Birbirini incitmeyecek kadar uzak,hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz…

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş,büyük
kayıplar vermişler.Ama en çok kayıp veren kirpilermiş.

…Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak
tutması zor olan dikenleri var.

Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış,çözüm
aramaya başlamış.

Tartışa tartışa,nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya
toplanmasına,birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.

Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak,aralarındaki
hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış.

İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.

Ama başka bir problem çıkmış ortaya.

Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar    gerçekleşmiş.

Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu   seferde donmalar meydana gelmiş.

Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin    vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın,ancak birbirlerini incitmeyecek    kadar uzak durmayı öğrenmişler.

KISACA ;

Bizim de uzun dikenlerimiz var.   Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.  Bazen faydalı,bazen de zararlı. Çoğu zaman,kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.
Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.

Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.

Birbirini incitmeyecek kadar uzak,hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek   kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

DOSTLUK VE NAZİKLİK HER ZAMAN HAŞİNLİK VE ZORBALIKTAN DAHA GÜÇLÜDÜR…

 

Güneş ile Rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar. Ve rüzgar “Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım “der.

“Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun hani su üstünde palto olan. Bahse girerim o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk sokup alabilirim.”

Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgar bir fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgar şiddetini… ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır.

Sonunda rüzgar pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir. Ve paltosunu çıkarır. İddiayı kazanan güneş rüzgara “DOSTLUK VE NAZİKLİK HER ZAMAN HAŞİNLİK VE ZORBALIKTAN DAHA GÜÇLÜDÜR…” der.
***

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Azim, strateji ve çok çalışmanın getirdiği başarı üzerine bir öykü…

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocu…k bir gün hocasına:

-Hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek” dedi.

Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu. Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu:

-Hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim.

Hocası ise :

– Sen sadece hareketi yap cevabını verdi.

Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu:

-Hocam nasıl olur, anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum.

Hocası çocuğa baktı ve dedi ki:

– Senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim…

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon  vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki  işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu  söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de  pahalıya almamıştı. Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken,
… birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi; “Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama  bilmeli…sin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım
sıkıntılar beni bu hale getirdi. Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve  fincanı konuşuyordu! Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı
kadın. “Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan  ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi,  dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp: “Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda  kaldım. Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye  cevapladı beni. “Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada
döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da  döndü. Sonunda yine haykırdım: “Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık  dönmek istemiyorum!” Ama usta bana bakıp gülümsüyordu: “Henüz değil!” “Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp  ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden  görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu.

Aklımdan  şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek” Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan  da bağırıyordum: “Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!” “Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala  gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu. “Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı.  Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı  sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne  koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi. “Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya  başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada  ben gıdıklanıyordum. “Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun  cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!” “Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru
yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni  yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım. Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir  öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni  gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm.

Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine  “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın  yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm. “Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu  düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli  beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım,  hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni
yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi: “Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir  bakmak ister misin?” Ona “Evet” dedim. Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme
inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve  “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur  parçasıydım.” “Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye  gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir  fincan haline geldin. Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde  çalışmasaydım, kuruyup gidecektin. Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz  olacaktın. Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın. Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı. Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu. Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını  hayretle fark ettim: “Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet! Bana zarar vereceğini düşündüm.  Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark  edemedim. Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat  eseri yaptığını görüyorum. Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana  verdiğin için teşekkür ederim… Teşekkür ederim.” Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir. Yeter ki acı  da ki hikmeti görelim. Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir
öğrenebilsek…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bugün yargılamayacağım….

Bugün yargılamayacağım….Hiç kendinize bir gün, yanlızca tek bir gün boyunca hiç kimseyi yargılamama ve herkesi olduğu gibi kabul etme fırsatı verdiniz mi?
… Çoğumuz bunu yapmanın çok zor olduğunu düşünürüz.
Birisini yargılamadan, bırakalım koca bir günü birkaç dakika geçirmek bile pek ender raslanan bir durumdur.
Üzerinde azıcık düşünürsek, ne kadar sık kendimizi ve başkalarını yargıladığımızı fark ederek dehşete kapılırız.
Yargılayıcı olmaya son vermenin olanaksız olduğunu bile düşündüğümüz olur.
Oysa gerekli olan yargılayıcı olmaktan vazgeçmeye istekli olmak ve mükemmeliyetçilik anlayışından uzak durmaktır.
Çoğumuz dar görüşlülük diyebileceğimiz bir kusuru vardır; insanları bir bütün olarak göremeyiz.
Karşımızdaki insanını tek bir özelliğine takılır.
ve bu yalıtılmış özelliği de hatalı buluruz.
Buna şaşırmamalı; hepimiz yapıcı eleştiri adı altında tebdili kıyafet etmiş yanlış buluculuğu öne çıkaran okul ve ev ortamlarında yetiştirildik.
Kendimiz, aynı hatayı eşlerimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız ve hatta tesadüfen tanıştığımız insanlara karşı işlerken yakaladığımızda, zihnimizi yatıştırmanın, düşüncelerimizi tahlil etmenin ve yanlış buluculuğun geçmiş deneyimlerimizin sonuçlarından kaynaklandığını bilince çıkarmanın pek çok yararı olurdu.
Geçmişten kalma kötü bir alışkanlık olan başkalarını değerlendirmek ve karşı değerlendirmeyi davet etmek, en iyi koşullarda şartlı sevgiyi, kötüsünde ise korkuya yol açar.
Sevgi kaşifliği kararımızı pekiştirdiğimizde insanların iyi yanları üzerinde yoğunlaşmak ve zaaflarını bağışlamak kolaylaşacaktır.
Ancak bu anlayışı kendimiz dahil herkese eşit olarak uygulamalıyız ki istisnasız bütün insanları ve kendimizi sevgiyle görmeyi başaralım.
Yargılamamak, korkudan kurtulmanın ve sevgiyi hissetmenin başka bir yoludur.
Başkalarını yargılamamayı ve oldukları gibi kabul etmeyi öğrendiğinizde, kendimizi de olduğumuz gibi kabul etmeyi öğrenmiş oluruz.
Düşündüğümüz, söylediğimiz ya da yaptığımız her şey bir bumerang gibi bize geri döner.
Yargılarımız, eleştiri, hiddet ve diğer saldırı biçimleri halini aldığında bize geri döner.
Yargıda bulunmaktan kaçındığımızda ve insanlara yanlızca sevgiyle yaklaştığımızda geriye gelen de sevgi olur.

Gerald JAMPOLSKY –
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Huzur zorluklara karşın yüreğinizin huzur bulabilmesidir…

 

Bir gün halkı tara…fında sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini duyurdu.
Yarışmaya çok sayıda sanatçı katıldı. Sanatçılar günlerce çalıştılar, bir birinden güzel resim yaptılar. Sonunda da yapıtlarını saraya teslim ettiler.
Tablolara bakan kral yalnızca iki tablodan hoşlandı.
Resimlerde birincisinde bir göl vardı. Göl bir ayna gibi çevresinde yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktaydı. Üst taraf da pamuk beyazı bulutlar gök yüzünü süslüyordu. Resme kim baksa onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.
Öteki resimlerde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar…
Üst taraf da gök yüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu.
Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardından kayalıklarda mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kurmuştu…
Ödülü kim kazandı dersiniz…
Tabi ki ikinci resim. Kral neden bu tabloyu seçtiğini şöyle açıkladı:
Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur zorluklara karşın yüreğinizin huzur bulabilmesidir

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Işığı yaymak…

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alışveriş yapıyor ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam bir yıl içinde Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna uzanan bir zincir oluşturdu. Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endiş…e duyuyorlardı.Adam üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: “İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hak ettiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu birer dolar ile ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.”

Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: “Birinci çocuğum, bir dolarla ne yaptın?” çocuk cevap verdi: “Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.” Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.

Adam sordu: “Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın?” “Yorgancıya gittim, iki tane yastık aldım.” Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.

“Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?” diye sordu adam. “Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkânın gibi bir dükkâna gittim. Dükkânın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. 20 centini şehrimizdeki iki yardım kuruluşuna bağışladım. 20 cent de kiliseye verdim. Geriye kalanla iki şey aldım.” Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ile bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun ışığıyla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan bir uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu.

“Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bak dostum demiş, sen kunduracısın, çizmeden yukarı çıkma!

‎

19. yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Paris’te bir resim sergisi açmış…tı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş.
— Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.
— Evet demiş adam. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.
— Peki nasıl anladınız?
— “Ben kunduracıyım, çizme dikerim.” deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çokbilmişliğe dayanamayan ressam,
— Bak dostum demiş, sen kunduracısın, çizmeden yukarı çıkma!
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kendi Sınırınızı Kendiniz Çizin…

Ahmet HamamcıoğluBir akşam sevdiğim bir çifti akşam yemeğine evime davet etmiştim. Geldiklerinde hemen o gün öğleden sonra Washington’da Dalai Lama’nın konuşmasını dinlemiş olduklarından söz ettiler.

Dalai Lama’nın görüşlerini kısaca bize de anlattılar; ayrıca hem o görüşlere uygun yaşamak istediklerini hem de maddi dünyanın zevklerinden vazgeçmek istemediklerini, bu durumunda canlarını sıktığını söylediler. Dalai Lama’ nın vermek istediği mesaj, yaşamın önünde saygıyla eğilmek ve onun bize bağışladıklarını geri vermek gerektiğiydi. İnsanlığı maddiyat düşkünlüğüne karşı uyarıyor ve bizim kadar şanslı olmayan insanlar için elimizden gelen yardımı yapmamız gerektiğini belirtiyordu.

Dostlarımızın bir yandan sahip oldukları her şeyi kendileri kadar şanslı olmayanlara vermek ve yaşamlarını “yardım” işine adamak istediklerini; diğer yandan da iyi bir yaşam sürmekten vazgeçmek istemediklerini hissettim. Her ikisi de zamanlarının bir kısmını gönüllü çalışmalara ayıran insanlardı. .

Dalai Lama’ nın bizlerden ne yapmamızı istediğini düşünerek iki hafta geçirdim. Yaşamın günlük konfor ve keyiflerinin tümünden vazgeçmemiz mi gerekiyordu? Maddiyat düşkünlüğü nerede başlardı? Yaşamdan biraz keyif alarak, zevklerinden bir parça tadarak rahat yaşamak maddiyat düşkünlüğü sayılır mıydı? Yaşamımda nelerden vazgeçip nelerden vazgeçemeyeceğimin bir listesini yaptığımda çevrem için daha fazla zaman ayırabileceğimi gördüm. Ancak bu arada günlük yaşamın hazlarını yaşamanın çok mu kötü bir şey olduğu düşüncesi aklımı kurcalamaya devam ediyordu. Ne de olsa bunları elde etmek için çok çalışmıştık; maddiyata aşırı bir düşkünlüğümüz olduğu söylenemezdi ve sahip olduklarımızın değerini de biliyorduk.

Sonra bir akşam sözünü ettiğim arkadaşım beni evlerine davet etti. Yemekten sonra ona, “Ne kadarının çok fazla sayılacağı” sorusunun beni çok düşündürdüğünü ve “Sahip olduklarım izin tümünden mi vazgeçmemiz gerektiği”ni merak ettiğimi söyledim. Bu arada onun da aynı konuda kafa yorduğunu anladım. Uzunca bir süre düşüncelerimizi paylaştıktan sonra bizim için sınırın nerede olduğuna karar verdik. Bence Dalai Lama da bizim için bir sınır çizebilirdi ancak herhalde bizim kendi sınırımızı kendimiz keşfetmemizi istedi. Arkadaşım da, ben de yaşamın küçük zevklerinin tadını çıkarmayı doğrusu severiz. Kendimiz için zaman ayırırız, sinemaya gideriz, manikür yaptırır, haftada bir kaç gün yürüyüş yaparız. Her ikimiz de doğada vakit geçirmeyi sever ve bunu  “kendimize ait bir zaman” olarak görmeyi severiz. Bu bizi zindeleştirir.

Uzun uzun düşünüp konuştuk tan sonra her gün kendimize bir parça zaman ayırmanın ve yaşamın tadını çıkarmanın hiçbir şekilde kötü bir şey olmadığına karar verdik. Aslında herkesin kendine zaman ayırması ve kendini daha iyi, daha zinde hissetmesi sonuçta çevresinin de yararına idi. o gece kendi sınırımızı çizdik. Yalnızca kendimiz için bir parça zaman ayırdığımızda başkalarına çok daha yararlı olacağımızı çünkü başkaları için bir şeyler yapacak enerji ve hevesimiz olacağını keşfettik. Aşırıya kaçmadığımız sürece bir parça mal-mülk sahibi olmanın da bir sakıncası yoktu.

Şimdi yaşamımı birkaç basit kurala göre düzenliyorum:

• Bir eşyayı bir yıl boyunca kullanmamışsam ona gereksinimim yok demektir. İşine yarayacak birine veririm.

• Bir süre okumadığım ya da giymediğim bir şeyin başkalarıyla paylaşılmasının zamanı gelmiş demektir.

• İyi yemekten hoşlanırım, yemek hazırlamaktan keyif alırım ve doyduğum anda yemeyi bırakırım.

• Yalnızca evimi “ısıtacak” eşyayı alırım ve yalnızca içinde rahat edeceğim giysiler giyerim.

• Eğer bir becerim varsa bunu, ondan yararlanacak biriyle paylaşırım.

• Gerek duyduğum şeyi alır, gerek duymadığımı bırakırım.

• Biriktirdiklerimle dünya üzerinde bir fark yaratacağını umduğum küçük şeyler yaparım…

Sizin sınırlarınız nedir???

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir…

Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu.
……Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
– Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
– Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
– Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
– Ahmet arkadaşımız var ya…
– Evet, ne olmuş Ahmet’e?
– Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
– Eee?
– Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen , paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:
– Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil.
Yanlış mı biliyorum?
– Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
– Nerede çalışıyorsun?
– Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı.
Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali’ye döndü:
– Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
– Çok zengin bir işadamı…
– Niçin?
– İnsanlara daha çok yardım etmek için…
– Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?
– Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
– Neden olmaz?
– Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: ‘Ağaç yaş iken eğilir.’ deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
– Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.

– Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını ‘Evet’ anlamında sallarken
Ali’yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.

Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık ‘Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak’ diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, ‘Ne dediniz hocam?’ demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali’den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.

Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Peki siz korkularınızı ne yapıyorsunuz…

Dostoyevski, korkularını vahşi hayvanlara dönüştürüp, onları uçurumdan aşağı attığını düşünürmüş…

Nil Karaibrahimgil, korkularını cüceye çevirip onları prensesi olurmuş

Ben hepsini Marmara denizine döküyorum…

Peki siz korkularınızı ne yapıyorsunuz…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir insanı sevmekle başlayacak herşey…..

 

Dünyayı  güzellik kurtaracak..
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey…..Z. LİVANELİ

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hiç, bir taş gibi dostlarınızın sırlarını sonsuza dek saklamayı başarabildiniz mi?

Kemancının Taşları…
Kumsaldaki ayak izlerinde hece hece, çizgi çizgi keder okunurdu. Martılar kayalıklara inip kalkardı. Dalgalar insanoğlunun gözyaşlarına tanıktı asırlar boyu.
…Ve ansızın biraz hüzzam sevdaların kederiyle, biraz hasretle suyun üstünde küçük beyaz taşlar sektirirdi sahildeki kemancı. Dolaşırdı kıyıda. Deniz kabukları toplar, bu kabukları özenle sakladığı küçük çakıl taşlarını…n bulunduğu çantaya koyardı. Taşlarını tek tek alır eline, usulca okşar ve yine o matemli kemanına sarılırdı.
Her akşam aynı saatlerde gelirdi kemancı sahildeki parka….Ve her akşam bir önceki güne inat çok daha kasvetli olurdu gözlerindeki keder. Kemancı her akşam yorgun sırtında o taşları taşır. Kemancı her akşam sessizce anılara gülümser….Ve kimse bilmez kemancının kederini. Kimse görmemiştir, duymamıştır bugüne dek tek kelime söylediğini…
Kemancı ile, sahildeki parkta onunla dost olabilen tek insan beş-altı yaşlarındaki küçücük bir kız çocuğuydu.
Bir gün kemancı, küçük kızı sahilde ağlarken buldu. Yufka yüreği dayanamadı, ilk kez biriyle konuştu. Fakat ne yapsa kızın gözyaşlarını bir türlü durduramadı…. Her akşamki gibi taşları sektirmeye başladı suyun üstünde. Derken küçük kız kemancıya yaklaştı ve böylece taşlar, kemancı ve küçük kız her akşam buluştular o parkta.
Küçük kızın en çok merak ettiği şey yaşlı adamın sırtındaki çantada taşıdığı taşlardı elbette. Adamcağız o taşları ne diye kendine yük ederdi ki… Pul ya da peçete koleksiyonu yapmak dururken, kemancı neden taşları toplardı?
Kemancı Amca, dedi küçük kız. ‘ Sen bu taşları neden böyle çok seviyorsun?’
‘Ben küçükken, dedi adam, senin yaşlarındayken okula taşlı bir patikadan geçerek giderdim. Her sabah o yoldan geçer ve okul çıkışlarında o yola dökerdim çocukluğumun gözyaşlarını. Benim ağlayışlarımı kimseler bilmezdi o patikadan başka. Pek fazla arkadaşım olmadığı için taşlarla oynardım. Hüzünlerimi, sevinçlerimi taşlara anlatırdım. Taşlar sözümü hiç bölmeden dinlerdi beni, taşlar sırrımı saklardı. İşte o günlerde başladı taşlara ilgim. Yoldan geçerken farklı renklerde ve şekillerde taşlara rastladım. Kim bilir daha kaç kişinin öyküsünü dinlediler benim oyun arkadaşlarım… Nice insan geldi geçti o patikadan… Taşlar hep oradaydılar ve hep sessizce tarihe tanıklık ettiler.
Bir kemancı kemanını dost bilir, hiç ayırmaz yanından. Benim ilk dostum taşlar, ikincisi kemandır. Taşlarımı da kemanım gibi daima yanımda taşırım.
Bilir misin, hiçbir taş bir diğerine benzemez küçüğüm. Her taşın kendi yüzü, kendi görünümü vardır. Her taş aslında kendi başına sır dolu bir yalnızlıktır. Ben farklı taşlar buldukça onlardan bu sırları dinlerim. Toprağın üstünde durup da gökyüzünü seyre dalarken işittiklerini anlatırlar bana….Ve ben taşları işte bu yüzden severim.’
-‘Fakat, dedi küçük kız, taşlar nasıl oluyor da konuşuyorlar seninle. Ben taşların konuştuğunu hiç duymadım.’
-‘Dinlemesini bilirsen, küçüğüm, tabiattaki her şey sana bir şeyler anlatır. Dinlemesini bilirsen ancak!…’
Bana sahildeki kemancıdan o taşlar ve taşların öyküleri kaldı. Taşları sevdikçe ben, o dingin sessizlikte dinlemeyi öğrendim ve o gizemli taşlar gibi dostlarımın sırlarını saklamayı.. O sırları kendimle birlikte mezara götürmeyi… Elime aldığım taşa baktıkça, ilkokul yıllarındaki arkadaşlıklarımı, benim için bu taşlar gibi benzersiz olan dostlarımı anımsadım hep. Suyun üstünde taşlar sektirirken kemancının bana, yani tek dostu olan o küçük kıza anlattığı masalları dinledim yeniden ve yeniden. Nerede bir taş görsem taşın öyküsünü öğrendim, yüzünün ayrıntılarını ezberledim ve o yeni taşları da eski bir dost bildim.
Kemancıdan geriye işte bu kaldı. Kemancı ölmedi, o taşlar gibi hep hoş bir anıyla yaşadı. Koleksiyonu, benden sonra başka çocuklara emanet edilmek üzere bende kaldı.
Taşlar benim için cinayetlerin gizli ipuçları, mutlulukların gizli yansımalarıydı. Hayatın kimselerce bilinmez sırları, tarihin tanıklarıydı… Sıradanlığın içindeki başkalıktı… Ve, kemancının hatırasıydı. Taşlar benim için başka çocuklara verilecek en güzel armağandı.Ya sizin için? Sahi siz hiçbir taşı dinlediniz mi? Hiç, bir taş gibi dostlarınızın sırlarını sonsuza dek saklamayı başarabildiniz mi? Siz taşları sevdiniz mi?….
(Ebru ERDİNÇ

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Olmadığımız kişi olmaya çalışmakla boşuna uğraşmayalım…

Olmadığınız kişi olmaya çalışmakla boşuna uğraşmayın. Çünkü siz artık büyüdünüz. Evrende hiçbir varlık, olduğunun dışına çıkamaz. Aslında buna gerek de yoktur. Zaten olduğunuz şey olduğunuzda, olmadığınız şey olmaya çalışarak elde edemediğiniz şeyleri kendiliğinden elde edersiniz. Ne kolay ve ne rahat değil mi?

Bir de bunu deneyin ve zaten olduğunuz kişi olun!…R.Şanal

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Allah seni toplasın…

Hiç duydunuz mu şu duayı?
“Allah seni toplasın!”
Eskiler böyle dua ederlermiş he…p.
Ne güzel bir duadır bu Ya Rabbi! hele ki bu çağa karşı!
Allah seni toplasın!
-Gözünü..
-Kulağını..
-Aklını..
-Yüreğini..
-Hayalini toplasın ağyardan..
Sana “el” olan sınırlardan.”Allah seni toplasın”
Toplanmazsan dağılacaksın çünkü..Dağılınca da dağıtacaksın!

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 7 Comments »