YUMURTA

Öldüğünde evine gidiyordun.

Bir araba kazasıydı. Özellikle dikkat edilecek bir şey yok ama ölümcüldü.
Arkanda eşini ve iki çocuğunu bıraktın. Acısız bir ölümdü. İlkyardım görevlileri seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama faydasızdı. İnan bana, vücudun tamamen parçalanmıştı.

Ve işte benimle tanıştın.

“Ne…Ne oldu?” diye sordun. “Neredeyim?”
“Öldün” dedim, gerçeği söyleyerek. Yumuşak sözlere gerek yok.

“Kamyon… patinaj yapan bir kamyon vardı…”
“Öyle” dedim.

“Ben..Ben öldüm mü?”
“Öyle. Ama o kadar üzülme. Herkes ölür.” Dedim.

Etrafa bakındın. Hiçbir şey yoktu. Sadece sen ve ben. “Bu yer de ne?” diye sordun. “Ahiret mi?”
“Fazlası ya da azı.” Dedim.

“Sen tanrı mısın?” diye sordun.
“Öyle” diye cevapladım. “Ben Tanrı’yım.”

“Çocuklarım..karım,” dedin.
“Nolmuş onlara?”

“İyi olacaklar mı?”
“İşte görmek istediğim bu,” dedim. “Az önce öldün ve tek derdin ailen. Bulunduğun yerde bu iyi bir şey.”

Bana büyülenmiş bir şekilde baktın. Sana göre, Tanrı gibi görünmüyordum. Tıpkı öylesine bir adam gibiydim. Ya da belki bir kadın. Belirsiz bir otorite figürü belki de. İlkokul öğretmeni gibi güçlü birisi.

“Üzülme,” dedim “İyi olacaklar. Çocukların seni her yönden mükemmel biri olarak hatırlayacaklar. Seni küçümseyecek kadar büyümemişlerdi. Karın dışarıda ağlayacak, ama gizlice rahatlayacak. Adil olmak gerekirse, evliliğin çöküyordu. Teselli istersen, rahatladığı için epey suçluluk duyacak.”

“Oh,” dedin. “Peki şimdi ne olacak? Cennete ya da cehenneme falan mı gideceğim?”
“İkisine de değil,” dedim. “reenkarne olacaksın.”

“Ha,” dedin. “demek ki Hindular haklıymış.”
“Tüm dinler kendi açılarından haklılar,” dedim. “Benimle birlikte yürü.”

Boşluk boyunca ilerlerken takip ettin. “Nereye gidiyoruz?”
“Aslında hiçbir yere,” dedim. “Sadece konuşurken yürümek güzel oluyor.”

“O zaman anlamı ne?” diye sordun. “Tekrar doğduğumda sadece boş bir levha olacağım öyle değil mi? Bir bebek. Yani bütün tecrübelerimin ve bu hayatta yaptığım hiçbir şeyin önemi kalmayacak.”
“O kadar da değil!” dedim. “Geçmiş hayatlarındaki tecrübe ve bilgilerin tamamen içinde. Sadece şu an onları hatırlamıyorsun.”

Durdum ve seni omzundan tuttum. “Ruhun hayal edebileceğinden çok daha muhteşem, güzel ve büyük. Bir insan zihni yalnızca ufak bir parça sen içerir.

Sanki elini sıcaklığını ölçmek için soktuğun bir bardak su gibi. Küçük bir parçanı bir kaba koyuyorsun ve eğer açabilirsen tüm tecrübelerini kazanıyorsun.

“Son 48 yıldır bir insanın içindeydin, yani daha uçsuz bilincini tam olarak keşfedemedin. Eğer burada çok fazla takılırsak, her şeyi hatırlamaya başlarsın. Tabi bunu her yaşamın arasında yapmanın bir anlamı yok.”

“Daha önce kaç kez reenkarne oldum?”
“Çok kez. Çok çok kez.” Dedim. “şimdi M.S. 540 civarında Çinli bir köylü kız olacaksın.”

“Bekle, ne?” diye kekeledin. “beni zamanda geriye mi gönderiyorsun?”
“Sanırım teknik olarak evet. Bildiğin zaman yalnızca sizin evreninizde var. Benim geldiğim yerde işler biraz daha farklı.”

“Sen nereden geldin?” dedin.
“Ah, tabi”açıkladım “ben bir yerden geldim. Başka bir yerden. Ve orada benim gibi başkaları da var. Orada neler olduğunu merak ettiğini biliyorum. Ama dürüstçe söylemek gerekirse bunu anlayacağını sanmıyorum.”

“Hmm.” Dedin ve biraz duraksadın. “Ama bekle. Eğer zamanda başka başka yerlere reenkarne olursam o zaman kendimle karşılaşabilirim.”
“Tabi. Her zaman olur. Ama her iki hayat da sadece kendi ömürlerini fark edebilirler. Ne olduğunu anlamazsın.”

“O zaman bütün bunların anlamı ne?”
“Cidden?” diye sordum. “Cidden mi? Bana hayatın anlamını mı soruyorsun? Bu biraz klişe değil mi sence de?”

“Elbette anlaşılabilir bir soru,” diye inat ettin.
Gözlerine baktım. “Hayatın anlamı ve bütün bu evreni yaratmam senin olgulaşman içindi.”

“İnsanoğlunu mu kastediyorsun? Olgunlaşmamızı mı istedin?”
“Hayır, sadece sen. Bütün bu evreni sadece senin için yaptım. Her yaşamda daha da bilgili, olgun ve büyük bir zeka haline geliyorsun.”

“Sadece ben mi? Peki ya diğer herkes?”
“Başka kimse yok,” dedim. “Bu evrende sadece sen ve ben varız.”

Bana boş boş bakmaya başladın. “Ama dünyadaki bütün o insanlar…”
“Hepsi sensin. Senin farklı vücut bulmuş hallerin.”

“Bekle. Ben herkes miyim!?”
“Şimdi anlıyorsun, “ dedim ve sırtına tebrik eder gibi vurdum.

“Yaşamış her insan ben miydim?”
“Ya da yaşamış her şey, evet.”

“Ben Abraham Lincoln müyüm?”
“Ve John Wilkes Booth’sun da,” diye ekledim.

“Hitler ben miyim?” dedin dehşetle.
“Ve onun öldürdüğü milyonlar da sensin.”

“Ben İsa mıyım?”
“Ve onu takip eden herkes.”

Sessizliğe gömüldün.
“Ne zaman birini öldürsen. “ dedim, “kendini öldürüyordun. Yaptığın her iyiliği kendine yapıyordun. Herhangi bir insan tarafından tadımlanmış her iyilik ya da kötülük, senin tarafından tadımlanmıştı.”

Uzun bir süre düşündün.
“Neden?” diye sordun. “Neden bütün bunları yaptın?”
“Çünkü bir gün, tıpkı benim gibi olacaksın. Çünkü bu sensin. Benim türümdensin. Sen benim çocuğumsun.”

“Vay,” dedin inanmayarak. “Yani bir tanrı mıyım?”
“Hayır, henüz değil. Daha bir ceninsin. Hala büyüyorsun. Tüm zamanlar boyunca varolan tüm insan hayatlarını yaşadığında doğmak için yeteri kadar büyümüş olacaksın.”

“Yani tüm evren,” dedin. “sadece…”
“Bir yumurta,” diye cevapladım. “Şimdi diğer hayatına geçmenin zamanı.”

Ve seni yolcu ettim.

Andy Weir
Çeviri: Amras Ringeril

Nezaketle Dünyayı Yerinden Oynatabilirsiniz…

SAĞLIKLI BİR RUH İÇİN!

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Migren, yüksek tansiyon, astım, fibromiyalji, kolit, mide / barsak ülserlerinden, kalp, kanser, sık sık enfeksiyonlara yakalanmaya kadar varan sayısız hastalığın ortaya çıkmasında, ruhsal sorunların büyük rolü olduğunu biliyor musunuz?

Araştırmalar, bedensel hastalıklarla polikliniklere başvuranların %85’inde yakınmaların, psikolojik nedenlerden kaynaklandığını gösteriyor.

Ruh sağlığını korumak, sadece yaşam memnuniyetini arttırmakla kalmıyor, aynı zamanda bedensel sağlığın da iyi olmasını sağlıyor.

Peki ruh sağlığınızı korumak için neler yapabilirsiniz?

• Öncelikle kendinizi tanıyın ve duygularınızı yönetmeyi öğrenin!

Kendilerini tanımayan insanlar, eş, meslek, yaşam çevresi seçiminde hatalar yapar! Bu yanlış seçimler, onlara mutsuzluk getirir.

Ruhsal gelişim programlarına katılmak ve insan psikolojisi ile ilgili akılcı ve bilimsel kitaplar okumak sizi geliştirir ve ruh sağlığınızı korumanıza yardımcı olur.

• Çoğu insan ya geçmişte yaşar, depresif hisseder veya geleceğe odaklanır, endişelenir.

Oysa yaşanan tek gerçeklik, içinde bulunduğumuz andır. Geçmiş, gelip gitmiştir, gelecekse belirsizdir.

Yaşanan ana odaklanmayı öğrenmek için, bilinçli farkındalık ve meditasyon yöntemlerinden yararlanabilirsiniz!

• Olumsuz düşünce ve davranış kalıplarını, olumlu olanlarla değiştirin!

II. Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında kalan ve tüm ailesini kaybeden, ‘’İnsanın Anlam Arayışı’’ kitabının yazarı Dr. Viktor E. Frankle şöyle der:

‘’Bir uyaranla, ona verdiğimiz yanıt arasında bir boşluk vardır. O boşlukta, vereceğimiz yanıtı belirleriz. O boşlukta bizim özgürlüğümüz yatar.’’

O boşluğu iyi kullanın! Düşüncesizce davranmamayı öğrenin!
Düzenli günlükler tutarak, düşünce ve davranış akışınızı düzenleyin.

• Yediklerinize ve içtiklerinize dikkat edin!

Beyniniz ve bedeniniz, yediklerinizin ve içtiklerinizin ürünüdür!
Sağlıksız beslenme, toksik maddelerin tüketimi (asitli içecekler, alkol, sigara, madde, vb), sağlıklı bir ruh halini engeller.Beden sağlığınıza önem verin!

• İyi uyuyun!

Beyin ve beden, uyku sırasında kendisini yeniler! Stres, endişe ve depresyonda, uykusuzluk çok önemli bir etmendir.

• Zamanınızı iyi değerlendirin!

Çoğu insan günümüzde serbest zamanlarını, açık havada bedensel aktiviteler yapmak yerine, bilgisayar başında zaman öldürerek geçiriyor.

Ailenizle ve dostlarınızla kaliteli zaman geçirin!

Günlük yarım saatlik bir yürüyüş size, hem metabolizmanızı hızlandırma, hem de gereksiz bilgi bombardımanı ile yorulan beyninizi biraz olsun dinlendirme şansı verecektir.

• Yaşamınızı anlamlı kılın!

Günümüz insanı, can sıkıntısı ile keder arasında sıkışmış durumda. Yaşamlar ve ilişkiler giderek derinliğini kaybediyor.

Güç, para, iktidar hırsı, madde kullanımı, çılgınca alışveriş, aşksız cinsellik, estetik operasyonlar, vs. ruhun kara deliklerini doldurmaya yetmiyor.

İnsanlığa ve dünyaya doğrudan katkı sunan bazı meslekler, sahiplerine bu duyguyu yaşatabiliyor.

Sorumluluk duygusu gelişmiş, bakabileceği sayıda çocuk yapan, onu topluma bir değer olarak katan ebeveynler de anlamlı yaşıyor.

İçinde yaşadığı toplumu, politikacıların insaflarına terk etmeyen, elini taşın altına koyup, haksızlık ve sorumsuzluklara başkaldıran, dünyayı daha yaşanılası bir yer kılmaya çalışan insanlar anlamlı yaşıyor.

Sürekli yakınmak yerine, toplumsal ve siyasi sorumluluklar üstlenin!

Görme özürlülere kitap okumaktan, kimsesiz hastaların ziyaretlerine, ailesiz çocuklara bakım desteği sunmaktan, yetişkinlere okuma-yazma öğretmeye kadar sayısız gönüllü hizmet, kendi dar ve bencil sınırlarımızı aşıp dünyaya katkı sunmamızın güzel yolları.

• Stres kontrolünde etkin yöntemlerden yararlanın!

Doğa yürüyüşleri, yararlı kitaplar okumak, meditasyon yapmak, günlük tutmak, komedi filmleri izlemek, hayvan beslemek gibi aktivitelerin hepsi, antidepresan ilaçlardan daha etkili ve üstelik zarar vermeyen seçenekler arasında.

Doğal tedaviler konusunda, www.safaknakajima.com adresli web sitemden yararlanabilirsiniz!

• ‘’İnsanın cehennemi, başka insanlardır’’ der, ünlü Fransız yazar ve varoluşçu felsefeci Jean-Paul Sartre.

Sürekli hayattan ve her şeyden yakınan, bencil, kaba, düşüncesiz, her şeye küsen, alınan, surat asan, olay çıkaran, aşırı kıskanç ve saldırgan insanlarla yaşamak, dünyayı cehenneme çevirir.

Bu tür bir insan olmaktan kaçınmak ve böyle insanlardan mümkün olduğunca uzak durmak, uzak duramadığınız takdirde onlarla daha iyi iletişim yollarını öğrenmek, kendinizi iyi hissetmeniz için çok büyük önem taşıyor.

Ve minik ama çok etkili davranışları yaşamınıza yerleştirin:

• Gülümseyin!

Sadece ailenizdeki bireylere ve arkadaşlarınıza değil, göz göze geldiğiniz insanlara da gülümseyin! Telefonda konuşurken gülümsemek bile, karşı tarafın kendisini çok daha iyi hissetmesini ve size daha güzel yanıt vermesini sağlayacaktır.

• ‘’Lütfen’’ demeyi ve teşekkür etmeyi unutmayın! En küçük hizmet için bile!

• Özür dileyin! En küçük kusurunuz için bile!

• Soğuk ve mesafeli olmak yerine, içten ve coşkulu olun! Sevginizi sarılarak, dokunarak göstermekten kaçınmayın. Dostluk ve sevgiyle dokunmak, güven vericidir.

Bu listeye daha pek çok şey eklememiz elbette mümkün!

Şimdi lütfen bu maddeleri tek tek gözden geçirin ve bugünden itibaren ruh sağlığınız için yaşamınızda bir şeyleri değiştirmeye başlayın!

Sağlıklı bir yeni yıl dileğiyle!

AŞKIN ÜÇ TÜRÜ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Kimine göre aşk, kör olmak, ondan başkasını görememek, onun yanlışlarına göz yummak, gözünü ondan alamamaktır.

Aşk, pervane olmak, kendini onun ateşine atmak ve yanmaktır, kimisi için.

Bazıları âşığı, sarhoşla karşılaştırır ve:

‘’Sarhoşla âşık arasındaki fark; birinin teki iki, diğerinin ikiyi tek görmesidir!’’ der.

Bir zamanlar aşktan başı dönerken, zamanla algısı değişmiş olanın tanımı ise ilginçtir:

‘’Aşk; karşısındakini bulunmaz Hint kumaşı sanmakla, beş para etmez birisi olduğunu anlamak arasında geçen süredir.’’

Eğer siz de âşıksanız veya bir zamanlar âşık olduysanız, bu duyguyu kimbilir hangi renkli sözcüklerle betimlemiş, şiirlerle kâğıtlara dökmüşsünüzdür.

Aşkın esiri olduğunuzda belki, sevdiğinizin sizi, sizin onu sevdiğiniz gibi sevmediğini hissetmiş, aradaki farkı anlamaya çalışmışsınızdır.

Haksız da sayılmazsınız!

Aşkın farklı çeşitleri olabiliyor!

Aşk üzerine araştırmalar yürüten bilim insanları, aşkın üç çeşidi olduğunu söylüyor.

İlki, romantik aşk.

Bu tür aşk, pervane olmak, ikiyi tek görmek tanımlarında sözü geçen türden bir aşk.

Kişinin kendisini kaybettiği, sevgilinin akıldan hiç çıkmadığı, onu beş dakika görmek için çok şeyin feda edilebildiği ruh hali…

Sevgiliyi hayatın merkezi haline getirmek, sahiplenmek, bir başkasıyla beraber olması ihtimalini, dayanılamaz bir felaket gibi algılamak…

Ona susamışlık duygusu…

Beynin, feniletilamin ve dopamin seline kapılıp gitmesi…

Araştırmalar, bu ruh halindeki bir insan beyninin, kokainle uyarılmış insan beynine benzer özellikler gösterdiğini ortaya koyuyor.

Aşırı uyarılmış bir beyin haline geliyor, romantik âşık beyni.

Takıntılı oluyor; maşuktan başka şey düşünemiyor!

Romantik aşk, bir duygu olmaktan çok, güçlü bir içgüdü.

Biyolojik antropolog Dr. Helen Fisher’a göre, romantik aşkta görülen yoğun bağlanma eğilimi aslında, doğanın insanları bir arada kalıp üremeye teşvik etmek üzere, güçlü bir dürtü olarak içimize yerleştirdiği bir taktik.

Bu tür aşkın biyokimyasal olarak yaklaşık bir ila üç yıl kadar sürdüğü, sonrasında ya bittiği veya form değiştirdiği biliniyor.

”Aşkın Ömrü Üç Yıldır” adlı kitabında , Frédéric Beigbeder, bunu şöyle anlatır:

‘’İlk yıl, ‘Beni terk edersen kendimi ÖLDÜRÜRÜM’ denir.

İkinci yıl, ‘Beni terk edersen, acı çekerim, ama kendimi toparlarım’ denir.

Üçüncü yıl, ‘Beni terk edersen şampanya patlatacağım’ denir.

Sizi aşkın hayat boyu sürdüğüne inandırırlar, oysa aşk kimyasal olarak üçüncü yılın sonunda yok olur.

İlk yıl eşyalar satın alınır.

İkinci yıl eşyaların yerleri değiştirilir.

Üçüncü yıl eşyalar paylaşılır.”

Bu üç yıl, bir çocuk dünyaya getirmek ve onu tam bağımlı bir bebek olmaktan çıkacak kadar büyütebilmek için oldukça yeterli bir süredir.

Biliyorum, karamsar sözler bunlar; hele âşıksanız, asla duymak istemeyeceğiniz türden.

Ama doğa, bizim akıl erdiremediğimiz birçok taktikle dolu!

İkinci tür aşk erotik, yani cinsel aşk.

Bir insana tensel arzu duymak…

Erotik çekim bazen, iki insan arasında güçlü duygular oluşturabilme gücüne de sahip.

Nasıl mı?

Cinsel yakınlaşma, dopamin salgısını tetikleyerek romantik âşık olmayı, vazopressin ve oksitosin hormonlarının salınımıyla da, duygusal bağlanmayı sağlayabiliyor.

Salt erotik dürtülerle başlayan bazı ilişkilerin, zamanla duygusal paylaşımlı bir ilişkiye dönüşebilmesinin kimyasal mekanizması, işte bu şekilde.

Cinsel tutku tek başına olabileceği gibi, çok sıklıkla, romantik aşkla iç içe geçiyor.

Antidepresan ilaçların beyinde yaptığı değişiklikler, hem romantik, hem erotik aşk dürtüsünü bozuyor.

Gelelim üçüncü tür aşka:

Sevgi adı verilen bu tür aşkın hissettirdikleri, güven, şefkat ve huzur şeklinde tanımlanabilir…

Vücudun ürettiği uyuşturucu ve sakinleştirici, bir tür morfin benzeri maddeler olan endorfinler devrededir.

Bu tür aşk, zamanla gelişir ve dostluktan daha güçlüdür!

Ama sıklıkla, romantizmi, tutkuyu ve erotizmi içermez.

Onun için de ‘’soğuk aşk’’ olarak tanımlanır.

Sizin de aşkınız, bu üç evrenin her birinden geçmiş veya geçiyor olabilir!

Her evrenin ağırlığı da, zaman içinde değişebilir!

İşlerin karışmasının nedeni, tam da budur!

Aynı insan, eş zamanlı olarak bir kişiye çok büyük bir güven ve sevgi hissedebilir; başka bir kişiye cinsel arzu besleyebilir ve bir başkasına da romantik aşkla bağlanabilir!

Biliyorum tuhaf ama maalesef gerçek!

Romantizm, erotizm ve sevginin aynı insanda yaşanamaması bazen, insanları farklı arayışlara itebilir.

Çünkü insan beyninin, birbirinden farklı ihtiyaçlara sahip farklı bölümleri vardır.

Bu farklı ihtiyaçların peşine düşmek; kaç kıskançlık savaşının; kaç aşk cinayetinin; gözlerin tavana dikilip, yoğun bir vicdan muhasebesiyle kalplerin sıkıştığı kaç uykusuz gecenin sorumlusudur; kim bilir?

Bilim insanları, bir insanın aynı anda birden fazla insanı sevmesinin mümkün olduğunu söylüyor.

Tabii aşkın farklı türlerinde olmak koşuluyla!

Dilerim sizin aşkınız, ‘’üçü bir arada’’ olanlardandır!

There is a big difference between giving up and letting go…

HER DÜŞÜNCE BİR DUA


(Özge Çuhadaroğlu)

Yaşamı düşündüklerimizle yaratıyoruz ve düşüncelerimizin yansıması olan sözcüklerle. Pozitif veya negatif aslında hepsi birer dua. O halde yeni yılın ilk yazısı güzel bir dua ile başlamalı

ALLAHIM,
Hayatımdaki güzelliklerin kıymetini güzellikler hayatımdayken fark etmeyi,
Her 1 için 2 kere şükretmeyi,
Yaşamın getirdiği güzelliklere kollarımı kocaman açmanın harikalığını ama karşılıksız vermenin daha da harika olduğunu,
Sevilmenin kıymetini bilmeyi ve koşulsuz sevmenin de o kadar doyurucu olduğunu hatırlamamı sağla

Herkesin kendi yolunda yürüdüğünü ve kendimi kimseyle karşılaştırmama gerek olmadığını,
‘Hayır’ derken üzülmemin doğal olduğunu, yine de kendi sınırlarımı çizebilmek için bazen ‘hayır’ demem gerektiğini,
Hayallerim için emek harcamanın güzelliğini ama sağlığımız yerindeyse aslında hiç bir şeyin çok önemli olmadığını,
Suyun akıp her zaman kendi yolunu bulduğunu ve akışa bırakmanın beni hayallerime götürecek tek şey olduğunu bilmemi sağla

Bu yıl sık sık kahkaha atmak,
Yeni yerler keşfetmek,
Yaşamımın her alanında bolluk ve bereket,
Her ne olursa olsun umudumu korumak istiyorum.

Kollarımı hayatın getirdiği güzelliklere; sağlığa, sevgiye, paraya, başarıya ve en önemlisi huzura kocaman açıyorum.

Yürüdüğüm yolda senin ışığında ilerlediğimi ve tökezlediğimde yardım istemeyi unutsam bile bana elini uzattığını biliyorum. Çünkü içimde senden gelen bir güç var ve bu güçle yaşamım daha kolay ve keyifli bir hale geliyor.

Ve perdenin kapanma zamanı geldiğinde, kapanış selamımı ‘dolu dolu yaşadım bu hayatı, hiçbir şeyde aklım kalmadı’ hissiyatıyla vermeye niyet ediyorum.

Ben bütün bunlar için kendi üzerime düşeni yapacağıma söz veriyorum ve gerisini sana bırakıyorum. Ne de olsa, gerekli ayarlamaları senin kadar mükemmel yapamam.
Seni seviyorum, senin de beni sevdiğini biliyorum ve teşekkür ediyorum.

Hepimize hayatın getirdiği tüm güzellikleri kucakladığımız bir yıl diliyorum

İnsanların başarısından mutlu oldukça, çevrendekilerin büyümesine destek oldukça sen de mutlu olur, sen de büyürsün

 

İnsanların başarısından mutlu oldukça, çevrendekilerin büyümesine destek oldukça sen de mutlu olur, sen de büyürsün. Kendi kuyruğuyla kavga edene, kibirle yürüyene, insanların başarısızlığından, kayıplarından beslenene takılma, enerjini kirletme. Korktukları için, kendilerine yetemedikleri, kendilerini sevemedikleri için öyleler. Söylediklerine, yaptıklarına şefkatle bak, gülümse geç ve yoluna devam et. Ezerek, küçümseyerek, yok ederek kazanılan hiçbir şey olamaz. Temiz yürekler her zaman gerçek kazananlar, gerçek gülümseyenler olur. İşte tam da bu yüzden seni seviyorum.

 

Aret Vartanyan

Halinden memnun olmanın zenginlik olduğunu anlayamazsak hayat boyu bahçemizde gömülü hazinenin farkında olmadan yoksul bir hayat süren adama benzeriz.

Halinden memnun olmanın zenginlik olduğunu anlayamazsak, hayat boyu bahçemizde gömülü hazinenin farkında olmadan yoksul bir hayat süren adama benzeriz.

Bir okulda ilkokul çocuklarına eğer gerçekleşecek 1 dileğiniz olsa bu dilekle ne yapmak isterdiniz diye sormuşlar. Çocuklardan bir tanesi, “Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsaydı, annemin istediğim kadar çikolata yememe izin vermesini dilerdim,” demiş. Diğer çocuklar bunu onaylayarak alkışlamışlar. Bu gerçekten iyi bir dilekmiş.

İkinci çocuk daha akıllıymış, “Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsa, o zaman bir pastaneye sahip olmak isterdim,” demiş. “Bu sayede istediğim kadar çikolatayı kimseden izin almadan yiyebilirim.” Belli ki bu çocuk daha akıllıymış ve arkadaşları mutlulukla onu alkışlamışlar.

Üçüncü çocuk, “Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsaydı o zaman dünyanın en zengin insanı olmak isterdim,” demiş. “Bu sayede sadece kendi mahallemdeki değil tüm dünyadaki çikolataları istediğim gibi yiyebilirim.” Çocuklar daha da mutlu olmuşlar bu fikirle.

Dördüncü çocuk, “Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsaydı o zaman gerçekleşecek sonsuz dilek hakkım olmasını isterdim,” demiş. “Bu sayede dilediğim her şey gerçek olurdu.” Öğrenciler deliler gibi alkışlamışlar. Belli ki bu son derece akıllıca, dahiyce bir fikirmiş.

Sonra beşinci çocuk kalkmış. Nazik, sevecen bir çocukmuş. “Eğer gerçekleşecek bir dilek hakkım olsaydı,” demiş. “Bununla, hiçbir şey dilemeyecek kadar halimden memnun olmayı dilerdim.”

İşte bizim öğretmenimiz bu çocuk olmalı.

CEM ŞEN

Belkemiği Sorunları Şeması…

Seminere katılmış olan arkadaşlar orada, oldukça derli toplu bilgi almış oldular, ancak yine de web sitemizi ( www.suhaertekin.com )ziyaret ederek konu üzerine okuma yapabilirler…
Avrupa yakasında ve Anadolu yakasında eğitmenlik yapan (ayrıca Ankara, İzmir) ekolümüzden arkadaşlarımızın iletişim bilgilerine sitemizin “duyurular” sekmesinden ulaşabilirsiniz.
İstanbul trafiğinde kendinize yakın eğitmen bulmada yardımcı olabilir…

Ekte, seminerde vurgusunu yaptığım, omurganın bütünsel sağlık ile ilgisini anlatan bir sayfayı sizin için taradım koydum. Günün hediyesi olsunJ.. İsterseniz kağıda bastırın, gözünüzün önünde bir yere asın. Kanıksamaya karşı…Açtığınızda daha net okuyabilmeniz için büyütmenizi öneririm. Daha düşük çözünürlükte tarasaydım, karakterler bozulacaktı…
Haberleşelim, güzel, dengeli bir grup kuralım…

Sağlık, sevinç, umutla kalın.”

Süha Ertekin
www.suhaertekin.com
0532 267 2157

Yeni yıl yazısı :Her zaman yaptığını yaparsan, her zaman aldığın sonuçları alırsın…

Delilik, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemektir…
Onaltıncı Dalai Lama Tenzin Gyatso’ya verdiği bir öğreti sonunda sormuşlar:
“Geçmiş yaşamlarımızı nasıl bilebiliriz?”
Dalai Lama yanıt vermiş:
“Şimdiki yaşamınıza, şu anınıza bakın. Bu an, tüm geçmişinizin, geçmiş yaşamlarınızın doğrudan sonucu olarak yaşanıyor.”
İnsanların bu cümlenin işaret ettiği gerçekle yüzleştiği bir sessizlikten sonra bir başkası sormuş:
“Peki ya gelecek hayatlar? Onlarla ilgili nasıl bilgi sahibi olabilirim?”
Duraksamadan yanıt vermiş Dalai Lama:
“Şimdiki yaşamına, şu anına bak. Şu an, bundan sonraki yaşamını, yaşamlarını belirliyorsun.”
Herkesin, belki de sizin de gelen yeni yılla ilgili bir çok umut dolu mesaj gönderdiği şu günlerde,bu soru üzerine biraz düşünmek anlamlı olabilir belki de, ne dersiniz:
“Eylemlerimin hemen hemen hepsini geçmişten getirdiğim inançlarım, şartlanmalarım, alışkanlıklarım, tekrar eden düşüncelerim belirliyorsa, ve aslında her deneyimimi bu inanç, şartlanma ve alışkanlıklarımı daha da derine kazımak üzere kullanıyorsam, tüm bunlar kendi kendilerini gerçekleştiren kehanetlerse eğer, gerçekten nasıl farklı bir gelecek yaratabilirim? Dış koşullara şartlanmaları ile yanıt veren bir otomat, belli düşünce ve inanç kalıplarını geçmişten geleceğe taşıyan bir aktarım mekanizması olmaktan nasıl çıkabilirim? Nasıl farklı bir şey yapabilirim? Nasıl gerçekten özgür iradeye sahip olabilirim? Nasıl 2015’i, 2016, 2017 ve diğer yılları öncekilerden farklı kılabilirim?”
Tüm şartlanmalarım, inançlarım, alışkanlıklarımın ağırlığı bu anımın üstündeyken, nasıl onların dikte ettiğinden farklı bir şey yapabilirim ki?
Bu ağırlıkların ve bu anın tam farkında olarak…
Tercih sandığım şeyin bir tercih olmadığını anladığımda, tam olarak önümde açık duran sınırsız eylem potansiyelinin farkına vardığımda, ve “ben” diye adlandırdığım ve geçmişte, şimdi, ve gelecekte yaptığımı, yapacağımı sandığım tüm tercihleri katı bir şekilde önceden belirleyen tanımların boşluğunu, belli bir kalıcılıkları, elle tutulur bir sabitlikleri olmadığını gördüğümde, ve o tanımların, şartlanmaların sınırlamaları dışına çıkıp sonsuz olasılıklar alanına adım attığımda, işte o zaman, sadece o zaman, şimdi ve burada, yeni, orijinal ve gerçek bir tercihte bulunabilirim…
İşte o zaman gerçekten özgür olabilirim…
Dilerim ki 2015 bol bol gerçek tercihler yapacağımız, özgürlüğe adım atacağımız bir yıl olsun…marefidelis

YAŞAM GERÇEKTEN ÇOK BASİT. NE EKERSEK, ONU BİÇİYORUZ

images[9]

Louise Hay den uzun ama iyi özet

 

DÜŞÜNCELERİMİZİN BAZI TEMEL NOKTALARI

Her birimiz tüm yaşam deneyimlerimizden yüzde yüz sorumluyuz. Aklımızda oluşan her düşünce geleceğimizi yaratmaktadır ve güç merkezi, daima yaşadığımız anın içindedir. Herkes kendinden nefret ve suçluluk duygusu yüzünden acı çeker. Herkes için en büyük mutsuzluk, “yeterince iyi değilim” diye düşünmektir…. Bu sadece bir düşüncedir ve düşünce değiştirilebilir. Dargınlık, güceniklik, olumsuz eleştiri ve suçluluk en zarar verici düşünce kalıplarıdır. Kırılma, gücenme, darılma duygularımızın üstesinden gelebilmek, kanseri bile yok edici bir düşünce gücüdür. Kendimizi gerçekten sevdiğimiz zaman, hayatımız her yönüyle düzene girer. Geçmişimizden kurtulmalı ve herkesi bağışlamalıyız. Kendimizi sevmeyi öğrenmeye istekli olmalıyız. Olumlu değişimlerin anahtarı, şimdi ve burada kendimizi onaylamak ve kabul etmektir. Bedenimizde “hastalık” denen şeyin yaratıcısı biziz. “Bilgeliğin ve bilginin kapıları daima açıktır”

 

YAŞAM GERÇEKTEN ÇOK BASİT. NE EKERSEK, ONU BİÇİYORUZ

 

Kendi hakkımızda düşündüklerimiz, kendi gerçeklerimiz oluyor. İçinde bulunduğumuz olayları yaratıyor, sonra da bunlardan duyduğumuz sıkıntı, üzüntü, ve düşkırıklığı için bir başkasını suçluyoruz; böyle yapmakla gücümüzü de başkasına kaptırmış oluyoruz. Hiçbir kişi, hiçbir şey, hiçbir koşul bizim üzerimizde bir güce sahip değil, çünkü aklımızla düşünce oluşturan yanlızca “biz”iz. Deneyimlerimizi, gerçekliğimizi ve bunda yer alan tüm kişileri yaratan bizi. Düşüncelerimizde barış, uyum, denge yarattığımızda bunları kendi yaşamımızda da bulacağız. Aşağıdaki cümlelerden hangisi size doğru geliyor? “İnsanlar hep beni kullanıyor, zarar veriyor” “İnsanlar hep yardımcı oluyor” Bu iki düşünce ve inanç yaşamımızda çok farklı deneyimler yaratacaktır. Kendimiz ve hayat hakkındaki inançlarımız, bizim gerçeğimizi oluşturur.

EVREN, SEÇTİĞİMİZ HER DÜŞÜNCE VE İNANÇTA BİZİ TÜMÜYLE DESTEKLER

 

Bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse bilinçaltımız inanmayı seçtiğimiz herşeyi kabul eder. Yani kendim ve hayat hakkındaki inançlarım ve düşündüklerim, yaşamımın gerçeği olur. Ve düşünebileceğimiz şeyler konusunda sınırsız seçimimiz var. Bunu bildiğimizde “insanlar hep beni kullanıyor” yerine “insanlar hep bana yardımcı olmaya çalışıyor”u seçmek daha mantıklı değil mi?

 

EVRENSEL GÜÇ BİZİ ASLA YARGILAMAZ VE ELEŞTİRMEZ

 

Evrensel güç, bizi kendi değerlerimize göre kabul eder. Ve inançlarımızı ayna gibi yaşamımıza yansıtır. Eğer “hayat yalnızlıktır ve kimsenin beni seveceğine inanmıyorum”u seçiyorsam, hayatımda da bunu bulacağım. Ama, bu inancı kafamdan atmak ister de, “Sevgi her yerde. Ben seven ve sevilen bir kişiyim” gibi olumlu bir düşünceyi benimser ve bunu kendime sürekli tekrarlarsam, bu da benim yeni gerçeğim olacaktır. Yani hayatıma sevecen insanlar girmeye başlayacak, yaşamımda zaten varolan insanlar bana karşı daha sevecen olmaya başlayacak ve kendimin de sevgimi kolaylıkla başkalarına ifade edebileceğimi göreceğim.

 

ÇOĞUMUZUN KİM OLDUĞUMUZ KONUSUNDA SAÇMA DÜŞÜNCELERİ VE HAYATIN NASIL YAŞANMASI GEREKTİĞİ KONUSUNDA ÇOK, ÇOK KATI KURALLARI VAR

 

Bunu kendimizi suçlamak için söylemiyorum. Çünkü şu anda yapabildiğimizin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Eğer daha iyisini bilseydik, daha çok şeylerin farkında ve anlayışında olsaydık, başka türlü davranırdık. Lütfen sakın sakın, şu anda bulunduğunuz nokta konusunda kendinizi küçümsemeyin. Bu yazıyı veya kitabını okuyor olmanız bile hayatınızda olumlu değişimler yapmaya hazır olduğunuzu gösteriyor. Bunun için kendinizi takdir edin.

 

ÇOK KÜÇÜK YAŞLARDAYKEN, KENDİMİZ VE YAŞAM HAKKINDA NELER HİSSEDECEĞİMİZİ ÇEVREMİZDEKİ YETİŞKİNLERİN TEPKİLERİNDEN ÖĞRENİRİZ

 

Kendimiz ve yaşamımız hakkında ne düşünmemiz gerektiğini böyle öğreniyoruz. Eğer mutsuz, korku, suçluluk ya da öfke dolu insanların içinde yetişmişseniz, kendiniz ve hayat hakkındaki görüşleriniz de olumsuz düşüncelerle dolu olacaktır. “Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum” “bu, benim hatam” “Eğer bir şeye kızarsam, ben kötü bir insanım” İşte bu tür inançlar, düşkırıklığı dolu bir hayat yaratır.

 

BÜYÜDÜĞÜMÜZDE, ÇOCUKLUĞUMUZDAKİ YAŞAMIMIZIN DUYGUSAL ORTAMINI YENİDEN YARATMA EĞİLİMİ GÖSTERİRİZ

 

Bu iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış değil, sadece içimizde “yuva” olarak bildiğimiz şeydir. Bunun yanısıra kişisel ilişkilerimizde, annemiz veya babamızla kurmuş olduğumuz ilişkileri ya da onların kendi aralarındaki ilişkileri yeniden yaratma eğilimi gösteririz. Tıpkı annenize veya babanıza benzeyen sevgililerinizi ya da patronlarınızı düşünün. Anne, babamızın bize gösterdiği davranışları kendimize de gösteriyoruz. Kendimizi aynı şekilde suçluyor ve cezalandırıyoruz. Kendi söylediklerimizi dinlediğimizde, hemen hemen aynı kelimeleri kullandığımızı görebilirsiniz. Kendimizi sevmeyi ve desteklemeyi de aynı şekilde yapıyoruz, tabii eğer çocukluğumuzda sevilmiş ve desteklenmişsek. “Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun” “hep senin hatan” Bunları ne kadar sıklıkla kendinize söylüyorsunuz?. “Harikasın” “Seni Seviyorum” ya bunları ne kadar sık söylüyorsunuz?

 

AMA TÜM BUNLAR İÇİN, ANNE BABALARIMIZI SUÇLAMAYALIM

 

Hepimiz kurbanların kurbanıyız. Onlar kendilerinin bilmediği şeyi bize nasıl öğretebilirlerdi ki? Anneniz kendini sevmeyi bilmiyorsa, babanız kendini sevmeyi bilmiyorsa, onların size kendinizi sevmeyi öğretmesi de imkansız olacaktır. Onlar da çocukluklarında kendilerine öğretilen şeylere dayanarak, yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Eğer anne ve babanızı anlamak istiyorsanız, onları kendi çocukluklarıyla ilgili konuşturmaya çalışın. Eğer anlayışla dinleyebiliyorsanız, onların korkularının ve katı kurallarının nereden geldiğini anlama olanağını bulacaksınız. Size bütün bu “kötülükleri” yapan anne babanızın da sizin kadar korku dolu olduklarını göreceksiniz.

 

ANNE BABAMIZI BİZİM SEÇTİĞİMİZE İNANIYORUM

 

Her birimiz bu gezegende zaman ve mekandaki belirli bir noktada yeniden bedenlenmeye karar veriyoruz. Manevi evrim yolunda gelişmemize yardımcı olacak belirli bir dersi öğrenmek için buraya gelmeyi seçtik. Cinsiyetimizi, rengimizi, ırkımızı, ülkemizi kendimiz seçiyoruz ve bu yaşamda üstünde çalışmak istediğimiz kalıpları bize yansıtabilecek en uygun anne babayı da biz belirliyoruz. Ama büyüdüğümüzde, işaret parmağımızı onlara yönelterek suçluyoruz: “benim böyle olmamın nedeni sizsiniz”. Aslında onları seçen biziz, çünkü aşmamız gereken engeller için onlar mükemmel bir seçimdi. İnanç sistemimizi çok küçük yaşlarda ediniyoruz ve yaşamımızı bu inanç sistemlerine uygun deneyimleri yaratarak sürdürüyoruz. Hayatınıza şöyle bir dönüp bakın. Ne kadar sık aynı deneyimi yaşadığınıza dikkat edin. Bu deneyimleri tekrar ve tekrar yarattınız, çünkü bunlar size, kendiniz hakkında inandığınız şeylere aynalık ediyordu. Aynı sorunla ne kadar uzun süre yaşadığımız, sorunun ne kadar önemli olduğu ya da yaşamımıza yönelik ne kadar tehlike taşıdığı hiç önemli değil.

 

GÜÇ NOKTASI DAİMA ŞİMDİ Kİ ANDADIR

 

Hayatınızın bu anına kadar yaşadığınız tüm deneyimler, geçmişinize dayanan düşünce ve inançlarınızın ürünüdür. Her deneyim, dün, geçen hafta, geçen ay, geçen yıl, 10-20 ya da daha fazla yıllar önce (yaşınıza göre) oluşturduğunuz düşünceler ve kullandığınız sözcüklerle yaratıldı. Ama bunlarda geçmişte kaldı. Yaşandı ve bitti. Şimdi önemli olan, bu andan itibaren neyi düşünmeyi, neye inanmayı ve neyi söylemeyi seçtiğiniz. Çünkü bu düşünceler ve sözcükler, geleceğinizi yaratacak. Güç noktanız, şimdiki anda ve yarınınıza, gelecek haftanıza, gelecek ayınıza, gelecek yılınıza vs. şekil veriyor. Şu anda ne düşündüğünüze dikkat edin. Olumlu mu, olumsuz mu? Bu düşüncenizin yarınınızı biçimlendirmesini istiyor musunuz? Dikkat edin ve farkında olun.

 

HER ŞEYİN MALZEMESİ DÜŞÜNCEDİR, VE DÜŞÜNCELERİMİZİ DEĞİŞTİREBİLİRİZ

 

Sorunumuz ne olursa olsun, yaşadıklarımız, iç dünyamızın dışarıya yansıyan sonuçlarıdır. Kendinden nefret etmek bile, kendiniz hakkındaki nefret dolu düşüncelerin ürünü. “Ben kötü bir insanım” diyen bir düşünceniz var. Bu düşünce bir duygu yaratıyor ve siz bu duyguya kendinizi kaptırıyorsunuz. Oysa öyle bir düşünceniz olmasaydı, böyle bir duygunuz da olmayacaktı. Düşünceler ise değiştirilebilir. Düşüncenizi değiştirin, duygularınız da ortadan kaybolacaktır. Tüm bunları size inançlarımızın nerden geldiğini göstermek için anlattım. Bu bilgileri lütfen, acımızın içine gömülmek için mazaret olarak kullanmayalım. Geçmişin üzerimizde gücü yok. Olumsuz bir düşünce kalıbını ne kadar uzun sürdürmüş olmamızın önemi yok. Güç noktası şimdiki anda. Farkına varmak için ne harikulade bir şey. Şu andan itibaren özgür olmayı seçebilirsiniz!

 

İSTER İNANIN İSTER İNANMAYIN, DÜŞÜNCELERİMİZİ BİZ SEÇİYORUZ

 

Aynı düşünceleri bir alışkanlık olarak o kadar tekrar tekrar düşünüyor olabiliriz ki, bu bize düşüncelerimizi kendimiz seçmiyoruz izlenimi verebilir. Ama ilk seçimi biz yaptık. Bazı düşünceleri düşünmeyi reddedebiliriz. Ne kadar sıklıkla kendiniz hakkında olumlu birşey düşünmeyi kabul etmediniz? Pekala, aynı şekilde kendinizle ilgili olumsuz düşünceleri de reddedebilirsiniz. Bu konudaki çalışmalarım esnasında çalıştığım herkes az ya da çok kendinden nefret ve suçluluk duygularıyla boğuşuyor. Bu iki olumsuz duygu ne kadar fazlaysa, hayatımız da o kadar mutsuz oluyor. Bu iki duygu azaldıkça da yaşamımız her boyutuyla daha iyiye doğru gidiyor.

 

HEMEN HERKESİN ÇEKİRDEK İNANCI: “YETERİNCE İYİ DEĞİLİM”

 

“Yeterince iyi değilim” inancının yanısıra “Yeterince çaba gösteremiyorum” ya da “Layık değilim” inançları da var. Bunları söyleyenlerden misiniz? Yeterli olmadığınızı düşünüyor ya da hissediyor musunuz? Ama kime göre? Kimin standartlarına göre? Eğer bu inancınız güçlüyse, o zaman nasıl sevgi dolu, mutlu, başarılı, sağlıklı bir hayat yaratabilirsiniz? Bu güçlü bilinçaltı inancınız, yaşamınıza sürekli çelişkiler getirecek, bir yerlerde aksamalar olacak, bir şeyler sürekli yanlış gidecek.

 

KIRGINLIK, YARGILAMA, SUÇLULUK VE KORKU HERŞEYDEN ÇOK SORUN YARATIR Bu dört duygu hem bedenimiz, hem de yaşamımızdaki temel sorunların kaynağı oluyor. Bu duygular, yaşam deneyimlerimizin sorumluluğunu almak yerine, başkalarını suçlamaktan kaynaklanıyor. Evet, yaşamımızdaki her şeyden yüzde yüz sorumlu olursak, suçlayacak kimse kalmayacak değil mi? “Dışarıda” olan herşey, iç düşüncemizin aynası. Diğer insanların kötü davranışlarına göz yummuyorum, ama bize böyle davranacak olan kişileri bize çeken şey, KENDİ inançlarımız. Eğer kendinize şunları söylüyorsanız: “Herkes bana şöyle şöyle davranıyor, beni yargılıyor, asla benim için bir şey yapmıyor, beni paspas gibi kullanıyor, sömürüyor…” o zaman bu sizin DÜŞÜNCE KALIBINIZ. İçinizdeki bazı düşünceler, bu tür davranışları gösteren kişileri yaşamınıza çekiyor. Bu tür düşüncenizi değiştirdiğiniz zaman, o tür kişiler de başka kapıya gideceklerdir. Artık o insanları hayatınıza çekmeyeceksiniz. Bu dört olumsuz duygu, fiziksel boyutta da ortaya çıkıyor. Kırgınlık (gücenme, darılma, öfke) uzun zaman içte tutulduğunda bedeni yemeye başlıyor ve kanser dediğimiz hastalığa neden oluyor. Sürekli kendimizi ya da başkalarını eleştirmek, yargılamak romatizmanın kaynağı. Suçluluk duygusu daima ceza arar ve bu ceza da ağrılar yaratır. Korku ve gerginlik kellik, ülser hatta ayak ağrılarına neden oluyor. Kırgınlık (gücenme, darılma) duygusundan bağışlama yoluyla kurtulmak kanseri bile yeniyor. Bu size basit gibi gelebilir ama işe yaradığına tanık oldum, bunu yaşadım.

 

GEÇMİŞE KARŞI TUTUMUMUZU DEĞİŞTİREBİLİRİZ

 

Geçmiş yaşanmış ve bitmiş. Bunu değiştiremeyiz. Ama geçmiş hakkındaki düşüncelerimizi değiştirebiliriz. Bizi geçmişte biri incitti diye, şimdiki anda KENDİMİZİ CEZALANDIRMAK ne saçma. Çok derin kırgınlıkları olan insanlara hep şunu söylerim: “lütfen, bu kırgınlıkları daha da derinleştirmeden çözmeye başlayın. Bir cerrahın bıçağı altında ya da ölüm yatağında olduğunuz ana kadar beklemeyin, o zaman bir de yaşadığınız panikle başa çıkmak zorunda kalacaksınız” Panik içinde olduğumuz anlarda, düşüncelerimizi kendimizi iyileştirme konusunda yoğunlaştırmamız çok zordur. Önce korkularımızı yenmek için zaman harcamak zorundayız. Eğer her şeyin umutsuz, bizim de kurban olduğumuz inancını seçersek, Evren bu inancımıza “Evet” der. Bu saçma, geri, olumsuz düşünce ve inançları bırakmamız hayati önem taşıyor.

 

GEÇMİŞİ BIRAKMAK İÇİN, AFFETMEYE HAZIR OLMALIYIZ

 

Geçmişi bırakmak, kendimiz dahil herkesi affetmeyi seçmek zorundayız. Nasıl affedeceğimizi bilmeyebiliriz, affetmek istemeyebiliriz; ama affetmeye istekliyim demek bile, iyileşme sürecini başlatır. Kendi iyiliğimiz için geçmişi bırakmak ve herkesi affetmek mutlaka gerekli. “İstediğim gibi biri olmadığım için seni affediyorum. Seni affediyor ve özgür bırakıyorum”. Bu olumlu düşünce bizi özgür kılar.

 

TÜM HASTALIKLAR AFFETMEME DURUMUNDAN KAYNAKLANIR Hastalandığımız zaman, yüreğimizi gözden geçirelim. Acaba kimi affetmeye ihtiyacımız var? Course in Miracles şöyle der: “Tüm hastalıklar affetmeme durumundan kaynaklanır. Ne zaman hasta oluyorsak, affetmemiz gereken kişinin kim olduğunu düşünmeliyiz” Bu düşünceye şunu da eklemek istiyorum: Affetmekte en çok zorlandığımız kişi, BIRAKMAYA EN ÇOK GEREKSİNİM DUYDUĞUMUZ KİŞİDİR.

 

Affetmek, bırakmak, vazgeçmek demek, göz yummak demek değil, tümüyle bırakmak demek. NASIL affedeceğimizi bilmek zorunda değiliz. Yapacağımız tek şey affetmeye İSTEKLİ OLMAK. Evren nasılların üstesinden gelir. Kendi acımızı çok iyi anlayabiliyoruz. Çoğumuzun anlamakta güçlük çektiği şey, en çok affetmeye gereksinme duyduğumuz ONLARIN da acı çekmiş olmaları. Şunu anlamalıyız ki, onlar da o an içindeki anlayış, farkındalık ve bilgi kapasitelerine göre yapabildiklerinin en iyisini yapıyorlardı.

 

İnsanlar soruları ile bana geldiklerinde yalnızca tek şey üzerinde çalışırm, KENDİNİ SEVMEK. Kendimizi OLDUĞUMUZ GİBİ ONAYLADIĞIMIZ, sevdiğimiz ve kabul ettiğimiz zaman, herşey yoluna giriyor. Küçük mucizeler her yerde görülüyor. Sağlığımız düzeliyor, daha çok kazanıyoruz, ilişkilerimiz daha doyumlu hale geliyor, kendimizi çok yaratıcı biçimlerde ifade etmeye başlıyoruz. Tüm bunlar çabalamadan, kendiliğinden oluyor.

 

Kendini sevmek ve onaylamak, güven ortamı yaratmak, kendine güvenmek, layık olduğunu düşünmek ve kabul etmek kafamızın içinde bir düzen yaratır. Bu da yaşamımızda daha sevecen ilişkiler, yeni bir iş, yaşayacağımız yeni ve daha güzel bir yer sağlar, hatta kilolarınızı bile dengeler. Kendilerini ve bedenlerini seven insanlar, ne kendilerini, ne de başklarını kötüye kullanırlar. Kendini onaylama ve kabul etme, hayatımızın her boyutunda olumlu değişimlerin olması için temel anahtarlardır. Kendini sevmek, hiçbir şey için kendimizi eleştirmemekle başlar. Olumsuz eleştiri bizi tam da değiştirmek istediğimiz davranış kalıbının içine hapseder. Kendimize gösterdiğimiz anlayış ve şefkat bu kısır döngüden çıkmamızı sağlar. Unutmayın, yıllardır kendinizi eleştiriyor ve bir işe yaramadığını görüyorsunuz. Bir de kendinizi onaylamayı deneyin. Görün bakalım neler olacak.

 

HER GÜN ÇALIŞABİLECEĞİNİZ BİR OLUMLAMA KALIBI

 

Hayatın sonsuzluğunda, bulunduğum noktada herşey mükemmel, bütün ve tam. Her günün her anında, benden daha büyük bir gücün içimden akıp geçtiğine inanıyorum. Bu evrende yanlızca bir aklın olduğunu bilerek ondaki bilgeliğe kendimi açıyorum. Tüm çözümler, tüm yanıtlar, tüm iyileşmeler, her türlü yaratıcılık ondan geliyor. Bilmem gereken her şeyin bana açıklanacağının, ihtiyacım olan her şeyin doğru zaman, mekan ve sırayla geleceğinin bilincinde olarak, bu güce ve akla güveniyorum. Dünyamda her şey iyi ve güzel. NOT: Sabah ilk uyanma anlarınızda ve gece yatarken son yaptığınız bu çalışma olmalıdır. Olumlamayı hafif ama kulaklarınızın da duyabileceği şekilde okunması gereklidir.

 

DÜŞÜNCE GÜCÜYLE TEDAVİ Louise Hay

Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür.

 

Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür.
Tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz.
Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır.
Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.
Şems-i Tebrizi

Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…

Gülmek; ”Saf” denme riskini göze almaktır.
Ağlamak ise; ”Duygusal” görünme riskini.
Birine yakınlaşmak; ”Kendini kaptırma” riskini,
Duygularını açmak; ”Kendini ortaya koyma” riskini,
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;
“Onları başkalarına kaptırma” riskini göze almaktır.
Sevmek; “Karşılık görememe” riskini…
Yaşamak ise; ”Ölme” riskini göze almaktır.
Umutlanmak; “Hayal kırıklığına uğrama” riskini
Çabalamak ise; ”Başarısız olma” riskini göze almaktır…
Ama riskler yaşanmalıdır.

Çünkü hayatımızın en büyük riski, hiç risk almamaktır.
Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir;
Ama Büyüyemez, Sevemez, Değişemez, Hissedemez, Öğrenemez.
Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,
Bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder.
Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…

Leo Buscaglia

Olsun, bu denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor artık

Sait Faik Abasıyanık Yakaladığı balık pek küçük olunca onu öper ve tekrar denize atar. Yanındaki balıkçı biraz şaşırarak, “Ne yaptın, hiç balık öpülür mü” diye sorar. Cevap şu olur: “Olsun, bu denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor artık.”

Gece yürüyen adamın ayağı kayar ve adam taşlı bir yolda düşer.

images[11]

Korkularına git.
Yavaşça gir ki derinliğini keşfedebilesin.
Ve bazen, çok derin olmadığını göreceksin.
Bir Zen hikayesi şöyle anlatır:
Gece yürüyen adamın ayağı kayar ve adam taşlı bir yolda düşer. Metrelerce aşağı düşmekten korkar, çünkü yolun kenarının çok derin bir vadiye uzandığını biliyordur. O’da kenar da sarkan bir dala tutunur.
Gecenin karanlığında, altında görebildiği tek şey, dipsiz bir uçurumdur. Bağırır ve tek duyduğu kendi sesinin yankısı olur. Onu duyacak kimse yoktur etrafta. Bu adamı ve bütün bir gece yaşadığı işkenceyi hayal edebilirsin. Ölüm sürekli altında bekler, elleri üşür, hakimiyetini kaybeder…
Ama tutunmayı başarır ve güneş çıktığında, aşağı bakar…
Ve güler!
Uçurum falan yoktur. Sadece on beş santim aşağıda kayalık bir düzlük vardır. Tüm gece dinlenebilir, rahatça uyuyabilirdi -düzlük yeterince geniştir- ama bunun yerine, bütün gecesini kabus gibi geçirdi.

Kendi tecrübelerimden yola çıkarak sana şunu söyleyeyim:

Korku on beş santimden daha derin değildir. Şimdi ister bir dala tutunup tüm yaşamını kabusa çevir, istersen o dalı bırak ve ayaklarının üzerine bas, sana kalmış.

Korkulacak hiç bir şey yok.

Osho