki yeşil renk ile bir simetri yaratırken resmin sağ yandaki pembe tonlar ise figürün solundaki leylak ve turuncu ile benzer bir ilişki kurmaktadır. Yeşil Çizgi portresi cesur renk kullanımından dramatik fırça tuşlarına, kompozisyon kuruluşundan duygusal ifadeciliğe değin Matisse’in üslubunun ve sanat anlayışının bir açıklaması gibidir.

Henri-Matisse-The-Reader-Marguerite-Matisse-1906[1]

The Reader, Marguerite Matisse (kızı), 1906
1905’te Paris Sonbahar Salonu’nda Yeşil Çizgi resminin de olduğu bir sergiye katılır. Resimler halkın ve eleştirmenlerin tepkisini çeker. Eleştirmen Louis Vauxcelles bir yazısında onları sınırsız renk kullanmaları nedeniyle les Fauves (vahşiler, barbarlar), yani Fovizm olarak adlandırır. Zamanla bu ifade akımın adı olarak kullanılmaya başlanır. Bu üsluptaki en önemli öğeler, renk, çizgi ve biçimdir. Bunların içindeki en önemli unsur ise renktir. Matisse’ye göre renk, ressam tarafından duyulmuş olan görünüşü seyredene nakletmekle zorunludur. Matisse, bütün Fovistler gibi yoğunlaştırılmış renkleri seviyor ve çeşitli renk değerlerini öylesine dengeliyordu ki, hiçbir renk değeri diğerine zarar vermiyordu. Ancak 1906’dan itibaren Fovist hareket çözülmeye başladı. Bu yıllarda Matisse, avangart sanatın önderlerinden biri haline gelir. Yine bu çevrenin önemli bir ismi olan, kendinden 12 yaş küçük Pablo Picasso ile dostlukları ve rekabetleri ise yaşamları boyunca sürer.

Henri-Matisse-The-Joy-of-Love-1906[1]

The Joy of Love, 1906
Genellikle yaptığı en güzel fovist resim kabul edilen bu eseri karşısında arkadaşı ressam Signac bile Matisse’nin yanlış yönde ilerlediğini düşünür. Rakibi olarak görülen Picasso bu resme yanıt olarak Avignonlu Kızlar tablosunu yapar. Hem Matisse’nin Yaşama Sevinci resmine hem de Picasso’nun Avignonlu Kızlar resmine esin veren resim ise Cezanne’nin Yıkananlar resmidir. Mekan tasarımında Doğu resim sanatının etkileri görülmektedir. Resmin merkezinde uzanmış iki figür, önlerindeki kaval çalan figürden daha büyük resmedilmiştir. Bu, Batı resminin perspektif kurallarına uymayan bir çizim tarzıdır. Merkezdeki figürlerin sağında kaval çalmakta olan bir küçük figürle karşılaşılmaktadır. Bu figür, Yunan mitolojisinin kır tanrısı Pan’dır. Bir Doğu hareminden çekip çıkardığı figürlerin yanına Batı resminin önemli bir figürünü yerleştirerek iki farklı sanat anlayışını, iki farklı dünyayı birleştirmiştir sanatçı. Aşkın, müziğin ve dansın neşesini tablonun renkleri ve ritmik şekillerine aktaran bu resim, yapıldığı zaman, döneminin en radikal resmi olarak kabul edilmiştir.

Henri-Matisse-The-Red-Room-1908[1]

The Red Room, 1908
Ressam buna dekoratif levha demiştir ve Moskovalı koleksiyoner Sergei Shchukin’in yemek salonu için yapmıştır. Matisse arka plan rengi olarak alışılmadık bir biçimde ana renklerden olan kırmızıyı kullanmıştır, bu rengi tuvalin yüzeyine yayarak mekanı oluşturmuştur. Böylece ortaya çıkan yeni mekanda derinlik ilizyonu yaratıp, gerçekte iki boyutlu olmaması gereken mekanın, iki boyutlu olarak algılanmasını sağlamaktadır. Ayrıca kırmızı renk üzerine uygulanmış kıvrımlı mavi motiflerin, hem duvar yüzeyinde hem de masada devam etmesi, bu iki boyutluluğu vurgulamaktadır. Resmin sol alt yanında görülen sandalye, tüm bu oryantalist/süslemeci tasarımın içinde, bir başka saf renk olan sarı ile kendini göstermektedir.

Henri-Matisse-Dans[1]

Dance, 1910
Resim Moskovalı koleksiyoner Sergei Shchukin tarafından sipariş edilmiştir. Resimde gerçek kişiler yok, semboller tasvir edilmiş. Bu resmin kaynakları kimi ritüellerde korunmuş olduğu varsayılan pagan zamanların halk danslarına uzanmaktadır. Pagan Baküs şenliklerinin coşkusu, kırmızı, mavi ve yeşilin son derece güçlü armonisiyle somutlaştırılmıştır. Burada kırmızı insanoğlunu, yeşil yeryüzünü ve mavi evreni simgelemektedir. Yine renklerle oluşturulmuş iki boyutlu bir mekandan söz etmek mümkündür. Derinlik ton farklılıklarıyla verilmektedir. Hareket halindeki kadınlar, oluşturdukları halkada sanki sonsuza dek dönecekmiş izlenimi vermektedirler. Kadın figürlerine dikkat edildiğinde öndeki figürün arkaik betimlenişi, kadınların çıplak oluşu, zaman dışılığı ve evrenselliği de vurgulamaktadır. Evrenin ve doğanın ritminin insanoğlunun bilinçaltında uyandırdığı duyguyu anlatmaktadır bu resim. Beş figürde yapılan deformasyonla tüm kullanılan ritimlerin gücü ve tutkulu canlılığı ifade edilmiştir. Bu hareketler vahşi yaşam enerjisi taşımakta ve kırmızı renk, içinde sakladığı heyecan, sıcaklık ve kızgınlıkla bu enerjinin sembolü olarak kullanılmaktadır. Özellikle ayak ve başların hareketleriyle, kıvrılan bacaklarla bu enerji izleyiciye aktarılmaktadır .

Henri-Matisse-The-Painters-Family-1911[1]

The Painter’s Family, 1911
Matisse bu resimde oğulları Jean ve Pierre, oyuna dalmış kızı Marguerite ve eşi Amélie’ye yer vermiştir. Eşi ve iki oğlu kanepelerin, duvar kağıdının ve en önemlisi yerdeki halının süslemeci-motifsel kalabalığı içinde neredeyse kaybolmaktadırlar. Figürler ve mekan arasındaki gerilim içinde, sanatçının oğulları, kızı ve eşi geniş İran halısıyla egemenlik yarışına girmişlerdir. İran halısı koltuklara, kanepelere ve duvara yayılarak egemen olmaktadır. Ressam figürlerin bedenlerini yok ederek, kişilerin elbiselerini vurgulamıştır. Yüzlerinde ise farklılıkları değil, benzerlikleri resmetmiş, aynı ten rengi, aynı yüz hatlarını kullanmıştır. Sanatçı figürleri yalnızca üzerlerinde kullandığı renklerle görünür kılmıştır. Oğullarının giysilerindeki kırmızı ve eşinin elbisesinin siyah gibi… Ressam bu resminde İran halı ve minyatürlerinden etkilenişini açıkça ortaya koymuştur.
1906’da sanat koleksiyoncusu Shchukin’in daveti ile Moskova’ya giden ve onun daha sonra müzeye dönüştürülen evini ziyaret eden Matisse, resimlerin yanı sıra kilimler ve diğer oryantal eşyalardan da çok etkilenmiştir. Bu etki onun kompozisyonlarında derin izler bırakmıştır. Moskova ziyaretinden sonra Fas’a gider. “Fas seyahati bana resimsel anlamda gerekli geçişi yapmam için yardımcı oldu. Fovizm’in canlı ama sınırlı teorisini uygulasaydım, doğayla bugün olduğundan daha hızlı kontak kuramazdım.” diyerek İslam Sanatı’nın kendi dekoratizmini oluşturmada ne denli rol oynadığını belirtmiştir. Matisse’nin 1908 ve sonrası yaptığı çoğu çalışmasında halı ve kilimlerde kullanılan katışıksız renk kullanımını ve dekoratif etkisini görmekteyiz.

Henri-Matisse-Zorah[1]

Zorah, 1912
Faslı modelin adı Zorah’tır. Resmi yaptıktan sonra ona Fatma, melez kız adını vermiştir. Resminde model mavi, krem ve yeşil renklerde bir elbise giymiş ve saçlarını örtüyle kapatmıştır. Mavi, mor renkte bir halıya diz çökmüştür. Türk terlik takımı tuvalin bir tarafında dikey bir çizgiyle vurgulanmıştır. Sade güçlü diegonal yapı resmin sol yukarısındadır. Bu form mavi yeşil alanla, beyaz küçük üçgen arasındadır. Bu yapı resmin plansız gibi görünen etkisini ortadan kaldırmaktadır. Türbanlı, uzun parlak yeşil elbiseli kız yeşil bir arka planda durmaktadır. Yüzündeki özellikler ve hatlar birkaç basit vuruşla sınırlandırılmıştır. Sağ el bir eşya üzerinde durmaktadır. Zaman ve yer detayı belirtisinden uzaktır. Bu modelle çalışırken modelin erkek kardeşi sorun çıkarmıştır. Daha sonra bu modelin bir hayat kadını olduğunu öğrenmiştir. Bu da onu oldukça sarsmıştır.

Henri-Matisse-Interior-At-Nice-1920[1]

Interior At Nice, 1920
Sık sık dünyanın çeşitli köşelerine seyahatlere çıkan sanatçı 1917’den itibaren Fransız Riviera’sına taşındı. Bu dönemde üslubunda bir rahatlama ve yumuşama görülmeye başlanır. Canlı renklerin ince akıcı biçimde uygulandığı yerel sahneler bu dönem eserlerinin konusudur.

Henri-Matisse-Odalisque-Au-Fauteuil-Noir-1942[1]

Odalisque Au Fauteuil Noir, 1942
Matisse’nin Sultan Abdülaziz’in soyundan gelen ve güzelliğiyle tanınan 1923 İstanbul doğumlu Nermin Sultan’ı resmettiği bir tablosu Nermin Sultan tabloya konuk olduğunda çocukluğunu ve genç kızlığını geçirdiği anneannesi Naime Sultan’la beraber Güney Fransa’da, Nice’te kalmaktaydı. Matisse’nin ilk kez 1940’ta sokakta görüp, esmer çehresinden etkilendiği Nermin Sultan, daha sonra ressam tarafından en sevdiği modellerinden biri olarak anılacaktı. Tam ismiyle Nezahat Nermin Hamide Şefkat nam-ı diğer Nermin Sultan, tabloya bu dönemde model olmayı kabul etti. Odalisque Au Fauteuil Noir (Siyah koltuktaki cariye olarak çevrilebilir) adını taşıyan tablo, 1942’nin Ocak ayında, Nermin Sultan’ın şimdilerde Matisse Müzesi olarak bilinen Matisse’nin Nice’teki evine komşu olduğu dönemde resmedildi. Nermin Sultan’ın verdiği pozun bir fotoğrafla da belgelendiği biliniyor.
Henri Matisse’in yaşamının bu dönemindeki en önemli olaylardan biri ise 1939 yılında, ressamın asistanı ile olan ilişkisi sonucu, 41 yıllık eşi Amélie Noellie Matisse-Parayre ile boşanmasıdır. Yıllarca en büyük yardımcısı, ilham kaynağı ve eserlerinin başlıca modeli olan eşinden ayrılmasının ardından Matisse kendini dış dünyadan tamamen izole etmiş ve ölümüne değin nadiren evinden dışarı çıkmıştır.
1941’de bir bağırsak ameliyatı geçiren ressam bu tarihten itibaren tekerlekli sandalye kullanmaya başladı. Ancak tüm bunlar resim yapmasını engelleyemeyecekti. 1947 yılında Cannes yakınındaki küçük bir şapel olan Saint-Marie du Rosaire de Vence Kilisesi’nin dekorasyonu işini üstlendi ve 1951’e değin bu işle meşgul oldu. 1952’de doğduğu şehre kendi adına bir müze açan sanatçı yaşamının son yıllarını tuval üzerine kolaj çalışmaları yaparak geçirdi.

 

Large Red Interior, 1948
Fransız ressam Henri Matisse, 1940’lardan itibaren, renkli kağıtlardan kestiği parçalardan oluşturduğu kompozisyonlarla yeni bir teknik geliştirir. Ömrünün son altı yılında ortaya çıkardığı eserlerde bu tekniği kullanır. Matisse, başlangıçta tasarım, maket ya da kitap ve dergi kapağı olarak geliştirdiği tekniği, yeni baskılarda renkler korunabildiği için boyaya tercih etti ve daha sonra bu eserler resimlerdeki kompozisyon özelliğini de kazanmaya başladı.

Henri-Matisse-Large-Composition-With-Masks-1952[1]

 
Large Composition With Masks, 1952

Henri-Matisse-Blue-Nude[1]

Blue Nude, 1951
Henri Matisse 3 Kasım 1954’te Nice’te geçirdiği bir kalp krizi sonucu 84 yaşında hayata gözlerini yumdu. Sanatçı Nice yakınındaki Monastère Notre Dame de Cimiez mezarlığında toprağa verildi.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İnsanların kalplerini kırdığında da bu çitlerdeki gibi delik açmış olursun. Ardından özürde dilesen bile, o yaranın izi orada kalır.

 

 

Bir zamanlar çok sinirli ve hırçın bir çocuk vardı.Birgün hırçınlığının ardından öfkesi yatışıp üzüntü hissetmeye başladığında, babası bir torba çivi verdi çocuğa. Ve, ne zaman sinirlenip hırçınlık yapar ise, bu çivilerden birini arka bahçedeki çitlere çkmasını söyledi.
Çocuk, ilk gün 37 çivi çaktı. Daha sonraki günlerde çakılan çivi sayısı git gide azaldı. Çocuk, öfkesine hakim olmanın arka bahç…eye gidip çivi çakmaktan daha kolay olduğunu zamanla fark etmişti.
Sonunda çocuk öfkesine hakim olur hale geldi. Gidip durumu babasına sevinç içinde anlattı. Babası, bu defa , kendisini tutabildiği her ün için çivilerden bir tanesini çitlerden sökmesini istedi oğlundan.
Günler, haftalar geçti ve en sonunda çocuk babasına tüm çivilerin bittiğini haber verdi. Bunun üzerine, babası:
“Aferin oğlum! iyi iş becerdinm ve öfkene hakim olmayı başardın” dedi ve çocuğun elinden tutup onu çitlerin yanına götürdü. Eliyle çitlerdeki delikleri göstererek:
“Delikleri görüyor musun? İşte bu çitlerdeki bu delikler tamamen kaybolmayacaktır. İnsanların kalplerini kırdığında da bu çitlerdeki gibi delik açmış olursun. Ardından özürde dilesen bile, o yaranın izi orada kalır.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Hepimiz bazen korkunç, acı veren, çözümsüz sandığımız, anlamadığımız sınavları yaşarız.

anette inselberg kızılderili

 

Cherokee Kızılderililerinin 12-13 yaşına gelen erkek çocuklarına uyguladıkları bir sınav vardır. Babası bir akşam oğluna artık erkek olduğunu kanıtlamak için bir sınavdan geçmesi gerektiğini söyler ve onu ormanın içlerine götürür. Orada oturması için bir ağaç kütüğü gösterir, çocuğun gözlerini bağlar ve onu gece boyunca yalnız bırakacağını belirtir. Çocuk bağırmamalıdır, gözlerini de sabahın ilk ışıkları bağın arasından süzülene kadar açmamalıdır. Orada kütüğün üzerinde sessiz kıpırdamadan sabahı beklemek zorundadır. Bunu başardığı zaman çocuk erkek olarak kabul edilir. Yaşadığı bu sınavı da başkasına anlatması yasaktır. Her erkek çocuk geceyi/sınavı yalnız bir başına yaşamalıdır.
Sınav zordur. Doğal olarak çocuk korkar. Rüzgarın sesi, orman hayvanlarının bağırtıları korkunçtur. Her yönden çıtırtılar, yaklaşan ayak seslerine benzer gürültüler gelir. Çocuğun aklından binbir türlü korkunç olasılıklar geçer durur. Ama sınavı geçmek ve erkek olabilmek için sabırla beklemek ve gözünü açmamak zorundadır.
Korkunç gecenin sonunda güneşin ilk ışıkları ile birlikte çocuk gözünü açar ve karşısında sessizce kendisini izleyen babasını görür. Onu yalnız bırakıp gideceğini söylemiş olan babası aslında bütün gece orada sessiz oturmuş bir tehlike durumunda oğlunu korumak için beklemiş, oğlunu sınavını yaşarken izlemiştir. Bu sınavı birlikte yaşayan baba ile oğul birbirlerine çok farklı bağlanırlar, baba oğlunu anlar çünkü aynı sınavdan geçmiştir, aynı zamanda oğul da babası için ne kadar değerli olduğunu anlar.
Hepimiz bazen korkunç, acı veren, çözümsüz sandığımız, anlamadığımız sınavları yaşarız. Bu sınavlar kendimizi kanıtlamak için de olabilir.
Her sınavla birlikte yaşamı anlar ve olgunlaşırız. Zaman zaman yalnız kaldığımızı da sanırız ama eğer oyunu kuralına göre oynarsak daima birileri, hatta sınavı yapan, bizi gönüllülükle gözetir..
Hayatınıza dokunan ve el verenleriniz eksik olmasın…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hayatta bazen öfkeyle hareket edip bizi inciteni biz de incitmek isteriz

anette inselberg öfke yerine sevgi

Bir yılan marangoz dükkanına girer ve köşeyi döner dönmez testereyi görür ve ona doğru ilerler. Testereyle temas edince biraz yara alır. O anda dönerek tepkiyle testereyi ısırır ve bu sefer de ağzını çok fena keser.

Sonra ne olduğunu anlamayan yılan testerenin kendisine saldırdığını düşünüp testereyi bütün gücü ile çepeçevre sararak onu öldürmek ister. Çok acıdır ki yılan kendini testere ile vahşi bir şekilde öldürür.

Hayatta bazen öfkeyle hareket edip bizi inciteni biz de incitmek isteriz. Ama aslında farkında olmadan kendi kendimizi harap ederiz. Bu yüzden nefret ve öfkeye zor olsa da sevgiyle karşılık vermeliyiz…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Anksiyete Ve Acı Çekmeyi Sonlandıracak 8 Yol

anete inselberg doğru çaba doğru kaar

 

1. Doğru görüş
Adil olmanın en iyi yolu, kesinlikle yargılamamaktır. Bir şeyin iyi ya da kötü olup olmadığına karar vermek yerine, o şeyin doğasını tamamen anlamaya çalışmalısınız. Birçok insan yanlış şekilde davranır. Ancak onları yargılamak sizin haddinize mi? Acıya son vermek için yargılamaktan ziyade kapsamlı bir tutum geliştirmek gerekir. Başkalarının davranışlarını değerlendirmek, onaylamak veya kınamak size kalmış bir şey değildir. Onlar da aynı şeyi size yapma gücüne sahip değildir.
2. Doğru karar
Başarılı hedefler belirlemekle asil hedefler belirlemek arasında büyük bir fark vardır. Birincisi, bireysel övgü almak arzusundna kaynaklanır ki bu sonunda kendinizi boş hissetmenize neden olur. Zaferinizi alkışlarsınız ama bunun evrende herhangi bir amacı var mıdır? Öte yandan Budistler, insanları soylu amaçlarla hareket etmeye davet ederler. Bu acıyı sona erdirmenin bir yoludur, çünkü her zaman başkalarının da paylaşabileceği derin bir tatmin duygusuna bizi götürür. Kendinizi faydalı ve işe yarar hissetmek, çabalarınıza daha fazla anlam kazandırır.

3. Doğru konuşma
Kelimeler hayat verdiği gibi alır da. Sizi vezir de rezil de edebilir.Kelimeler temiz bir ruhtan geldiğinde, onlar dünya için bir merhem gibidir. Kelimeler anlayış, sevgi ve kardeşlik aktarır. teselli ve motive eder, yaşamın en büyük değerlerini yüceltir. Ancak bazen kelimeler yalan söylemek, incitmek veya küçültmek için de kullanılır. Sözleriyle başkalarına zarar veren kimse mutlu olamaz. Er ya da geç bu, geri teper ve yaralayıcı bir dil kullanan kişiye zarar verir.
4. Doğru davranış
Başkalarına zarar vermeyin ve hiçbir şeyde aşırıya kaçmayın. Farklı kültürlerin neredeyse tüm etik kodlarında bir ilke vardır. Kimsenin hayatını tehdit etmemeli ve kimseyi öldürmemelisiniz. Dahası, bu sadece fiziksel şeyler için geçerli değildir, aynı zamanda semboliktir; maneviyatı da kapsar. Izdırabınıza son vermek için başkalarının acı çektirmemek önemlidir, çünkü bu büyük bir çelişki olacaktır. Aynı şekilde, her türlü aşırılık sağlığınıza zarar verir ve bundan kaçınılmalıdır. Uyum sağlamak için kendi yaşam tarzınızda dengeyi sürdürmekten daha iyi bir yol yoktur.
5. Doğru geçim
Kendi emeğiniz dışındaki şeylere dayanarak bir yaşam tarzı oluşturmaya çalışmak doğru değildir. Böyle yaptığınızda, kişisel gurur duygunuz azalır ve değişir. İş insanı dönüştürür ve daha iyi kılar. Çalışmak; haysiyetinizi oluşturmanın, büyümenin ve başkalarına hizmet etmenin bir yoludur. Tembellik er ya da geç tatminsizliğe ve ızdıraba yol açar. Duraksama yaşarız ve en iyi erdemlerimizi ve yeteneklerimizi kaybederiz. Ancak bazen kelimeler yalan söylemek, incitmek veya küçültmek için de kullanılır. Sözleriyle başkalarına zarar veren kimse mutlu olamaz. Er ya da geç bu, geri teper ve yaralayıcı bir dil kullanan kişiye zarar verir.

6. Doğru çaba
Sürekli bir evrim yoluna girmediğiniz takdirde acınızı sonlandırmak mümkün değildir. Genel anlamda erdem, gökten düşüveren bir şey değildir, sabırlı bir çabanın meuvesidir. Erdemlerinizi büyütmek, kendinize olan sevginizi artıracaktır. Kendinizi tanıma ve büyüme sürecinde kendinizi gerçek bir insan olarak görmenizi sağlar. Eleştirilere ve hatalara açık olmanıza ve evrimleşme fırsatlarını görmenize izin verir.
7. Doğru farkındalık
Eğer acı çekmeye son vermek istiyorsanız, vücudunuzun gönderdiği mesajlara dikkat etmelisiniz. Bedenlerimiz herhangi bir dengesizlik konusunda bizi uyarır. Bizi zararlı olabilecek yaşam tarzlarına karşı uyarır. Aynı şekilde, nasıl davrandığınızdan haberdar olmanız iyi bir fikirdir. Kendinizi yargılamaya çalışmamalı veya kendinizi onaylamamalı veya cezalandırmamalısınız. Bunun yerine, kendinizi daha iyi tanımak için bir seyirci gibi davranarak kendinizi görmeniz önemlidir.

8. Aklı sakinleştirmeyi öğrenmek
Akıl, duygulara kapılıp giderse gücünü kaybeder. Ve eğer kendinizi kontrolsüz duygulara ya da tutkulara kendimizi bırakırsak, sonunda daha çok acı çekmemize neden olacak durumlara gireriz. Her insan, kafa karışıklığı, korku veya ızdırap dönemlerinde zihinlerini sakinleştirmelerine yardımcı olacak araçları bulmalıdır. En çok hata yaptığınız zaman, bu etkiler altında hareket ettiğiniz zamandır İşte bu yüzden bu duyguları kontrol etmeyi öğrenmek önemlidir.

KAYNAK: FİLOJİ

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yeni başlangıçlar ile hayatımızı değiştirecek 14 öneri

anette inselberg yeni başlangıçlar

Kişinin kendini yenilemesi, yeni hedefler koyması ve bu hedeflere ulaşması için yeni kararlar alması çok önemli. Hayatımızı değiştirecek 14 öneri…
Kişinin güçlükleri yenmesinde, zorluklar karşısında pes etmemesi için pozitif düşünce son derece önemli. Umudun anahtarı, pozitif düşüncedir. Umudu içinizde sürekli yeşertin. Duygularınızı yaşamaktan ve dile getirmekten korkmayın. Düşünceleriniz, duygularınızla kardeştir bunu unutmayın.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Psikolog Yıldız Burkovik, insanı yaşatan umudun ve umut etmenin yolunun pozitif düşünebilmek olduğuna dikkat çekti.
Umut etmenin yolu, pozitif düşünebilmektir
İnsanı yaşatan umuttur. Umut etmenin yolu ise pozitif düşünebilmek. Karamsarlığa düşmeden, olumsuzluklara yenilmeden sabretmek, gerekiyorsa yılmadan defalarca denemek ama asla vazgeçmemek.
Yorulma ve umutsuzluk, tükenmeye zemin hazırlar
Hayat boyu yaşanan birçok duygu olduğunu, bu duygu ve düşüncelerin birbiri ile anlaşmasının umuda, anlaşmazlığının ise insanı umutsuzluğa sürüklediğini ifade eden Burkovik, sözlerini şöyle sürdürdü:
Umudun yolu açık ve parlaktır
Ancak umutsuzluğunki kapalı ve karanlık… Karanlık yolda göz gözü görmez ve ilerleyemez insan. Ya da görmeden yürür ancak çarpa çarpa, belki de bir şeyleri yıkarak. Ya kendine ya da çevresindekiler zarar vererek, canını acıtarak, can acıtarak. Kırar, döker ve sonunda yorulur. Yorulma ve umutsuzluk ise tükenmeye zemin hazırlar. Yorgunluk ve sürekli yorgun hissetmek ise artık karamsarlık havasına girmeye sebep olur ve karamsarlık kaygı ile birleşince, pozitif düşünce ve duygular, sisin içinde kaybolur.

Işıklar birleşince
Birinin yaktığı sis ışığı, insana yol gösterebilir belki, eğer gözleri açıksa… Sisin içinde iken yola devam edecekse insan, o ışığa dikkat eder ve kendisi de bir ışık yakar ki bir başka karamsar da onun ışığını görüp kendi yolunu açsın diye. Böylece ışıklar birleşince, daha güçlü bir görüntü oluşur. İşte karanlıkta yakılan bu ışık, umudun ışığıdır. İnsan bir kere görsün yeter ki. O zaman pozitif düşünce kapıdan içeri girebilir.
Sabırlı olmak
Yavaş yavaş, sanki tarlada ekin eker gibi pozitif düşünceler ekilmeye ve umutla birlikte büyümeye başlar. Kimi zaman ekini büyütecek yağmur olmaz. Ancak birden başlayan yağmurla birlikte de ekinler canlanır ve büyürler an be an. Burada yapılması gereken tek şey ‘sabırlı olmak’tır. Sabırla çalışıp toprağı çapalarsak, toprak da istediğimizi verir bize, hem de doyurana kadar, mutlu edene kadar.
Pozitif düşüncede sabır ve çaba önemli
Atıl kalmak, hiçbir şey yapmadan öylece beklemek asla çözüm değil. Pozitif düşünen insan durmaz, yerinde ve doğru düşünmeye gayret eder. Doğru bilgiyi katar kendisine, bunun için çabalar.
Yanlış, hatalı ve çarpıtılmış düşünceleri ise kendinden uzaklaştırır sabırla. Kimi zaman çarpıtılmış düşünceleri düzeltmek kolay olmaz. Düşüncenin içindeki temel düşünceyi bulmak gerekir. O düşünce eğer hep imkansızlık üzerineyse, her şeyi imkansız olarak değerlendirir.
Zihni ve yüreği mutsuzluk yayar. Üzgün bakar hayata, şaşkın hisseder kendini; hele bir de hiç tanımadığı, aşina olmadığı bir düşünce ise bu. Fakat insanın içinde yaşanmışlıklarla birlikte olgunluk varsa, bunu sabır ve güç ile birleştirerek olumlu yönde adım atabilir.
Zihni umut yaymaya başlar ve karamsarlığın izlerini silebilir. Yine de bir zamanlar karamsar olduğunu hemen unutmamak gerekir. Çünkü olumsuz düşüncenin unutulması, olumluya sahip çıkılmasını engelleyebilir. Önemli olan tecrübelerden, yaşadıklarımızdan ders almaktır” diye konuştu.

Pozitif düşüncede vazgeçmek yok!
“Pozitif düşüncede umut vardır. ‘Asla yapamam’, ‘olmaz’ demeyen bir bakış açısı vardır” diyen Burkovik, “Düşünce yapısı, çözüm odaklıdır. Yol buldurur, yol açar. Yollar kapalı ve hiç açılmayacak gibi olsa bile sabırla beklenir ve tekrar tekrar denenir, asla vazgeçilmez. Umutsuzluk değil umut beslenir, duygu ve düşüncelerde.
Sizler de duygu ve düşüncelerinizde, umudu besleyen, büyüten olmalısınız. Bunu hak ediyorsunuz, buna inanmalısınız. Hak ettiklerinizi asla unutmamalısınız. Hafızanızı canlı tutmalı ve daima ileri bakmalısınız. Geçmiş tecrübelerinizi değerlendirin ama geçmiş duygularınızın esiri de olmayın. Onlardan ders çıkarın ve geleceğinizi tıpkı oya gibi işleyin” tavsiyesinde bulundu.

Yeni başlangıçlar ile hayatımızı değiştirecek 14 öneri:
Uzman Psikolog Yıldız Burkovik, pozitif düşüncenin hep var olması için önerilerini de şöyle sıraladı:
Umudu içinizde sürekli yeşertin.
Kelime dağarcığınızdan umutsuzluk kelimesini silin, yerine umudu koyun.
Yaşamaktan, doğruyu ve güzeli görmekten, iyiyi duymaktan asla geri durmayın.
Pozitif düşünceyi yaşam tarzınız haline getirin, hayata karşı zafer kazanın.
Duygularınızı yaşamaktan ve dile getirmekten korkmayın.
Düşünceleriniz, duygularınızla kardeştir bunu unutmayın.
Kendinizi olumsuz düşünenin bakışıyla yargılamayın.
‘Dürüstlük’ adınız ‘güven’ soyadınız olsun.
Tecrübelerinizin getirilerini birbirinizle paylaşın.
Birbirinizi saygıyla ve değer bilir biçimde dinleyin.
Birbirinize verdiğiniz ve birbirinizden aldığınız hep umut olsun.
Birbirinizi gönlünüze alırken, içinizde olumsuz düşünce varsa eğer temizleyin.
Söylediğinizin, inandığınızın arkasında durun ve ellerinizi birbirinize sevgi ile uzatın.
Hatalarınızı da paylaşın ki tekrar yapmamak üzere size bir hatırlatma, başkalarına ise bilgi olsun.

Kaynak: indigo

Kendi Bahçeni Yarat…

54434606_2109903315759014_1332375752313667584_n[1]

Kendi bahçeni yarat.

Ve kendi ruhunu kendin süsle,

Göreceksin ki dayanıklısın, kuvvetlisin.

Ve sen çok değerlisin…

Veronica A. Shoffstall

Sanat Uzun Hayat Kısa…

52698950_556658841509041_1282852507353088000_n[1]

Dünyada o kadar çok izlenecek film, okunacak kitap, gezilecek yer var ki insan, hayatı boyunca bir çoğunu yapamayacağı için üzülüyor.
Romalılar bu durumu ”ars longa, vita brevis” diyerek özetlemiş. Sanat uzun hayat kısa…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Mutluluk Güzel Kokar

anette inselberg mutluluk nasıl kokar

 

Mutluluk Güzel Kokar
Dostum birden soruverdi:
– Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?
Şöyle düşünmüş olmalıyım:
– Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.
Dostum hepsini kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:
– Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar, bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.
– Mutluluğun kokusu mu?
Doğrusu duymamıştım.
Dostum anlayışla baktı:
– Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek farketmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.
– Yani, önceden biliyorlar mıydı?
– Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar…
– Evet ama konuşamadıkları için… Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
– İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?
Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm.
Dostum:
– Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan, gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.
Onu biraz kışkırtmayı denedim.
– Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?
Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
– Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var…
Günümüz insanını savunmak istedim:
– Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.
Dostum biraz dalgınlaştı:
Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri…
* * *
Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti:
– Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir.
Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur.
Bu özel kokuyu kadının kadının giydiği eşyaların durduğu gardropta, çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız. Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün “mutluluğun kokusunu” tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz. Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan, güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan, hep havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere <<Sende bir şey var, aşıksın galiba>> dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı… Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İ
nsanı rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan <<mutluluk kokusunu>>nu duyun. Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı koku budur. Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, günışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek gerekiyor. <<mutluluk kokusu>> dağlarda, ırmaklarda değil. Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu. <<İyi ki sen varsın>>ın kokusu. <<Keşke şimdi yanımda olsaydın>>ın kokusu. <<Seni Seviyorum>>un kokusu. <<beni seviyor>>un kokusu. Bir gün mutluluğun kokusunu tanıyacaksınız. O zaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum.
” Kırmızı Işıkta Yürümek … Erdal Atabek “

Eğer kendinizi yitik ve kafası karışmış hissediyorsanız hayatınızı tamamıyla değiştirebilecek insanlarla tanışmaya yakın olabilirsiniz

anette inselberg insanlar öğretmek

 

Bu güzel dünyada, hayatınıza giren her insanın bir sebebi vardır. İster ilahi yolla olsun ister ibretlik olsun, herkes hayatınıza bir sebep için girer ve daima ortada daha büyük bir amaç vardır. Bazen biriyle tanışırsınız ve öyle bir şey olur ki ikinizin hayatı da bir anda değişiverir ya da bu insan her şeyi allak bullak eder. İster iyi ister kötü algılayın ama her rastlantı size en iyiyi sunabilmek için gelir.

Bu gibi farklı ilişki tipleri hayatınızı ilginç hale getiren ve değiştiren şeylerdir. Bazen birileriyle tanışırsınız ve bunu hayatınız boyunca yaşadığınızı veya tevafukun(eşzamanlılık) gücünü tecrübe ettiğinizi hissedersiniz. Eşzamanlılık(tevafuk), Carl Jung’un anlamlı rastlantıları açıklayan, evrenin bize yardım etmek için işaretler ve insanlar gönderdiği inancına sahip bir kavramıdır. Kimse kimseye tesadüfen gönderilmez
Böyle derin manaları anlamak sizi daha ileriye yol almanıza ve kendiniz hakkında daha fazla şey öğrenmenize yardımcı olur.

Eğer kendinizi yitik ve kafası karışmış hissediyorsanız hayatınızı tamamıyla değiştirebilecek insanlarla tanışmaya yakın olabilirsiniz. Belki onların gelişi size ilk bakışta pek fayda etmeyecek ve daha fazla acıya sebep olacak, belki siz de alışılmadık şekilde davranacaksınız ve ancak o kişiyle yollarınız ayrıldığında bir şeyler öğreneceksiniz, Unutmayın bu tecrübelerin hepsi sizi büyütmek ve tekrar kendi yolunuza koymak içndir.

Sebep
Hayatınıza giren insanın bir sebebi vardır ve bu sebep sizin içinizde saklı bazı şeyleri ifade edebilmenizi sağlamak içindir. Hayatınızda zor bir süreçten geçiyorsanız bazı ruhsal bağlantılar gelebilir ve size bu düşünceli anlarınızda çok yardımcı olabilir. Ancak bunun için işaretleri görmelisiniz. Kendi beyninizin içine tıkılıp kalmayın. Örneğin, otobüste yanınıza oturan ve konuşmaktan kaçındığınız o yaşlı teyzenin sizinle sohbet etme çabası, size yeni ufuklar açacak bir koridorun anahtarı olabilir…

Süre
Hayatınıza sadece bir süreliğine giren insanlar olacaktır. Hayatınıza belli süreliğine giren bu insanlar sizi uyandıracak kıvılcımı ateşleyecek kişiler olabilir ya da sizin iyiliğiniz adına takip ettiğiniz yolda size bariyerler koyabilir veya yeri geldi mi sizi durdurabilir. Genellikle bu enerjik bağ o kadar güçlüdür ki çok rahatlıkla hissedersiniz. Bu kişiler bir süreliğine hayatınızda kaldıktan sonra, giderler…
Ömür
Ömürlük ilişki çok özeldir, huzur içinde akar gider ve neşe verir. Sakindir ve çılgın enerjilere ya da telaşa gerek yoktur. Bu ilişkiler size hep iyi hissettirir ve iki taraf da hayat amaçlarına ulaşmak için birbirlerine hizmet ederler. Bu ilişki tipleri bir ömür sürer, çok nadirdir ve değerlidir. Bu bir aşk vasıtasıyla da olabilir, bir arkadaş hatta aile bile olabilir.
Bu gibi bağları tecrübe ederken, insanları etkilemenin en iyi yolu rahatlayıp, kalbinizi sevgiyle doldurmaktır.

Asla ilişkileri zorlamayın, akışına bırakın. Affedin ve karşılaştığınız herkese sevgi yollayın. Hiçbir şey tesadüfen yaşanmaz; her durum, her insan ve her tecrübe sizi olmanız gereken yere götürür. Ömürlük tabir edilen, bu kişilerle ilişkileriniz bu sebepl çok ama çok özeldir.

Etrafınızdaki Bazı Kişilere Dikkat Edin: Hayatınıza Giren Bazı İnsanlar Size Bir Şeyler Öğretmek İçin Gönderildi..Anette

“Söylediğim gibi yaratacağım!”

 

 

Abrakadabra” Ârâmîce bir kelîmedir.
“Abra” Ârâmîce’de “yaratacağım” anlamına gelir. “Alef, Bet, Reş ve Alef” harfleriyle yazılır. Fiilin kökü “B-R-Alef”dir. Bu kök İbrânîce’de de Tevrat’ın ilk cümlesi olan “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı”da “Bereşit Bara Eloim et Aşamayim veet Aarets” cümlesinde “Bara”, yani “yarattı” olarak karşımıza çıkar.
Aynı kök Arapça’da da -çoğunlukla yerine H-L-K kökü tercih edilse de- bulunur ve kullanılır. “Abra” sözcüğü de bu kökten az önce sözü edilen gelecek zaman veznine göre türetilmiş bir sözcüktür ve “yaratacağım” anlamına gelir.
“Kadabra” kısmını ise açıklamadan önce bir kez daha bölmek gerekiyor, “Ke’dabra” şeklinde. Buradaki Ke ya da Ki, Ârâmîce’de bir bağlaçtır. Arapça’da “Key”, İbrânîce’de “Ki” şeklinde görülen bu bağlaç İngilizce’deki “like, as, that”, Fransızca’daki “afin que” ya da Farsça’daki “Ke” bağlaçlarıyla benzer ya da aynı anlamdadır. Türkçeye de “ki” olarak çevrilebilir. Kef ve Yod harfleriyle yazılır.
“Dabra”, sözcüğü ise yine Ârâmîce ve İbrânîce’de ortak olan bir kökten, söz, söylemek, demek anlamındaki D-B-R kökünden gelmektedir. Aynı kök İbrânîce’de Tevrat’ın Tesniye Kitabı’nın İbranice adı olan DeVaRim sözcüğünde karşımıza çıkmaktadır ki: bu ad, “sözler” anlamına gelir. Abrakadabra’nın “dabra”sı ise “söyledim, dedim” anlamına gelir Ârâmîce’de…
Netice olarak; Abrakadabra ile ilgili buraya kadarki bilgileri bir araya toplarsak elimizde şu cümlenin olduğunu görürüz: “Söylediğim gibi yaratacağım!”
Abrakadabra, kanımızca Ârâmîce’de “söylediğim gibi yaratacağım” anlamına gelir ve henüz sihirbazlara, “illüzyonist” denmediği dönemlerde, bu türden sihirbazların, bu cümleyi dillendirdikleri anlaşılmaktadır. Arapça, Farsça bir birleşik sözcük olan sihr (büyü) ve baz (oyun, oynayan)’ın böyle bir oyun oynamış olması mümkündür…
Dolayısıyla; bazı sözleri ve söylemleri dillendirirken, ne manaya geldiklerini bilmeden söylediğimizden olacak alışagelmiş bir şekilde kullanıyoruz. Çok değil, az bir araştırmayla “yarı cahilliğimizi cahillik seviyesine” çekebiliriz. Sonrası için ise okumak, okumak, okumak… Ve araştırmak… Belki de edindiğimiz bu bilgiler bizleri aydınlatacak ve söylediğimiz kelîmelerden kurduğumuz cümlelere kadar daha titiz davranmamıza vesîle olacaktır.
Çok fazla uzatmak istemiyorum fakat bir misâl ile noktalayalım yazımızı… Çoğunlukla futbol ve basketbol maçlarında spiker arkadaşlarımız, bir oyuncu için, “pozisyonu yoktan vâr etti” diyerek; aslında ne kavrama, ne kelîmelere, ne de akıl ve mantığa uygun bir cümle kuramadığını her defasında cümle âleme îlân etmektedirler. Bu örnekleri günlük hayatımızdan yola çıkarak da çoğaltabilirsiniz.
Kalın sağlıcakla… İrfan Atasoy- Türkiye Gazetesi yazısıdr.
***
Not: Bu köşe yazım; yazar, dil uzmanı ve çevirmen Mahir Ünsal Eriş’in notlarından derlenmiş olup, konu hakkındaki çeşitli araştırmalarımı kapsamaktadır.
İrfan Atasoy- Türkiye Gazetesi yazısıdr.
Kaynak: Filiz Kılıçarslanla Yaşam Öğretileri