![110155042_3051954771584151_7165448850695931227_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/07/110155042_3051954771584151_7165448850695931227_n1.jpg?w=780)
![2rKWkU1_IUmhyE9ZT5VJKw[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/07/2rkwku1_iumhye9zt5vjkw1.jpg?w=780)
Bir balıkçı dostum bana tuttuğu yengeçleri içine koyduğu sepetin bir kapağı olmasına gerek olmadığını söylemişti.
Yengeçlerden biri sepetten yukarı doğru tırmanmaya başlarsa ikinci bir yengeç onun arkasından tırmanır ve onu aşağı doğru çekermiş.
Biz böyle yapmayalım.
Çevremizdeki her insana yardım elini uzatıp, yukarı çekelim. Hoşgörüyü, merhameti ve sevgiyi yayalım…
Şiiri Hasan Pulur köşesinde yayımlamış.
Bir okuru göndermiş, yazanı belli değilmiş. Pulur, defalarca ve ısrarla yazarını bulmak için köşesinde çağrılar yaptıysa da, ne şair ortaya çıkmış nede bir bilen, tanıyan . Nerede ne zaman yayımlanmıştı? Bilen de gören de yoktu.
Şiir şöyle;
“Kavgayı ağacın yaprağına yaz,
Sonbahar gelsin, yapraklar kurusun diye.
Öfkeyi, bir bulutun üstüne yaz,
Yağmur yağsın, bulut yok olsun, diye.
Nefreti, karların üstüne yaz,
Güneş açsın, karlar erisin diye.
Ve dostluk ve sevgiyi, yeni doğmuş bebeklerin yüreğine yaz,
Onlar büyüsün, dünyayı sarsın diye.”
* * *
İzmir’li öğretmen Rahile Horzum, bu şiiri öğrencilerine değerlendirmeleri için ödev olarak verdi.
“Siz kavgayı, öfkeyi, nefreti, sevgiyi ve dostluğu nerelere yazardınız?”
41 öğrenciden gelen cevap kağıtlarından ikisini seçti.
CEREN :
“Kavgayı eski bir kağıda yazmak isterdim,
Çöp sanılıp atılsın diye.
Öfkeyi, bir mendile yazmak isterdim,
Kullanılıp atılsın diye.
Nefreti, sahildeki kuma yazmak isterdim,
Deniz dalgaları büyüyerek yok etsin diye.
Sevgi ve dostluğu, bir tohuma yazmak isterdim,
Büyüyüp dünyayı sarsın diye.”
* * *
MERVE dedi:
“Kavgayı, kömürün üstüne yazmak isterdim,
Kömür yansın, kavga kömürle yanıp yok olsun diye.
Öfkeyi, gecenin karanlığına yazmak isterdim,
Gün ışıyınca, karanlıkla birlikte öfke yok olsun diye.
Nefreti, toprağın üstüne yazmak isterdim,
Herkes toprağa bassın, nefret ezilsin diye.
Sevgiyi ve dostluğu çınar fidanına yazmak isterdim,
Asırlar boyu canlı ve güzel kalsın diye.”
* * *
Rahile öğretmen, öğrencilerinin kavga, dostluk, öfke ve sevgi hakkında ki düşüncelerini okuduktan sonra kendi defterine şu değerlendirme notunu düştü:
“Bence bu çocuklar böyle düşünüyorlarsa, hiçbir şey için geç değil…
Umudum ve dileğim, onların barış, dostluk ve sevgi dolu bir dünyada yaşamaları…”
![103977981_1591818404325722_6591129712265070340_o[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/07/103977981_1591818404325722_6591129712265070340_o1.jpg?w=780)
Yaşlı hanım hastamız “İstemiyorum. Perdelerin kapanmasını istemiyorum. Pencere bahçeye bakıyor, üstelik 4. kattayız. Kimsenin içeriyi göreceği yok. Lütfen perdeleri kapatmayın” diye söyleniyordu.
O gece yattığı koğuştaki diğer hastalar perdeleri kapattırmadığı için servis hemşiremizden yardım istemiş, hastamızı ikna edemeyen hemşiremiz de sorunu bana iletmişti. Odadaki diğer iki hasta pencere kenarında yatmakta olan hastamızın perdelerin kapanmaması yönündeki ısrarını anlamamış biraz da öfkelenmişti.
Odaya neden girdiğimi anlayan hastamız ağzımı açmadan “perdelerin kapanmasını istemiyorum, lütfen ısrar etmeyin” diyerek karşılamıştı beni.
İkna olacak gibi görünmüyordu.
Yatağının kenarına oturup sakinleştirmeye çalıştım. Odadaki diğer hastaların isteğini de ileri sürerek hiç olmazsa tül perdeyi çekmeye razı ettim. Pek içine sinmemişti ama oyunun kuralına göre oynanması gerektiğinin de farkındaydı.
Odada gerginlik sürüyordu. Yanlarında kalıp konuşturup sakinleştirmeyi düşündüm.
Hastamızın ziyarete gelen çocukları ve torunları olduğunu hatırlayıp, onları sordum. Özellikle torunlarından söz etmeye başlayınca yumuşadığını, yüzünün güldüğünü fark ettim. Oğlu ve kızının çok çalıştığından, kendi çocukları ile ilgilenmeye zaman kalmadığından yakındı.
– Evde herkes çalışıyor. Büyük torunum okuldan eve geldiğinde karşılayan kimse olmuyor. O kocaman evde tek başına ne bulursa onunla karnını doyurup televizyonun karşısına oturuyor. Garibimin önüne sıcak yemek koyup sırtını sıvazlayacak, saçını okşayacak biri bile yok yanında.
“Ama modern hayat hep böyle. Hayat hızlı ve herkes meşgul, ne yapacaksınız? Bütün büyük kentlerde bu sorunlar yaşanıyor sanırım” diye üsteledim. Omuzlarını silkti. Doğrulup yastığını düzeltti. Sonra yine o öfkeli gözlerle baktı.
– Modern hayatmış, sevsinler. İnsanı yalnız bırakan, başkalarından uzaklaştırıp içine kapanmasına yol açan modernliği ne yapayım? Herkes yalnız, çocuklar bile yalnız görmüyor musunuz? Kimse kimsenin derdini bilmiyor, bilse bile kulağının üstüne yatıp görmezden geliyor. Anlatmaya çalışsan yaşama telaşından kimsenin durup dinlediği de yok.
– Nasıl bir yalnızlık bu sözünü ettiğiniz?
Her ne kadar konu ilgimi çekse de gerçekte, hastamızı biraz daha konuşturup sakinleştirmeyi ve böylece odadaki gergin havanın bir ölçüde giderilmesini amaçlamıştım.
– Doktor bey oğlum, yıllar içinde azar azar öyle şeyleri yitirdi ki insanlar, evlerine kapandıkları yetmedi, şimdilerde kendilerine de kapanmalarını bekliyorlar.
Sonra çocukluğunu, insanların bahçeli konu komşunun birbirini görebildiği evlerde yaşadığı yılları anlattı. Konu odadaki diğer hastaların da ilgisini çekmiş, az önceki hırlaşmayı unutup hastamıza kulak kabartmışlar dı.
– Önce bahçeler otopark oldu. Apartman hayatı, modern yaşam dedik bahçenin çamurundan kurtulduk diye kandırdık kendimizi. Herkes evlerine çekildi. Kimse kimseyi görmez, duymaz oldu.
– Peki sonra?
– Sonra sıra balkonlara geldi. Balkonları kapatıp eve kattılar. İş yerleri de balkonsuz oldu. Dışarının tozundan kirinden kurtulduk diye kandırdık yine kendimizi. Konu komşuya, gökyüzüne, dünyaya açılan balkonlar da gitti elimizden. Yetmedi sıra pencerelere geldi. Tül perdeydi, güneşlikti, kalın perdeydi derken pencereler de örtüldü. Jalûzi, panjur stor derken pencereler kapandı. Onca para döktüğümüz perdelerimize bakıp “ne güzel oldu” diye avunduk. Güneş görmeyen, gün ışığı gibi yanan lambalarla aydınlatılan iş yerlerine, evlere kavuştuk. Her şey yavaş yavaş oldu. Modernleşiyoruz diye tüm bunları sineye çektik.
– Peki ya şimdi?
– Görmüyor musunuz? Herkes içine kapandı. Bahçesi balkonu olmayan pencereleri örtülü o çok modern evlerde dışarıyla tek bağlantısı televizyon olan insanlara dönüştük. Gerçi biraz daha okumuş olanların internet ve cep telefonları da var ama yalnızlık aynı yalnızlık. İnsanları içine kapatıp yalnızlaştırdılar. Şimdi sadece bakmaları istenen yöne, televizyona bakıp orada izledikleri dünya ile yetinmelerini orada yaşayıp tüketmelerini, sadece tüketmelerini bekliyorlar. Dedim ya modernlikmiş, sevsinler…
Odadaki hastalardan biri televizyonun sesini önce kıstı, sonra da kapattı. Diğer hastamız dayanamayıp “Durum bu kadar mı kötü?” diye sordu. Bizimki gülümsedi duvarda asılı olan manzara resmini gösterdi.
– Kimileri durumun farkında. Duvarlarına resimler asıp ara sıra da olsa başka yöne bakmayı, resimlerin içine dalıp hayaller kurmayı veya kitap okuyarak kendini avutmayı başarabiliyor. Ama ben çocuklar için, torunlarım için kaygılıyım. Hangi çocuk gökyüzündeki bulutlarla veya oyun oynadığı halının üstündeki desenlerle hayaller kurmamış, oyunlar oynamamıştır? Öyle bir kapandık ki hayata, şimdi ne o halılar var, ne de çocuklarımızın görebileceği gökyüzü. Varsa yoksa televizyon. Her şey hazır, hayaller bile. Hayal kurmayı bile çok görüyoruz, çocuklara.
Eliyle pencereyi gösterip “Bu yüzden istiyorum, penceremi. Hastane odasında bile olsa pencere örtülmesin, perdeler açık kalsın istiyorum. Gökyüzümü kaptırmayacağım bu yamyamlara” dedi.
Bu sözlerden sonra başucundan kitabını ve gözlüğünü aldı.
Odada az önceki gerginlikten eser kalmamıştı. İzin isteyip yanlarından ayrıldım. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde o odanın tüm perdelerinin açık olduğu dikkatimizden kaçmadı.
Üstelik hastamızın taburcu olmasına ve aradan geçen onca zamana karşın hiçbirimizin eli gitmedi o perdeleri kapatmaya.
***
Dr. Mehmet Uhri
filiz kılıçarslan yaşam öğretileri sayfasından alıntıdır…
Uğur böceği, avrupa halkları arasında “Tanrı’nın Mucizesi” olarak bilinir.
Bu takma ad, 10. yüzyıla kadar uzanan, bir efsaneden alınmıştır.
Masum olduğunu iddia eden adamın biri, Paris’te işlenen bir cinayet nedeniyle ölüme mahkum edilir.
Kamu idaresi hükmü gereğince, cellat tarafından adamın kafası kesilecektir.
İnfazdan hemen önce bir uğurböceği gelip adamın boynuna konar.
Cellat onu ordan uzaklaştırmaya çalışır ama böcek birkaç kez aynı yere geri döner.
Bunun üzerine, Kral II. Robert (972-1031) bunu ilahi bir müdahale olarak kabul edip, adamı affeder.
Birkaç gün sonra, gerçek katil bulununca da bu hikaye hızla yayılır ve o günden beri uğurböceği “ezilmemesi gereken” şanslı bir cazibe olarak kabul edilir.
Moris Levi facebook sayfasından alıntıdır…
İngiltere’de birinci dünya savaşından önce ülkenin gençleri gönüllü orduya katılmaya başladılar. Adayları çeşitli yerlerde kurulan çadırlarda önce göstermelik bir sağlık muayenesinden geçiriyorlardı sonra da bir kaç sorunun sorulduğu bir görüşme ile birliklerine kaydediyorlardı.
Yine böyle bir kayıt sırasında, bir aday, doktorun sırtını yasak savar gibi dinlemesinden sonra çavuşun ve yazıcının önünde durdu.Önce ismini sordular sonra ikinci soru geldi; “Tahsilin ne?”
Aday gururla yanıt verdi; “Ben Londra’da King’s College da Liberal Arts doktorası yaptım”
Çavuş boş gözlerle adaya baktı. Adayın dediği hakkında en ufak bir fikri yoktu ama aptal gibi görünmek de istemiyordu. Yalnızca, “Ufuklarında Güneş Batmayan imparatorluğun” bekası için “Liberal” kelimesinin “komünist” gibi tehlikeli bir kelime olduğunu hatırlıyordu.
Ağzındaki sigaranın ucunu ısırarak ve küçümser gibi bakarak tekrar sordu; “Yani ? ”
Aday devam etti “Öncesinde Oxford üniversitesinde Linguistik dalında da master yapmıştım”
Sigaranın dumanından mı bilinmez çavuş gözlerini kıstı, derin bir nefes aldı ve; “Nedir o yaptığın, anlamadım ?” diye sordu .
“Dilbilim” dedi aday ve ilave etti “Karşılaştırmalı gramer konusunda 3 kitap yazdım, hatta birini Latince yazdım”
Çavuş irkildi sanki ipucunu yakalamıştı ; “Ne dedin, ne dedin? Yazdım mı dedin ?” diye sordu. Diyalogu başından beri ağzı açık şaşkın şaşkın dinlemekte olan yazıcıya döndü, önce “Yazıcı” diye bağırdı sonra kendi kendine; “bir araba lüzumsuz laf söylüyor züppe,” diye söylendi ve yüksek sesle;
“Oraya yaz oğlum; Aday okuma yazma bilir…Birlik çamaşırhanesi ! Sıradaki gelsin!”
—————-
Çavuşun saptamasına “dar” demeyin son derece doğru, aday okuma yazma biliyor … (çamaşır yıkamayı öğrenebilir)
Geniş bir bakış açısı insana nasıl kazandırılabilir? Anne ve babamızdan aldığımız kalıtsal özelliklerimiz mi, yoksa eğitim ve çevre mi bizi biz yapar?
Bu sorulara şöyle cevap verelim. Anne ve babalarımız doğduğumuz anda kalıtsal özellikleri ile piyanomuzu (Vücudumuzu, zihnimizi, karakterimizi ve yeteneklerimizi) bize verirler. Eğitim ve çevrenin de yönlendirmesi ile piyanoda ne çalacağımıza karar verecek, piyano çalmayı öğrenecek olan biziz. Öğrenmek için de beynimizi çalıştıracağız. Piyano istediği kadar iyi olsun ya da biz daha annemizin karnında bile Mahler dinleyelim kafa çalıştırmadan “tavşan kaç” bile çalamayız.
Tarih boyunca pek çok ülkede defalarca bebekken hayvanlar tarafından kaçırılmış ve ormanda senelerce kalmış vahşi çocuklar bulundu. Yaşamlarının ilk 7-8 yılını hayvan davranışlarını taklit ederek büyümüş bu çocuklara daha sonra kurtarıldıktan ve çevreleri değiştikten sonra insanlar içerisinde konuşmayı öğretemediler. Konuşmayı öğrenemedikleri gibi hemen hiç bir şey öğrenemiyorlardı. Çünkü diyalog kurma, çok boyutlu karmaşık düşünme, anlam biriktirme, bağdaştırma, kıyaslama yetilerini geliştirememişlerdi. Hayvanlar gibi içgüdülerine ve görerek öğrenmiş bulundukları davranış kalıplarına göre yaşamayı sürdürmek istiyorlardı. Çünkü insan gibi düşünemiyorlardı. Buddha demiş ki; “All that we are is the result of what we have thought” ( Biz sadece kendi düşüncelerimizin sonucuyuz) .
Bir şeylerin tutsağı / önyargılısı / kölesi olmaya alışmış bir insan bırakın vizyon sahibi olmayı asla kendi kendinin sahibi olamıyor.
Çocuklarımıza en başta düşünmeyi, beyinlerinin kapasitesini kullanmayı öğretmek zorundayız.
Adam doktora soru sorar;
– Bir insanın zihinsel saplantıları olduğuna nasıl karar veriyorsunuz ?
– Su dolu bir küveti boşaltmak için bir kaşığı, bir fincanı ve bir kovası olduğunu söylüyor ve ; “Nasıl boşaltmayı tercih ediyorsun?” diye soruyoruz .
Adam:
– Anladım. Kovayı tercih etmeli çünkü büyük.
– Hayır, der doktor, Kafasını özgür çalıştırabilen bir insan kendisine verilen referanslara takılmadan küvetin tıpasını çekmesi gerektiğini düşünür.
Peki çocuklarımıza düşünmeyi nasıl öğreteceğiz?
Çocuklara “çözümü düşün sen bul” diye sormadığımız ve önlerine kova, kaşık ve fincanı dayayıp birini seç dediğimiz (ve bunun adına da “eğitim” dediğimiz) sürece öğretemiyeceğiz. Çünkü aslında istediğimiz onların “vizyoner” değil “bizim gibi” olmaları.
Babam bende, kardeşimde, yeğenlerinde ve torunlarında bunu öykülerle yapmayı denemişti. Bugün geriye dönüp baktığımda öykülerin önemli özelliklerini fark ediyorum ve babamı minnetle anıyorum.
Çoğunlukla uydurduğu öyküler genellikle günlük yaşamla ilgili idi. Öykülerde yarattığı tiplemeler öyle olağanüstü filan değillerdi, hep günlük yaşamda karşılaştığımız tiplerdi. (Bir satıcı, bir garson, bir öğretmen, bir büyükanne vsr vsr hatta bir kısmı da tanıdığımız insanlar, çizgi roman kahramanları olurdu) Heyecan verici basit, teatral, detaylı tasvirler (renkli şapkalar, abartılı duruşlar, eğlenceli ifadeler) anlatarak kahramanlarını tanıtır, ilgimizi çeker, hayal kurmamızı tetiklerdi. Daha sonra öyküdeki insanları komik bir sorunun, bir çatışmanın, bir sıkıntının içine düşürürdü. İşte o an bir yerlerden öyküyü dinleyen çocuk (örneğin ben) birden öykünün içine girerdik ve soğukkanlı, zeki, doğru bir çözümü yaratırdık. Yani tıpayı çekmeyi dinleyici akıl etmiş olurdu. Çözüm hep kimsenin düşünemediği, kesinlikle adil ve zekice idi. Sonra da gururlu kahraman geldiği gibi çabuk öyküden çıkar boş çekişmeler ve çatışmalarla asla yıpranmazdı.
Çocuklarımızı, kalıpların dışında bir dünya olduğu gerçeğinin, özgürlüğün değerinin, çözüm üretmenin, adil ve faydalı olmanın, kendine güvenmenin, korkmadan sorunların üstüne gitmenin, insanları oldukları gibi kabul etmenin, bilginin ve bilgiyi kullanmanın, düşünmenin, hayal kurmanın öğretildiği öykülerle büyütmemizi öneriyorum. Bilmediklerinden ve ilk kez duyduklarından ne korksunlar ne de anlamadıklarını / bilmediklerini açıkça söylemekten çekinmesinler. Vizyon sahibi olan insanların değerlerini aşağılık duygusuna kapılmadan teslim etsinler. Ve en önemlisi öykülerle düşünmenin ve kavramanın olağanüstü büyüsünü öğrensinler.
————-
(Şelah Leha)
![Khaled-Hosseini[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/06/khaled-hosseini1.jpg?w=780)
“Belki de tükenmişimdir. Bir şeyler için uğraşacak çabayı kendimde bulamıyorumdur. Benim de emek vermeden güzel giden şeylere ihtiyacım vardır. Hep ben yorulmak istemiyorumdur. Yeniden inanmaya ihtiyacım vardır. Beni bana geri vermek istiyorumdur…”
Khaled Hosseini/ Uçurtma Avcıları
![images[7]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/06/images7.jpg?w=780)
Moris Levi facebook sayfasından alıntıdır…
İngiltere’de birinci dünya savaşından önce ülkenin gençleri gönüllü orduya katılmaya başladılar. Adayları çeşitli yerlerde kurulan çadırlarda önce göstermelik bir sağlık muayenesinden geçiriyorlardı sonra da bir kaç sorunun sorulduğu bir görüşme ile birliklerine kaydediyorlardı.
Yine böyle bir kayıt sırasında, bir aday, doktorun sırtını yasak savar gibi dinlemesinden sonra çavuşun ve yazıcının önünde durdu.Önce ismini sordular sonra ikinci soru geldi; “Tahsilin ne?”
Aday gururla yanıt verdi; “Ben Londra’da King’s College da Liberal Arts doktorası yaptım”
Çavuş boş gözlerle adaya baktı. Adayın dediği hakkında en ufak bir fikri yoktu ama aptal gibi görünmek de istemiyordu. Yalnızca, “Ufuklarında Güneş Batmayan imparatorluğun” bekası için “Liberal” kelimesinin “komünist” gibi tehlikeli bir kelime olduğunu hatırlıyordu.
Ağzındaki sigaranın ucunu ısırarak ve küçümser gibi bakarak tekrar sordu; “Yani ? ”
Aday devam etti “Öncesinde Oxford üniversitesinde Linguistik dalında da master yapmıştım”
Sigaranın dumanından mı bilinmez çavuş gözlerini kıstı, derin bir nefes aldı ve; “Nedir o yaptığın, anlamadım ?” diye sordu .
“Dilbilim” dedi aday ve ilave etti “Karşılaştırmalı gramer konusunda 3 kitap yazdım, hatta birini Latince yazdım”
Çavuş irkildi sanki ipucunu yakalamıştı ; “Ne dedin, ne dedin? Yazdım mı dedin ?” diye sordu. Diyalogu başından beri ağzı açık şaşkın şaşkın dinlemekte olan yazıcıya döndü, önce “Yazıcı” diye bağırdı sonra kendi kendine; “bir araba lüzumsuz laf söylüyor züppe,” diye söylendi ve yüksek sesle;
“Oraya yaz oğlum; Aday okuma yazma bilir…Birlik çamaşırhanesi ! Sıradaki gelsin!”
—————-
Çavuşun saptamasına “dar” demeyin son derece doğru, aday okuma yazma biliyor … (çamaşır yıkamayı öğrenebilir)
Geniş bir bakış açısı insana nasıl kazandırılabilir? Anne ve babamızdan aldığımız kalıtsal özelliklerimiz mi, yoksa eğitim ve çevre mi bizi biz yapar?
Bu sorulara şöyle cevap verelim. Anne ve babalarımız doğduğumuz anda kalıtsal özellikleri ile piyanomuzu (Vücudumuzu, zihnimizi, karakterimizi ve yeteneklerimizi) bize verirler. Eğitim ve çevrenin de yönlendirmesi ile piyanoda ne çalacağımıza karar verecek, piyano çalmayı öğrenecek olan biziz. Öğrenmek için de beynimizi çalıştıracağız. Piyano istediği kadar iyi olsun ya da biz daha annemizin karnında bile Mahler dinleyelim kafa çalıştırmadan “tavşan kaç” bile çalamayız.
Tarih boyunca pek çok ülkede defalarca bebekken hayvanlar tarafından kaçırılmış ve ormanda senelerce kalmış vahşi çocuklar bulundu. Yaşamlarının ilk 7-8 yılını hayvan davranışlarını taklit ederek büyümüş bu çocuklara daha sonra kurtarıldıktan ve çevreleri değiştikten sonra insanlar içerisinde konuşmayı öğretemediler. Konuşmayı öğrenemedikleri gibi hemen hiç bir şey öğrenemiyorlardı. Çünkü diyalog kurma, çok boyutlu karmaşık düşünme, anlam biriktirme, bağdaştırma, kıyaslama yetilerini geliştirememişlerdi. Hayvanlar gibi içgüdülerine ve görerek öğrenmiş bulundukları davranış kalıplarına göre yaşamayı sürdürmek istiyorlardı. Çünkü insan gibi düşünemiyorlardı. Buddha demiş ki; “All that we are is the result of what we have thought” ( Biz sadece kendi düşüncelerimizin sonucuyuz) .
Bir şeylerin tutsağı / önyargılısı / kölesi olmaya alışmış bir insan bırakın vizyon sahibi olmayı asla kendi kendinin sahibi olamıyor.
Çocuklarımıza en başta düşünmeyi, beyinlerinin kapasitesini kullanmayı öğretmek zorundayız.
Adam doktora soru sorar;
– Bir insanın zihinsel saplantıları olduğuna nasıl karar veriyorsunuz ?
– Su dolu bir küveti boşaltmak için bir kaşığı, bir fincanı ve bir kovası olduğunu söylüyor ve ; “Nasıl boşaltmayı tercih ediyorsun?” diye soruyoruz .
Adam:
– Anladım. Kovayı tercih etmeli çünkü büyük.
– Hayır, der doktor, Kafasını özgür çalıştırabilen bir insan kendisine verilen referanslara takılmadan küvetin tıpasını çekmesi gerektiğini düşünür.
Peki çocuklarımıza düşünmeyi nasıl öğreteceğiz?
Çocuklara “çözümü düşün sen bul” diye sormadığımız ve önlerine kova, kaşık ve fincanı dayayıp birini seç dediğimiz (ve bunun adına da “eğitim” dediğimiz) sürece öğretemiyeceğiz. Çünkü aslında istediğimiz onların “vizyoner” değil “bizim gibi” olmaları.
Babam bende, kardeşimde, yeğenlerinde ve torunlarında bunu öykülerle yapmayı denemişti. Bugün geriye dönüp baktığımda öykülerin önemli özelliklerini fark ediyorum ve babamı minnetle anıyorum.
Çoğunlukla uydurduğu öyküler genellikle günlük yaşamla ilgili idi. Öykülerde yarattığı tiplemeler öyle olağanüstü filan değillerdi, hep günlük yaşamda karşılaştığımız tiplerdi. (Bir satıcı, bir garson, bir öğretmen, bir büyükanne vsr vsr hatta bir kısmı da tanıdığımız insanlar, çizgi roman kahramanları olurdu) Heyecan verici basit, teatral, detaylı tasvirler (renkli şapkalar, abartılı duruşlar, eğlenceli ifadeler) anlatarak kahramanlarını tanıtır, ilgimizi çeker, hayal kurmamızı tetiklerdi. Daha sonra öyküdeki insanları komik bir sorunun, bir çatışmanın, bir sıkıntının içine düşürürdü. İşte o an bir yerlerden öyküyü dinleyen çocuk (örneğin ben) birden öykünün içine girerdik ve soğukkanlı, zeki, doğru bir çözümü yaratırdık. Yani tıpayı çekmeyi dinleyici akıl etmiş olurdu. Çözüm hep kimsenin düşünemediği, kesinlikle adil ve zekice idi. Sonra da gururlu kahraman geldiği gibi çabuk öyküden çıkar boş çekişmeler ve çatışmalarla asla yıpranmazdı.
Çocuklarımızı, kalıpların dışında bir dünya olduğu gerçeğinin, özgürlüğün değerinin, çözüm üretmenin, adil ve faydalı olmanın, kendine güvenmenin, korkmadan sorunların üstüne gitmenin, insanları oldukları gibi kabul etmenin, bilginin ve bilgiyi kullanmanın, düşünmenin, hayal kurmanın öğretildiği öykülerle büyütmemizi öneriyorum. Bilmediklerinden ve ilk kez duyduklarından ne korksunlar ne de anlamadıklarını / bilmediklerini açıkça söylemekten çekinmesinler. Vizyon sahibi olan insanların değerlerini aşağılık duygusuna kapılmadan teslim etsinler. Ve en önemlisi öykülerle düşünmenin ve kavramanın olağanüstü büyüsünü öğrensinler.
————-
(Şelah Leha)
![manifold-ioe-01-the-fountainhead-lobi-karti[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/06/manifold-ioe-01-the-fountainhead-lobi-karti1.jpg?w=780)
Son zamanlarda seyrettiğim en başarılı filmlerden biri. Çok etkileyici. İnsanı daha çok gençliğinde hissettiği idealizm fikirlerine geri götürüyor ve ne kadar da törpülenmişim sorusunu gündeme getiriyor.
Gerçek hayatta böyle insanlar var mı? Şüphesiz tek tük var. Onlar hepimizin ilham kaynağı… İyi ki varlar.
Özellikle filmin kapanış sahnesinde mimar Howark’ın mahkemede yaptığı bir konuşma var ki defalarca seyredilesi…
İşin heyecanı kaçmasın diye davanın sonucunu buraya yazmıyorum
Ya o aşk hikayesi, asıl aşkın ruhların birlikteliği olduğunu tekrar hatırlatıyor. Zaman sadece geçer, gerçek ruh birlikteliği her koşulda devam eder…
Kitap yaklaşık 987 sayfa olduğundan gözüm korkmuştu ve filmini seyretmeyi tercih etmiştim şu andaysa kitabı sipariş ettim ve kitabın satırlarında kaybolmayı bekliyorum…
Aşağıda filmle ilgili harika bir yorum buldum onu da paylaşmak istedim.
İyi seyirler, iyi okumalar…
Anette İnselberg
Ayn Rand’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, o yıllarda mimarlık dünyasının en temel konusu olan, modernizm ile karşılaşmayla başlar. Nerdeyse bütün film boyunca da arka planda, modern mimarlığın izlerini yansıtan binalar ve kent imgesi izlenir. Hem özel hayatına hem de mesleğine ilişkin belirgin ilkeleri olan bir mimar, popüler kültürün taleplerine veya medyanın egemenliğindeki piyasa koşullarına rağmen prensiplerinden ödün vermeyen bir karakteri canlandırır. Öyle ki, ilkelerinden vazgeçmektense ‘meslek piyasasının’ dışına itilmeyi göze alan mimar, mesleğini bırakır; hayatta kalmak için bir taş ocağında işçi olarak çalışmaya başlar. Romantizmle de beslenen konu mimarın, ilkelerinden taviz vermeksizin, düşmeden-şaşmadan yoluna devam etmesiyle derinleşir, çatallanır. Bir zaman böyle devam ettikten sonra, mimarın karşısına kendi görüşlerine saygı duyan müşteriler çıkar, ufak da olsa bazı projelerle tekrar meslek piyasasına döner. Ancak en son projesi dikkat çeker ve medya ile mimar arasındaki ilkesel tartışmalar şiddetlenerek yürür gider. Medya besleneceği bir kaynak bulmanın sevinciyle coşarken, kamuoyunun beklentilerine uymadığını savunduğu ‘lüks apartman’ binasını yerden yere vurur. Bu arada mimarın baskıların kendisini ezemeyeceğine olan inancı dikkat çeker. “Yönetilemeyen ve kontrol edilemeyen birisinin yok edilmesinin toplum için faydalı olduğuna” dair örtük vurgu eşliğinde tekrar meslek dışına itilen mimar, bir zaman sonra ufak işlerle yeniden sesini duyurur. Geri döndüğünde yok olmamasının nedenini ise “kendi gözüyle görüp, kendi aklıyla düşünen birkaç insanın var olmasına” bağlar. Bu sırada piyasada önemli bir sosyal konut projesinin yapılması fikri vardır —ki 1940’lı yıllar, sosyal konut üretiminde önemli bir döneme karşılık gelmektedir— ama onu yapabilecek donanımda bir mimar ancak başroldeki mimardır. İşi getiren kişiden istediği tek şey —telif hakkından da vazgeçmek pahasına— inandığı işi sadece onun ilkeleriyle yapacağına söz vermesidir; gizli bir anlaşma yapılır. Ancak inşaat sürecinde söz sahibi olanların bina üzerinde değişiklik yapmasıyla filmin konusu, başka bir yoruma doğru kayar. Mimarla birlikte, filmin başından beri aralarında örtük bir sevgi bağı olan gazeteci kadın, birlikte bir plan hazırlarlar. Bu plana göre inşaatı henüz tamamlanmamış olan binalar gizlice bombalanır ve konu yargıya taşınır.
Kaynak: imre özbek eren
manifold press
![ahmet-hamdi-tanpinarkimdir-nereli_56188[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/06/ahmet-hamdi-tanpinarkimdir-nereli_561881.jpg?w=780)
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmaz akışında,
Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
Içim muradıma ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.
Ahmet Hamdi Tanpınar
![maneki-neko-3[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/06/maneki-neko-31.jpg?w=780)
1)Çağıran Kedi
Maneki Neko Japon kültüründe Bolluk / Şans / Bereket Çağıran anlamlarına geliyor. Japoncası Maneki Neko, İngilizcesi ise Beckoning Cat‘tir.
2)Şans Tılsımı
Başta Japonya olmak üzere tüm dünyada uğurlu bir tılsım olduğuna inanılır.
3)Sembolik Özelliği
Japon kültüründe çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle Japonya’da ticaretle uğraşanların dükkanlarında, para ve bereket çağırdığına inandıkları için ve hemen hemen her dükkanda yazar kasanın yanında görmeniz mümkündür.
4)Şanslı Renk Özellikleri
Genellikle altın, siyah, pembe, yeşil, kırmızı ve beyaz renklerdedirler.
Siyah Maneki Neko: Güven çağırmaktadır ve kötülükleri defeder.
Altın Maneki Neko: Zenginlik, Bolluk ve Parayı çağırmaktadır.
Pembe maneki Neko: Aşkı ve sevgiyi çağırır.
Yeşil Maneki Neko: Bilgelik ve sakinliği çağırmaktadır.
Beyaz Maneki Neko: Mutluluğu ve iyiliği çağırmaktadır.
Kırmızı Maneki Neko: Hastalıklara karşı sağlığı çağırmaktadır.
5)Pati Sallaması
Satın alınan objeler, bir mekanizmayla sürekli pati sallamaktadırlar. İsteğinize göre sağ ya da sol pati sallamasını seçebilirsiniz. Bunun da bir anlamı vardır.
Sağ patisini sallıyorsa para ve iyi talihi, sol patisini sallıyorsa müşteri ya da insanları davet ettiğine inanılmaktadır.
6)Maneki Neko’nun Hikayesi
Rivayete göre 17. yüzyılda yaşayan yoksul bir Japon rahibin Tama isimli bir kedisi varmış. Tapınağın da fakir olmasına rağmen keşişler yiyeceklerini kedileri ile paylaşırlarmış. Bir gün zengin bir adam (bazı kaynaklarda zengin bir Samuray olarak bahsedilmektedir) Tama’nın yaşadığı tapınağın yakınlarından geçerken yağmura yakalanmış ve ıslanmamak için bir ağacın altına sığınmış. O sırada ortaya çıkan Tama, zengin adama sol patisini kaldırıp bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş.
Zengin adam, Tama’nın kendisini çağrıldığını düşünüp kediye doğru gitmiş. İşte o sıra ağaca bir yıldırım düşmüş. Adam eğer Tama olmasa o ağacın altında kalıp yıldırım çarpmasından dolayı ölecekmiş. Bunu fark eden zengin adam tapınağa yüklü bir bağış yapmış. Yine rivayete göre, Tama hala Goutokouji’deki tapınakta gömülüymüş.
7)Eski Geleneği Yıkan Bir Kedi
Japonya’da da erkeklik organı uzun yıllar bereket simgesi olarak kullanılmış. Ama Batı ahlakının da etkisi ile Japonya’da bereket simgeleri yerini hızla Maneki Neko’ya bırakmaya başlamıştır.
8)Üzerindeki Sembollerin Snlamları
Maneki Neko’nun boynunda bağlı olan aslında bir çan sembolü. Eski dönemlerde varlıklı insanlar evcil kedilerine değişik renkli bir boyunluk ve üzerine de çan asarlardı böylece sahipleri kedilerin yakasındaki renkten ve çan sesinden nerede olduklarını kolaylıkla görebilir ve duyabilirlerdi.
Elinde tuttuğu ise, bir ryo madeni parasıdır. Ryō, Meiji öncesi Japonya Shakkanhō sisteminde altın bir para birimiydi.
9)Gotokuji Tapınağı
Maneki Neko’nun doğum yeri olarak kabul edilen Tokyo’nun Setagaya semtinde bulunan Gotokuji tapınağı her yıl binlerce turisti ağırlamaktadır.
Bahçesinde yüzlerce Maneki Neko objesi olan tapınağa yolu düşenler için bir bilgi, giriş ücretsiz olup sabah 6’dan akşam 6’ya kadar ziyaret edilebilmektedir.
10)Japon Kısa Kuyruk Cinsi
Kedi türlerinden Japon kısa kuyruk (Japanese Bobtail) cinsi kedinin Maneki Neko’nun soyundan geldiğine inanılmaktadır.
kaynak:10ayn sitesi
![0001704045001-1[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2020/06/0001704045001-11.jpg?w=780)
İçinden geçtiğimiz pandemi süreciyle de örtüşen insan ruhunu tüm açıklığıyla gözler önüne süren mükemmel bir kitap. Mutlaka okuyun🥰😍🤗