
“Her bunalım, daha güçlü ve bilge olabilmek için bir fırsat sunar insana; kendi içinde daha derinlere dalmanı ve daha iyi bir sonuç yaratabilecek kapasitedeki daha iyi bir sen olduğunu keşfetmeni sağlar.”
John Dordon

“Her bunalım, daha güçlü ve bilge olabilmek için bir fırsat sunar insana; kendi içinde daha derinlere dalmanı ve daha iyi bir sonuç yaratabilecek kapasitedeki daha iyi bir sen olduğunu keşfetmeni sağlar.”
John Dordon


O’nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de, daha önce aşık oldu, tekrar olabilir. ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki?
ama şayet o seni güldürebiliyorsa, seni geliştiriyorsa, sana güven veriyorsa daha ne.
sana kırabileceğini bildiği bir parçasını vermiş- kalbini-
yaralama onu, değiştirmeye çalışma, verebileceğinden fazlasını bekleme.
seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil…
Güler Aşıkoğluna teşekkürlerimle…

“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi.. “Kahveme koymak için..”
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı… Kahveye tuz!.. Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var” dedi..
Delikanlı anlattı:
“Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde
hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar… Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..”
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının… Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri… Ev duyusu olan biri… Kız da konuşmaya başladı… Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi… O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu… Tatlı ve sıcak…
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii… Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu… Onun böyle sevdiğini
biliyordu çünkü…
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına… Şöyle diyordu, satırlarında…
“Sevgilim, bir tanem… Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim… Tuzlu kahvede… İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?.
Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan… Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana
gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok…
İşte gerçek… Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..”
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey” diye soracak oldu…
Gözleri nemlendi kadının…
“Çok TATLI!…” dedi…
“Dileriz tuzlu kahve yapsanız bile, sizi sadece SİZ olduğunuz için sevenleriniz ve o kahveyi sevginin ışığında zevkle içenleriniz olsun….AŞKLA KALIN”

Çağlar boyunca güneş, sadece gezegenimizi ısıtan bir gök cismi olmaktan öte, tapınılacak
bir tanrı olmuş ve yeryüzündeki insanlar, tanımlayamadıkları bu gökyüzü cismini, doğaya etkilerinden yola çıkarak herşeyin yaratıcı gücü kabul etmişler. Ne de olsa tarladaki ekinlerin yeşermesine, iklimlerin düzenine ve hatta insanların dinlenme biçimi, güneş sayesinde düzenlenmişti; kısacası yaşamın temellerinden idi.
Düşünme becerimiz geliştikçe, güneşi tapınılacak bir tanrıdan ziyade gezegenimizin yakınında, içinde bulunduğumuz gezegen sistemin merkezi olan ve ısısını çevresine yayan bir yıldız olduğunu, dünyanın doğasını da bu ısıma yüzünden yaşanabilir hale geldiğini gördük.
Düşünme sistemimiz de giderek gelişti; özellikle Einstein, son yüzyılda büyükçe bir adım atarak, Görecelilik Teorisini oluşturdu. Yaşamının önemli bölümünü verdiği bu araştırmasının başlangıcını yine bir meslekdaşı olan Eddington sayesinde ispat edebildi. Bu teori, güneşin varlığının, aynı bölgede bulunan yıldızların gerçek konumlarını algılamamızı etkilediği temeli üzerine dayanıyordu. Eddington, aynı konumda güneş
tutulması sırasında ve gece çektiği fotoğrafları üst üste koyarak bu ispatı bilim dünyasına sundu. Evrendeki gök cisimleri, konumlarındaki ışığı bükerler ve bu yüzden bu gibi ölçümler, bu gök cisimlerinin kütleleri göz önünde bulundurularak yapılır.
Ego’muzun varlığı da, gökyüzündeki güneş gibidir. Bir dönem ona taparız; bizi var eden yaratıcı odur. Onun sayesinde herşeyi yapabiliriz, bizi diğerlerinden farklı kılan o’dur. O adeta içimizde ikinci -belki de daha üst- bir varlık gibidir. Ona methiyeler düzer, sanatımızla egomuzun ne kadar da biricik olduğunu söyler dururuz.
…
Bir süre sonra, belki de hayal kırıklıklarımızla bu yarattığımızın bir ilüzyon olduğunu kavrar, aslında o kadar da biricik olmadığımızı fark ederiz. Çevremizde başka güneş sistemleri olduğu gibi, ego sahibi başka insanlar da vardır. Bazılarının güneşi daha parlak, bazılarınınki daha cılızdır. Sonra bu evrende sayısız gök cismi, sayısız da güneş olduğunu fark ederiz.
…
Ve düşünmeye devam ederiz… Ya bu güneşimiz, tıpkı gök cisimlerinde olduğu gibi gerçekleri eğip büküyorsa? Ya kendimizi algıladığımız halimiz, güneşimizin göz önünde olmadığı anda daha doğru ölçümlenebiliyorsa? Sanırım Einstein’ın yaptığı gibi, artık kendimizi doğru tanımak için değerlendirmemiz sırasında egomuzun etkilerini bertaraf etmemiz daha doğru sonuçlar verecektir. Yoksa o güneşin yarattığı bükülmeler, gerçekler yerine ilüzyonlara takılı kalmamıza yol açacak..
– cem gencer, istanbul, 6 mart 2011

Duygusal toksinleri atma süreci fiziksel olan toksinleri atmayla aynıdır. İlk önce yaşamı tüketen duyguları, yaşamı güçlendirenlerle değiştirmeyi istediğinize dair belirgin bir niyetinizin olması gerekir. Pişmanlık ve kırgınlığın, merhamet ve affediciliğe metabolize edilmesi belirgin bir şekilde bedeninizi, zihninizi ve ruhunuzu ezeli hayati enerjinize uyandırabilir.
Toksin duygular yaşlanma sürecinin en tehlikeli hızlandırıcısıdır. Onları kalbinizden atmaya kendinizi adayın.
DEEPAK CHOPRA


Bugünlerde alışkanlıklar üzerine düşünüyorum.
Tekrarlanan her davranış bir tür alışkanlıktır…Madem ki alışkanlıklarımızın kölesiyiz, o zaman iyi alışkanlıklar edinelim” diyor Aristo…
İyi ve kötü alışkanlıklar diye bir kategorizasyon yapabiliriz. Ne zamanki bir alışkanlık tiryakiliğe dönüşmeye başlıyor, o zaman benliğine, sağlığına zarar vermeye ve bağımlısı olduğun ne ise onun kölesi olmaya başlayabiliyorsun. Sigara alışkanlığı, kişi alışkanlığı gibi….Zamanla keyifli başlayan bir alışkanlık bizi esiri ederek körleştirmeye başlayabiliyor.
Kalıplaşmaya başlamış alışkanlıklarımızın farkına varıp, belki alışkanlıklarımızın dışına çıkmaya başlamak için adım atmak, bize inanılmaz farklı dünyalar, keşifler, tadlar sunabilir.
Geçen hafta sokağa çıktım ve farkettiğim alışkanlıklarımın dışına çıkma ödevi verdim kendime…
Hayatı hep aynı pencereden görmek bir süre sonra körleştirebiliyor sanki. Yenilikler içindeki benle karşılaşarak ilerleme devam ediyor hayatın bütünlüğü ve gizemi içinde sanki.
Ama bazen de alışkanlıkların güvenli ortamında gelişim daha mümkün….Alışkanlıklarımız nedir? Bizi körelten veya bizi ilerleten alışkanlıklarımız nedir?
Kalıplaşmış alışkanlıklarımızın farkına varıp, dışına çıkmak yepyeni sunuşlar içinde yeni tadlara doğru açılmamıza imkan verebiliyor. Ve kimbilir bu yenilenme içinde, farklı bir dönüşüm de başlayabiliyor. Farklılaşmaktan korkmadan, cesur bir şekilde kendimizi hayatın gizemi içine davet edebilme dileği ile….
Sağlıcakla,
Mey Elbi’ye Teşekkürlerimle,

-Kas mı yapacaksınız
70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır.
Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşlarındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır.
Kartalın yaşı 40′a dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.
Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır.
Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır.
Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.
Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır.
Dolayısıyla kartalın burada iki seçimden birisini yapması gerekir.
Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.
Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvasında kalır.
Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar.
En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler.
Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar.
5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız.
Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.
Ancak geçmişin gereksiz safhasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak yararlanabiliriz.
“Geride kalanları unutmak ve önümüzde bizi bekleyenlere ulaşmak için hedefinize doğru ilerleyin…”

Sana gün NE kadar gri gözükürse gözüksün parlak bir bakış açısı vermeye yetecek kadar güneş diliyorum.
Sana güneşin varlığı için çok daha fazla şükretmeye yarayacak kadar yağmur diliyorum.
Sana ruhunu canlı ve ölümsüz tutmana yetecek kadar mutluluk diliyorum.
Sana hayattaki en küçük şeylerin bile çok büyük görünmesine yetecek kadar acı diliyorum.
Sana isteklerini tatmin etmene yetecek kadar kazanç diliyorum.
Sana bütün sahip olduklarına şükretmene yetecek kadar kayıp diliyorum.
Sana en son vedayı atlatabilmene yetecek kadar merhaba diliyorum.
Derler ki, özel bir insanı bulmak bir dakika, onun varlığı için şükretmek 1 saat, onları sevmek için bir gün, ancak sonrasında onları unutmak bütün bir ömür alır.
Yaşamaya zaman ayırın…
Okulun ilk günü, profesör kendisini tanıttıktan sonra, daha önce tanımadığımız birisiyle tanışmamızı istedi. Ben etrafıma bakınırken omzuma yumuşacık bir el dokundu. Döndüğümde karşımda yüzü kırış kırış yaşlı bir kadın gördüm.
“Merhaba, Ben Rose!” dedi. “87 yaşındayım. Eh, tanıştığımıza göre seni kucaklayabilir miyim?”
Güldüm. “Elbette!” dedim. O bana bir nine sıcaklığıyla sarılırken kulağına şakayla:
“Bu kadar genç ve masum bir yaşta üniversitede ne işin var?” diye fısıldadım.
Kahkahayla cevapladı sorumu:
“Buraya zengin bir hoca bulup evlenmeye, birkaç çocuk doğurmaya geldim. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım!”
“Hayır hayır ciddiyim!” diye atıldım. Bu yaşında onu üniversiteye getiren şeyi öğrenmek istiyordum. Açıklaması basitti:
“Hep üniversite eğitimi almak isterdim ve şimdi de alıyorum!”
Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep birlikte kantine uğradık. Öyle akıllı ve öyle deneyimli ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok öğrendiğimi hissediyordum.
Sömestr boyunca Rose kampusun gözbebeği oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.
Dönem sonunda, hepimize hitap eden bir konuşma yaptı Rose. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yoğun karta kocaman kocaman yazmıştı.
Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış halde, mikrofona doğru eğildi:
“Ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim. Çok heyecanın sonucunu görüyorsunuz. Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil. Onun için ben en iyisi sizlere aklımda kalanı söyleyim, olur mu?”
Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:
“Yaşlandığımız için, yaşamaktan, hayattan tat almaktan geçemeyiz. Bunlardan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız asıl. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın bir kaç sırrı var sadece :
Her gün gülmek, yaşama katacak mizah ve anlam bulmak. Bir rüyanız olmalı mutlaka. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda bulunan pek çok kişi ölü aslında ve bundan kendilerinin bile haberi yok. Ayrıca, yaşlanmakla büyümek arasında pek çok büyük bir fark vardır. Eğer 19 yaşındaysanız ve hiç bir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüsü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, yaşınız 20 olur. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur.
Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlaka bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.”
Sonunda, Rose yıllarca önce başlayıp, ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi çok iyi bir derece ile bitirdi. Mezuniyet töreninden 1 hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.
Cenazesine iki binden fazla üniversite öğrencisi katıldı. Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını hepimize canlı biçimde öğreten bu muhteşem kadının ardından gözyaşı döktük.
Rose’un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:
“Çok geç diye bir zaman yoktur!”
Anadolu’nun orta vilayetlerinden bir köyde yavaş yavaş güneş batmaya hava kararmaya başlar.
Karanlık iyice çöker köyün üzerine.
Evlerden birinde bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır.
Erken yatıp yarın sabaha güneş ışığına erken uyanılacaktır.
Adam üzerini değiştirir yatağına yönelir.
Evin penceresinden; karanlık bahçeye vuran ışıkta ağaçların arasında bir gölge belirir.
Kadın pencereden dışarı bakar ve gülümser.
Kadının sevgilisi bahçededir. . .
Tam sözleştikleri gibi sözleştikleri saatte ve yerde adam onu beklemektedir.
Kadın kocasının uyumasından emin olunca
sessizce yataktan kalkar üstünü giyer …
Ve pencereden aşağıya atlar.Başka bir adam içinkadın kocasını terk eder.
Koşarlar iki sevgili….. kaçıyorlar.Tarlaları ovaları aşarlar…..
Anadolu’da bir köy nasıl koşmasınlar ki.
Arkalarından onları kovalayacak onca şey vardır. Namus belası Töre cinayetleri yoksulluk cefa korku.
Arkalarında bunlar varken nasıl durabilirler.
Köyden uzaklaştıklarına iyice emin olunca soluklanmak için dururlar.
Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki :
‘Evden çıktığımdan beri ayakkabımın içinde bir şey var beni rahatsız ediyor’ çıkartıp bakar ki…..
ayakkabısının içinde bir tomar para!!!!!
Kocası her şeyin farkında.
Biliyor ki gidecek
‘Beni terk edecek ama bunca yıl çorbasını içtim
çamaşırlarımı yıkadı ütüledi. Bana emeği geçti’
YABAN ELDE MUHTAÇ OLMASIN DİYE ! ! !
O Yoksul köylü;
bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden
karısının giderek kendinden uzaklaşan adımlarını
attığı ayakkabısının içine koydu.
O güzel insanı O onurlu davranışı sergileyen O terk edilen adamı
HEPİNİZ TANIYORSUNUZ …..
Çünkü O;
Bir dizesinde bize yürekten seslendiği gibi
Uzun ince bir yoldaydı ve gidiyordu gündüz gece
ilişkilede ilk kırıkta hemen tamir etmeliyiz…
ilişkilerde bazen kaybetme korkusundan, bazen çekingenliğimizden, bazen aman büyütmeyeyim ne olacak ki dememizden dolayı canımız sıkıldığı ilk anda susarız… Halbuki bu suskunluk ilerde dönüşecek büyük bir savaşın ilk çığlığıdır… Siz siz olun daha ilk kırıkta meseleyi halletmeye bakın… Yoksa ne o güzellik kalır… Ne de tatlı anılar…
Hatta bazı şehirlerde bunu prensip haline getirmiş yöneticiler bile var… Hatta bu yönteme kırık cam teorisi bile deniyormuş… Bence denemeye değer… Sizce?
Olumsuzluklarla mücadeleyi nasıl başardınız?” sorusuna New York Valisi Guiliani’nin cevabı:
Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.
ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969′da yaptığı bir deneyden ilham alarak geliştirilmişti.
Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri gizli kamerayla izledi. Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı.
Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi ‘sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu.
Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti.
Kumdan bir kale düşünün. Çevresine güzel su kanalları yapmış, hendekler kazmışsı…nız.
Yalnız öyle bir yere inşa etmişsiniz ki kalenizi, dalgalar güçlendikçe önce su kanalları doluyor, sonra heybetli surlarınız tuzlu suyun ellerinde giderek erimeye başlıyor.
Sizse elinizde küçük plastik kovanız, sahilden topladığınız kuru kumlarla surları onarmaya çalışıyorsunuz. Yaptığınız yamalar, bir sonraki dalganın darbesiyle çirkin şekiller almaya başlıyor.
Küçük plastik kovanızla habire koşturup duruyorsunuz. Kan, ter ve panik içinde!..
O kadar odaklanmışsınız ki “onarmaya”, bu yıkımın artık sizin kontrolünüzde olmadığını göremiyorsunuz.
Oysa bir dursanız, durup da yukarıdan baksanız kaleye, çamur haline gelmiş surlara ve dalgalara; onarmaya harcadığınız sürede yepyeni bir kale inşa edilebileceğini göreceksiniz. Denizin biraz ötesinde, yeni bir başlangıç yapabileceksiniz.
Yaşam da birçoğumuz için böyle geçip gidiyor.
Bazen bir şeyi onarmak için, önce tamamen yıkmak gerekmez mi?
Hayatınızdaki bazı kumdan kaleler, denize karışmayı çoktan hak etmedi mi?